Vesîle ve tevessül | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Vesîle ve tevessül

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
VESÎLE VE TEVESSÜL

Hüseyin AVNİ

اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم
اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ

Bundan sonra…
Âyetleri ve hadîsleri geçmiş âlimlerimizin anlayıp anlattığı gibi değil de kısır akılları ve önü alınmaz bâtıl saplantıları ile tahrîf eden bir gürûh ile başı belâda yetim ve sâhibsiz bir nesiliz. İdârî yetimliğimizin yanında gayret, himmet ve cesâretten mahûm kalma ve bırakılmanın da sıkıntısını yaşiyoruz. Bütün bunlar, idârî himâyelere mazhâr olan asrın bedevî ve câhil ahmakları Yeni Hâricîlerin şirretliğine güç ve hız kazandırmaktadır. Böylece hakk ve hakîkat haksız ve sefîl mıymıntıların elinde şerre ve şirretlere boğdurulmaktadır. Câhillik, ğabîlik/idrâk-sizlik ve bedevîlikten başka sermâyesi olmayan şu ham Hâricîlerin işi Selef nâmına Selef'i karalamaktan ibârettir. Onların Selef dedikleri hakîkatte Selef olmayıp, Halfden/kötü sonrakilerden başkası değildir. Şunlara ilim, irfân ve cesâretle dur denilmesinin vakti çoktan geçmiştir Tahrîf ve tahrîb ederek Selef'e ters düştükleri mefhûmlardan biri de Vesîle ve Tevessüldür.
Asrımızın dev ulemâsının daha çok sapık Sünnetsizlere cevâb vermek niyetiyle yazdıkları ise neredeyse sayılamayacak kadar çoktur. Allâme Muhammed Bahît'n, Yûsuf Dücvî'nin İmâm Kevserî'nin, Yûsuf en-Nebhânî'nin, Hamdullâh ed-Dacvî’nin, Hâmid İbn-i Merzûk’un, Hasan Sekkâf'ın, Hamzavî'nin, Ğumârîler’in Muhammed Alevî Mâlikî'nin ve diğerlerinin yazdıkları eserler, kötü taassub sâhibi olmayan ehl-i insâfın her türlü takdîrinin üstündedir.
Şu husûsta şâz olarak gelen menfî sözler, sâdece İbn-i Teymiyye ve kör taklîdçileri İbnü'l-Kayyim, İbn-ü Abdi'l-Hâdî, İbn-ü Abdi'l-Vehhâb ve günümüzdeki fotokopilerine âiddir. Tevessül'ü reddedenlerin tek Selef'i İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyim'dir. Başka da selefleri yoktur. Onların Selef derken gerçek maksadları budur. Âlimi ve câhiliyle koca bir Ümmet bir yana, şu şâz gürûh ise başka bir yana….
Biz şu çalışmayı taraflara âid onlarca kitabı okuyarak bir bakıma derlemiş olduk. Zîra şu âlimler, -müsbet ve menfî- neredeyse geriye diyecek başka bir şey de bırakma-dılar, dense yeridir. Kıymetli eserlerinden bir kısmı da Türkçeye kazandırıldı. Lâkin biz, daha çok hadîsler üzerinde sarf ettikleri mu-ğâlataların ve bedevîliklerin münâ-kaşasını esas aldık. Çünki, hadîs-den bir şey anlıyormuş gibi davranıp, o sâhaya vakit ayırmayan samîmî kimseleri aldatma ve zihinlerini karıştırma yoluna gitmektedirler. (Kendilerine verilmeyen (ni'met) ile doymuş gibi davranan, iki yalan elbisesini giyen/ tastamam yalancı gibidir)http://www.darusselam.com/reddiyeler/182-vesile-ve-tevessuel-1-.html#_ftn1[1] hadîsindeki anlatılanlara tam uyan şu yalancı hokkabazların balonlarının söndürülmesi elzem oldu.[2]
Vesîle ve Tevessül ile Râbıta'yı aslında bir arada ele almak lâzımdır. Çünki Râbıta, aslında Vesîle ve Tevessül çeşitlerinden birisidir. O bakımdan Râbıta delîlleri ile onlara karşı getirilebilecek i'tirâzlar hemen hemen aynıdır. Kezâ, Tevessül delîlleri de Râbıta’nın hakîkatinin bir parçası olarak temelde Râbıta'ya da birer delîldirler. Dolayısıyla Râbı-ta'ya yapılabilecek i'tiraz ve inkârlar Vesîle ve Tevessül'e dahî yapılmış olur. Hâsılı, ileride verilecek etraflı bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Vesîle ve Tevessül bir Cins olup Râbıta Onun nevilerinden bir nev-idir/çeşitidir. Bu yüzden ayrı ayrı ele alınmaları her birinin tam anlaşılmamasına sebeb olabilir. Lâkin biz âciliyyeti sebebiyle Râbıta mes’ele-sini önceki makâlelerimizde işlemiştik; şimdi sadece Tevessülü tahkîk edeceğiz.
Biz burada Vesîle ve Tevessül bahsini bir mukaddime, beş mes’ele ve bir neticede açıklığa kavuşturmağa çalışacağız. Mukaddime, Vesîle ve Tevessül’un ne demek olduğu, Birinci Mes’ele, Tevessülün Kur'an’dan delîlleri, İkinci Mes’ele, Tevessülün Sünnetten delîlleri,Üçüncü Mes’ele Tevessül hakkında ulemânın söyledikleri, Dördüncü Mes’ele, Tevessülün bir kısmını inkâr edenlerin delîl zannettikleri şübheler,Beşinci Mes’ele, Tevessülü câiz görmeyenler, Netîcede, Tevessül’ün kısa ve hulâsa olarak Şer’î hükmü,hakkındadır.
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
(Mukaddime)
Vesîle ve Tevessül
Ne Demektir?
------------------------------------------------
(Lüğatta Vesîle): Vesîle kendisiyle başka bir şeye yaklaşılacak şey demektir.[3] Vesîle, Vâsile;Pâdi-şâh yanındaki rütbe derece ve yakınlık…[4] Tevessül; “Bir işle bir şeye yaklaşmaktır”.[5] Veya yakın olmak[6]
(Istılahta Vesîle): Vesîle; aslında, kendisiyle bir şeye ulaşılan ve kendisiyle (bir şeye) yaklaşılan şey demektir. Hadîsde onunla kasdedilen, Allah Teâlâ’ya yakınlık demektir…[7] Vesîle,kendisiyle başkasına ulaşılan şey.[8]
İleride de etraflıca ele alınacak olduğu gibi, âyetlerde ve hadîslerde yer alan vesîle ve tevessül, sâlih amelleri, Esmâ-i Hüsnâ’yı, şerefli zâtları ve nasslarla yasaklanmayan yani Allah ile Resûlü’nün yasaklamadığı her ne varsa onları Allah celle celâlühû'ya yaklaşmaya vâsıta/ araç etmek demektir.
------------------------------------------------
Âyette Geçen
“el-Vesîle” Lafzının Tahlîli
------------------------------------------------
(Bir): Keşşâf[9] gibi tefsîrlerde vesîleyi tefsîr ve îzâh sadedinde yer alan, (كل ما يتوسل به اى يتقرب) /Küllü mâ yütevesselü bihî, ey yütekarrebu…/kendi-siyle (bir şeye) tevessül edilen, yani yaklaşılan her bir şey şeklindeki ifâdelere bir ilim adamı gözü ile dikkatlice bakılacak olursa, Zemahşerî'nin şu ifâdelerin-deki, sûr/kuşatma içine alma lafzı olan(كل)/Küllü/hepsi kelimesi umûm/genellik bildirir ve her bir vesîleyi içine alır. El verir ki, Allah celle celâlühû ve Resûlü bu sebeb ve vesîleleri belli şekillerde sınırlandırmasın veya bir kısmını yasaklamasın. Hiç bir mü’min şübhe etmez ki, Allah celle celâlühû ve Resûl’ü, vesîleleri sınırlarlarsa artık vesîleler onlardan ibârettir, başkaları meşrû’ değildir. Yine bir takım vesîleleri yasaklarlarsa, artık onlara tutunmak câiz olmaz. Putlara ibâdeti Allah celle celâlühû'ya yaklaşmağa vesîle etmek gibi. Hâsılı bu vesîlelerden nasslarla emredilen veya bir şekilde teşvîk edilenler belli olup, ya Farz ya Vâcib ya Sünnet veya Müstehab vesîlelerdir. Şunlar, sınırlı olup güç ve tâkat sınırları içindedirler. Diğerleri ise Mübâh vesîlelerdir ki, kişi bunlara tutunmakta serbesttir. Maksadlara göre de hüküm alırlar.
İşte bu yüzden, vesî-leler şunlardan ibârettir, veyâ şu vesîlelerden başkası yasaktır, yâhud şu, şu vesîle yasaktır, ma'nâsında nass getirmedikçe hiçbir mü’min, şu vâsıta câiz değildir, diyemez. Derse, bilerek veya bilmeyerek ilâhlığını veya peygamberliğini ilân etmiş olur. Şâri’lik yapmaya kalkışmış olur. Biz hiç bir nass’da, vesîleler şunlardan ibârettir veya şu vesîlelerden başkası câiz değildir şeklinde ifâde görmedik…
(İki): Yine, şu âyette yer alan (الوسيلة)/el-vesîle kelimesindeki (ال)/el’in ma'nâsı, (ال)/elif-lâm'da bulunabilecek dört ma'nâdan hangisidir? Bunu ilmen doğru olarak ortaya koymak da âyetin dirâyet bakımından anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Bir: Ahd-i Hâricî.Âyetlerde bilinmeyen bir vesîle'den bahsedilmiş, sonradan da önce o bahsedilenden bahsedilmiştir deniliyorsa, böyle bir şey yoktur. Dolayısıyla bu ma'nâda olamaz.
İki: Ahd-i Zihnî. Aklımızda şu vesîle'nin ma'nâsı belli olduğundan âyette bildiğimiz şu vesîle ma'nâsına el-vesîle denilmiştir, deniliyorsa, bu ihtimâl de çok zayıf olduğundan onu ta'yin edecek delîle ihtiyâç vardır. Kim bunu iddiâ ediyorsa, iddiâsını yeterli delîllerle isbât etmeye mecbûrdur. Hattâ, biz harici karînelere/ip uçlarına ilâve olarak kat'î delîllerle kesin biliyoruz ki, bu değildir. Nitekim ileride etraflıca gelecektir.
Üç: İstiğrâk. Dâhil olduğunun bütün ferdlerini içine aldığını ifâde eder, denilecek ve buna göre ma’nâ verilecek olursa ve-sîlelerin tamâmını arayın, demek olur ki, bu takdîrde, meşrû' olmayan vesîleler de içine girer ve câiz olmaz. Veyâ, meşrû olmayan vesileleri gösteren nasslarla bu mahsustur / sınırlandırılmıştır.
Dört: Cins: Dâhil olduğu ismin cinsinden olanları içi-ne alır ki, hepsi de-mek olmaz. Buna göre vesîle cinsinden olanların nass-larla tahsîs edilen ve meşrû’ olmayanları dışarıda bı-rakılanların hâricin-deki meşrû' veya mübâh nev'inden olanlarının her bir ferdi olur. Bunlardan nasslarla belli olanlar, mahdûd olup kişinin gücü dâhilindedir. Diğerlerinde ise ferdler muhayyerdirler.
Evet, dince şirk, küfür, harâm ve mekrûh görülen şeyler, bu hükümler ister kat'î olsun, ister ictihâdî olsun, meşrû olmayan vesîlelerdir. Şu kadar var ki, şu meşrû’ olmamak, kat’î ise, veya hilâfsız/tartışmasız ictihâd-larla sâbit ise hiç bir mü’min aksini düşünemez. Makbûl olan ihtilâflı ictihâdlarla sâbit ise, hevâ esas alınmadıkça, tercîh erbâbın-dan dileyen dilediğini seçer. Kimse kimseye karşı çıkamaz. Lâkin, bir takım edebsiz câhillerin değil de mu’teber müctehid-lerden bir kısmının karşı çıkmasıyla ihtilâflı hâle gelen vesîle ve vâsıtalardan uzak durmak da en iyisidir.
Öyleyse, İslâm’daki ve bu arada Tasavvuftaki vesîlenin hiç bir delîli olmasa bile, inkârcıların şu inkârlarına delîl lâzımdır.
Kaldı ki, bu tevessül ameli, Kitâb, Sünnet, İcmâ, Ümmet'in tatbiki ve aklın hükmü ile câiz hattâ meşrû’, istenilen ve emredilen bir şeydir. İslâm âlimlerinin bu husûsta icmâ’ları vardır.
Ancak, câhil ve sapık bir sürü,
Tevessül’ün her çeşidini inkâr etmiştir. Diğer şâzz bir gürûh ise, esma-i hüsna ve kişinin kendi ameliyle olan tevessülü kabûl etmekle berâber, başkasının amelleri ve zâtlar ile olan tevessülü meşrû' kabûl etmemişlerdir.
Zamanımızdaki kimi câhil ve idrâksizler de bunların bu temelsiz görüşlerini daha da içinden çıkılmaz bir hâle sokup işi, Allah celle celâluhu ile kul arasına aracı konmaz çizgisine getirerek bir bakıma laiklerin görüşlerini benimsediklerini i'lân etmiş oldular. Müşriklerin meşrû' olmayan vâsıtalarından kurtulayım ve kurtarayım derken Allah celle celâlühû ve Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in emrettiği ve güzel bulduğu meşrû' vâsıtaları da meşrû' görmeyerek laiklerle aynı paralelde bir zihniyet içine girdiler; sapla samanı karıştırdılar.
Hâlbuki biraz ince bir düşünce ile bakıp zâtlarla tevessülün de sâlih amellerle tevessül olduğunu anlayabilmeliydiler. Ancak, bu ölçüde akılları ve falanca zât ile tevessülün, onun amelleriyle veya onu sevme sâlih ameliyle bir tevessül olduğunu fark edebilecek idrâkleri yok.. Bu husûstaki Kur'ân ve Sünnet delîllerini anlayabilecek ilim, fıkıh ve fehme sâhib bulunmamaktadırlar. Bu yüzden, güya tevhid endişesi taşıyan ama gerçekte maddecilik ve laiklik ile tıpa tıp aynı olan düşüncelerinde inâd ve ısrâr ederek sadece kendilerinin değil başkalarının da sapıtmasına sebeb olmaktadırlar.
Bir yanda, kişi ile Allah celle celâluhu arasına mahlûkun vâsıta (aracı) yapılamayacağını söyleyen, öte yandan da, kişinin kendi sâlih amellerini öne sürerek tevessül edilebileceğini ifâ-de eden câhiller, Allah celle celâlu-hu’nun, Allah’tır, sizi ve yapmakta olduklarınızı yaratan[10] buyurduğunu ve amellerin de mahlûk olduğunu bilmezler mi aceb?
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
Vesîleler Kaç Çeşittir?
------------------------------------------------
Mes’eleye bir de bir müctehid gözüyle bakalım:
İmâm Karâfî (Ö: 684) bu husûsta kısaca şöyle diyor:
Bazen (vesâil)/vesîleler, (ze-râi’) kelimesiyle anlatılır. Bu (zerîa), bizim arkadaşlarımızın (Mâlikîlerin) ıstılâhıdır. Mezhebimizde meşhûr olan, bu lafızdır. Bunun içün (Seddü’z-Zerî’a) derler ki ma’nâsı, fesâdın vesîlelerinin kökünü kazımak ve defetmektir. (Yâhud da suça götüren yolları tıkamak.) Artık zarar/bozukluk bulunmayan bir şey (başka bir) zarara vesîle/sebeb olursa Mâlik bu şeyi birçok sûretlerde yasaklamıştır. (Seddü’z-Zerî’a) -Mâlikîlerden birçoğunun zannettiği gibi- İmâm Mâlik’in mezhebinde bulun(up da başka mezheblerde bulunmay)an şeylerden değildir…
Aksine, Zerâi’/vesîleler üç çeşittir:
(Birincisi), Müslümanların yollarında kuyu kazmak gibi, Ümmet’in yasaklanmasında sözbirliği ettiği vesîlelerdir. Zîrâ bu (kuyu kazmak), insanların kuyularda helâk olmasına götüren bir vesîledir.
((İkinci)) bir vesîle daha vardır ki, Ümmet onun yasaklanmamasında sözbirliği etmiştir. Çünki bu yasaklanmayacak bir vesîledir/yoldur. Şarab yapılacağı korkusuyla üzüm zirâati yapmamak ve zinâ edilir korkusuyla evleri yan yana yapmamak gibi…
((Üçüncü)) bir kısım vesîleler daha vardır ki Ümmet bunların yasaklanıp yasaklanmaması hakkında anlaşmazlığa düşmüşdür. (Bir malı) on dirheme satıp Beş dirheme satın almak gibi…
Bilesin ki, zerî’anın yasaklanması, nasıl (bazen) vâcib ise, açılması/serbest bırakılması da (bazen) vâcib, (bazen) mekrûh ve (bazen) mübâh olur. Çünki Zerî’a vesîle demektir. Nasıl ki haramın vesîlesi haram ise, vâcib’in vesîlesi de vâcibdir.
Ahkâmın kaynakları iki kısımdır:
((Birincisi)), (Makâsıd)dır ki, bunlar maslahatları/faydaları ve mefsedetleri/zararları içinde bulundurur.
((İkincisi de))(Vesîleler)dir ki bunlar şu maksadlara götüren yollardır/sebeblerdir. En yüksek mak-sadlara götüren vesîleler, vesîlelerin en üstünü, maksadların en kötüsüne götüren vesîleler, vesîlelerin en kötüsü, maksadların orta hallilerine götüren vesîleler de vesîlelerin orta hallileridir.[11] (Karâfî’den nakil son buldu)

 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
(Birinci Mes’ele)
Vesîle ve Tevesül’ün Kurân’dan Bir Takım Delîlleri
------------------------------------------------
Ma'nâsının şümûlü/kapsamı, bizim burada sadedinde olduğumuz Tevessül’ü de içine aldığı kanâatini taşıdığımız beş âyet getireceğiz.
---------------------------------------------
(Birinci Âyet)
O’na vesîleyi arayınız.
---------------------------------------------
(O’na[12] (ulaşmaya) vesîleyi arayınız.) [13]
Bu âyet, çerçevesini çizdiğimiz vesîle ve tevessülün de meşrû' olduğunun bir delîli olup, îmânla, amellerle ve şahıslarla tevessül etmeyi dahî içine alır. Hattâ müfterî ve gevezelerin çenebazlıklarına rağmen, tevessül denilince her ikisi de hemen akla gelir.
Bu âyetin, şahıslarla da tevessül etmeyi içine aldığını söylemek ne sırf rey/görüş iledir, ne de lüğatın genelliği iledir.[14]Aksine bu,
İbnu Abdi'l-Berr’in el-İstîâb’ın-daki bir rivâyette vardır: Hz. Ömer radıyellâhu anh, Hz. Abbas radıyellâhu anhümâ ile istiska ettikten sonra şöyle demişti: Vallahi bu Allah celle celâluhû'ya bir vesîledir ve O'nun katından bir rütbedir.[15]
Yine Fethu’l-Bârî’de[16]geçtiğine göre, Zübeyr İbn-i Bekkâr’ın El-Ensâb’ında geçen, Hz. Ömer’in radıyellâhu anh şu sözünü de buna ekleyebilirsiniz; “O’nu (Abbas’ı) Allah(celle celâluhû’y)a vesîle edininiz.”
Bu sözden, ondan düâ isteyiniz ma'nâsı anlaşılmaz. Zîrâ Hz. Ömer radıyellâhu anh ondan düâ istemiş, O da duâ etmek üzere öne geçmişti. Mü'minlerin Emîri’nin O'ndan duâ istemesi, O’nun da bunun için öne geçmesinden sonra, Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun bu sözünden ancak,
O’nunla Allah celle celâlu-hû’ya tevessül ediniz, yani, Allah celle celâluhû’ya, 'bu zâtın hatırı için, bu ihtiyacımızı yerine getir,' diye yalvarınız, ma'nâsına gelir. Nitekim Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun kendisi de öyle yapmıştı. (Kevserî’nin sözü bitti)
 

Uzak Yollar

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
15 Eki 2009
Mesajlar
569
Puanları
0
Yaş
51
Vesile Salih Ameldir

Fevzi Zülaloğlu

İnsan yapısal olarak Allah a inanmaya meyilli yaratılmıştır. Zihinsel olarak O nu inkara yeltenenler için sebepler zinciri bir noktada mutlaka sona ermektedir. Her insanın müşahede alanı içerisinde yer alan kevni-afaki ve enfusi ayetler fıtri yeteneklerle bütünleştiğinde Allah a teslimiyet (müslüman oluş) gerçekleşmektedir. Fakat yaratıcı olarak Allah ı inkar etmeye fıtratı elvermeyen nankör insan, ortaklar koşarak kendi özüne ve Allah a ihanet etmekte, örtülü şirkle O nu yaşamından uzaklaştırmaya yeltenmektedir.

Rabbimiz Kur an da insanın ortak koşmadan inanmama inadını şöyle haber vermektedir:

"Onların çoğu Allah a ortak koşmadan inanmazlar" (12/Yusuf, 106)

Ortak koşmanın çeşitli biçimleri vardır: Dua yapmada, ibadette, itaatte, sevgide, gayb biliciliğinde, hüküm koymada, ayrıca Allah ile kendisi arasına aracı koymada gerçekleşen ortak koşmalar en yaygın şirklerdir. Allah ile kendisi arasında aracı koymak şeklinde gerçekleşen şirk, masum gözüken, ama tevhid in yeryüzündeki temel amacını, Allah dan başkasına kulluğu engelleme amacını içten içe yok etmeye yönelik sinsi bir karakter arzetmektedir.

Biz bu araştırmamızda, insanın ortak koşmadan inanmama karakterinden dolayı tevhid üzerinde yapılan kültürel tahriflere dikkat çekeceğiz. Konu ile ilgili olarak vesile, şefaat ve veli kavramlarını Kur ani düzlemde inceleyerek Allah ın iradesine uygun bir şekilde anlamaya çalışacağız. Bu üç terim bazı kültürel ve itikadi tahriflere uğratılarak aracılık düşüncesini savunanlarca yanlış bağlamlar içinde kullanılmış ve tevhid e zarar verici sonuçlara yol açan bir akidevi sapma meydana gelmiştir. Sahih İslam itikadının yegane kaynağı olan korunmuş, yakini, kesin ilahi bildirimi içeren Kur an, her tür ifsada, bozulmaya, zihinsel ve pratik bulanıklığa karşı gönlümüzü ısıtan bir rehber olarak bu konuda da bize yol gösterecektir.

VESİLE, SALİH AMELDİR

Vesile, kendisiyle bir amaca ulaşmak için yapılan yakınlaştırıcı ameldir. Birçok müfessir vesileyi yakınlık diye yorumlamıştır. Diğer bir ifadeyle vesile, yaklaşma vasıtası, Allah katında yakınlık kazandırıcı, sevaba nail kılıcı hususlardır. O halde Allah katında yakınlık kazandırıcı her güzel iş, O na bağlılığı pekiştiren her amel vesilenin konusuna dahildir.

Vesile, Kur an-ı Kerim de iki ayette geçmektedir:

"Ey inananlar, Allah tan sakının, O na vesile arayın ve O nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz" (5/Maide, 35).

"O yalvardıkları da, onların (Allah a) en yakın olan(lar)ı da Rabb lerine yaklaşmak için vesile ararlar. O nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, cidden korkunçtur" (17/İsra, 57).

Bu ayet-i kerimelere göre insanların Allah a yakın diye yarar umdukları, şefaat bekledikleri, hatta dua ile yönelip yalvardıkları varlıklar bile O na yaklaşmak için vesile aramaktadırlar. O halde vesile salih amel yapmaktır. Yoksa yakınlık kursun diye Allah ile kendimiz arasında aracılar bulmak değildir.

Maide Suresi 35. ayette vesile arama ya yapılan çağrının hemen ardından gelen "Allah yolunda cihad" bu kavramın en iyi tefsiridir. Yani Allah yolunda her tür gayret, vesilenin kapsamına girmektedir. Mü minleri kendisinden sakınmaya davet eden Allah Teala takva nın vesilelerini/yollarını da bu ve benzeri bir çok ayette göstermiştir.

Mü mini mü min yapan, Allah a dost ve yakın yapan mücerred iman değildir. Bizi müslüman yapan, Allah tan layıkıyla korkmak, Kur an ahlakına göre eylemlerimizi biçimlendirmek, kötü işlere, münkere bulaşmamak, iyiliği yaygınlaştırmaktır. Allah tan sakınmak (takva) da soyut bir vicdan işi değildir. Muttaki olmak, eldeki tüm olanaklarla O na yaklaşma vesileleri (yolları) aramaktan geçer. Her fırsatta yapılacak salih ameller Allah ile olan yakınlığımızın teminatıdır.

Allah a yaklaşmak, yakın olmak fiziksel değildir. Zaten Allah insana şahdamarından daha yakındır. O halde söz konusu yakınlık manevi ve değer açısından yakınlıktır. Allah dua ve isteklere cevap verme bakımından da insana yakındır. Nerede olursak olalım bizi işitir. O halde dua ve istekte bulunurken de aracı koymak anlamsızdır:

"Kullarım, sana benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. O halde onlar da bana yönelsinler, bana inansınlar ki, doğru yolu bulalar" (2/Bakara, 186)(1)

Allah ile insanlar arasında zaman açısından da uzaklık yoktur:

"Allah a göre, şu kimselerin tevbesi makbuldür ki, cahillikle bir kötülük yapıp hemen ardından dönerler. İşte Allah onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" (4/Nisa, 17)(2)

İnsanlara Allah katında ne zenginlik, ne evlat çokluğu bir yakınlık sağlamaz. Allah katında yakınlık sağlayıcı vesile, inanıp salih amel işlemektir. Sebe Suresi 37. ayette şöyle buyrulmaktadır:

"Ne mallarınız, ne de evlatlarınız size katımızda bir yakınlık sağlamaz. Ancak inanıp faydalı iş yapanlar başka. Onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükafat vardır ve onlar saraylarda güven içindedirler"(3/45, 5/27, 9/99, 11/6, 46/28, 56/11, 83/21-28, 96/39 )

Burada tasavvuf erbabının vesile ve kurbet kavramları üzerinde yaptıkları tahriften söz etmeden geçmek doğru olmaz. Tasavvuf felsefesine göre, Allah a yaklaşmak için vesile olarak şeyhin eteğine yapışmak gerekir. Bu aşamadan sonra, fena fi r-resul (Peygamberde yok olmak) ve fena fi llah (Allah da yok olmak, O na ulaşmak) aşamaları gelmekte ve artık yeni bir aşamadan söz edilmemektedir.

Peki Allah bir mekana mı sahiptir ki, O na ulaşma çabası içerisine girilmekte, bu boş amaç için de şeyh, vesile ittihaz edilmektedir? Şüphesiz Allah mekansal ve zamansal olarak insana uzak değildir. O halde O na takva ile yaklaşmak yerine, O nda yok olmak idealini kendisine yol olarak seçenler ciddi bir değer bulanıklığına neden olmaktadırlar. O na yaklaşmak için salih amelden başka bir vesile ittihaz etmek yanlıştır (39/Zümer, 3).
 

Uzak Yollar

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
15 Eki 2009
Mesajlar
569
Puanları
0
Yaş
51
Kardeşim,bu ne teferruat,bu ne detay Allah için.
Gerek yok bunca detaya,biz dinimizi anlatalım yeter insanlara.
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
Zübeyr İbn-i Bekkâr
Rivâyeti’nin Tahlîli
------------------------------------------------
Zübeyr İbn-i Bekkâr’ın el-Ensâb’ıelimizde mevcûd olmadığından senedi hakkında bir şey diyemiyeceksek de, İbn-i Hacer gibi bir Muhaddisin istimâl ettiği şu rivâyet hakkında bir ölçüde peşin bir i'timâdımızın olması, aksi sübût bulmadıkça, ilme ve edebe ters mi olur, dersiniz? Hayır…
Ancak, buna rağmen şu rivâyeti, Zübeyr İbn-i Bekkâr yoluyla, Hâkim de, el-Müstedrek’inde yapmıştır.
------------------------------------------------
Hâkim’in Rivâyeti
------------------------------------------------
Hâkim, Ebû Zekeriyâ Yahyâ b. Muhammed el- Anberî’den O, Hasan b. Ali b. Nasr’dan. O, Zübeyr b. Bekkâr’dan, O, Sâide b. Ubeydillah el- Müzenî’den, O, Dâvûd b. Atâ el Medenî’den, O, Zeyd b. Eslem’den, O, İbn-i Ömer’den…rivâyet etti. Hâkim bu rivâyeti yapar ve susar. Bir şey demez. Bu haberde geçen, İbn-i Abbas’ın düâsının sıfatını,
Zübeyr İbn-i Bekkâr açıkladı. Zübeyr İbn-i Bekâr, bunu yine Dâvûd yoluyla, Atâ’dan, O, Zeyd İbn-i Eslem’den, O, İbn-i Ömer’den rivâyet etti….
Ömer onlara, O’nu, başınıza gelmiş olan (kuraklık) musîbeti için Allah’a vesîle edininiz, dedi.
Belâzürî, bunu, Hişâm İbn-i Sa’d yolundan, Zeyd İbn-i Eslem’den, O, İbn-i Ömer yerine Babası (Eslem)-den rivâyet etti. Muhtemeldir ki, Zeyd (İbn-i Eslem)’in iki şeyhi vardır. (İbn-i Ömer ve Babası Eslem)[17]
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
Câhil Bid’atçı Elbânî, Bu Rivâyet İçin Ne diyor?
------------------------------------------------
Elbânî şöyle diyor: Bu rivâyetin sıhhatli olduğu gerçek değildir. Zîra bu rivâyet, Medîne'li Dâvûd İbn-i Atâ’dan gelmektedir. et- Takrîb’de belirtildiği gibi, O, zayıftır.
Ez-Zübeyr İbn-i Bekkâr’ın O’ndan rivâyetini, El-Hâkim (3/334) nakleder ve hakkında konuşmaz, susar. Zehebî ise buna bir açıklama getirerek, Dâvûd metrûktür,der. Ayrıca rivâyet’in senedinde çelişki (ıztırab) dahî vardır. Bildiğimiz gibi, bunu, Hişam b. Sa’d, Zeyd b. Eslem’den rivâyet etmiştir ve rivâyetinde, İbn-i Ömer yerine, babasından, demiştir.[18] (Elbânî'nin sözü bitti.)
Deriz ki:Câhilliklerin ve hâin-liklerin neresinden başlasak ki?!..
Bir: Et- Takrîb’de, zayıftır denilmektedir, doğru.
İki:Lâkin, Hâfız Alâuddin Muğlatay, İkmâlü Tehzîbi’l-Ke-mâl’de,[19]“Dâvûd’un hadîsini, Hâkim, şâhid(haber)lerde,[20] rivâyet etmektedir” demektedir. Demek ki, Hâkim bu rivâyeti, bilmeden, kendi sahîhlik şartıyla çelişkiye düşerek, yapmadı. Aksine diğer sahîh rivâyetleri pekiştirmek için yaptı.
Üç:Şâhidlerde her zaman sıhhat şartı aranmaz. Nitekim Buhârî ve Müslim’de şâhid olarak yapılan bir çok rivâyetin senedinde kendinde (şiddetli olmayan) zayıflık bulunan râvîler vardır. Ancak her zayıf râvî de şâhid ve mütâbi’ olmağa elverişli değildir.[21] Ve her zayıflıkla suçlananrâvî, her zaman hadîsi zayıf yapmaz.
Dört:Zehebî, (Dâvûd terk edilen biridir)dediği yerde, başka şeyler dahî demişse de, Elbânî hâinlik yaparak, onları, Zehebî’nin şu sözünün başından makaslamıştır.
Zehebî şöyle diyordu:Bu (rivâyet), Banyâsî’nin Cüz’ünde âlî[22] bir isnâdla mevcûddur. Benzeri bir rivâyet, İbn-i Abbas’dan Sahîh olarak gelmiştir. Dâvûd ise metrûktür (kendisinden rivâyet terk edilen birisidir).[23]
Hâinliği görüyorsunuz değil mi?
Beş: Zübeyr İbn-i Bekâr ile Belâzürî’nin senedlerindeki farklılığı, yerini göstermeden, sanki kendisi bulmuş gibi, Fethu’l-Bârî’den alıp hemen, ızdırâbı yani çelişkiyi gördü ve keşfediverdi; ama aynı yerde İbn-i Hacer’in, Zeyd’in iki şeyhi olabilir, dediğini görmedi(!)
Öyle ya, olabilir ki, önce babasından almış, sonra da İbn-i Ömer’den almak şerefine kavuşmuştur. Veya, aynı hâdiseye şâhid olan babasını ve İbn-i Ömer’i dinlemiştir. Engel ne? Hevânın esîri olmak mı? Hâinliği seyrediyorsunuz değil mi? Diğer saçmalıklarla zamanınızı daha da zayi etmek istemem. Yeter…
Altı:Râvîyi veya senedi, Sağlam veya zayıf bulmak, büyük ölçüde ictihâdla alâkalı bir mes'eledir.,. Zayıftır diyenlere de vahiy gelmiyor. Öyleyse ne bildiniz, belki Dâvûd, Hâkim’e göre sağlamdır? Nitekim işinin zâhiri bunu göstermektedir.
Yedi:Kaldı ki, belli şartlarla teaddüd-i turuk/bir rivâyetin senedinin birden çok oluşu ile zayıf rivâyet hasen mertebesine çıkar. Yani, aynı mes'elede zayıflığı şiddetli olmayan değişik zayıf isnâdlarla gelen aynı haber, yolların birden fazla olmasıyla hasen mertebesine çıkar. Hasen Liğeyrihî hâline gelir ve delîl olur.Burada, yollar birden çok. Dolayısıyla, Hâkim’in bu rivâyetinin başka bir rivâyete Şâhid olmadığını farzetsek bile, başlı başına delîl olurdu.
Hâsılı, taarruzları boşunadır..
İmâm Kevserî devamla şöyle dedi: İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî’de şöyle diyor: Hz. Ömer radıyellâhu anhu'nun (Abbas’la tevessül ettikleri)ne dâir olan sözünde, onların Hz. Ömer radıyellâhu anhu'dan kendileri için Hz. Abbas radıyellâhu anhu'dan yağmur duâsı istemesi ma'nâsının olduğuna delâlet yoktur. Zîrâ, iki hâlde de (bu sözde) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den şefâat dileyerek, Allah celle celâlü-hû'dan yağmur istemeleri ihtimâli vardır.
İbn-i Rüşeyd şöyle demiştir:İmâm Buhârî, insanların ‘imâmdan yağmur duâsı yapmasını istemeleri’başlığı ile evlâ yolla delîl getirmeyi murâd etti. Çünkü onlar, O’nunla Allah celle celâluhû’dan istiyorlar, Allah celle celâluhû da onlara yağmur yağdırıyorsa, (Allah celle celâluhû’dan) istemeleri için O'nu öne geçirmeleri daha münâsibdir. (Fethu’l-Bârî’den nakil bitti.)
İki hadîs Hâfızı İbn-i Hacer ve İbn-i Rüşeyd’in şu sözleri, O'nunla tevessül etmek demek, O'ndan duâ istemektir, diyerek vehimlere dalanların vehimleri(nin asılsız oldukları) hakkında hükmünü vermektedir. Tevessül ile duânın ne alâkası vardır?!.. Evet, bazen vesîle edinilen kimse,vesîle eden için duâ da eder. Ancak, bu, tevessülün ne Şer’an ne de lüğat olarak gösterdiği bir ma'nâ değildir.[24] (Kevserî'nin sözü bitti.)
Hem, bu âyeti, aklı putlaştırarak Şer’î bir sınırlandırıcı olmadan tahsîs veya takyîd etmek, Mü'minin cesâret edebileceği bir şey değildir. Yani Allah celle celâluhû’ya yaklaşmağa vesîle (vâsıta-sebeb) arayın, sözünü sınırlandırıp, Yâ Rabb!... Şu sâlih kulunun senin yanındaki hatırı[25] için beni bağışla, diyerek Allah celle celâluhû’ya yaklaşmağı bu âyetin dışında bırakmak hangi Şer'î, aklî ve luğavî delîl ile mümkindir?
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
(İkinci Âyet)
Hâlbuki onlar, kâfirlere
karşı, (O'nunla Allah'dan yardım ve) fetih istiyorlardı...
------------------------------------------------
(Hâlbuki onlar (Yehûdîler) kâfirlere karşı, (O'nunla Allah'dan yardım ve ) fetih istiyorlardı..)[26]
Bu âyet-i celîlenin tefsîrinde, İbnü Ebî Hâtim[27], İbn-i Cerîr[28], Beğevî[29], Kurtubî,[30] ve Âlûsî[31] şu rivâyeti getiriyorlar:
(Yehûdîler'e bir musîbet geldiği, bir düşman ansızın onlara saldırdığı zaman, “Ey Allah’ım! Onlara karşı Âhir Zamanda gönderilecek olan, sıfatını Tevrat’ta bulmakta olduğumuz Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile/onun hatırına bize yardım et” diye duâ ederlerdi.)
------------------------------------------------
Mühim Bir Nokta
------------------------------------------------
Buradaki, rivâyetin Sahîhlik derecesinden çok, bizce en mühim noktalardan biri, onun bu büyük müfessirler ve muhaddislerce kabûl görüp kitâblarına alınmasıdır. Böyle bir tevessülün açık âyetlere ters görülmemesidir. Hattâ bazı âyetleri daha anlaşılır kılan, tefsîr eden mâhiyyette görülmesidir. Kaldı ki bu rivâyet, İmâm Beyhekî'ye göre en az Hasen rütbesindedir. Zîrâ bu, kitâbı için gözetmeyi va'dettiği bir esastır.[32]
Peki bu İmâmlar hatâ etmiş olamazlar mı? Edebilirler... Ama siz ey zavallılar!.. Siz hatâ etmezsiniz, söyledikleriniz her zaman açık âyetlerin hükmüdür(!); değil mi?
Haya îmândandır.[33]Âmennâ…
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
(Üçüncü Âyet)
Şâyet onlar kendilerine zulmettiklerinde... [34]
------------------------------------------------
(Şâyet onlar kendilerine zulmettiklerinde, sana gelseler ve Allah celle celâlühû'dan mağfiret isteseler ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selem de onlar için mağfiret dilese, elbette Allah celle celâlühû'yu tevbeleri çok fazla kabûl edici ve çok merhamet edici olarak bulurlardı.)
Bu âyeti ölümden öncesi ile sınırlandırmak, hevâ îcâbı olan, hiçbir delîl bulunmaksızın yapılan bir sınırlandırmadır. Mutlak’ı mutlaklığı üzere bırakmak Ehl-i Hakk olan Ehl-i Sünnet’in ittifak ettiği husûslardandır. Sınırlandırma da ancak delîl ile olur. Hâlbuki burada âyeti sınırlandırıcı hiçbir delîl yoktur. Aksine Hanbelîlere varıncaya kadar, mezheblerin fakîhleri, bu âyetin ölümden sonrasını da içine aldığı görüşündedirler. [35]
------------------------------------------------
Utbî Kıssası[36]
------------------------------------------------
İmâm Hâfız Ebû Abdillâh Muhammed İbn-i Mûsâ İbn-i Nü’mân el- Mezâlî el Merrâküşî (607- 683) şöyle diyor: Bize rivâyet edildiğine göre Hâfız Ebû Sa’d es-Sem’ânî Ali radıyallahu anhu ve kerremellâhu vechehû’nun şöyle dediğini anlattı: Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’i defnettikten üç gün sonra yanımıza bir bedevî geldi, kendini Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabri üstüne attı, toprağından başına saçtı ve şöyle dedi:
Söyledin ve sözünü işittik. Senden anladığımızı sen Allah’tan anladın. Sana indirilen âyetler arasında, (şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler, hemen Allahtan af isteseler ve onlar için Resûl de af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı) âyeti de vardı. Nefsime zulmettim ve benim için af dilemen maksadıyla geldim. Bunun üzerine kabirden hemen, (bağışlandın) diye ses geldi.[37]
İmâm Ebû Abdillâh Muhammed İbn-i Mûsâ İbn-i Nu’mân el- Mezâlî el Merrâküşî, yine kendi isnâdıyla, Muhamme İbn-i Nu’mân İbn-i Şibl el-Bâhilî’den şöyle dediğini rivâyet etti:[38]
Medîneye girdim ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrine vardım. Bir de gördüm ki, bir bedevî devesini hızlıca sürüyor. Hemen devesini çöktürdü ve bağladı. Sonra kabr-i şerîfe girdi ve güzelce bir selâm verip hoş bir duâ yaptı. Sonra da şöyle dedi: Anam babam hakkı içün yâ Resûlelleh sallallâhu naleyhi ve sellem! Kesinlikle Allah celle celâlühû seni vahyine hâs kıldı ve sana içinde evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini topladığı bir kitâb indirdi ve kitâbında, (şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler ve hemen Allah’dan af isteselerdi, Resûl de onlar için af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı) buyurdu. Dediği de haktır. Ben sana günahları i’tirâf ederek, seni Rabbine şefaatçı yaparak geldim. O da (şu âyetinde) va’dettiğidir. Sonra kabre döndü ve şöyle dedi:
Ey en hayırlısı, düzlükte kemikleri gömülenlerin!.. /Ve güzel koktuğu onların güzel kokusundan düzlüğün ve yüksek tepelerin.
Sensin o Nebî ki, umulur şefâati/ Sıratta, kaydığı zamanda ayaklar.
Canımdır fedâ o kabre ki, sensin sâkini/ Ondadır afâf, ondadır cömertlik, ondadır kerem.
Sonra da bineğine binip gitti. Ancak mağfiretle gittiğinde hiç şübhe etmiyorum İnşâellah.
Muhammed İbn-ü Abdillâh el-Utbî de bu haberi anlattı ve sonuna şu ilâveyi yaptı: “Derken uyuya kaldım ve hemen Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i rüyâda gördüm, bana şöyle dedi: Ey Utbî! Bedevî’ye yetiş ve ona Allah celle celâlühû’nün onu bağışladığını müjdele.”
ĞURABÂ -30-

Merhûm Seyyîd Muhammed Alevî Mâlikî şöyle diyor: Bu haberi, İmâm Nevevî, (El-Îzâh: 498, el-Mecmû’: 8/276) Ebû’l-Vefâ İbn-ü Ukayl, İbn-i Kesîr, Tefsîru'l-Kurani’l-Azîm (1/520-521),Ebû Muhammed İbn-ü Kudâme, (El-Muğnî, 3:556),Ebû’l-Ferec İbn-i Kudâme, (Şerh-i Kebîr, 3: 495),Mensur İbn-i Yûnus, (Keşşafu’l-Kınâ’, 5:30), İmâm Kurtubî (El-Câmi’, 5:265) gibi büyük müfessirler ve muhaddisler nakletmiştir. Hattâ, (büyük fakîh koca muhaddis) İmâm Nevevi, Utbî’nin bedeviden naklettiği bu beytleri, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret esnasında söylemenin müstehab olduğunu söylemiştir. (El-Mecmû', 8:274),(Mâlikî’den nakil son buldu.)

Mısbâh Muhakkiki Hüseyin Muhammed Ali Şükrî bu rivâyetin İbn-i Beşküvâl’in el-Kurbetü ilâ Rabbi’l-Âlemîne bi’s-Salâti alâ Muhammedin Seyyidi’l-Mürselîn isimli eserinin 16/Â varağında olduğunu söylemektedir.
Bu rivâyetler muhtemelen ayrı hâdiselerden haber vermektedir. Zîra, Sem’ânî, Utbî nisbetinin, Utbe ibn-i Ebî Süfyân’ın çocukları için kullanıldığını söyledikten sonra, Utbî nesebiyle anılan üç-beş kişiyi tanıtıyor. Bunların içinde Sahâbî veya tâbiî olan görülmemektedir. Bu yüzden, olabilir ki, biri diğerinden mülhem olarak gerçekleşmiştir. Hâdiselerin aynı olma ihtimâli de vardır. Şu iki rivâyet, aynı hâdise ise Utbî Hz. Ali zamanında yaşamıştır. Bu takdîrde Utbî’nin sözünü ettiği bedevî şahıs da aynı sahâbîdir. Çünki, olabilir ki, Hz. Ali radıyallahu anh’ın gördüğü bu hâdiseye Sem’ânî'nin tanımadığı ve bilmediği bir Utbî de şâhid olmuştur.
Nevevî ve diğer büyük İmâmların hâdiseden müstehablık hükmünü çıkarmaları bu ihtimâli kuvvetlendirmektedir. İlim Semânî-nin bildiği ve söylediğiyle de sınırlı değildir. O’nun da zâten böyle bir iddiâsı yoktur. Hâdise birse de rivâyetler arasında çelişki yoktur. İki şekli de mümkindir.

------------------------------------------------
Hikâyenin Bizce En Mühim
Noktalarından Bir Kısmı
------------------------------------------------
Bir: Bunca büyük muhaddisler ve müfessirlerce şu rivâyet'in kabûl görmesi ve Kur'an’ın açık âyet-lerine ters bulunmaması ve şirk kabûl edilmeyip, güzel bulunarak kitâblarına alınmasıdır. Hattâ, müs-tehab kabûl edilmesidir.
İki: Bin seneyi aşkındır, hiçbir müctehid, muhaddis, müfessir ve fakîh tarafından şirk olarak görülmemesi, kimsenin Nevevî’ye müşrik damgası vurmaması… İbn-i Kesîr’in meşhûr dediği bu hikâyeye, kendisi ve hiçbir âlim tarafından karşı çıkılmaması… Bâtıl olmadığında bir çeşit sükûtî bir icmâın gerçekleşmesi gibi yanlarıdır.
Üç: Bu rivâyetin sıhhat derecesi ise daha sonra gelecek olan başka bir husûstur…
Dört: Bir de bilenler bilir ki, sahîh bir isnâdı yoksa da (müctehid ve muhaddis) insanların kabûl ettiği hadîsin sahîh olduğuna hükmedilir.[39] Hattâ, Ümmet’in kabûl ettiği hadîs, bize göre Mütevâtir ma’nâ-sındadır. Çünki, büyük imâmlarımız-dan Cessâs, Ahkâmu’l-Kurân’ında bir başka münâsebetle şöyle dedi: Ümmet bu iki hadîsi her ne kadar gelişi âhâd olan/Mütevâtir ve Meşhûr olmayan yolla olsa da kabûl ile karşılamış ve almıştır. Bu yüzden Mütevâtir kapsamında olmuştur. Çünki, insanların kabûl ile karşılayıp aldığı Haber-i Vâhidler bizce birçok yerde açıkladığımız sebeble Müte-vâtir ma’nâsındadır.[40] (Cessâs’dan nakil bitti)
Beş: Utbî kıssası, yukarıdaki nakillerde de görüldüğü gibi âlimlerimizce kabûl gören ve muhtevâ-sıyla amel etmek müstehab kabûl edilen bir haberdir. O hâlde, bir görüşe göre, -senedi zayıf bile olsa- Sahîh, hattâ, Mütevâtir ma’nâ-sındadır.
Hâsılı, Utbî’nin haber verdiği bedevi’nin bu işi bir Tevessül’den ibârettir. Hakîkî fail Allah celle celâlühû’dur.Ve siz ey câhil yobazlar!... Hangi İslâm, hangi ilim, hangi irfan ve hangi hayâ ile bu ameli şirk, ve onu kabûl eden ve bununla amel eden bunca büyükleri müşrik ve kula ibâdet eden kimseler olarak kabûl edebilirsiniz?!...
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
(Dördüncü Âyet)
O Çağırdıkları, Onların En
Yakın Olanları Hangileri İse, O’na Yaklaşmağa
Vesîleyi Ararlar.”
-----------------------------------------------
(O (ilahlar olarak)[41] çağır(ıp ibâdet yap)dıkları,[42] onların (Allah celle celâluhû’ya) en yakın olanları hangileri ise, (onlar yine de), O’na (Allah’a) yaklaşmağa vesîleyi ararlar.)[43]
Bu âyetteki (yed’ûne) lafzı, Selef tarafından, “sesleniyorlar” şeklinde değil de (ya’budûne), “ibâdet ediyorlar” şeklinde tefsîr edilmiştir. Nitekim bu ma’nâlandırma İbn-ü Mes’ûd’dan sahîh rivâyetlerle gelmiştir.[44] Nasıl böyle olmasın ki, İmâm Buhârî ve diğerlerinin rivâye-tine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir’de geberen müşriklere seslenmiştir.[45] O’nu hangi dinsiz -hâşâ- “ölülere seslenmekle onlara ibâdet eden” biri olarak i’lân edebilir?!... Bu vesîle, amel diye de tefsîr edilmektedir ki, bu dahî doğrudur ve şahıslarla tevessülü de içine alır. Zîrâ, falanca için beni affet veya bana şu makamı ver demek, o sâlih kişiyi ben seviyorum bu bir sâlih amelimdir, bunun veya onun sâlih amelleri hatırı için beni affet,veya bana şunu ver demektir.Yani, zâtlarla tevessül dahi her bakımdan sâlih amellerle tevessüldür...
Suâl: Peki bunlar/âyette sözü edilenler hangi sâlih zâtlarla tevessül etmiş olabilirler?
Cevâb:Muhtemelen Âdem aley-hisselâm'ın, yaptığı gibi, onlar da Efendimiz sallallâhu aleyhi ve selem ile tevessül ediyor olabilirlerdi, ki, Âdem aleyhisselâm'ın bu tevessülü sahîh bir hadîsle sâbittir, nitekim ileride gelecektir. Tevessül’ün meşrûluğu için açık bir âyet olan bu âyeti tevessül aleyhine delîl olarak görebilecek kadar ilmi ve fıkhı olanları Allah celle celâluhû nazardan saklasın!.. Bir de, (kelimeleri yerlerinden tahrîf ediyorlar)[46] âyetinde de ifâde edildiği gibi, âyetin ma'nâsını ya bilerek veya bilmeyerek değiştirilmektedir. İleride bu bahis inşallah bir daha gelecektir.
 

Uzak Yollar

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
15 Eki 2009
Mesajlar
569
Puanları
0
Yaş
51
Mü'minlerin Emîri’nin O'ndan duâ istemesi, O’nun da bunun için öne geçmesinden sonra, Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun bu sözünden ancak,
O’nunla Allah celle celâlu-hû’ya tevessül ediniz, yani, Allah celle celâluhû’ya, 'bu zâtın hatırı için, bu ihtiyacımızı yerine getir,' diye yalvarınız, ma'nâsına gelir. Nitekim Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun kendisi de öyle yapmıştı. (Kevserî’nin sözü bitti)

Burası yanlış kardeşim.
İslamda kimsenin hatrına bişey istemek yoktur,kimse kul ile Allah arasına giremez.Hz.Ömeride yapmadığı bişey konusunda ithaf etmeyin lütfen.:ltf::dik:
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
(Beşinci Âyet)
Mûsa Aleyhisselâm’ın Taraftarlarından Olan Kişi, Düşmanlarından Olan Kimseye Karşı Ondan Meded İstedi.[47]
------------------------------------------------
(Mûsa aleyhisselâm’ın taraftarlarından olan kişi, düşmanlarından olan kimseye karşı Ondan[48] ğavs/meded istedi.)[49]
Bu âyette Mûsâ aleyhisselâm’ın taraftarlarından olan biri düşmanlarından olan birisine karşı, bir kul olan Mûsâ aleyhisselâm'dan isti-ğase etti.[50] Bu, tevessül ma'nâsına bir şeydir. Gerçekte meded istenen ve eden Allah celle celâlühûdür.
Eğer, (bu âyetteki istiğase/ meded isteme, diriden istenilen bir mededdir, dirinin medede gücü yeter, ölünün ise yetmez) diyorsanız, biz de zâten bu âyeti, (ister diri olsun, ister ölü olsun, kulun, kuldan istiğase edebileceğine dâir bir delîl olarak buraya almıştık), deriz. İleride inşâellah İmâm Buhârî’den bunu te'yîd eden sahîh bir hadîs nakledeceğiz. Zîrâ biz Ehl-i Sünnet Müslümanlarının inancında, kudret, diri de olsa, müstakil olarak Allah celle celâluhû’dan bağımsız olarak, -O kadir kılmadıkça- bir mahlûka nisbet edilmez. Edilirse, bu, ya küfür olur, ya da sapıklık. Mahlûkun güç yetirmesi Allah celle celâluhû’nun bu gücü vermesiyle oluyorsa, -ki öyledir- bizce ölü ile diri arasında bu noktada hiçbir fark yoktur. Allah celle celâluhû mu'cize veya kerâmet yoluyla ölüye meded etme gücü vermeye kadirdir. Hattâ, ölü veya diri sıradan bir kul bile rü'yâsında (kalk namaz kıl, vakit geçmek üzere)veya (duvar üzerine yıkılacak kalk dışarı çık) diyerek size meded edebilir ki, gerçekte bu meded Allah celle celâluhû’dan, sebeb olarak da, o kuldan olur. Allah celle celâluhû’nun izni ve kadir kılmasıyla böyle bir meded olabiliyorsa, ve olmuş ise, bu inançla böyle bir mededi, kuldan beklemek neden câiz olmasın?... Lâ fâile illâ Hû... Ya’nî O’ndan başka hiçbir fâil(-i hakîkî) yoktur.. Çünki, âyetlerde şöyle buyruldu: “Sizi de yapmakta olduklarınızı da Allah yarattı.”[51]Allah celle celâlühû her şeyi yaratandır.”[52]
(İnşâellâh devâm edecektir.)
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39

[1] [Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Esmâ b. Ebî Bekr radıyellâhu anhâ’dan, Müslim, Âişe radıyellâhu anhâ’dan], Et-Teysîr: 2/454

[2] Şu zavallıların birçoklarıyla yurt içinde ve yurt dışında bu mevzû'da bir hayli münâzaralarımız oldu. Tek sermâyeleri câhillik, idrâksizlik, yalan ve kandırmaktan ibârettir. Münâkaşa için her zaman gözü açılmamış bilgisizleri ararlar. Hafif bir konuşmadan sonra işi şirretliğe ve ağız kalabalıklığına vardırır, haklarından gelemeyeceklerini gördükleri kimselerle bir daha bir araya gelmekten sakınırlar. Birçok da'vetlere rağmen selâmeti hep kaçmakta bulurlar. Muârızlarının eserlerini okumaya tahammül edemeyecek kadar yobazdırlar. Okusalar da bunu hakkı aramak maksadıyla yapmadıklarından gözleri doğruyu göremez halde kalırlar. Yeryüzünde haksız yere kibirlendikleri için bütün âyetleri görseler de onlara teslîm olamazlar; hidâyet yolunu görseler onu yol edinmezler; ama sapıklık ve taşkınlık yolunu görseler onu yol edinirler. Âyet ile âyetten çıkardıkları bâtıl ve fâsid manaları ve dahî hadîsle hadîsden anladıkları yanlış ma'nâları hep karıştırırlar; halt ederler. Birçok âlim(!) zevâtına yaptığımız nice da'vetler hep karşılıksız kalmıştır. Yine de hazırız, bekliyoruz.

[3] Sıhâh, ((و س ل/v-s-l) maddesi),4/1497), Muhtâru’s-Sıhah ( ( و س ل/v-s-l) maddesi), el-Misbah ((و س ل/v-s-l) maddesi), Tâcu’l-Arûs ((و س ل /v-s-l) maddesi),

[4] Kâmûsü'l-Muhît ((و س ل /v-s-l) maddesi, 1068 )

[5] Sıhâh, ((و س ل /v-s-l) maddesi), 4/1497), Muhtâru’s-Sıhah ( ( و س ل /v-s-l) maddesi),

[6] Ahterî, ((و س ل /v-s-l) maddesi),
[6] Ahterî, ((و س ل /v-s-l) maddesi),

[7] İbnü’l-Esîr, en-Nihâye: 5/185

[8] Seyyid Şerîf, Tâ’rifât ((و س ل /v-s-l) maddesi ):

[9] Zemahşerî, Keşşâf: 1/256. Keşşâf sâhib lüğat ma'nâsı olarak şu ifâdeyi kullanmıştır. Ondan sonraki ifâdelerinin tahlîli ise bir başka husustur.

[10] Sâffât: 96

[11] İmâm Karâfî, el-Furûk: 2/59-61(den seçilerek)

[12] Allah celle celâlühû’ya (yaklaşmaya, varmaya)

[13] Mâide: 35

[14] Ma'lûmdur ki, vesîle kendisiyle başka bir şeye yaklaşılacak her bir (gayr-ı meşrû' olmayan) şey, vâsıta ve tevessül de bu vâsıtayı elde etmek ve ona tutunmak idi. Bu, sâdece lüğatın umûmu/geneli ile olsaydı, yine de istidlâle/delîl getirmeye yeterdi; ma'nâyı, delâletiyle gösteren bir delîl olurdu ki bu delîl getirmede üçüncü mertebede bir kuvvete sâhibdir..

[15] [İbn-i Hacer, Fethu'l-Bârî: 2/519], Kevserî, Makâlât: 379

[16] [İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî: 2/398-399], Kevserî, Makâlât: Aynı sahîfe.

[17] İbn- i Hacer, Fethu’l-Bârî: 3/186

[18] Tevessül: 95-96

[19] Alâuddin Muğlatay, İkmâlü Tehzîbi’l-Kemâl: 4/ 259

[20] İhticâc yani tek başına olarak delîl getirmek için değil de, getirilen hücceti te’yîd ve takviye için

[21] İbn-i Kesîr, el- Bâisü’l-Hasîs: 57, Leknevî, Zaferu’l-Emânî: 319

[22] Râvîleri diğer isnâdlara nisbetle daha az onlardan daha kıymetli veya en az onlar kadar değerli bir isnâd.

[23] Hâkim, el-Müstedrek: 3/334

[24] Yani, düâ etmek ne lûğatın ne de Şerîat’ın Tevessüle yüklediği ma'nâ değildir.

[25] Ki, bu hâtır, O’nun sâlih amelleri yüzündendir.

[26] Bakara:89

[27] İbnü Ebî Hâtim: 1/171

[28] İbnü Cerîr: 2/333-336

[29] Beğevî: 1/93

[30] Kurtubî: 2/21

[31] Rûhu’l-Meânî: 1/320

[32] Delâilü'n-Nübüvve Mukaddimesi: 1/46

[33] [Müslim, Tirmizî, İbn-ü Ömer radiyellâhu anhu’dan], et-Teysîr: 1/510

[34] Nisa: 64

[35] Allâme Ğumârî şöyle diyor: Şu âyet hayât hâlini de ölüm hâlini de içine alacak umûmî/ma'nası genel olan bir âyettir. Onu bunlardan biriyle sınırlandırmak bir delîle muhtâcdır. O da burada yoktur.
Eğer,Âyete, umîmî olmak/genel olmak nereden geldi ki, onu, hayât hâliyle sınırlandırmak delîle muhtâc olsun? denilse,
Şöyle deriz: Fiilin şart siyâkında/şarttan sonra bulunmasından. Usûlde yerleşmiş bir kâide vardır: Fiil şart siyâkında bulunursa umûmî olur. Çünki fiil, kendinde nekire bir masdarı bulundurduğu için nekire ma'nâsındadır. Nefiyden veyâ şarttan sonra gelen nekire ise vaz' bakımından umûmî/genel olur.
İbn-i Kesîr bu âyetin tefsîrinde Bedevî'nin meşhûr hikâyesini zikretti. Onu, Beyhekî Şuab(u'l-Îmân)da, İbnü'l-Cevzî, Mesîru'l-Ğarâmi's-Sâkin'de ve İbn-i Asâkir, Târîh'de, Muhammed İbn-i Harb el-Hilâl'den rivâyet ettiler. (Utbînin kıssasını anlattı.)
Hâfız İbnü Abdi'l-Hâdî el-Makdisî şöyle dedi: Bu hikâyeyi, ba'zıları Utbî'den isnâdsız olarak rivâyet ettiler. Ba'zıları onu, Muhammed İbn-i Harb el-Hilâlî'den, rivâyet etmektedir. Kimileri de onu, Muhammed İbn-i Harb'den, O, Ebû'l-Hasen ez-Za'ferânî'den, O dahî Bedevî'den rivâyet etmektedir. Beyhekî bunu, Şuabu'l-Îmân kitabında muzlim/karanlık, râvîleri tanınmayan bir isnâd ile Muhammed İbn-i Yezîd el-Basrî'den, O da Ebû Harb el-Hilâlî'den rivâyet etti……(İbnü Abdi'l-Hâdî'den nakil bitti.)
Ben (Ğumârî) de şöyle derim: İbnü Abdi'l-Hâdî’nin anlattıkları, en fazla, hikâyenin zayif olmasını gerektirir. Çünki, râvîlerinde yalancı veya yalanla ithâm edilen bi kimseyi zikretmedi. Bilhassa, onu, İbn-i Kesîr zikredip hakkında bir şey söyleyerek onu tenkîd etmedi. Aynı şekilde, önceden de geçtiği gibi onu Beyhekî de rivâyet etti. Şu hikâyeyi Hâfız Sehâvî de el-Kavlü'l-Bedî'de zikretti. Üstelik biz onu delîl olarak ileri sürmek ve onunla hüccet beyân etmek için zikretmedik. Çünki biz hikâyeleri delîl getirmez ve onları hüccet kabûl etmeyiz. Biz onu sadece istînâs ve önceden getirdiğimiz âyetin umûm bildirdiğini îzâh için getirdik. Şu bakımdan ki, Bedevî -ki o bir Arab’dır- âyetten bunu anladı. Bununla beraber, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem rüyâ'da, onun hakkında şefâat etmesiyle, Allah celle celâlühû'nun Bedevî'yi affettiğini haber verdi. Sonra bu kıssa için bir şâhid buldum: İbnü's-Sem'ânî, ed-Delâil'de şöyle dedi: Bize Ebû Bekr Hibetü'llâh ibnü'l-Ferec haber verdi. (O), bize, Ebû'l-Kâsim Yûsuf İbn-ü Muhammed İbn-ü Yûsuf el-Hatîb haber verdi (dedi). (O), bize Ebû'l-Kâsim Abdurrahmân İbn-ü Ömer İbn-ü Temîm el-Müeddeb haber verdi (dedi). (O), bize, İbrâhîm İbn-ü 'Allân rivâyet etti (dedi). (O), bize, Ali İbn-ü Muhammed İbn-ü Ali haber verdi, (dedi). (O), bize Ahmed İbn-ü Heysem et-Tâî rivâyet etti (dedi). (O), bana babam, babasından, (O), seleme İbn-ü Küheyl'den, (O), Ebû Sâdık'dan, (O), Ali İbn-ü Ebî Tâlib radıyallâhu anhu'dan şöyle dediğini rivâyet etti (dedi):
Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem'i defnetmemizden sonra bir bedevî geldi ve kendini Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in kabri üstüne attı, topraklarından başına saçtı ve şöyle dedi: 'Yâ Resûlellah sallallâhu aleyhi ve sellem! Söz söyledin/ ve sözünü işittik. Sen Allah celle celâlühû'dan (aldın) anladın, biz de senden (alıp) anladık. Allah celle celâlühû'nun indirdikleri arasında 'Şâyet onlar kendilerine zulmettiklerinde sana gelseler, Allah celle celâlühû'dan af dileseler ve Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem da onlar için af isteseydi Allah celle celâlühû'yu elbette tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı' âyeti de vardı. Ben kat’iyetle, kendime zulmettim ve benim için af istemen maksadıyla geldim.'
Ardından kabirden, affedildin!... diye seslenildi. (Rivâyet son buldu.)
Hâfız Süyûtî, bunu Tenvîru'l-Halek'de nakletti. İbnü Abdi'l-Hâdî, es-Sârimu'l-Münkî'de bu eser'e işâret ederek, isnâdını bazı yalancılar uydurdu dedi; ama bunu delîl ile açıkla(ya)madı. İbnü Abdi'l-Hâdî -hâfız olmasına rağmen- kendi görüşü için taassubda çok inad eden biridir. (Er-Reddü'l-Muhkem: 45-47)


[36] Bu Kıssayı önceki birkaç makâlede dahî zikrettik ise de, hem şu Tevessül mes’elesiyle doğrudan alâkası bulunması ve zihinlere iyice kazınması maksadıyla burada da bir daha nakletmeyi münâsib bulduk. Muhâtab ve bize hasım olanların bir şeyi bıktıracak kadar tekrâr etmelerindeki hedeflerini bir daha düşünmenizi istirhâm ediyoruz.

[37] Mısbâhu’z-Zalâm: 21
[37] [Bu rivâyeti benzeri bir lâfızla şu İmâmlar da rivâyet etti: İmâm Beyhakî, Şuabu’l-Îmân’da: 3/495,(4187), İmâm İbn-i Kesîr, Tefsîrinde: 2/306, İmâm Kurtubî, Tefsîrinde: 5/265, İmâm Nesefî, Tefsîrinde: 1/234, İmâm İbn-i Kudâme, el-Muğnî’de: 3/557, İmâm İzz b. Cemâa, Hidâyetü’s-Sâlik’de: 3/1383, İmâm İbnü’l-Cevzî, Müsîrul-Ğarâmi’s-Sâkin’de: 2/301, İmâm Sâlihî Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd’da: 12/380, İmâm Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ’da: 4/1361, İmâm Ebû’l-Yümn b. Asâkir, İthâfu’z-Zâir’de: 68-69, İmâm İbnü’n-Neccâr, ed-Dürretü’s-Semîne’de: 224, İmâm İbn-i Hacer el- Heytemî, Tühfetü’z-Züvvâr’da: 55], Kitâbı tahkik edip neşredenin dıp notu: Aynı yer (22)
[37] Mısbâhu’z-Zalâm: 22-23

[38] Mâlikî, Mefâhîm: 157-158

[39] [İbn-i Abdi’l-Berr, el-İstizkâr:1/203, Süyûtî, Tedrîbu’r-Râvî: 25, İbn-i Hümâm, Fethu’l-Kadîr: 1/217,3/143, Dârekutnî (Mâlik’den): 4/40, Süyûtî, Teakkubât: 12,13], Tânevî, İ’lâ Mukaddimesi, Kavâid Fî Ulûmi’l-Hadîs: 39-40

[40] [Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân: 1/386], Tânevî, İ’lâ Mukaddimesi, Kavâid Fî Ulûmi’l-Hadîs: 40

[41] Celaleyn (Sâvî ile): 3/497

[42] [Melekler, Mesîh ve Uzeyr aleyhimesselâm, (İbn-ü Cerîr, İbn-ü Ebî Hâtim ve İbn-ü Merdûye, İbn-i Abbas radıyallahu anhümâ’dan.)],
Ed- Dürrü’l- Mensûr: 5/305)

[43] İsrâ: 57

[44] [Abdurrezzâk, Firyâbî, Saîd İbn-ü Mansûr, İbn-ü Ebî Şeybe, Buhârî, Nesâî, İbn-ü Cerîr, İbn-ü Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim, İbn-ü Merdûye ve Ebû Nüaym, İbn-ü Mes’ûd radıyellâhu anhu’dan.] Ed-Dürrü’l-Mensûr: 5/305

[45] Bir: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Ehl-i Kalîb’e muttali' oldu ve buyurdu ki, Rabbinizin size va'dettiği(azâbı)ni hak/gerçek bul dunuz mu? O’na sallallâhu aleyhi ve sellem'e, ölülere mi sesleniyorsun? denildi. Bunun üzerine, Siz, onlardan daha çok işiten kimseler değilsiniz. Ancak, onlar cevâb veremezler, buyurdu.[45] [Buhârî, (1370) Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Mâce, İbn-ü Ömer radıyallâhu anhümâ’dan], İbn-i Receb, Ehvâlü'l-Kubûr: 133
İki: Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz ölen müşriklere seslenerek, Ey Ebû Cehl İbn-i Hişâm!.. Ey Umeyye İbn-ü Halef!.. Ey Utbe İbn-i Rebîa!.. Rabbinizin size va'dettiğini gerçek bulmadınız mı yoksa? Doğrusu ben, Rabbimin bana va’dettiğini kesinlikle ger çek buldum, buyurunca, Ömer radıyallâhu anhu, O’na, Rûhsuz cesedlere nasıl konuşuyorsun, yâ Resûlellah? dedi. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de, canım elinde olan Allah celle celâlühû’ya yemîn ederim ki, söylemekte olduğumu siz onlardan daha iyi işitmiyor sunuz, buyurdu.[45] [Buhârî (3976) ve Müslim (2875), Enes radıyallahu anhu’dan], İbn-i Receb, Ehvâlü'l-Kubûr : 132

[46] Nisâ: 46, Mâide: 13

[47] Kasas: 5

[48] Mûsâ aleyhisselâm'dan

[49] Kasas: 5

[50] O'ndan medet istedi, O'na, yetiş imdâdıma, yetiş!.. dedi.

[51] Sâffât: 96

[52] Zümer: 62
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Allah razı olsun, Hüseyin Avni ilim sahibi bir zattır.
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
İnkar edenlerin inkarına aldırmayınız. Onların nefislerine zor geliyor. Allah Teala, dilediğini seçer ve yükseltir. İslam'da vesile kılmak ve tevessül vardır. Hakkı için istemek de vardır. Bu hatırı anlamına gelir. Peygamber Efendimizin "Senden isteyenlerin hatırına senden istiyorum" şeklinde duası nakledilmiştir muteber ulema tarafından... Kısa keselim ves'selam.

***

İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 140-141:

Bedenin esaretinden, ilgisinden, meşguliyyetinden kurtulan ruhun tasarrufu, kuvveti, nüfuzu, himmeti .. bedenin ilgi ve meşguliyyetleri altında ezilmiş, esir ruhtan çok daha ileri seviyededir. Hakikatte ruh; yüce, temiz, büyük ve yüksek himmetli bir ruh olduğu halde, bedene mahbus iken böyle oluyorsa acaba bedenden ayrıldıktan sonra nasıl olabilir? O halde ruh, bedenden ayrılınca ayrı bir hale, ayrı bir fiile dönüşür. Bedenden ayrılan ruhların, rüyalarda bedene tekrar dönerek bir kişinin, iki kişinin yahut çok az sayıda insanın oldukça kalabalık bir topluluğu hezimete uğratmasıyla ilgili insanların gördükleri rüyalar, tevatür derecesinde çoktur. Resulullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Ebu Bekr ve Ömer’in “radıyallahü anhüma” ruhlarının, mü’minlerin sayısının azlığı ve güçsüzlüklerine rağmen, kendilerinden sayıları ve hazırlıkları çok olan küfür ve zulüm ordusunu yendikleri, nice rüyalarda görülmüştür.

***


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُوا فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve O’na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.

Vesile kavramı, işârî tefsirlerden ‘Rûhu’l-beyân’da da şöyle izah edilmektedir: “Bil ki bu âyet-i kerime açıkça vesile aramanın ve peşine düşmenin gerekli olduğunu emreder. Çünkü Allah’a ancak vesile ile vâsıl olunur. Vesileler ise hakikat bilginleri ve tarikat meşâyihidir. Kişinin mürşid olmadan kendi kendine amellerde bulunması nefsini büyütür, ziyadeleştirir. Ama bir mürşidin işaretine uygun olarak ve peygamberlerin ve evliyanın rehberliği ile amel eden kişi ise nefsi varlıktan kurtarır, perdeyi kaldırır ve talibi Rabbu’l-erbâb’a ulaştırır.”

İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l- Beyân, II, 388
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
Vesile ve Tevessül -2- Hüseyin AVNİ tarafından yazıldı.
KUYUDAN ÇIKARILAN TAŞLAR
VESîLE VE TEVESSÜL (2)

Hüseyin AVNİ
اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم
اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ
Bundan sonra…
Bir önceki makâlemizin, Mukaddimesinde, Vesîle ve Tevessül hakındaki bir takım umûmî bilgiler, Birinci Mes’ele başlığı altındaki kısmında da âyet delîlleri üzerinde durmuş idik. Mevzû’a şimdi de Sünnet Delîlleri ile devâm ediyoruz:
---------------------------------------------
(İkinci Mes’ele)
Tevessül'ün Sünnet
Delîllerinden Bir Kısmı
---------------------------------------------
Biz burada, mevzû' ile alâkalı görülen hadîslerin sadece on beş tanesini alacağız.
---------------------------------------------
(Birinci Hadîs)
Enes Radıyallâhu Anhu’dan Rivâyet
Edilen Hz. Ömer radıyallâhu anhu Hadîsi
---------------------------------------------
Enes radıyallâhu anhu’dan şöyle rivâyet gelmiştir:
(Kıtlığa uğradıklarında Hz. Ömer radıyallâhu anhu, Hz. Abbâs radıyallâhu anh ile istiskâ etti/Allah celle celâluhu’dan yağmur istedi ve buyurdu ki, “Ey Allah’ım!.. biz sana Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile tevessül ediyorduk da bize yağmur yağdırıyordun. (Şimdi ise) sana Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem'in amcası Abbas radıyallâhu anh ile tevessül ediyoruz. Bize yağmur yağdır.)http://www.darusselam.com/reddiyeler/188-kuyudan-ckarlan-talar-vesile-ve-tevessuel-2-.html#_ftn1[1]
Bu hadîsi (Allah’a (yaklaşmağa ve varmağa) vesîle arayın)[2] âyeti hakkında geçen, hadîs rivâyetleri, İmâm Kevserî’nin îzâhları ile âlimlerden yaptığı nakiller ışığı altında daha iyi anlayabiliriz. Lütfen o sayfaları bir kez daha okuyunuz.
Bunu(Abbas radıyallâhu anhu’dan düâ istemek)olarak anlamak ve anlatmak, câhillerin veya kötü maksadlı kimselerin işidir. Tenezzül etsek ve hadîsi onların iddiâ ettikleri şekilde kabûl etsek bile, bu gene de Allah celle celâluhu’dan birşeyler isterken, yani düâ ederken, başka bir ifâdeyle ibâdet yaparken birilerini, Allah celle celâluhu ile kendi aranıza sokmak, demek olmuyor mu? Hem birilerinin düâ etmesini istemek de bir tür ibâdet değil midir?
Bu, sâlih amellerle tevessüldür” demek de sizi kurtarmaz. Zîrâ, ameller de mahlûktur. (Her şeyi yaratan Allah celle celâlühûdur),[3](Sizi ve yapmakta olduklarınızı da Allah yarattı.)[4](Şübhesiz ki Allah her sanatın ve sanatçının sâniidir (yapanıdır))[5](Sanatının yaratanıdır.)[6]
Hâsılı burada mahlûku vesîle/vâsıta yapmak vardır...
Üstelik biraz ince düşünülürse, -Şevkânî’nin de söylediği gibi- (şahıslarla tevessül etmek), aslında, (amellerle tevessül etmek) demektir. Zîrâ, o şahısla, ondaki sâlih amelden dolayı tevessül edilir.[7]Veyahut, (onu sevmek sâlih ameliyle...)Allah celle celâlühû’nun sevin dediklerini sevmek, onun emrine uyulduğu için (ibâdet) olur, sâlih bir amel olur. Yani, beraberce düşünülürse, bu (hem ondaki amellerle, hem de onunla tevessül edenin onu sevmesi ameliyle) bir tevessül etmektir...
---------------------------------------------
(İkinci Hadîs)
İbnü Ömer Radıyallahu Anhümâ Hadîsi
---------------------------------------------
İbnü Ömer radıyallahu anhümâ, Ebû Tâlib’in, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i öven şu şiirini terennüm eder ve şöyle derdi:
(Ve (hiçbir kavim), yüzüyle (veya zâtıyla) bulutlardan (insanlar tarafından Allah’ın) yağmur (yağdırması) istenen hiçbir beyaz(zât)ı (geriye bırakmadı[8]).)[9]
(يستسقى الغمام بوجهه)(Yüsteskâ'l-ğamâmu bi vechîhî) deki ( وجه)/(vech)/yüz, Arab dilinde, (zât)’tan kinâye olarak da kullanılır. Buna göre, (zâtıyla bulutlardan yağmur istenen her bakımdan ak ve pâk bir insan)dan söz ediliyor.… İsteyen, te’vîle gitmeyip, “zâtıyla değil, yüzü iledir” de diyebilir (!).
“Mü’min olmayan Ebû Tâlib’in şu sözü Mü’minleri nasıl bağlar?” diyecebilecek akıldâneler çıkabilir. Burada mühim olan nokta, İbnü Ömer’in onu terennüm etmesi ve İmâm Buhârî’nin onu Sahîh’ine almasıdır. Üstelik, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in, bu şiiri, okutturmak istediği dahî rivâyet edilmiştir.[10]
Bunda, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in düâsıyla değil, zâtıyla tevessül etmek sûretiyle yağmur istemek vardır.
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
(Üçüncü Hadîs)
Mâlikü’d-Dâr Hadîsi
---------------------------------------------
(Hz. Ömer’in radıyallâhu anh halîfeliği zamanında insanlara kıtlık isabet etti de, bir adam Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrine geldi ve Yâ Resûlullah!.. Ümmet'in için (Allah celle celâlühû’dan) yağmur iste, zîrâ onlar (neredeyse) helak oldular” dedi. Sonra, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem o adama rü'yâsında göründü ve Ömer’e git selâm söyle ve onlara yağmur yağdırılacağını söyle...buyurdu.)
İbnü Hacer, Rü'yâyı gören, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim'den biri olan Bilâl İbnü Hâris el-Müzenî’dir; nitekim Seyf, El-Fütûh’da böyle rivâyet etti, dedi.
Bu rivâyet, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim'in, ölümünden sonra Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem ile istiska etmekteki amelleri husûsunda bir nassdır. İçlerinden hiç biri şu haber kendilerine ulaşmasına rağmen onu inkâr etmemiştir. Mü’minlerin Emîrine götürülen haber yayılır. İşte bu yüzden şu rivâyet birilerine yalan söz isnâd edenlerin dilini koparır.
---------------------------------------------
Bu Rivâyeti Yapan
İmâmlar
---------------------------------------------
Bu haberi bu şekilde,
(Bir): İmâm Beyhekî,[11]
Beyhekî yoluyla
(İkİ): İmâm Sübkî,[12]
Ayrıca, kısaltılmış olarak,
(Üç): Buhârî, Târîh’inde,[13]
Ve bu vecihden uzun olarak,
(Dört): İbnü Ebî Hayseme, -ki bu zât, Hâfız, Hüccet ve sika biridir- ve
(Beş): İbnü Ebi Şeybe, el-Musannef’de[14] Ebû Sâlih Zekvân’dan rivâyet etmişlerdir.
İbnü Hacer, el-Feth’de, İbnü Ebî Şeybe’nin bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söylemişdir.[15]
---------------------------------------------
Hadîsin Sıhhati Hakkında Ortaya Atılan Vesveseler
---------------------------------------------
(Bir): Mefâhîm dipnotundan istifâdeyle şöyle diyoruz:
Bazı câhiller de bu hadîsin sıhhatine i’tirâz etmişlerdır. Şöyle ki; Kimileri, önce,
Bir: İbnü Hacer’in isnâdı sahîhdir dediğinin yalan olduğunu, O’nun senedi sahîh bulmadığını söyledi. Hâlbuki, O evvelâ İbnü Ebî Şeybe sahîh bir isnâd ile rivâyet etti deyip kıssayı nakletti. Sonra da Seyf el-Fütûh’da sözü geçen rü’yâyı görenin Sahâbe’den biri olan Bilâl İbnü Hâris radıyallâhu anhu olduğunu söyledi. Şu halde kıssa ve sened birdir. Sahîh bulma kıssayı da içine alır.
Bu câhiller bir yanda sanki İbnü Hacer Sahîh bulsa onu kabûl edecek gibi davranmaktadırlar. Sonra da,
İki: Hadîsin sahîh olduğunu kökünden tenkîd ederek o zayıfdır; çünki isnâdında A’meş vardır ki O, tedlîsçi (haberi aldığı kimseyi gizleyen) bir râvîdir, diyorlar.
Bu câhil zavallılar bir yanda A’meş’in Tedlîsçi olduğunu, Zehebî’den ve Mîzân’ından, İbnü Hacer’den ve Kitâbları Takrîb’den, Tehzîb’den ve Lisânü’l-Mîzân’dan öğrenirken öte yandan ilim talebelerinin bile düşmeyeceği hatâya düşüyor ve şöyle söylüyorlar:
Hadîs(in isnâdın)da A’meş vardır ki O, zikri geçen Ebû Sâlih es-Semmân’dan, عن(an) lafzıyla rivâyet etmektedir. Hâlbuki A’meş söz birliği ile Müdellis’dir, Tedlîs yapan biridir. İşittiğini açıkça ifâde etmedikçe sika/sağlam olan Müdellisin haberi kabûl edilmez.
Ancak, ne yazık ki şu câhiller, umûmî olan bu kâidenin büyük hadîs âlimlerince bildirilen İbnü Müseyyeb ve buradaki A’meş gibi birtakım istisnâlarının olduğunu hesâba katmayı unutmuşlardır.
Bu istisnâyı, İmâm Zehebî Mîzânü’l-İ’tidâl’de açıklamış ve şöyle demiştir: O (A’meş) tedlîs eder. Bazen zayîf’dan tedlîs eder ve onun kim olduğu bilinmez. Haddesenâ/ bize rivâyet etti/dedi, dediği zaman artık (rivâyetin sağlamlığında) hiçbir söz yoktur. (عن)(An)/(falancı)dan, dediği zaman ise rivâyete tedlîs ihtimâli yol bulur. Ancak, İbrâhîm, Ebû Vâîl ve Ebû Sâlih es-Semmân gibi kendilerinden çok rivâyet ettiği şeyhlerdeki [(عن)/(an) ile yaptığı rivâyetleri] müstesnâdır. Zîrâ bu sınıftan yaptığı rivâyetleri ittisâle/senedin bitişikliğine yorulmuştur.[16] (Zehebî’nin el-Mîzân’daki sözü bitti.)
(İki): Şeyh Abdülazîz İbnü Abdillâh İbni Bâz da Fethu’l-Bârî Tahkîk(!)inde, dipnotta şunları söylüyor (Maddeleştirme tarafımızdan yapılmıştır): Bu eser, -Şârih(ibnü Hacer)in dediği gibi sahîh farzedilse bile-, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile ölümünden sonra istiskâ edilmesinin câiz olduğuna dâir bir hüccet değildir. Çünki,
(Birinci Vesvese): (Yağmur) isteyen kişinin kim olduğu belli değildir.
Cevâb: Bu iddiâ aldatmayı hedefleyen bir yalandır. Nitekim yukarıda geçmiştir. Bu doğru bile olsa mühim değildir. Mühim olan Ömer ve diğer Ashâb radıyallâhu anhum’un tavrıdır. Ömer Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e haber verildiğinde bu işe karşı çıkmaması, aksine ağlaması ve Yâ Rab!.. Ancak âciz kaldığım şeylerde eksiklik yapmaktayım, demesidir. Ömer ve diğer Sahâbe radıyallâhu anhum efendilerimizin şirk vesîlesine veya bir şirk çeşidine sesiz kalmalarını düşünebilecek ahmaklara ne denir?!...
(İkinci Vesvese): Sahâbe radıyallâhu anhum’un ameli buna tersdir. Hâlbuki onlar Şerîat’ı insanların en iyi bilenleridir. Onlardan hiçbir kimse Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrine ne yağmur ve ne de bir başka şey istemeğe gelmemişlerdir.
Cevâb: Sahâbe radıyallâhu anhum’un ameli, yine Sahâbî olan birinin şu ameline ters değil, onun bir başka şeklidir. Bunun en açık delîli de Onların şu amele karşı çıkmamalarıdır. Onlar en tehlikeli ve helâk edici bir bâtıl olan şirk karşısında susmak isyânından uzak olduklarına göre, ortada meşrûiyyete dâir sükûtî bir icmâ’ vardır. Sahâbe radıyallâhu anhum’un şu ameli inkâr ettikleri isbât edilmedikçe, Onlar hakkında kötü zann sâhibi olmayanlar bu dediğimizi kabûle mecbûrdurlar..
(Üçüncü Vesvese): Aksine Ömer radıyallâhu anhu kıtlık meydana geldiğinde ondan (kabre gelip bir şey istemekten) Abbâs ile yağmur istemeye dönmüştür.
Cevâb: Ömer’in bu işi, yaptığının meşrû’ oluğunu gösterse de, diğer bir Sahâbînin amelinin doğru olmadığını nasıl gösteriyor? Bu nasıl bir delîl getirme usûlüdur?!.. Ömer’in bir meclisde birden verilen üç talak’ı bir talak saymayıp üç talak saydığını, böylece hata ettiğini iddiâ eden sizler, ne zamandan beri, O’nun işini, aksini bâtıl kılacak kesin delîl olarak görmeye başladınız?!.. O bu işi, belki de böyle de yapılabilir, veyâ böylesi daha evlâdır, veya Abbas ile yapılan istiskâ hadd-i zâtında Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile yapılan bir istikâdır, belki de bir başka düşünceyle yapmıştır. Onun düşüncesinin sizin saplantılarınızın mahbesinde olduğunu nereden bildiniz, şeytanlarınızın size yaptığı vahiylerle mi? Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in bile bazı amellerinin diğer bazılarını bâtıl kılmaması belki tenvî’i/bir başka çeşiti göstermiş olmasının mümkin olabileceğine rağmen, nedir sizin bu cehâletiniz?!..
(Dördüncü Vesvese): Bu husûsta O’na Sahâbe’den kimse de karşı çıkmamıştır.
Cevâb: Meşrû’ ve mübâh, belki de evlâ olan bir işde Sahâbe radıyallâhu anhum O’na neden karşı çıkacaktı? Size, O’nun yaptığı işin câiz olmayan bir iş olduğunu kim söyledi?... Öyle de olabilir, böyle de, diyenlere bu gibi bir sözü ancak konuşmasını bilmeyen câhil bedevîler söyleyebilir.
(Beşinci Vesvese): Böylece hak olanın bu olduğu ve o adamın yaptığının şirke vesîle olduğu bilinmiş oldu. Hattâ ilim adamlarından bazısı onu Şirk’in çeşitlerinden saymıştır.
Cevâb: Sübhânellâh!.. Câhillik kötü; ancak belki bir ölçüde katlanılabilir bir belâ; ama şu musîbet bir kimsede ahmaklık ile birleşirse hiçbir şekilde çekilemez hâl alır. Sahâbeden biri veyâ Sahâbe huzûrunda birileri bir iş yapacak ama Sahâbe’den diğerleri o husûsta başka bir iş yapacak veya yapılana susacak ve bunlardan biri şirk vesîlesi veya şirk çeşidi olacak!... Hayret!.. Bunlar, câhil ve ahmak olmanın yanında ileri seviyede ukâlâ, edebsiz ve terbiyesiz hidâyet fukaralarından başkaları değillerdir… Bu işi şirk gören ilim adamı(!) da kimmiş? Biz böyle birini tanımıyoruz. Hattâ bizi bırakın Ümmetten bunu bilen yok. Yoksa, kerâmeti kendinden menkûl kabîlinden olarak siz olmayasınız?!...
(Altıncı Vesvese): Seyf’in sözü edilen rivâyetinde (yağmur) isteyenin isminin Bilâl İbnü Hâris olduğu ise söz kaldırır. (Buhârî) Şârih(i ibnü Hacer) de Seyf’in buna daîr senedini getirmemiştir.
Cevâb: Getirmemiş de ne olmuş? Önce, öylesi bir Hadîs Hâfızına i’timâd esâsdır. Sonra kıssa sahîh isnâdla geldikten sonra hükmü değiştirmeyecek îzâh ve teferruâta dâir bir husûsta isnâdın getirilmemesi i’timâd edilen birinin kitâbından alınmış olması, İbnü Hacer’e göre yetiyorsa, şu ilmi, kör topal ondan öğrenenlere haddini bilmekten başka ne düşer?
(Yedinci Vesvese): Sahîh olduğu takdîrde de onda (bu işin câizliğine dâir) hiçbir hüccet yoktur. Çünki Sahâbe radıyallâhu anhum’un ameli buna ters düşmektedir. Hâlbuki Onlar Resûl(üllah) sallallâhu aleyhi ve sellem’i en iyi bilen kimselerdir. Allah en iyi bilir.[17]
Cevâb: Bu delîlsiz bir biçimde Sahâbe’yi şirk ile suçlamaktır. Hâlbuki Onlar Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’i en iyi bilen kimselerdir denilmesine rağmen, zımnen, ben onlardan daha iyi bilirim demektir. Bilâl İbnü Hâris yaptığı işin Sahâbe’nin işine ters düşdüğünü anlayamadı ve -hâşâ- şirke girdi; ama bu geri zekâlılar anladı!... El-Fütûh sâhibi Seyf’ler ve İbnü Hacerler anlayamadı; ama bunlar anladı!.. Hasbünellâhu ve ni’me’l-vekîl…
---------------------------------------------
Bu Haberin Mühim Noktalarından Bazısı
---------------------------------------------
(Bir): Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem kabrindeyken kendisinden bir Sahâbî tarafından yağmur düâsı istenmesi.
(İki): Ondan isteyenin isteğini Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bilmesi.
(Üç): Bu maksadla Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in düâ etmesi.
(Dört): Bu işe, Sahâbe radıyallahu anhüm’un karşı çıkmaması, yani bu husûsta bir çeşit sükûtî icmâ’ın hâsıl olması.
(Beş): Zamanımızdaki âlimlik pozlarındaki kimi câhillerin yaptığı gibi Selef/Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim ve Tâbiîn tarafından bu işin Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e ibâdet edilmesi, ve Allah celle celâlühû’ya şirk koşulması ma'nâsında kabûl edilmeyip açık ve kapalı âyetlere ters görülmemesi.
(Altı): Bazı câhillerin bu rivâyetleri zayıf kabûl etmeleri, rivâyetin zayıflığını değil, kendilerinin hiçliğini gösterir. Hâfız İmâm Sübkî’nin rivâyet edib hüccet kabûl ettiği, Hâfız İbnü Kesîr, Hâfız İbnü Hacer ve benzeri hadîs hâfızları Sahîhtir dedikten sonra onlara susmaktan başka ne düşer ki?!.. Hiçbir şey…
 

arifan yolcusu

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2010
Mesajlar
1,303
Puanları
48
Yaş
39
(Dördüncü Hadîs)
Osman İbnü Huneyf Hadîsi
---------------------------------------------
(Bir a'mâ adam Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve, bana âfiyet vermesi (gözümün açılması) için Allah celle celâluhu’ya düâ et, dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selem de, İstersen düâ edeyim, dilersen sabret; bu senin için en hayırlısı olur, buyurdu. Adam, düâ et, dedi. (Râvî),Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, güzelce abdest almasını ve şu düâyı yapmasını emretti, dedi: [Ey Allah’ım! ben rahmet Nebîsi, Nebîn sallallâhu aleyhi ve sellem ile senden istiyorum ve sana yöneliyorum. Ey Muhammed!.. sallallâhu aleyhi ve selem. Şübhesiz ben seninle, hâcetim yerine gelsin diye, hâcetim husûsunda Rabbime yöneldim. Ey Allah’ım!.. O’nu hakkımda şefâatçi kıl..])
---------------------------------------------
Hadîsi Rivâyet Edenler
---------------------------------------------
(Bir): Buhârî, Et-Tarîhu’l-Kebîr,[18]
(İki): Tirmizî, Câmi’, ed-Deavât sonları. Tirmizî, hadîsin Sahîh olduğunu da söyledi. [19]
(Üç): İbnü Mâce, Sünen, Salâtül-Hâce. İbnü Mâce bu rivâyeti Sahîh bulmuştur.[20]
(Dört): Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle[21]
(Beş): Ebû Nüaym, Ma’rifetü’s-Sahâbe
(Altı): Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve[22] ve başkaları. Şâhid getirildiği yerlerin dışında, aralarındaki bir takım küçük farklılıklarla berâber.
Sayıları on beşe yaklaşan hadîs hâfızı bu rivâyetin Sahîh olduğuna hükmetmiştir. Sonrakilerin birçoğu hâric, Tirmizî, İbnü Hibbân, Hâkim, Taberânî, Ebû Nüaym, Beyhakî[23] ve Münzirî onlardandır. [24] Kezâ,
(Yedi): İbnü Huzeyme, Sahîh’inde.[25]
(Sekiz): Hâkim, Müstedrek’inde.[26]
---------------------------------------------
Hadîsin Mühim Noktalarından Bazısı
---------------------------------------------
(Bir): Hadîs sahîhtir. Onbeş civarında hadîs âlimi bu görüştedir. Tirmîzî, İbnü Hibbân, Taberânî, Ebû Nüaym, Beyheki ve Munzirî bunlardandır.
(İki): Bu hadîste Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in zâtı ve câhı/rütbesi ile tevessül vardır.
(Üç): Ğıyâbında O’na, Muhammed! diye seslenmek vardır.
(Dört): Bunun neresinde tevessül vardır? bunda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den sadece düâ isteniyor diyebilmek için câhillik de yeter sebeb değildir. Evet, düâ isteniyor. Sonra? Ona öğretilen düâ? O'na gıyabında seslenme? Gözü olup görmemek, kulağı olup duymamak, kalbi olup anlamamak ne kötü bir şey Allah’ım!.. Ey Muhammed!.. Seninle Rabbime yöneldim sözü?... Bir köşeye çekilip böyle demek, tevessül ile alâkasız; öyle mi?!... Sübhânallah. Körler çarşısında ayna satmak ne de çetin bir iş...
Olabilir ki, bir akıllı, bu, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem hayâtındayken idi. Öldükten sonrası ile alâkası yok diyebilir. Öyleyse şu gelecek olan rivâyete lütfedip bakıversin:
---------------------------------------------
(Beşinci Hadîs)
Osman İbnü Huneyf Radıyallâhu Anhu’nun Başka Bir Hadîsi
---------------------------------------------
Halîfeliği zamanında bir adam, Osman radıyallâhu anhu'ya bir ihtiyacı için gidip geliyordu. Osman radıyallâhu anhu O'na iltifât etmiyor hâcetine bakmıyordu. Adam bunu Osman İbnü Huneyf’e şikâyet etti. Osman İbnü Huneyf radıyallâhu anhu da şöyle dedi; Abdest yerine git; abdest al ve namaz kıl; sonra da (Ey Allah’ım!.. Ben rahmet Nebîsi olan Nebîn Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile sana yöneliyorum ve senden istiyorum. Ey Muhammed!.. Ben ihtiyacımın görülmesi için seninle Rabbime yöneliyorum) şeklinde düâ et ve hâcetini söyle. Adam gitti ve bunu yaptı. Sonra da Hz. Osman radıyallâhu anhu'ya geldi. Kapıcı O'na gitti, elinden tuttu; O'nu Hz. Osman radıyallâhu anhu'nun yanına soktu. Onunla oturttu ve O'na Hâcetini söyle dedi. O da, hacetini söyledi. Hz. Osman radıyallâhu anhu da hâcetini yerine getirdi.
---------------------------------------------
Hadîsi Rivâyet Edenler ve Sahîh Kabûl Edenler
---------------------------------------------
(Bir): Taberâni, el-Kebîrinde rivâyet etmiştir.[27]
(İki): Taberânî bunu aynı zamanda es-Sağir’inde de rivâyet edip Sahîh olduğunu Söylemiştir.[28] Bu hakîkati, İbnü Teymiyye de i'tirâf etmektedir.[29]Lâkin zavallı, Sahâbî radıyellahu anhu'nun fehmini ve anlayışını hatâlı buluyor. Bu toslamanın zararı elbette Sahâbî’ye değil, sadece kendinedir.
(Üç): Beyhekî, Delâilü'n-Nübüvve'sinde iki Sahîh isnâd ile rivâyet etti..[30]
(Dört): El-Heysemi, Mecma’u’z-Zevâid’de Taberânî’den İsnâdının sahîh olduğunu nakletmiş ve susmakla bu hükme iştirâk etmiştir.[31]
(Beş): El-Münzirî de et-Terğîb ve’t-Terhîb’de[32] Taberânî’den naklen ve susmakla ikrâr ederek Sahîh olduğu hükmüne iştirâk etmiştir,
(Altı): El-Makdisî de bu haberin sahîh olduğunu söyleyenlerdendir.[33]
---------------------------------------------
Haberdeki Mühim Noktalardan Bazısı
---------------------------------------------
(Bir): Osman İbnü Huneyf radıyallâhu anhu'nun, hâcet düâsını (geçen şekliyle) Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in yaşadığı zamana hâs görmemesi.
(İki):Bu düâyı açık âyetlere zıt bulmaması ve şirk kabûl etmemesi.
(Üç):Bunu, zamâne hâricîleri gibi hâşa Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e ibâdet etmek olarak kabûl etmemesi.
---------------------------------------------
Şu İki Hadîs Etrafında Söylenenlerden Bir Kısmı
---------------------------------------------
Osman İbnü Huneyf’in rivâyeti olan şu hadîsin bazı yollarında bulunmayıb da bazılarında, ey Allah'ım onu benim hakkımda şefâatçı yap sözünden sonra bulunan üç fazlalık vardır:
Birincisi: (Beni de kendim için şefaatçı yap.)İkincisi: (Beni de O’nun hakkında şefaatçı yap.)Üçüncüsü: (Şâyet bir hâcetin olursa yine böyle yap.)
İbn-i Teymiyye ve yanlışlarında peşinden giden Elbânî ve diğerleri, bu ziyâdelerden işlerine gelenleri alıb gelmeyenleri de karalama noktasında akıl almaz çaba sarfetmektedirler. Bunlar üzerinde teker teker duralım:
(Birinci Ziyâde): Ey Allah'ım! O’nu benim için, beni de kendim için şefâatçı yap.
Elbânîbu lâfzıhiç görmemiş gibi davranıyor. Hâlbuki bu rivâyet, İbnü Teymiyye'nin de i'tirâf ettiği üzere Hâkim, İbnü Ebî Hayseme ve Beyhekî rivâyetleri gibi bir çok sahîh yolla gelmiştir.[34]
(İkinci Ziyâde): Ey Allahım!.... Beni de O’nun için şefaatçı yap.
Evet bu rivâyet de sahîh yollarla gelmiştir. Ahmed İbn-i Hanbel, Hâkim ve diğerlerinin rivâyetleri gibi...[35]
Elbânî, (zât ile tevessül)ü kabûl edenlerin bu rivâyetten hiç söz etmediklerini söylüyor; ama kendisi de öncekinden hiç bahsetmiyordu.
Oysa İbn-i Teymiyye her ikisini de alıyor. Lâkin, (beni, O’nun hakkında şefaatçı yap) rivâyetinin daha sağlam olduğunu anlaştırmağa ve (beni kendi hakkımda şefaatçı yap) rivâyetini zayıflıkla itham etmeye çalışıyor ve şöyle diyor: (Beni O'nun hakkında şefaatçı yap) sözünün ma'nâsı, (düâsında ve benim için istediğinde) demektir. Böylece (bu söz)(O’nu benim için şefaatçı yap) sözüne uygun düşüyor.[36]
Biz de diyoruz ki; İsnâdı sahîh olan ve aralarında zıdlık varmış gibi görünen rivâyetlerde aslolan, aralarının bulunması ve barıştırılmalarıyla uygunluğun isbât edilmesidir. Bu, imkânsız olduğunda ise, daha sahîh olanın alınması ve sahîhliği ondan aşağı mertebede olanın şâz kabül edilib alınmamasıdır. Hâlbuki burada aralarının bulunması mümkindir.
Şöyle ki, (Beni de kendi hakkımda şefaatçı yap)demek,(Beni, kendim(in O’nunla tevessül edişim) hakkında şefaatçı yap ve tevessül edişimi kabûl et) demektir. (Beni de onun hakkında şefaatçı yap) demek de,(Beni, On(un benim için vesîle olması husûsun)da şefâatçı yap. Vesîle olmasını kabûl et) demektir. Böylece şu ikisi, (O’nu benim hakkımda şefaatçı yap) sözüne münâsib düşüyor. Öyleyse, isnâdı sahîh olan böyle bir rivâyeti çizmenin taasubdan ve hakîkati gizleme çabasından başka bir sebebi yoktur. Bizim ise bunlardan birini gizlemeğe ihtiyacımız yoktur.
(Üçüncü Ziyâde): Şâyet bir hâcetin olursa tekrar böyle yap
İbn-i Teymiyye ve mezhebini taklîd eden Elbânî ve yollarında gidenler bu Sahîh ziyâdeden hiç mi hiç hoşlanmıyorlar. Çünki bu, tevessülün her zaman düâ isteme ma'nâsında olmadığını ve onun illa da düâ ile olmayabileceğini, göstermektedir.
Bu ziyâdeyi, İbnü Ebî Hayseme, Târîh'inde Sahîh bir senedle rivâyet etti.
İbnü Ebî Hayseme'nin Senedi:Müslim İbnü İbrâhîm, Hammâd İbnü Seleme’den, O, Ebû Ca’fer el-Hatmî’den, O, Umâre İbnü Huzeyme’den, O da, Osman İbnü Huneyf’den….
Gerek İbnü Teymiyye, gerekse Elbânî, şu isnâdın râvîleri için zayıfdırlar, diyemiyorlar. Yalnız, Hammâd, Şu’be’ye zıd rivâyet yaptı. Dolayısıyla sağlam bir râvî olan Hammâd, kendinden daha sağlam olan Şu’be’ye ters rivâyet etmiştir; rivâyeti, şâzz olduğundan zayıf bir rivâyet hâline gelmiştir mealinde sözler söylüyorlar.
---------------------------------------------
İbnü Teymiyye'nin Bu Ziyâdeyle Alâkalı
Zayıf ve Tutarsız İddiâları ve Onlara Cevâblar
---------------------------------------------
Hâfız Ğumârî’nin er-Reddü’l-Muhkem’inde[37]İbnü Teymiyye bu ziyâdeyi hadîs ilimlerini bilen birinden sâdır olmayacak zayıf sebeblerle illetli/tutarsız göstermiştir, dedikten sonra, iddialarını teker teker cevâblandırıyor. Biz de hemen hemen tamâmen onlardan faydalanarak diyoruz ki:
(Bir): (Şu’be ve Ravh İbnü Kâsim, Hammâd’dan daha Hâfızdır)
Öyle olsa ne olur? Hammâd sikadır. Sika’nın/sağlam bir râvînin (kendinden daha sağlam olanın rivâyetine ters olmayan) ziyâdesi de makbûldür. Burada ise zıdlık yoktur. Öyleyse mes’ele kalmaz.
(İki): (Lafızların değişikliğinden dolayı, rivâyet ma'nâ ile olmuş olabilir)
Bu sözünden anlaşıldığına göre, iddiânda kesinlik yoktur. Demek ki, (olmayabilir) de. Üstelik, ma'nâ ile rivâyet câiz olsa da olmasa da, (metnin bir parçası olarak yapılan) ilâvecâiz değildir.[38]
(Üç): (Bu ilâve Osman'ın kendi idrâcı/rivâyete ilâvesi ve sokuşturması da olmuş olabilir.)
Bu İddianda da kesinlik olmayıp tereddüt vardır. Kaldı ki asıl olan (İdrâc)ın (olmaması)dır. (Olduğu) iddiâsı delîle muhtâcdır. Delîliniz de yoktur. Şu hâlde da'vânız batıldır.
(Dört): (Bu ilâve sâbit olsa bile, bunda karşıtlar için hiçbir delîl yoktur. En fazla, Osman İbnü Huneyf, düânın bir kısmıyla düâ edileceğini bazısıyla da düâ edilmeyeceğini, zannetmiştir)sözüne gelince…
Bu ilâve, seni ve yandaşlarını doğrayan bir hüccettir. Senin Osman'a yakıştırdığın ve iftirâ ettiğin şey, Nebî aleyhisselâmın (amaya düâ ettiği)zannına dayanmaktadır. Hâlbuki zannın bâtıldır. Nebî aleyhisselâm O'na düâ etseydi, hâdiseye şâhid olan Osman İbnü Huneyf bunu naklederdi…[39] Bundan dolayı, Beyhekî, hadîsden evvel, (amaya, sabretmediği zaman, içinde şifâsı bulunan şeyi öğretmek hakkında gelen rivâyetler babı)başlığını koydu. Düâ ettiği kabûl edilse bile, bunu yaşarken yapılacak düâ ile sınırlandırmanın bir dayanağı yoktur. Zîrâ, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in Âhiret'e göçtükten sonra da dünyadakilere düâ ettiği sahîh hadîslerle sâbittir.
(Beş): (Bu ilâve hadîse terstir) sözüne gelince…
Evet size göre öyle. Lâkin, hevâsına tapınmayan âlimlere göre ise ters değildir. Senin iddiâna göre, şu ilâve hadîsden olmadığı hâlde Osman İbnü Huneyf tarafından hadîse sokulan bir ilâveydi. Osman İbnü Huneyf, hadîse ters olacak bir ilâveyi ona sokuşturacak kadar, hâşâ ahmak mıydı?
(Altı): (Sünen sâhibleri bu ilâveyi rivâyet etmediler)sözüne gelince…
Câhil olmayanlar bilirler ki, Sünen sâhiblerinin rivâyet etmediği nice sahîh hadîsler var… Bu bir illet değildir. Hem, biraz evvel,[40](Tirmizî ve onunla beraber olanların, diğer âlimler gibi hadîsin lafızlarının tamâmını rivâyet etmediklerini)söyleyen siz değil miydiniz? Ne bu kadar kısa zaman içindeki çelişki?!...
(Yedi):Sika'nın, rivâyette tek başına kalması, ne zamandan beri illet ve zayıflık sebebi oldu?
(Sekiz): (Ziyâde) (lafzın ızdırabı)/çelişik farklılıkları nerede? Göremedik, gösteriverin. Yok öyle bir şey. Tamâmen asılsız ve mesnedsiz…
(Dokuz): Hadîsteki şu(ilâve),hadîsin neresine (terstir?) Doğrusu o ilâve, hadîse değil, hadîsten yanlış anlaşılana terstir, vesselâm.
(On):Hadîsin râvîleri hakkındaki vesveselere gelince… Sözü uzatmak istemiyoruz Onun sahîhliğini kabûl eden onlarca hadîs hâfızının görüşüyle yetiniyoruz.
(On Bir): İbnü Ebî'd-Dünyâ, Mücâbû'd-Da've isimli eserinde, isnâdıyla Muhammed İbnü Kesîr, İbnü Rifâe'den şöyle söylemekte olduğunu rivâyet etti: Adamın biri, Abdülmelik İbnü Saîd İbni Ebcer'e geldi. (Abdülmelik) adamın karnına dokunup onu yokladı ve, (Sende iyileşmez bir hastalık vardır) dedi. Adam, (nedir o?) dedi. Abdülmelik, (Dübeyle (denilen bir musîbettir ki o, karında çıkan ve sâhibini ekseriya öldüren büyük bir çıban ve yara)dır,[41] dedi. Muhammed İbnü Kesîr, adam döndü ve şöyle söyledi, dedi: (Allah’dır, Allah’dır, Allah’dır Rabbim. O'na hiçbir şeyi ortak etmem. Ey Allahım! Şübhesiz ben, Nebîn rahmet nebîsi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile sana yöneliyorum. Ey Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem!.. Şübhe yok ki ben, bende bulunan şu hastalıktan dolayı bana rahmet etmesi için senin ve benim Rabbime yöneliyorum.)
Muhammed İbnü Kesîr, adamın karnına Abdülmelik İbnü Saîd, (bir daha) dokundu ve (O'na) (iyileştin, sende hiçbir hastalık yoktur), dediğini söyledi.[42]
İbnü Teymiyye, şu rivâyeti aktardıktan sonra, (Selef'in bu ve benzeri düâlarla düâ ettiği rivâyet edilmiştir), dedi.[43]
Merhûm Seyyîd Muhammed Alevî Mâlikî'nin de bir şekilde ifâde ettiği gibi, bizce mühim olan, İbnü Teymiyye'nin bu rivâyeti nasıl anladığı (ve sündürüp nerelere çektiği) değil, (Selef'in bu ve benzeri düâlarla düâ ettiği rivâyet edilmiştir) şeklindeki i'tirâfıdır. Zannımca Selef şirk içindeydi demezsiniz…
 
Üst