Vahdet-i vücud | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Vahdet-i vücud

alitufan2003

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
27 Ağu 2013
Mesajlar
1,370
Puanları
0
VAHDET-İ VÜCUD

" Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-ül Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri “Her şey O’dur.” İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri ise: “Her şey O’ndandır.” buyurmuşlar.
Tecelliyâtları ayrı ayrı olduğu için, bu iki zât-ı muhteremin ayrı beyanlarda bulunmaları ile İslâm’da büyük bir çelişme husule gelmiştir. Ve bu çelişme günümüze kadar devam etmiştir.
Her iki söz de doğru. Fakir her ikisinin beyanlarını bir cümlede birleştiriyoruz ve diyoruz ki:
“Her şeyi Hazret-i Allah var etti, her şey O’nun varlığı ile kâimdir.”
Böylece bu ihtilafı ortadan kaldırıyoruz, elhamdülillah.
Birincisi İmam-ı Rabbâni -kuddise sırruh- Hazretlerinin beyanı, ikincisi Muhyiddin İbn-ül Arabi -kuddise sırruh- Hazretlerinin beyanı... Binaenaleyh hem O’dur, hem O’ndandır.
Her zerrede O’nun varlığı mevcuttur. Her şey ceset, O ise ruhtur. Ruhsuz cesedin ne hükmü olabilir?
Âyet-i kerime’de:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruluyor. (Nur: 35)
Olanlar O’nun nurundan oldu.
O’nsuz hiçbir zerre yok. Fakat O görülmüyor da perde olan ceset görülüyor. Halbuki aslında her şey ölüdür.
Mesela Âdem Aleyhisselâm’a ruh verilmeden evvel çamur halinde idi. Ruh O’nun emri, O’nun varlığıdır. Verdiği zaman dirildi ve hareket etmeye başladı.
Âyet-i kerime’de:
“Ona kendi ruhumdan üfledim.” buyuruluyor. (Sad: 72)
Yani sen Allah-u Teâlâ ile kaimsin. Her şey perdedir, aslı O; her şey maskedir, gerçek O.
İnsanoğlu ruh verildiği zaman her şeyi yapıyor. O’nun varlığı ile hareket ediyor. Allah-u Teâlâ ruhu çektiği zaman hiçbir şey kalmıyor. Demek ki var olan O imiş.
O’nu bilmek ise mânevî tahsillerle mümkün olur.
Zâhirde ilk, orta, yüksek tahsiller olduğu gibi, mânevî ilimler ve mânevî tahsiller de mevcuttur.
Bu mânevî tahsil üç merhaledir:
1- İlmel-yakin, “Bilmek”tir.
2- Aynel-yakin, “Bulmak”tır.
3- Hakkâl-yakin ise “Olmak”tır.
İlmel-yakin mertebesinde olanlar “Zâhid”ler, Aynel-yakin mertebesinde olanlar “Arif”ler, Hakkâl-yakin mertebesine ulaşanlar da “Vâkıf”lardır.
Bir ilim diğerine erişemediği için hakikat da anlaşılamıyor. Merhaleler arasında çok farklar vardır.
Bu mevzu “İlmel-yakîn”de ve “Aynel-yakîn”de olan kişinin işi değildir. Kör gözün işi de değildir. Ancak Allah-u Teâlâ’yı görüp kendisini görmeyenin işidir. "

http://www.hakikat.com/nur/tsvf/tsvf17.html
Hatem-i Veli Ömer ÖNGÜT -kuddise sırruh- Hazretleri
 

alitufan2003

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
27 Ağu 2013
Mesajlar
1,370
Puanları
0
Göz üç türlüdür:
1- Kör göz: Tabiat karanlığına düşmüştür, ondan başka hiçbir şey görmez.
2- Şaşı göz: Hem kendisine, hem de Yaratan’ına bakar. Yani biri iki görür.
3- Görür göz: Allah-u Teâlâ’nın nuru ile bakar. Her şeyin O’nunla kaim olduğunu görür ve bilir. Kendisini görmez.
Çözülmeyen ve bilinmeyen Vahdet-i vücud’un sırrı budur. Hakkal-yakin’e vasıl olanların bilebileceği bir mevzudur. Bilinmeyerek münakaşa edilmiştir. Yapan O’dur, perdede başkası görülür.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Bedir’de Cebrâil Aleyhisselâm’ın tavsiyesi üzerine yerden bir avuç kum alarak müşriklerin üzerine attı. Bu atış onların hezimetine vesile oldu.
Âyet-i kerime’de ise:
“Resulüm! Sen atmadın, Allah attı.” buyuruluyor. (Enfâl: 17)
Görünüşte Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- attı, fakat Allah-u Teâlâ: “Ben attım!” buyuruyor.
Ancak bu hâle gelen Vahdet-i vücud’dan bahsedebilir. Bu hâle gelen ise hiç bahsetmez, hiç konuşmaz. Bir de bu var. Bilen bu sırrı açmadı, bilmeyen konuştukça konuştu. Ve bu bir zehirdir, bilmeyerek bu mevzudan konuşursa, kişi kendisini ve etrafını zehirlemiş olur.
İnsan bildiği mevzuda konuşmalı, bilmediği mevzuda konuşmamalı, aksi halde cehaletini ortaya koymuş olur.

Hatem-i Veli Ömer ÖNGÜT -kuddise sırruh- Hazretleri

 

alitufan2003

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
27 Ağu 2013
Mesajlar
1,370
Puanları
0
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’leri ile beyan ediyorlar:
“Müminin ferasetinden korkunuz. Çünkü o aziz ve celil olan Allah’ın nuru ile bakar.” (Münâvî)
Ancak bu nura sahip olanlar bunu görür, başkası göremez, başkasına şâmil değildir, çünkü o göz onun değildir. İlâhi bir nur ile bakar. O’nunla bakar, O’nu görür. Ve fakat bunlar da dünya yüzünde pek az kişidir. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın tecelliyat-ı ilâhî’sine mazhar olanlardır. Bunlar Hakkal-yakîn olan kimselerdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“İçinizde... Görmüyor musunuz?” (Zâriyat: 21)
İşte bunlar Allah-u Teâlâ’nın içte olduğunu görüyor, O’ndan başkasını da görmüyor. Allah-u Teâlâ’yı gördüğü zaman kişi kendisini göremez. Bu hitab-ı ilâhî’ye mazhar olanlar bunlardır.
O’ndan başka mevcud yok. Ötesi hep kabuktan ibarettir.
Bir ağaç var, dışı kabukla örtülmüş. Ona kabuk mu diyorlar, yoksa ağaç mı diyorlar? Tabi ki ağaç diyorlar. O kabuk da ağaçtandır. Üzerindeki âsâr olsun, üzerindeki hâreler olsun hep ağaçtandır.
Sen de bir kabuksun, kâinat da bir kabuktur. İçinde O var. Fakat insanoğlu o kabuğu görüyor da içindekini görmüyor. Yani perdeyi görüyor da tutanı görmüyor. Halbuki Âyet-i kerime’sinde “İçindeyim!” buyuruyor. Senin de içinde, kâinatın da içinde. Fakat sen görmüyorsun. Çünkü ilmin de, aklın da o noktada değil. Hiç şüphesiz ki içinde olduğunu gören de var bilen de var.
Kim ki bunu görmezse bu mevzudan bahsetmesin.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)
O Allah-u Teâlâ’nın lütuf tecelliyâtına mazhar olmuş. İçinde olduğunu, ona ondan yakın olduğunu gözü ile görüyor. Niçin? Allah-u Teâlâ ile baktığı için.
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“O hem Evvel’dir, hem Âhir’dir, hem Zâhir’dir, hem Bâtın’dır. O her şeyi bilendir.” (Hadid: 3)
Bu Âyet-i kerime’yi okuyabilen bir kimse, hem “O” olduğunu, hem her şey “O’ndan” olduğunu ilmel-yakîn de olsa, gayet rahat bilmiş olur.

Hatem-i Veli Ömer ÖNGÜT -kuddise sırruh- Hazretleri

Devamı:
http://www.hakikat.com/nur/tsvf/tsvf17.html
 

PUTKIRAN

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
21 Eki 2009
Mesajlar
3,228
Puanları
63
VAHDET-İ VÜCUD
“Her şeyi Hazret-i Allah var etti, her şey O’nun varlığı ile kâimdir.”

Her şeyi Allah var etti evet ama neden var etti?
YOK tan mı var etti kendi parçasından mı?
YOKtan var etti ise
" Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-ül Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri “Her şey O’dur.”
İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri ise: “Her şey O’ndandır.” buyurmuşlar.
nasıl her şey O dur veya Her şey Ondandır denebilir?

Biz " müslümanlar ,hristiyanlar ve yahudiler yani ilahi dinler mensupları" diyoruz ki varlık tek değil, ikidir :1-mutlak varlık yani yaratan. 2-Yaratılmış olan.

Yani Allah her şeyi YOKtan yaratmıştır yaratılmışla hiç bir bağı,benzerliği yoktur.

Hiç bir şey Onun parçası değildir, O da hiç bir şeyin parçası değildir.
 

müttaki

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
20 Kas 2006
Mesajlar
2,773
Puanları
48
Ya hu putkıran kardeşim. Biraz felsefe karıştır. Ufkun genişler. Köyden şehre iner gibi abuuuu yapma. Bir şeye var demek için öncesiz evvel sonrasız ahir olması gerekir. Bu İslam felsefesine zat'i sıfatlar olarak vücud olarak tarif edilmiş. Yani sadece hakkın vücudu vardır. Yaratıkların mevcudiyeti varlığının dayanağını kendisinden almaz. Yani mevcut olan hakkın varlığı ile vasıflandığından mevcut olmuştur. O halde her şey o'dur ve her şey o'ndandır. Allah var idi o'nunla beraber hiçbir şey yok idi dendiğinde Hz.Ali'nin elan öyledir ya resulallah dediği gibi.
 

Ahter

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
1 Eki 2009
Mesajlar
5,252
Puanları
0
''Hz.Ali'nin elan öyledir ya resulallah dediği gibi.'' /@muttaki

bu sözün hazreti Aliye aidiyetinin delili nedir?Senetsiz sözler merduddur...Yoksa önüne gelen, aklına geleni söyler, falan söyledi der...Bu dini haşa ve kella oyuncak hale getirir...Lutfen senetsiz sözler buraya getirmeyin..

Vahdeti vucud konusunda gerekli ölçüler/ kriterler üstad Bediüzzamanın mektubat kitabının ''telvihatı tis'a''sında beyan edilmiştir.isteyen okuyabilir..

Kainat elan yoktur demek , Kuranın kainattan bahsettiği ayetlerin aslı yoktur demek gibidir, haşa!

<
imanı hakikatler hayal üzerine bina edilemez!
 

müttaki

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
20 Kas 2006
Mesajlar
2,773
Puanları
48
''Hz.Ali'nin elan öyledir ya resulallah dediği gibi.'' /@muttaki

bu sözün hazreti Aliye aidiyetinin delili nedir?Senetsiz sözler merduddur...Yoksa önüne gelen, aklına geleni söyler, falan söyledi der...Bu dini haşa ve kella oyuncak hale getirir...Lutfen senetsiz sözler buraya getirmeyin..

Vahdeti vucud konusunda gerekli ölçüler/ kriterler üstad Bediüzzamanın mektubat kitabının ''telvihatı tis'a''sında beyan edilmiştir.isteyen okuyabilir..

Kainat elan yoktur demek , Kuranın kainattan bahsettiği ayetlerin aslı yoktur demek gibidir, haşa!

<
imanı hakikatler hayal üzerine bina edilemez!
ya hu ahter sen bu anlayışla haşa da kalacaksın.
Binlerce yıldır Hz.aliye isnat edilen bu sözü ilk benden duyduysan daha sana ne diyeyim bilemedim. Sen imanı hayal üzerine bile inşa edemezsin. Çünkü hayal bile kurmaktan korkuyorsun. Korkma ki hayallerin gerçeğe dönüşsün. Bende sana diyorum hayal etmedikçe asla iman edemezsin. Haşa diye bir iman çeşidi yok.
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Bu konuda en derli toplu sözler şunlardır:

Evvelâ şunu ifâde edelim ki “vahdet-i vücûd” ve “vahdet-i şühûd”un iddiâ edildiği gibi şirkle ve küfürle alâkası yoktur. Bilâkis bunlar tevhîdin derûnî bir lezzet hâlinde hissedilip dış âlemdeki tezâhürlerinin tefekkür nazarıyla seyredilişinden ibârettir. Hele hele bunların Eflâtunʼun, tamamen bir şirk sistemi olan panteizmʼiyle hiçbir alâkası bulunmamaktadır.

Vahdet-i Vücûd, Muhyiddîn ibn-i Arabî Hazretleri tarafından sistemleştirilmiş tasavvufî bir telâkkîdir. Bu hususta “Vahdet-i Şühûd” denilen diğer bir telâkkî daha vardır ki, bu da “Müceddid-i Elf-i Sânî” / “ikinci binin yenileyicisi” ünvanını almış olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne âittir. Bu iki görüş, aslında aynı şeyi farklı pencerelerden îzahtan başka bir şey değildir. Yani her ikisi de, Cenâb-ı Hakk’ın “Vücûd” sıfatının mâhiyeti ile, görebildiğimiz âlemdeki vücud/varlık arasındaki farkı, kavrayış ve açıklayıştır. Bir farkla ki Vahdet-i Vücûd, tevhîdi hissetmek; Vahdet-i Şühûd ise tevhîdin tecellîlerini müşâhede ederek tefekküründe derinleşmektir.

Şehâdet âlemi dediğimiz bu âlemdeki varlıklar, izâfî olarak mevcuttur; kendi varlıkları bakımından hiçbiri var olamaz. Mutlak Varlık’ın sıfatlarının; eserlerinin, hükümlerinin, kudretinin, yaratıcılığının mazharları olmak itibariyle mevcut sayılırlar. Zât-ı ulûhiyyet, bütün varlıklarda yaratıcılığını, kudretini, hikmetini, tedbirini, tasarrufunu, sıfatlarını izhâr etmekle beraber varlık âlemi, hiçbir vakit Zât-ı İlâhîʼnin zuhûru değildir. Yani varlık âlemi, Zâtʼın değil sıfatlarının zuhûrudur. Dolayısıyla Zât-ı İlâhî, her şeyden mukaddes ve münezzehtir.

Bunu müşahhas bir misalle açacak olursak, meselâ Güneş olmazsa ışığı da olamaz; fakat Güneşʼin ışığı, Güneşʼten ayrı bir varlığa sahip olmamakla beraber Güneş de değildir. Her şeyi O bilmek ve tanımak; kâinatı, varlık âlemini ilâh kabul etmektir ki bu, “Bir”i “her” olarak düşünen maddeciliğe yol açar.

Eflatun’un ortaya attığı “panteizm” denilen inanç, işte bu vahim yanlış ve saplantıdan kaynaklanmıştır. Bazıları Vahdet-i Vücûd’u da bu inanç sistemi içine çekmek istemiş ve o sistem içinde kabul etmişse de gerçek mutasavvıflar, böyle bir sapık inancı dâimâ reddetmişlerdir.

Çünkü her şeyi, O’nun varlığıyla var olmuş bilmekle beraber, Zâtʼı her şeyden tenzih etmek, gerçek Vahdet-i Vücûd anlayışıdır. Yani kâinat, Hakk’ın sıfatlarının mazharlarıdır; fakat Oʼnun Zâtʼı, kâinat değildir. Zira Yaratıcı, aslâ yaratılmış şeklinde zuhûr etmez. Bunun aksi bir kanaate sahip olmak, apaçık küfürdür. Çünkü Cenâb-ı Hakkʼın bir sıfatı da “muhâlefetün li’l-havâdis”tir. Yani eşi ve benzeri yoktur, yaratılmışların hiçbirine benzemez. Dolayısıyla O, her türlü antropomorfik (beşerî) sıfatlarla tavsiften münezzehtir.

Osman Nûri Topbaş Efendi


https://rihlekitap.com/vahdet-i-vucud-rabita-vb-konulara-bakis-acisi-nasil-olmalidir-osman-nuri-topbas-rihle-dergisi-tasavvuf-14-sayi/

Tasavvuf konusunda referans ancak yine ehli tasavvuf olabilir.
 

Son.Fedai

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
12 Şub 2007
Mesajlar
6,367
Puanları
63
Yaş
51
Web sitesi
www.elibolyazilim.com
Kainat elan yoktur demek , Kuranın kainattan bahsettiği ayetlerin aslı yoktur demek gibidir, haşa!
Bu var olma meselesi insanların "var olma" dan anladıklarına göre değişiyor

Sizin anlattığınız konu fiziken var olma meselesiyken, onların anlattığı "var olma" başka manada
 

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
9,800
Puanları
113
maddeyi konumlandırmak maddeyi yok etmek demektir
işte asıl hayalcilik budur
zira yokluğun içinde varlık ve koordinat olamaz
var derseniz şirk asıl burda başlar
(bu durumda her tanrı kendi yokluğunda kendi koodinatında var eder haşa)
ki panteizmde bile kötüdür
çünkü en azından panteizmde yine asıl olan teistliktir


meselenin zor anlaşılmasından kaynaklı olarak
iki anlayışda mazurdur
ve imana zarar vermez

bana göre mutedil anlayış;
zat ve yaratılanın ayrımı olmasının yanında
yaratılanın mekansal olmamasıdır
(bizim içinde olduğumuzu sandığımızı zaman ve mekanla karıştırmayın)
 

Ahter

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
1 Eki 2009
Mesajlar
5,252
Puanları
0
maddeyi konumlandırmak maddeyi yok etmek demektir
işte asıl hayalcilik budur
zira yokluğun içinde varlık ve koordinat olamaz
var derseniz şirk asıl burda başlar
(bu durumda her tanrı kendi yokluğunda kendi koodinatında var eder haşa)
ki panteizmde bile kötüdür
çünkü en azından panteizmde yine asıl olan teistliktir


meselenin zor anlaşılmasından kaynaklı olarak
iki anlayışda mazurdur
ve imana zarar vermez

bana göre mutedil anlayış;
zat ve yaratılanın ayrımı olmasının yanında
yaratılanın mekansal olmamasıdır
(bizim içinde olduğumuzu sandığımızı zaman ve mekanla karıştırmayın)
Maddeyi konumlandırmak ne demek? Yukarıdaki yazdığı cümlelerle , ne felsefenin dediği anlaşılmış nede islam mutasaavıflarının ne dediği anlaşılmış! Sadece bu yazı sahibinin kafasının ciddi anlamda karışık olduğunu gösteriyor.Kainat madde olarak yok demek, Kur'an ayetlerini inkar anlamına gelir..kainat yokluğa mahkum demek başka, kainat yoktur demek başkadır.ikincisi küfürdür, ilhaddır!

Erkân-ı imaniye altıdır. İman-ı billâhtan başka, iman-ı bi’l-yevmi’l-âhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise, mümkinatın vücutlarını ister. O muhkem erkân-ı imaniye hayal üstünde bina edilmez.
 

Kaptan

Mecra Yazarı
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ocak 2012
Mesajlar
15,445
Puanları
113
Buda öğretilerinde fenafillah makamı şu şekilde yer almaktadır: “Bütün mabutların üstünde ezeli ve ebedi bir ilah kabul ediliyordu. Brahma eşyanın mebdei idi. Ebedi saadet Brahma’nın vücudunda yok olmaktı (fani). Budha mezhebine göre ruhun gayesi son mertebe olan nirvanaya kavuşmaktı. Nirvana yokluk (fena) mertebesidir. Fenafillah yani ilah da yok olmak.” (Meydan Larousse, 11/918)

“Yalnız bir şey haktır. Brahma yani nefis. Mutlak, hudutsuz, gayr-i şahsi ve tarife sığmayan bir O. Bütün fiiller, sözler, yaratılanlar hatta bütün ilahlar hep O’nun gelip-geçici görünüşleri idi. Bunun neticesi olarak insanın kesin huzura kavuşması için bir tek çare vardı: O da bu O’nun içinde kaybolması." (Ömer Rıza Doğrul, Yeryüzündeki Dinler Tarihi, 89)
 

Kaptan

Mecra Yazarı
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ocak 2012
Mesajlar
15,445
Puanları
113
Bir Budist rahip olan Chandogya Upanişad bakin ne demis;

ilah her şeydir. Evrende varolan bütün görüntüler, duyular, arzular ve işler Tanrıdan zuhur eder.

Vahdet'i vucutculara ne kadar da benziyor degil mi. Bir de " tasavvuf; eski hint dusuncesinden büyük oranda etkilenmistir" dedigimizde kiziyorlar.
 

Kaptan

Mecra Yazarı
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ocak 2012
Mesajlar
15,445
Puanları
113
Iste budist rahiplerden;

Mundaka Upanişad: Çeşit-çeşit olan nesneler sadece Tanrının tezahürleridir.


Katha Upanişad: Ölümsüzlüğün sırrı kalbin arınması, derin düşünme ve insanın manevi aleme dönük gerçek beninin (atman) ilah (Brahma) ile aynı varlık olduğunu idrak etmek yoluyla biliriz. Çünkü ölümsüzlük Tanrıya ulaşmaktır.” (Upanişadlar)
 

adams77

Kanalizasyoncu
İhvan Üyesi
Katılım
14 Haz 2013
Mesajlar
25,627
Puanları
113
sen kötüsün ben iyiyim :) lafons şu aynayı bir göstersene arkadaşa
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Bir Budist rahip olan Chandogya Upanişad bakin ne demis;

ilah her şeydir. Evrende varolan bütün görüntüler, duyular, arzular ve işler Tanrıdan zuhur eder.

Vahdet'i vucutculara ne kadar da benziyor degil mi. Bir de " tasavvuf; eski hint dusuncesinden büyük oranda etkilenmistir" dedigimizde kiziyorlar.
Buna onbin defa aynı cevabı verdik ama insan almak istemedikten sonra almıyor.

İslam tasavvufu evveldir. Her şeriatın tasavvufu var idi. Yani o batıl dinler, inanışlar İslam tasavvufundan etkilenmiş olabileceğini neden düşünmek istemiyorsunuz? Hadi düşünmediniz, biz söyledikten sonra halen söylenmemiş gibi davranıyorsunuz?

İş oraya gelirse İslam'ın batıl dinlerle pek çok benzer yönleri bulunabilir, İslam onlardan mı almış diyeceğiz?
 
Üst