Hasan El Benna

resiyy

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
17 Ağu 2006
Mesajlar
38
Beğeniler
0
Puanları
0
#1
HASAN EL BENNA(1906-1949)



“O’nu gelip geçen, gündeme gelip unutulan bir kimlik olarak göstermek hiç kimsenin harcı değildir, olmayacaktır da…” Ömer Tilmisani


Yirminci yüzyıl İslam coğrafyasında kan, gözyaşı, zulüm, çeşit çeşit istibdatlarla hatırlanacağı kadar her biri birbirinden soylu ve derin İslami ihya hareketleri ve bunların temsilcileri ile de kendisinden bahsettirecektir. Bunlar arasında Türkiye’de Bediüzzaman ve nur mekteb-i irfanı, Hindistan’da İlyas Kandehlevi ve Tebliğ cemaati, yine aynı topraklarda Mevdudi ve Cemaat-i İslami, Mısır’da Hasan El Benna ve İhvan-ı Müslimin ilk akla gelen örneklerdir.


20. ASRIN BAŞLARINDA MISIR

Tarih boyunca çeşitli medeniyetlere beşiklik yapan Mısır, bereketli toprakları yüzünden her zaman dış güçlerin iştihasını kabartmış, istilalara sahne olmuştur. 19. yüzyılın “Güneşi batmayan imparatorluğu” İngiltere Osmanlı devletinin gün geçtikçe erimesi karşısında elini sıkı tutarak “İslam’ın bu zeki çocuğu”nun kollarına esaret zincirini takmıştı.

Bu işgal sadece bileklere yönelik değil aynı zamanda kültüreldi. Yani asıl tehlikeli olanı. Yüreklerin zincirleri şeffaftı çünkü. İman nuruyla kazanılan basiret olmazsa görülemezdi. İbn-i Haldun’un dediği gibi “Mağlup kavimler galipleri taklit ederlerdi.” Kurtuluşu kayıtsız şartsız batı taklidinde gören aydınlar toplumun dokusu ile oynuyorlardı. Halkın çoğu, bir İngiliz şirketi olan Suez Company'de işçiydi. İngilizlerin Mısır halkını eziyor, köle muamelesi yapılıyordu. Fesat her yeri kaplamış, haramlar mübahlaştınlmıştı.

Mısır kavruluyordu velhasıl. Onu canlandıracak, hayat nefyedecek, haristanı gülistana çevirecek manevi bir Nil nehrine ihtiyacı vardı. İşte Hasan el Benna o tatlı ırmak oldu…

DOĞUMU

İmam Hasan el Benna, 14 Ekim 1906 ‘da Mısır’ın Buhayre vilayetinin Mahmudiye kasabasında doğdu. İsminde bir tılsım gizliydi sanki. Zira Benna kelimesi sözlükte yapan, kuran, bir binanın temelini atan anlamlarına gelir. Bu hususu Merhum Seyyid Kutup şöyle anlatır: “Hasan El Benna isminde bir zatın soyadının “Benna” olması sadece bir tesadüf eseridir belki. Lakin kim buna tesadüf diyebilir? Bu adam için en büyük hakikat bina kuruculuktur. Kuruculuğu en iyi bir şekilde yapmaktadır. Hayır, hayır o kuruculuk dehasıdır. İslam akidesi birçok davetçi tanıdı. Lakin her davetçi kurucu değildir.”

Değerli bir âlimimiz, merhum Kutub’un bir yerde ona şöyle hitap ettiğini söyler; “Sana Benna değil (Benna derken bir elifle, sonuna bir de hemze kor) sana "Nebba" demek lazımdı. Çünkü sen bize doğrudan haber getirdin” der. “Sen haber getirensin. Bizim haber alamayacağımız Hak’tan haber getirdin. Müslümanlığa nasıl hizmet edilir? Ondan haber getirdin. Sen Hak’la bizim aramızda bir mesaj oldun.” Bunu derken Kutup çok samimi, çok coşkun ve çok heyecanlıdır.”




AİLE ORTAMI

Babası Ahmed bin Abdurrahman el Benna çevresinde ilim, takva ve fazileti işle tanınan bir zattı. Hem büyük bir fıkıh otoritesi, hem de muhaddisti. Ahmed bin Hanbel’in Müsned’ine şerh yazmıştı. Ailesinin geçimini saatçilik yaparak sağladığı için çevrede “saati” lakabıyla tanınırdı. Geceleri çalışır, gündüzleri de fahri olarak mescide imamlık yapardı.


İLK EĞİTİMİ

Küçük Hasan ilk eğitimini muhterem pederinden aldı. Babası onu devamlı ilme teşvik ediyordu. Çok küçük yaşlarda ilk Kur’an hatmini de babasının yanında yaptı. İşte böyle bir ilmî yuvada büyüyen Bennâ, ilim, takva ve zühd atmosferinde gayet güzel bir şekilde yetişmiştir. Daha küçük yaşlarda üstün bir zekâya sahip olduğu gözleniyordu. Gece namazlarına, Pazartesi ve Perşembe günleri oruçlarına devam ediyordu. Küçük yaşlarında Kur'ân-ı Kerim’i yarısına kadar ezberleyen Hasan el-Bennâ, on beş yaşlarında hıfzını tamamlamıştır.



MEDRESEYE YAZILMASI

Sekiz yaşında Mahmudiye’de klasik medrese usulü eğitim veren “Medreset’ür reşadi’diniyye’ye kaydolan El Benna burada Kur’an’ın bir kısmını ezberledi. Nahiv ilmi, biraz da Arap edebiyatı okudu.

Daha sonra Demenhur şehrinde ortaöğretim okuluna kaydını yaptırdı. Bir yandan da kendisini maddi manevi olarak geliştirmek için uğraştı. Hatıralarında şöyle diyor;

“Ben henüz öğretimimin o çağındayken okul programının dışında olmak üzere çeşitli ilimlere ait birçok metni ezberlemiş bulunuyordum. Hariri’nin Mulhat-ul İrab’ını, sonra İbn-i Malik’in Elfiyesini, ıstılahlara ait Yakutiye’yi, Tevhide ait El Cevheriye’yi, mirasa ait Er Rahbiye’yi, mantıka dair Es Süllem’in bir kısmını, Hanefi fıkhına dair Kuduri metninin birçoğunu, Ebu Şuca’nın Şafii fıkhına ait Metn-ül Gaye’sinin bir kısmını, Maliki fıkhına ait Manzumat-u İbn-i Âmir’in bir kısmını hep bu dönemlerde ezberlemiştim. Babamın anane halinde söylenegelen; “metinleri ezberleyen ilimleri elde eder" sözünü bana söylemesini ve bu şekilde beni yönlendirmesini unutamam.”

Aynı zamanda metafizik gerilimini korumaya karşı da büyük hassasiyet gösteriyordu; “Yüzünün hatlarında devamlı bir elem ve hüzün görünüyordu. Nafile ibadetlere devam etmesiyle ruhu enginleşmiş, nefsi arınmıştı. Daha talebelik yıllarındaki İslâmî çalışmalarından dolayı da genel kültürü gelişmişti. Okuduğu medresede emr-i bil marûf nehy-i ani'l-münker (iyiliği teşvik, kötülükten alıkoyma) cemiyetini kardeşiyle beraber kurmuştur. Daha o yaşta toplumun ileri gelen şahsiyetlerine mektuplar gönderip onların dikkatlerini toplumdaki kötülüklere çekmeye başlamıştır.”




TASAVVUFA İLGİSİ

Ondaki zühd düşüncesi tasavvufa meylini artırmıştır; “Devam ettiğim küçük mescitte Hasafiyye tarikatı(Şazeliliğin bir kolu)na bağlı kişileri görmüştüm. Her gece yatsı namazından sonra Allah’ı zikrediyorlardı. Akşam ile yatsı arasında Şeyh Muhammed Zehran’ın derslerine ısrarla devam etmekte iken, uyumlu sesleriyle, güzel nağmeleriyle, taşkın ruhaniyetleriyle zikreden bu yaşlı faziletlilerin ve salih gençlerin hoşgörüsüyle onlarla beraber Allah’ı zikretmek için bu meclislere, bu halkalara devam etmeye başladım.”

Hasan el Benna bu manevi ortamdan çok feyiz alır ve sonunda 1925(1341) yılında, tarikatın şeyhi Seyyid Abdülvehhab el Hasafi’ye intisap nasip olur; “Eğer yanılmıyorsam, şeyhle karşılaşmam 4 Ramazan 1341’de ikindi namazından sonra gerçekleşmişti. Şazeli tarikatının Hasafiyye koluna intisap ettiğim ve ondan vird ve vazifelerini aldığım tarih olan o gün Pazar gününe rastlamaktaydı.”




ÜNİVERSİTEYE GİRİŞİ

Liseden mezun olduğunda Mısır çapında en başarılı beş tale-beden birisiydi. Daha sonra “Küçük Ezher” denilen, Kahire’deki Dar-ül Ulum Üniversitesine kaydoldu. Sınıflarını hep iftiharla geçiyordu. Üstün başarılarından dolayı okul idaresi ona ayda bir cüneyh(Mısır’da bir para birimi. 3.5 cüneyh bir dolara tekabül ediyor yaklaşık olarak) mükâfat vermekteydi. Bitirme imtihanlarında 18000 şiir beytini ve bir o kadar da nesri ezbere okumuş, birincilikle mezun olmuştur.

Tahsili sırasında İngiliz yönetiminin yaptığı maddi-manevi tahribata karşı bir şeyler yapmak için devrin tanınmış âlimleri ile temasa geçmiş, camilerde, kahvelerde, konferanslar ve vaazlar tertip ederek onlara konuşma zemin ve imkânını hazırlamıştı.

Hasan el Benna’da bu yoğun enerji, batıldan rahatsız olma yani metafizik gerilim çok önemlidir. Metafizik gerilim büyük bir âlim tarafından şöyle izah edilmektedir: “Bir manada müspette sebat, menfiye karşı da boykot diyebileceğimiz metafizik gerilim, bir taraftan hizmete ait üniteleri işletme, bir mekanizma kurma ve onu daima işler durumda tutma, diğer taraftan da günah ve tahrip cephesine karşı devamlı ve ısrarlı bir direniş içine girme manalarını taşır.”




İDEALİST BİR ÖĞRETMEN

Tahsilini tamamladığında İsmailiye şehrine öğretmen olarak tayin edildi. O sıralarda İngilizler tüm güçlerini İsmailiye’de toplamışlardı. Okullarda Avrupa usulü eğitim yapılıyordu. İsmailiyye, bu haliyle sanki Londra'nın varoşlanndan birini andırıyordu “İsmailiye’nin o zamanlar yürek parçalayıcı bir hali vardı. O günkü durumu görüp de hüngür hüngür ağlamamanın imkânı yoktu“ der El Benna. “Batı tarafında İngiliz karargâhı, doğu tarafında Süveyş kanalı idarecilerinin çocukları için açılmış bulunan Hıristiyan okulu. Bu okula Mısırlı çocuklar gidecekti. Sanki biz kendi öz vatanımızda köleydik. İngilizler memleketin bütün gelirlerini kendi ellerine geçirmişlerdi.

Devletin bütün mekanizması İngiliz sömürgecilerinin kuklası hükmündeydi. En güzel binalarda onlar oturur, en güzel yemekleri onlar yerlerdi. Her yerde İngilizce konuşulurdu. Burası sanki bir Frenk memleketi idi. Şehrin geniş caddelerinden birinin adı Cami caddesi idi. Ama caddenin alnına asılan levha beni beynimden vurulmuşla döndürmüştü; “Rue dela Mosgue”

Bu da ne demekti? Şarkın en büyük kumandanı Selahaddin-i Eyyubi’nin vatanında Rişar’ın çocuklarının işi ne idi? Sanki bu, Hilalin alnına takılmış bir haç idi. Ey ülkeler fatihi ulu hakan! Bir uyansan da bedbaht neslinin hal-i perişanını görsen, yüzümüze tükürürdün! Doğrusu bu manzara karşısında yaşamaktansa, ölümü arzuluyordum. ”


DAVET

Her büyük dava şakakları zonklayan ızdırap insanlarının düşleri ile doğar, çekilen çile ve sıkıntılarla ser verip gelişir, meyveye durur. Zaten fertlerin gerilimini kaybettiği, çilesizlerin çoğalmaya başladığı bir hareketin artık encamından korkulmalıdır.

Hasan el Benna hemen bulunduğu çevrede davet ateşini yaktı. Etrafında beş altı kişilik bir çekirdek kadro oluşturdu ve hal ve çözüm yolları konusunda kolektif düşüncelere giriştiler; "Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çare aramakla geçirdik. Ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldırmak için çok düşündük. Bazen ağladık."




“İHVAN-I MÜSLİMİN”

Ve… Ocak 1929 (Bazı kaynaklara göre Mart–1928)…”Zilkade ayının sıcak bir sabahı bağrı yanık, gönlü iman nuruyla dolu altı arkadaş yanıma gelmişlerdi. Hepsinin de gözünde ümit ve azim ışıkları parıldıyordu. İçten gelen hafif ve boğuk bir sesle şöyle demişlerdi:

“ Peki, ne yapalım? Bu iş ağlamakla, söylemekle bitmiyor. Ne yapmamız gerekiyorsa, öyle yapalım. Gerekirse; canımızı, malımızı, her şeyimizi feda edelim bu yolda… Sen bize önder ol, biz de senin yolunda yürüyelim. Programımızı çiz, yolumuzu göster. Biz de ona göre hareket edelim.”

Bunlar konuşurken gözlerim yaşarmıştı. Anlaştık, Allah’ın yüce kitabı üzerine yemin ettik. Artık biz bu davanın kulu, kölesi idik. Bütün gücümüzle çalışacaktık.”

İçimizden birisi; “Adımız ne olacak? Cemiyet halinde mi çalışacağız?” dedi. “Bizim asıl gayemiz İslam’dır dedim. O yola gitmek için her ne metot varsa deneyeceğiz. Daha çok birlik ve kardeşliğe ehemmiyet vereceğiz. O halde adımız İhvan-ı Müslimin(Müslüman kardeşler) olsun.”


KAHVE SOHBETLERİ

“Mahalle kahvesi Şarkın harim-i katilidir.” Bu fevkalade çarpıcı tespit merhum Mehmed Akif’e aittir. Bu meskenet yuvaları Müslüman halkların ruhunu kemiren, onları pelteleştiren, birer kopuk haline getiren can alıcı hasımlarımızdır. Hala da aynı fonksiyonlarını devam ettirmektedirler. Ama gel gör ki, dünya çapında iki tane diriliş hareketi de buralarda atılan tohumlarla başlamıştır.

El Benna ve arkadaşları İsmailiye’nin her kahvesini ziyaret ederek davetin ilk kıvılcımlarını tutuşturdular. O, İhvanı, kahve sohbetleriyle başlatmış ve halkı kucaklamakla belli bir noktaya ulaşılabileceğini görmüştü. Özellikle Hasan el Benna’nın hitabeti, gözyaşları ve vakarı, hayatını davaya vakfedişi ve de samimiyeti insanlar üzerinde büyük tesir uyandırıyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bu konuda onu örnek almasını Kırklareli'nde mukim Abdülhamid Oruç Hocaefendi şöyle anlatır: "Hizmetlerini beğendiği İslam Dünyasından bazı şahsiyetleri örnek gösteriyordu. Mesela Hasan El Benna bunlardan biridir. Hasan El Benna’nın trenlere binip, istasyonlarda, kahvelerde nasıl sohbet ettiğini anlatırdı.."

Bu durumu, o sıralar Ezher’de talebe olan muhterem âlim, merhum Ali Yakup Cenkçiler Hocaefendi şöyle anlatıyor; “Hasan el Benna ameli bir adam. Son derece faal, pratik yani. Sabahtan kalkar, saat gece 12’ye kadar çalışır. Ya bir şey yer, ya da yemez. Bir-iki kahve içer. İşte böyle bir insan. İnsana hitap ettiği zaman mıknatıs gibi, kalbini cezp eder. Hayatını Allah’a vakfetmiş bir adamdı. Allah bu asırda sanki onu gençliğe rehber olarak halk etmişti. Üniversite gençliğini ihya etti. Kahire’de muazzam bir cemaat meydana getirdi.”

“Gönüllerin ta derinliklerine kadar işleyen bir bakışı vardı” der Ömer Tilmisani onun için. Said Havva ise onun başarısının mühim bir sebebi olarak onun İslami düşüncelerindeki dengeye işaret eder: “Allah Teala el Benna’ya öyle bir muvaffakiyet vermiştir ki, veciz bir ifade ile meseleleri bu ümmetin insaf sahiplerinin birleşebilecekleri bir ölçü içersinde sunabilmektedir.”


İNKİŞAF

Tebliğin İslam’a susamış gönüllerde ma’kes bulması ile İsmailiye şehri bir avı kovanı gibi çalışmaya başladı. Ve hemen çevre il ve ilçelere de sıçradı. Merhum Ali Ulvi Kurucu bu durumu şöyle anlatmaktadır: “1928’de kuruldu İhvan-ı Müslimin. Kahire’ye gelişi 39. İsmailiye’de faaliyete başladı. Oraya sığmadı, taştı. İhtiyaç, tatlı bir kurtarıcı ses, manevi bir hava, fazilet hayatı, insanı insan yapan bir dava... “

Topluma deklare ettikleri ilk mesajlarında şöyle deniliyordu; “Bu tüyler ürpertici, buhranlı devrede sesimizin en son perdesine kadar haykırıyoruz; Yavaş yavaş ama öldürücü kasırgalardan daha kuvvetli, mütevazı ama sarp kayalardan daha yüce, bütün şahsi ve mücerret arzulardan uzak, Allah’ın azametine ve vahyine dayalı gayemizi takdim ediyoruz. Bütün samimi ve gönülden inanmış Müslümanları safımıza çağırıyoruz. Ahiret hayatının mutluluğunu isteyenler gelsin.”

Bu hayat verici çağrıya Portsaid, Süveyş, Ebu Suveyr, Bahr-i Sagir gibi yakın vilayetlerden binlerce insan lebbeyk dediler. 1932’ye gelindiğinde ise koca bir gençlik seli cemaate katılmaya başladı… İhvan bu sıralar tüm ülke çapında 300’den fazla şube açmıştı.

Altı senelik İsmailiye safhası İhvan’ın çekirdeğini oluşturmuştu. Şimdi yeni hizmet hamlelerine geçilebilirdi. El Benna’nın 1933’deki Kahire ziyareti buna vesile oldu. Buradaki yoğun ilgi üzerine hareketin merkezi Kahire’ye taşındı.




İRŞAD’DA YENİ DÖNEM

Bir sene içersinde Kahire’de hızla teşkilatlanan İhvan, bünyesinde kız ve erkek çocuklar için okullar açmaya başladı. Aynı zamanda sağlam aileler oluşturulması ve annelerin bilinçlendirilmesi açısından İsmailiye’de “Anneler Enstitüsü” açıldı. Diğer yandan aynı şehirde bir lokal ve fabrika, Mahmudiye’de bir tekstil ve halı fabrikası ile tefsir ve hadis ilimlerinin okutulduğu bir Enstitü açıldı.

Görüldüğü gibi İhvan hareketi, toplumu bütün üniteleri ile kucaklıyordu. Evet: “İhvan-ı Müslimin’in Hasan el Benna tarafından çizilen ve yönlendirilen faaliyet programları dini, sosyal, kültürel, ekonomik ve sportif alanlarda etkili olmuş teşkilat camiası Mısır halkı için dengeli ve adil bir toplum örneği meydana getirmek istemiştir.”

Söz ve davranış uygunluğu içerisinde tutarlı bir insan olan Hasan el-Bennâ, İslâm ekonomisinin başarısını göstermek için endüstri, ticaret ve basın sahasında faaliyet gösteren yedi tane şirket kurmuştu. 4 bin ilâ 60 bin Mısır lirası altında değişen şirket sermayeleri, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı'nın üyelerinden yatırımda hissedar olmak üzere toplanmıştır. Bu şirketlerde çalışan işçiler, hissedar olmaya teşvik ediliyorlardı. Şirketler başarı sinyalleri verdiler. Fakat 1948'de hükümet feshedildiği zaman yeni hükümet, çok geçmeden bu şirketleri müsadere etmiş ve kamulaştırmıştır. Hasan el-Bennâ, üyelerin maaşlı istihdam yerine serbest yatırıma öncelik vermelerini, zengin olma şekli önemli olmaksızın ekonomik sahada yer tutmalarını ve İslâm dünyasında üretilmiş olan mamulleri kullanmalarını istemiştir.

Öte yandan şehir şehir, köy köy geziliyor, konferanslar ve sohbetlerle her kesime açılma sağlanıyordu. Cemaat başlarında “Naib-ül âmm” unvanlı liderleri ile aşk ve şevkle hizmetten hizmete koşuyorlardı. Bu öyle bir topluluktu ki Said Havva’nın dediği gibi; “Hasan el Benna’nın kurduğu anlamda bir cemaati bulmak gerçekte az rastlanacak bir durumdu.”

Bu başarıyı Mısır’ın sayılı ilim adamlarından biri Merhum Said Havva’ya şöyle anlatmış: “İnançsızlık seli bütün Mısır’ı kaplamıştı. Küfür ve inançsızlık her tarafa yayılmıştı. Bunlarla birçok kimse savaştı. Ezher İslam Üniversitesinin birçok değerli öğretim üyesi ve diğer İslami kurumların lider ve önderleri de bu inançsızlık selinin önüne geçemediler. Sonunda Hasan el Benna geldi. Bu selin önünde büyük bir duvar ördü. Böylece inançsızlığın her türlü kötülük ve tehlikesini önledi.”

O sıralar Mısır’da okuyan merhum edibimiz Ali Ulvi Kurucu beyefendi, İmam Hasan el Benna ile ilk tanışmasının şöyle anlatıyor: “Kahire'de bir gece Mustafa Runyun ve Ali Yakup Efendilerle birlikte yurdumuza dönerken karşıdan dört beş kişilik bir grup geliyordu. Güzel ve net bir Arapçayla konuştuklarından söylediklerini anlayabiliyorduk. Tam yanımızdan geçerlerken aralarında nur yüzlü bir zat dikkatimi çekti. Runyun kardeş dedi ki: “Şu zat konferanslar veren ve Müslüman kardeşlerin başkanı olan Hasan El-Benna'dır.”

El-Benna isminin söylendiğini duymuş olmalı ki; adımlarını geri alarak bize selâm verip, "Kardeşler kimlerdir?" Dedi. Kendimizi tanıtınca hocanın candan tebessümü, sadakatle el sıkması ve gözlerindeki parlaklık çok dikkatimi çekmişti ki; onu çoktan tanıyormuşum gibi sevdim. "Sizin yurda yakın konferanslarımız oluyor buyurun," dedi, ayrıldık.

Bu zatın ilahi nuru ve samimiyeti kalbimi fethetmiş idi. ilk konferansına bir kardeşle gittik. Gençlerin ruhuna hitap ederek gayet fasih ve beliğ üslubu ile kolay anlaşılan cümleler kullanıyordu. Benna'nın gönül genişliğini, tevazuunu ve bütün varlığı ile çalıştığını görünce dedem, babam ve amcam gözümün önünde canlandılar. Konferansta bizi fark etti ve yanına çağırdı. Tokalaşırken adımı söyleyince hafızasının kuvvetine hayret ettim.

İkinci konferansını sabırsızlıkla bekliyordum. Gençliğe kendini sevdiren, onların fikirlerine ışık tutan, sohbetleriyle ruhlarını doyuran, gayretlerini destekleyen ve ilim sahalarında daha başarılı olmaya teşvik edendi. Gelenler arıların çiçeklere koştuğu gibi meselelerin özüne vararak istifade etmek istiyorlardı. Akşam ve yatsı namazlarını kıldırıp cemaate dönerek şöyle diyordu:

Bugün okuduğumuz ayetlerden anladığımız kadarıyla şu manaları sezebiliyoruz. Sizin kafanıza takılan veya açıklanmasını istediğiniz noktalar varsa buyurun sorun, beraber konuşalım. Böylece o gün işlenecek konuya dikkati çekiyordu. Kuran-ı Kerim'den, gününe ve münasebetine göre örnekler vererek dünya ve Ahiret âlemleri arasında bağ kuruyordu.

Cemaatle kendisi arasında saygı hâkimdi. Gençlere "ya ahi" (kardeşim) ve yaşlılara "seyyidi" (efendim), diye hitab ederek herkesi kucaklar, alâka gösterirdi.”




HASAN EL BENNA’NIN ULEMA İLE MÜNASEBETİ

Hasan el Benna çok geniş ufka sahip bir insandı. Hareketini bütün Müslümanlara mal etmek ister, inhisarcı düşünceden fersah fersah uzak dururdu. Çevresindeki bütün âlimlere büyük alaka gösterirdi. Şimdi onun ”mezhepsizlik ve modernistlikle” itham eden bazı safderunlara cevap teşkil edici bir hatıraya yer vermek istiyoruz. Yine Ali Ulvi Bey merhum anlatıyor:

Vaktiyle Mısır maarif bakanı ve son günlerde ayan başı olan Dr Mustafa Heykel paşa Fransa’da okumuş, yazı ve fikirlerinde Fransız kültürünün hâkim olduğu sezilmekte idi. O günlerde Fransa’da Peygamber Efendimiz(sav) hakkında bir kitap çıkmış. Mucizeleri İnkâr ediyor ve Peygamberleri Allah’ın seçtiği kimseler olarak değil de sıradan büyük adamlar olarak görüyormuş. Heykel Paşa bu görüşlerin tesirinde kalarak, Fransızca “Hayat-ı Muhammed” isminde bir kitap yayınlar. Bu kitapta mucizeler tevil edilip bunların hayat kanunlarına aykırı olduğunu iddia eder.

Bu kitaba cevap yazılmak istenir, fakat felsefi yönü yabancı lisanla yazılı ve itikat meselesi olduğundan Ezher’den bir heyet Mustafa Sabri Efendiye(Tokatlı, son şeyhülislamlarımızdan) gelir. Bu vazife kendisine teklif edilince hoca kabul eder. Kitap hazırlanır, fakat zaman harp günlerine tesadüf ettiğinden imkânsızlar ortaya çıkar.

Bu olup bitenlerden Hasan el Benna’nın haberi olunca Mustafa Sabri Efendiye gelir. O ziyarette bizzat bulunmuştum. El Benna şöyle dedi; “ Efendim! Siz böyle bir kitap yazmışsınız, fakat bastırma imkânı yokmuş. Biz iki yüz adet alabiliriz.” Sonunda kitap basılır ve hizmete vesile olur.

Yine Ali Ulvi beyin hatıralarından öğrendiğimize göre, Benna Kahire’ye geldikten sonra merhum şairimiz Mehmed Akif ile de tanışmışlar ve birbirlerini çok sevmişler: “Türk millî şairi Mehmed Akif, Mısır'da kaldığı yıllarda Üstad Hasan El Benna ile bir bayram toplantısında görüşmüşler ve aralarında bir dostluk kurulmuş.

Üstad Hasan El Benna'yla Medine'de bir sohbetimiz daha oldu. Üstad, Mehmed Akif'ten bahsederek istiklal Marşı hakkında şöyle dedi: “Bu şiirin bir hikâyesi vardır. Türk yurdu düşman istilasından kurtulduktan sonra bir istiklal marşı yazma fikri ortaya atılır. Müsabaka tayin edilir ve yüz küsur şiirden bu şiir birinci gelir. Millet Meclisinde dört defa ayakta okunur. Bu şairin, meclise gelirken giydiği üzerindeki palto dahi arkadaşının olduğu halde kendisine teklif olunan ikramiyeyi reddeder.


BASIN FAALİYETLERİ

Artık belli bir potansiyeli yakalayan hareket, kendi sesini daha iyi duyurmak için neşriyat sahasına yönelme ihtiyacı duydu. Önce günlük bir gazete(İhvan-ı Müslimin gazetesi) daha sonra da haftalık Nezir adlı dergiyi çıkardılar. Gayet yüksek bir tiraja ulaşan bu derginin başyazılarını Hasan el Benna yazıyordu.

O günler çekilen sıkıntıları bir İhvan üyesi şöyle anlatıyor: “1946-47’de günlük gazete çıkaralım dedik. Ceride tül İhvan-ı Müslimin ismiyle çıkmasına karar verildi. Para var, kardeşler var, muharrir bahsine geldik. Parayla makaleler yazacaklar. Kime gitsek özür beyan ediyor. Ramazan Paşa vardı, Üstad Benna’nın yakın arkadaşlarından, siyasi makale yazarı, katip adam, muharrir adam. “Paşaya gidelim bari o yazsın” dedik. Üstad, paşaya telefon açtı. Üstadla konuşmaları çok samimi. O da özür beyan etmiş.

“Efendim ne oldu?” dedim “hayırdır inşallah.” “Gençler” dedi, “Ramazan Paşa da insan, Ahmed de, Mehmed de insan. Bunlar ne peri, ne cin, ne de melek.” Başka çaremiz kaldı. Başladık kendimiz yazmaya... Daha Seyyid Kutup yok. Gazete gitmez, satılmaz, tevzii perişan. Kahire’de bir iki bulunuyor da, köylerde şehirlerde bulunmuyor. Köylere gideriz, “bitti” derler. Halbuki perdenin arkasında duruyor...”

Bu sıkıntılar ve yazar yokluğu da değişik meyveler verdi. İhvan içinden bir sürü edip ve yazar yetişti. Öyle ki, merhum Ebul Hasen En Nedvi’nin dediği gibi; “ Mısır’da İhvan-ı Müslimin hareketinin tesiriyle güçlü ve edebi bir telif hareketi doğdu.”




DIŞ ÜLKELERE AÇILMA

1938’de İhvan iki stratejik karar aldı. Birincisi: Müslüman ülkelerin devlet başkanlarına 50 maddelik bir beyanname göndererek onları İslam adaletine davet etmek. Diğeri ise; çevre ülkelerde şubeler açmak, tebliğ sahasını genişletmek.

İlk etapta Irak, Sudan, Ürdün, Suriye gibi ülkelerde şubeler açıldı. Değerli araştırmacı-yazar Mustafa Özcan bey bir yazısında Irak İhvanının kuruluş tarihini 1944 olarak vermektedir; “Hasan El Benna o yıl, temsilcisi Dr. Hüseyin Kemaleddin’i Irak’a göndermiş. Ancak hükümet onların Müslüman Kardeşler ismi almalarına karşı çıkmış ve bunun üzerine İslâmî Kardeşlik Cemiyetini kurmuşlar. Bu cemiyet Irak halkının dinî eğitimi konusunda önemli bir rol ifa etmiş. Kurucuları arasında Bediüzzaman’ın İstanbul’dan dostu olan Emced Zehavi ile Muhammed Mahmud Savvaf da bulunuyormuş.”

İhvan’ın tebliğ faaliyetleri sonraki yıllarda uzak doğuya kadar ulaşmıştır. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi 1970’lerde bir soruya cevap verirken bu hususa şöyle değiniyor; “ İhvan-ı Müslimin –Allah sa’ylerini meşkur etsin- Japonya’da ciddi çalışıyorlar. El Müctemia mecmuasında gördüm ben. İki cami dolusu cemaat kendi kıyafetleriyle, kendi havalarıyla İslamiyeti kabul etmişler. İhvan anlatmış onlara. Nasıl anlatmış? Gitmiş, Japonca öğrenmiş evvela. Orada çeşitli sahalara girmiş, servisler, misyönler kurmuş, camiye girmiş, Japon diliyle onlara anlatmış.”

A. Zeyne'l-Abidîn, “The Free Movement” adlı makalesinde İhvanın hızlı yayılması konusunda şunları yazmakta; “Mısır'da 1928'de Hasan el-Bennâ tarafından kurulan Müslüman Kardeşler Teşkilatı, XIV. yüzyıldaki İslâmî hareketin yeniden canlanmasında çok etkili bir teşkilâttır. Richard Mitchell'in çalışmasına göre 1948'de Müslüman Kardeşler Teşkilâtı'nın yarım milyon aktif üyesinin yanında, yarım milyon da sempatizanı vardı. Hatta Hasan el-Bennâ hayattayken Müslüman Kardeşler Teşkilâtının birçok şubesi Suriye, Ürdün, Sudan, Cezayir, Filistin ve Irak'ta açılmıştı. Şu anda İslâm dünyasına yayılmış olan ve yeniden İslâmî bir diriliş için faaliyet gösteren birçok grup dolaylı veya dolaysız Müslüman Kardeşler Teşkilatının düşüncelerinden etkilenmişlerdir.”

Evet, “İhvanın çağdaş İslâmi harekette çığır açıcı rolü inkar edilemez bir gerçektir.”(Mustafa İslamoğlu)


HACCI

El Benna, 1946 yılında Hac vazifesini ifa etti. Kendisiyle beraber Hicaz’a yolculuk yapan merhum Ali Ulvi Kurucu hatıralarında şöyle diyor: “Kahire’den ayrılmadan, sohbetlerine hayran kaldığım, çok şeyler öğrendiğim ve birbirinden güzel ortak hatıralarımız olan Hasan el Benna’ya vedaya gittim. Her zamanki gibi içtenlik ve güler yüzle beni karşıladı. Medine’ye döneceğimi haber verince “Ben de Hacca gidiyorum, oraya kadar beraberiz” dedi. Böylece beraber yolcu olduk.

Süveyş’ten kalkacak gemideki hacı adayları arasında Mısır’lı bakan ve mühim devlet adamları da vardı. Devlet adamlarını muhafızları ve Süveyş valisi uğurlarken, Hasan el Benna’yı binlerce insandan müteşekkil göz kamaştırıcı cemaat uğurlamaktaydı.”

“Medine-i Münevvere'yi bir ziyaretlerinde, Küba Mescidi'ne yakın bir bahçede hurma ağaçlarının altında şöyle bir sohbetimiz oldu. Üstad:

"Bu uzayıp giden sahralar, güneşin sıcaklığıyla parçalanan kayalar ve yanan kumlar, üstelik kasıp kavuran kum fırtınaları dile gelse de Peygamberimizin ve daha nicelerinin hicretini bizlere anlatsa; onların hislerini bize aktarsa" dedi.

Üstad bu girişi ile dinleyenlerinin hayallerini 1350 sene öncesine taşımıştı. Tarihin seyrini güzel bir üslupla anlatarak yaşadığımız günlere getirdi ve şöyle devam etti:

-Yakın tarihi hepimizden daha iyi bilen ve Çanakkale muharebesinde bulunan Filistin Müftüsü Emin El Hüseyni aramızda bulunsa da anlatsa. Birinci Cihan Harbi neticesinde Osmanlı Devleti'nin yıkılması kararlaştırılıyor. Gaye, Müslüman dünyasının başsız bırakılması ve dünyanın kuvvetli Hıristiyan devletleri tarafından, kendi planlarına göre idare edilmesi. Hilafetin lağv edilmesiyle Hindistan'da her Müslüman ailenin evinde matem ilân edilmişti.

Bu Müftü Efendi Sultan Abdülhamit’i hepimizden iyi bilirdi. O günlerde Sultan, Kudüs noterliğine bir ferman göndererek: "Sakın Yahudilere yer satılmasın, bir karış toprağa bir kilo altın verseler dahi." Fakat bu ikazlar netice vermedi ve hadiseler bugünkü durumlara ulaştı.

Üstad konuşmasını tamamladı. Medineli Şeyh Cafer'in bahçesinden arabalara binerek Uhud şehitlerini ziyaret etmek niyetiyle Küba'dan ayrıldık. Üstad'la arabada beraber idim. Medinelilerden devamlı Medine hakkında malumat soruyordu. Peygamber Efendimizin Uhud harbine giderken bir müddet istirahat edip ikinci zırhını giydiği yere uğradık, oradan Uhud Şehitlerine doğru yolumuza devam ettik. Şeyh Cafer bu yerde cereyan eden tarihi hadiseleri tafsilatlı olarak anlattı ve ibret alınacak noktalara işaret etti. Şehitlerin yanından dualarla ayrılırken yüzlerdeki ifadeler farklı farklıydı: kiminin gözü yaşlı, kimi ibret dolu bakışlarla bakıyor, kimi de ne günler gelmiş geçmiş der gibiydi...”





İHVAN FİLİSTİN’DE

Filistin’de Arap-İsrail çatışmaları ilk başladığında Hasan El Benna milis İhvan gruplarını bu topraklara gönderdi. Suriye ihvan hareketinin önde gelenlerinden Fethi Yeken bu konuda şunları yazmakta; “Derken 1947 senesinde bazı mücahitlerini Filistin'e gönderiyordu. Filistin dağları ve köyleri daha önce görmedikleri ender mücahitler görmeye başlamışlardı. Evet Filistin Yahudi’ye kuvvetli bir ders vermek ve onlara zilleti tattırmak için ölümü hayata tercih eden insanlara şahit olmuştu.”


KOMPLOLAR

İhvan güç kazandıkça düşmanlarının sayısı ve kalitesi de artıyordu. Daha önceleri Mısır Kraliyet gizli servisi tarafından takip edilirken, zamanla bunların yerini İngiliz, Amerikan, İsrail gizli servisleri almıştı ve bunlar akla hayale gelmedik senaryolarla, içinden zor sıyrılabilecekleri ağlarla, komplolarla İhvanı yakın takibe alacaktı...

Maalesef İhvanın içindeki heyecanlı kimseler bu sinsi tuzaklar karşısında soğukkanlılığını muhafaza edemediler. Bu durumu Ali Ulvi Kurucu bey şöyle anlatıyor: “Teşkilattan bazı heyecanlı gençler daha mücadeleci ve daha aktif olmayı tercih ederek ayrılıp bir parti kurma teşebbüsüne girişmişlerdi. Mustafa Sabri Efendi, onlar için “Bu kardeşler heyecanla hareket edip, çok hızlı gidiyor ve zamanı tam olarak anlamadan karar veriyorlar. Bunlar siyaset ve dönen entrikalardan haberdar değiller” demiş idi. İki hadise teşkilata tesir ederek sıkıntılara sebep oldu: 1944'de Mısır başvekili ve 1946'da Muhammed Nakraşi Paşa vuruldu. Her iki hadise de Müslüman kardeşlere yüklendi. Sonunda teşkilatın kapatıldığı haberleri geliyordu.”

12 Ocak 1949’da Kral Faruk hükümeti İhvanı yasadışı ilan etti, bürolarını kapattı, malvarlıklarına el koydu, fabrikalarını kamulaştırdı. Binlerce İhvan mensubu tutuklandı. Ama ne hikmetse Hasan el Benna tutuklanmıyordu. Amaç onu tecrit etmek ve bir suikastla ortadan kaldırmaktı.

Bu meşum planın tipik bir sırıtışını kaynaklar şöyle anlatıyor; “Üstad Hasan el-Bennâ da tutuklanan arkadaşlarıyla birlikte arabaya binmek istedi ancak baş komiser: "Elimizdeki emre göre Hasan el-Bennâ'nın tutuklanmaması gerekir" dedi ve Üstadı arabadan indirmek istedi. Üstad, arabadan inmedi ve arkadaşlarından ayrılmayacağını söyledi. Fakat polisler baş komiserin emriyle arabaya girip, Hasan el-Bennâ'yı zorla indirdiler. Üstad, polislerin ellerinde arabadan indirilirken gözyaşlarıyla şöyle haykırdı:"Beni arkadaşlarımdan ayırmayın. Tutuklamamakla ve onlardan ayırmakla bana ölüm acısını tattırıyorsunuz."

Etrafındaki çember gittikçe daralıyordu. Her hareketi sınırlanıp çevresi iyice daraltılınca Pakistan sefaretinden sığınma ve himaye teklifi aldı. Buna cevabı şu oldu: Ben şimdiye kadar kardeşlerimle beraber yaşadım. Onları meydanda yalnız bırakıp kaçıp gidemem. Onlar sıkıntıda iken ben nasıl rahat edebilirim?”




ŞEHADETİ

Etrafında uğursuz gölgelerin dolaştığı günlerden bir gün... Bir rüya görmüştü... Müjdeli bir rüya...Sadık ve mesut bir rüya...Ama aynı zamanda ümmet için hicran bir rüya... “Dün gece rüyamda Hz. Ömer'i gördüm” dedi arkadaşlarına, “bana yüksek bir sesle şöyle dedi: 'Ey Hasan, sen şehid olacaksın!' Bunun üzerine uyandım ve yüce Allah'a şükrettim. Sabaha kadar namaz ve dua ile meşgul oldum.”

Şehid edilmeden birkaç gün önce özel arabasının önü polisler tarafından çevrildi. Ruhsatlı tabancası alındı. Şoförü ve beraberindeki arkadaşlarının elleri kelepçelenerek götürüldü.

Bütün hareketleri sınırlanan ve takibe alınan Benna bir akşam avukat olan eniştesiyle birlikte bir ziyarete gitmişlerdi. O geceyi eniştesinden dinleyelim;

"Merhum Benna ile gittiğimiz cemiyet binasından çıktık. Arabamız olmadığından taksi beklemekteydik.Vakit de akşamla yatsı arası idi. Bulunduğumuz cadde normal dışı karanlıktı. Nasıl olur da, Kahire'nin en mühim caddesi sayılan "Melike Nazlı" karanlık olurdu? Tamirat bahanesiyle trafiğe kapatılan caddeden araba geçmiyordu. Aniden bir cip önümüzde durdu, içinden inen kişiler üstada altı el ateş ettiler ve cipe binip hızla uzaklaştılar. Benna can havli ile “burada, yakında bir poliklinik var” dedi. Ben çok telaşlı idim. Koluma girip koşmak istiyordu. Alacakaranlıkta pantolonun paçasından akan kan damlalarını fark ediyordum. Bu hal ile polikliniğe varabildik. Fakat, ne garipti ki orada da elektrikler kesikti. “Bu gece hastahane çalışmayacak” denildiği için kimse gelmemiş. Oraya koştum, buraya koştum, fakat nafile. Benna'yı sırtıma alarak oraya yakın şehir merkezindeki hastaneye götürdüm. Orada da serviste doktor yoktu.

Üstad unutamayacağım şu cümleleri söylüyordu: “Muhammed, ben ahirete yolcuyum, Allah'ıma şükürler olsun bugüne kadar hep söylediğimi tekrarlayacağım: gayemiz Allah’tır, liderimiz Peygam berimizdir ve kitabımız Kur'an'dır. Şehid olmak emelimdi. Kardeşlerime selam söyle, üzülmesinler; insan ne kadar uzun yaşasa da fânidir, Allah ise bakîdir.” Bunlar son kelimeleri oldu ve ruhunu teslim etti.

İş işten geçtikten ve doktorlar geldikten sonra elektrikler de yandı. Gelen doktorlar kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı: "Adamcağız kanamadan gitmiş."

Hasan el-Bennâ gece yarısı saat 12.30’da Kasrü'l-Ayni adlı devlet hastanesinde ameliyat masasında ölümle pençeleşirken ne ailesinin ne de arkadaşlarının bundan haberi olmamıştır. Gerek ailesi, gerekse arkadaşları hadiseden iki gün sonra haberdar edilmiştir.

Hasan el-Bennâ'nın aldığı yaralar aslında ağır yaralar değildi. Çünkü o ilk vurulduğu zaman katillerin peşinden koşabilmiş, arabanın plaka numarasını almış ve tekrar dönerek etraftan yardım istemiş, ağır yaralı arkadaşının arabadan çıkartılmasına yardım etmiştir. Olayı gören bütün şahitler, bunu doğrulamaktadır. Hastanede elbiselerini bizzat kendisi çıkartıp ameliyat masasına yatmıştır. Bunu o sırada ameliyat odasında görevli olan Muhammed el-Leysî söylemektedir. Şahit olarak dinlenen Muhammed el-Leysî şöyle diyor:

"Üstad Hasan el-Bennâ yaralı olarak ameliyat odasına getirildiği zaman orada görevli idim. Elbiselerini bizzat kendisi çıkartıp ameliyat masasına uzandı. Operasyondan sonra emniyet amiri Muhammed el-Vasfi, doktordan Üstad'ın durumunu sordu. Doktor kendisine cevap olarak durumun tehlikeli olmadığını ve yaralarının hafif olduğunu söyledi. Bunun üzerine emniyet amiri Muhammed Vasfı, ameliyat odasının hemen boşaltılmasını emretti. Benim gördüklerim, bildiklerim bundan ibarettir."
İşte bütün bunlar, bir tek sonuca bağlanmaktadır. O da el-Bennâ'nın aldığı kurşunların yarası ile değil, sonradan hastanede şehid edildiğidir.

Zamanın Mısır hükümeti, Hasan el-Bennâ'nın toprağa verilinceye kadar hastaneden çıkarılmamasını emretti. Ancak babası kendi eliyle oğlunu yıkamak için kanunî mercilere ısrarla başvurması üzerine, dokuzuncu gün toprağa verilmek şartıyla şehid oğlunun cesedi kendisine verildi. Herhangi bir törenin yapılması da engellendi.

Büyük şehidin temiz cesedi toprağa verilmeden önce ailesinden kendisine yakınlığı bulunan bütün erkekler tutuklandı. Evinin etrafı polis ve askerlerle doldu. Mübarek naşı sadece kadınların omuzlarında taşınarak evden çıkarıldı. Onun tabutunun altında yüreği yaralı babasından başka hiçbir erkek yoktu. Böylece çıkarıldıktan sonra tabutu almak isteyen polis ve askere babası şöyle haykırmıştı: "Oğlumu öldüren sizlersiniz. Şimdi de bütün insanların gözleri önünde onun cesedini alıp götürünüz ey zalimler!"

Ne gariptir ki, bu kadar sevilen insanın cenazesine hiç kimsenin katılmasına müsaade edilmemiş, sadece ailesinden bazı hanım akrabaları, ihtiyar babası ve o zamanın maliye bakanı olan Makram Ubeyd katılmıştı. Benna'nın cenaze namazını babası kıldırmıştı. Defin esnasında orada bulunan hanımlardan birisi şöyle anlattı: Makram Ubeyd, Hıristiyan olduğu için, bizimle namaz kılmadı ama kabrine kadar başından ayrılmadı ve sonunda şunları söyledi: "İman, sabır, ihlâs ve mertliğine hayran olduğum Benna'nın cenazesini yalnız bırakmak bana göre cinayet ve ihanettir.”

1952 senesinde suikastta tetikçi olarak görev yapan üç gizli polis teşkilatı memuru ömür boyu hapse mahkum oldu. Asıl “sayyad-ı bi insaflar" ise büyük mahkeme gününü beklemektedir.

Onun şehadetinin kendi üzerinde yaptığı etkiyi merhum Ali Ulvi Kurucu şöyle anlatıyor: “1946'da Mısır'dan ayrıldığımdan, orada olup bitenleri Medine'ye gelenlerden, radyo ve gazetelerden takip edebiliyordum. Üstadın zor durumda olduğunun farkında idim. Acı haber çabuk duyulur derler; Benna'nın vefat haberini radyodan işitince şok oldum. Çok üzüldüm, adeta yıkılmıştım, bir an için hiçbir şey düşünemez hale geldim.

Babamın vefat haberi geldiğinde de çok üzülmüş idim. O zamanlar ben Mısır'da idim. O sadece benim babam olduğu için son derece üzülmüştüm. Benna ise, binlerce gencin manevi babasıydı ve hepimizin mürşidi ve muallimi idi.

Doğru Ravza-i Mutahhara'ya gidip kendisi için dua ederek bir hatime başladım. İki gün sonra bitirip Ravza'da ruhuna bağışladım, mahzun ve mükedder olarak evime döndüm. O gece rüyamda kendimi Mahşer meydanında gördüm. Tarife sığmayan bir kalabalık vardı, telaş ve sıkıntının tasviri mümkün değildi. Bir tren beklenmekteydi, izdihamın arasında kargaşa sesleri yükseliyordu. Trenin sesi duyulmaya başlayınca telaş ve çırpınma arttı. Tren geldi ama nasıl imkân bulup da kalabalığı geçip binebilecektim? Derken, kendimi kaldırımın üzerinde buldum ve trenle aramda bir adım kalmıştı. Üstad siyah sakalı ve aynı nurlu yüzüyle trenden elini uzatıp beni çekti ve abasının altına sardı. Böylece uyandım, rüyanın tesiriyle bir müddet kendime gelemedim.”

Ve bir de Asrın bedi'sinin ta Türkiye'den bu elemi hissetmesi var ki insanın kanını donduruyor. Talebesi Zübeyir Gündüzalp anlatıyor: “Hasan el Benna şehid edileceği akşam Üstad çok hasta durumda...Galiba ben öleceğim diyor. Sabahleyin radyo haberlerinde söylenince mesele anlaşılıyor."


ŞAHSİYETİ

Hasan el Benna gibi bütün cemiyeti serin bir gölge gibi kuşatan dava adamlarını anlatmak çok zordur. Onlar seçme insanlardır, hususi vasıflarla yaratılmışlardır.



Ebul Hasen En Nedvi, Benna’nın mümeyyiz vasıflarını şöyle özetliyordu:

“Onda;
*İleriyi gören parlak bir akıl ve düşünce,
*Geniş ve aydınlatıcı bir anlayış,
*Coşturan güçlü bir duygu,
*Bereket kaynayan bir gönül,
*Pırıl pırıl gülümseyen bir ruh.
*Kılıç gibi keskin ve fasih bir dil vardı. Onun ferdi hayatında cimrilikten uzak bir zühd ve kanaat hakimdi.”

Kısaca bazı vasıflarını şu şekilde sıralayabiliriz:

1-Kur’ani derinliği: Hasan el Benna Kur’an aşığı bir insan olduğu gibi Kur’an’a vukufiyeti ile de asrının seçkinleri arasında yer alıyordu. Hatta Mustafa İslamoğlu’na göre Benna’dan sonra ihvan liderleri arasından onun kadar Kuran’ın ruhuna vakıf başka biri çıkmamıştır.

2-Adanmışlığı:Merhum şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi şöyle der; “Bugün İslam öyle fedailer ister ki, değil dünyasını, gerekirse ahiretini dahi feda etsin.” Evet, İmam Benna böyle bir mücahitti. Nedvi; “O bütünüyle kendisini Allah’a adamıştı” der.

Öyle de olmalıydı, zira yerlerde emekleyen dava ancak böyle doğrulabilirdi. Ucundan tutmakla ve ucundan tutanlarla bir yere varılamazdı. O, bunu şöyle ifade ediyor: “Müslümanı bekleyen görevler imkanlarından, müsait zamanlarından çok daha fazladır.”

3-Tevazusu:Alçakgönüllülük onun en başta gelen vasfıydı. O sözlerinde, işlerinde ve bütün davranışlarında son derece alçakgönüllü idi. Onu tanıyanların hepsi bu hususta şehadet etmekte ve onun alçakgönüllülüğünden şöylece söz etmektedirler; “O havada uçan bir kuş kanadı gibiydi. İnsan üzerinde ağırlık, baskı ve sıkıntı verecek hiçbir yönü yoktu.”

4-Teşkilatçılığı:Hasan el Benna teori ile pratiği birleştirmesi ile de farklı bir şahsiyetti. Ömer Tilmisani bunu izah sadedinde “İslami daveti ilk olarak sistemleştiren oydu” demektedir. Ezher ulemasından merhum Muhammed el Hamid ise onun bu yönünü şöyle anlatmaktadır: “Müslümanlar Üstad Hasan el Benna’nın başında taşıdığı yüce davadan ve kendi şahsında bulundurduğu üstün vasıflardan dolayı onun kadar büyük bir lidere yüzyıllardan beri rastlamış değillerdir.”


YAKINLARIN DİLİNDEN

Bir de bu konuda onu yakından tanıyanları dinleyelim. Prof. Said Ramazan el Buti onu şöyle anlatıyor: “Üstad el Benna zikir ve dualarla meşgul olan, kalbini ve ruhunu sadece Allah’a veren, damarlarında akan kandan ilahi nuru duyan, ve yüce Allah’ın ihsanı ile en üstün manevi makamlara ulaşan bir kimse idi.Onun üstün şahsiyetinde görülen en önemli özellik; olgunluk, yücelik, vakar ve sebattı.

Bu eşsiz kişi İslam ümmetinin kuruyan ağacının dallarına yapıştı, kökündeki mikropları öldürdü. Güçlü sallanışlarıyla yeniden yeşermesine sebep oldu. Ölü sanılan gövdelerde canlılık belirtileri görülmeye başladı. Şehid olup giderken, İslam adına diri bir kuşak ve uyanık bir vicdan bıraktı. ”

Yakın dava arkadaşlarından Ömer Tilmisani ise onunla ilk tanıştığında üzerinde bıraktığı etkiyi şöyle anlatıyor: “Seste erkekliğin vakarı olduğu gibi, liderlik, önderlik kokusu ve davetçinin tatlılığıyla karışık bir hal seziliyordu. Seste Müslüman şefkati, merhameti vardı. Kişiyi sırat-ı müstakime ileten davetçinin mesajı vardı. Ses tonunda o kadar bir tatlılık vardı ki, cevap verenin uzun zamandan beri beni tanıyan birisi olduğunu tahmin ettim.

Söz ve davranışlarıyla güven telkin ediyor ve kişiye doğru bir şahsiyetin karşısında olduğunu hissettiriyordu. Her hareketi açıktı. Her sözünde canlılık, samimiyet ve doğruluk okunuyordu. İfade ettiği her düşünceyi temellendiriyor ve anlaşılır bir hale getiriyordu. Getirdiği delillerin tamamı ikna ediciydi. İleri sürdüğü delillerin tamamen Kur’an-ı Kerim’den ve sünnet-i mutahharadan seçilmiş olması dikkatimi celp etti. Düşünceleri ya ayetlerden bir nur yada hadislerden çıkarılan bir ışıktı.”

Tilmisani onun insanlar üzerindeki müesssiriyetini de şöyle açıklamakta: “Allah, Hasan el Benna’ya öyle çekici bir şahsiyet vermişti ki sevenler de, sevmeyenlerde ona hürmet etmek zorunda kalıyordu.”


ÜÇ ÖNEMLİ HUSUS:

Konuyu bitirirken bizce önemli üç hususu kısaca açıklamak istiyoruz.Bu hususlar yeterince bilinmediğinden tahrif edilmiş bir Benna portresini seyrediyoruz senelerdir...


1-Hasan el Benna bir Ehl-i Sünnet alimidir:

Allame merhum Said Havva bu konuda şunları yazmakta: “Müslüman Kardeşlerin kurdukları cemiyetin temel esasları Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebine dayalıdır. Bu sebepten dolayı Üstad el Benna, İhvan-ı Müslimin cemiyetinin her üyesine Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinin itikadi görüşünü yansıtan bir eserini okumasını emir buyurmuştur. Hak mezheplerden birini seçip ona göre amel edilmesini tavsiye etmiştir.Yazdığı ve söylediği her sözde daima Ehl-i Sünnet vel cemaat mezhebi üzerine hareket edilmesini söylemiş; söz, iş, davranış, ahlak, inanç ve fıkıh olarak ona aykırı davranmaktan sakındırmıştır.”

Burada yine bizim bazı tuzu kuru kardeşlerimizin ona ve de Seyyid Kutup’a attıkları “Abduhçu” iftirasına kısa ama net bir cevap yazalım. Bakın ki, Türkiye’de sapla saman nasıl karıştırılıyor. Bu zatların çok güvendiği, ülkemizin önde gelen alimlerinden Sadreddin Yüksel Hoca Makaleler(Cilt-1-s: 49) adlı eserinde Fizilal’den naklen Seyyid Kutub’un, Abduh ekolüne yönelik şu eleştirisine yer veriyor: “ Söylemek lazım ki, Abduh’un medresesi, İslam’a tam yabancı bir felsefenin-Dekart felsefesinin tesiri altındadır. Var gücü ile akla sarılıyor. İnanç meselelerinde bile akla hakkından fazla yer veriyor.”

Mezhepler konusunda İmamın görüşleri özetle şöyledir;
“Teferruatla ilgili fıkhi konulardaki ihtilaflar dinde ayrılığa, düşmanlığa ve kine sebep olmamalıdır. Her müçtehidin bir mükafatı vardır.”


2-Mutasavvıftır:

Tasavvufu İslam’ın ruhi hayatı olarak kabul edersek Hasan el Benna asrımızın en büyük mutasavvıflarından biri olarak karşımıza çıkar. Onun Hasafiyye tarikatına intisabı olduğunu da söylemiştik. Her ne kadar İhvan bir tarikat değilse de, tasavvuftan çok etkilenmiş bir Sünni harekettir. Tunuslu ideolog Reşid El Gannuşi bu hususta şunları demekte; “İhvan-ı Müsliminin yapısını inceleyen bir araştırmacının ilk tanık olacağı şey; ruhi derinlik ve disiplindir. Çünkü İmam Benna eşsiz bir teşkilatçı olduğu kadar her şeyden önce bir İslam davetçisi ve mürşididir.”

Said Havva “Ruh Terbiyemiz” adlı dev eserinde ; “Benna, davetin tasavvufi bir hakikat olmasını istedi” derken, onun tasavvuf yolunda bazı kısımlarını eleştirmekle beraber Ataullah İskenderani’nin Hikem’i ile El Mebahis-ül Asliyye adlı eserlerini temel aldığını zikreder.

Said Havva bir diğer eserinde ise şöyle diyor: “Müslüman kardeşlerin ilk lideri ve ilk önderi Üstad el Benna gerek kurduğu cemiyeti bütün vasıflarıyla tanıtırken gerekse cemiyete üye olanlara vazife verirken bir tasavvuf lideri gibi davranmıştır.”

5. Kongre Risalesinde bizzat Benna bu durumu şöyle açıklıyor; “İhvan hareketi Allah’ın kitabı ve Resulün sünnetinde yer alan saf haldeki İslam’a dönüşe çağırdığından selefi bir harekettir. Her konuda sünnet-i seniyyeye uygun hareket etmeyi zorunlu kabul ettiğinden dolayı Sünni bir harekettir. Hayırlar üzerinde birleşme bağlılığı içinde Allah için sevmeyi ve gerektiğinde Allah için insanlardan yüz çevirmeyi esas kabul ettiği ve amel, kalp ve kişi arınmasını önemli gördüğünden sufi bir harekettir.”


3-İhtilalci ve Devrimci değildir:

Hasan el Benna yıllar yılı bu ülke insanlarına yanlış tanıtılmıştır. Bunda Batı haber ağlarının payı olduğu kadar, İhvanın ondan sonra sivri bir çizgiye çekilmesinin de rolü vardır. Bu yanlış fikirlerden birisi de; onun tepeden inme bir devrim modeline yeşil ışık yaktığıdır.

Halbuki Benna 5. Kongre Risalesinde açıkça şöyle demekte; “İhvan teşkilatı herhangi bir devrime kalkışmayı düşünmediği gibi böyle bir hareketin olumlu sonuçlar vereceğine inanmamaktadır.”

İhvan’ın ilk kuşak öncülerinden Ömer Tilmisani de bir yazısında şunları ifade etmekte; “İhvan cemaati şiddetten en uzak bir cemaattir. Selef-i Salihin fasık ve zalim de olsa ülkeyi yönetenlere karşı silahlı mücadele etmeyi uygun görmemektedir. İhvan’ın hiçbir saldırganlığına, rastlanmamıştır. Ve biz hiç kimseyle kavga halinde değiliz. Teşkilatın kurucusu Hasan el Benna ve halefi el Hudeybi de şiddet olaylarını tasvip etmemekteydiler.” (El Mecelletüs Sudediyye-29-12.1984-Sayı:225)

Hatta Benna bu tutumundan dolayı Salih el Verdani, Reşid el Gannuşi vs. sivri yazarlardan tepki de almıştır. İşte Gannuşi’nin kanaati: “Mısır’daki atmosfer devrim için oldukça elverişliydi. Fakat Benna, kitlelerin devrimci arzularını kırmıştır.”

Not: Bu bilgiler ve resimler www.cevaplar.org adresinden alıntı olup tarafımdan düzenlenmiştir.
 

AdımcA

Akşam ... Yine Akşam ...
İhvan Üyesi
Katılım
9 Haz 2006
Mesajlar
2,420
Beğeniler
7
Puanları
0
#2
Hasan el-Bennâ'nın hayat hikayesini lise yıllarında merak edip okumuştum.
Mücadeleci bir alim-hatip diye tanıyorum.
Arkadaşımızın çalışması, gerçekten kaynak özelliği taşıyor. :clap2:
Allah razı olsun. :)
 

MaKBeR

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
4 Kas 2006
Mesajlar
1,318
Beğeniler
4
Puanları
0
#3
Allah razı olsun mutasavvıf ve ehli sünnet olduğunu bilmiyordum
 

Minhac_

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2007
Mesajlar
1,189
Beğeniler
1
Puanları
0
#4
Allah ondan razi olsun.

Kurdugu "Müslüman Kardesler" grubunun bugün hala onun yolunda gitmesini cok isterdim.
 

Minhac_

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2007
Mesajlar
1,189
Beğeniler
1
Puanları
0
#5
Adminin reportajinda okumustum Hasan el-Benna'dan etkilenerek bu siteyi bu sekilde andlandirmis.:)
 

Minhac_

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2007
Mesajlar
1,189
Beğeniler
1
Puanları
0
#6
İhtilalci ve Devrimci değildir:


Hasan el Benna yıllar yılı bu ülke insanlarına yanlış tanıtılmıştır. Bunda Batı haber ağlarının payı olduğu kadar, İhvanın ondan sonra sivri bir çizgiye çekilmesinin de rolü vardır. Bu yanlış fikirlerden birisi de; onun tepeden inme bir devrim modeline yeşil ışık yaktığıdır.​


Halbuki Benna 5. Kongre Risalesinde açıkça şöyle demekte; “İhvan teşkilatı herhangi bir devrime kalkışmayı düşünmediği gibi böyle bir hareketin olumlu sonuçlar vereceğine inanmamaktadır.”


İhvan’ın ilk kuşak öncülerinden Ömer Tilmisani de bir yazısında şunları ifade etmekte; “İhvan cemaati şiddetten en uzak bir cemaattir. Selef-i Salihin fasık ve zalim de olsa ülkeyi yönetenlere karşı silahlı mücadele etmeyi uygun görmemektedir. İhvan’ın hiçbir saldırganlığına, rastlanmamıştır. Ve biz hiç kimseyle kavga halinde değiliz. Teşkilatın kurucusu Hasan el Benna ve halefi el Hudeybi de şiddet olaylarını tasvip etmemekteydiler.” (El Mecelletüs Sudediyye-29-12.1984-Sayı:225)​


Hatta Benna bu tutumundan dolayı Salih el Verdani, Reşid el Gannuşi vs. sivri yazarlardan tepki de almıştır. İşte Gannuşi’nin kanaati: “Mısır’daki atmosfer devrim için oldukça elverişliydi. Fakat Benna, kitlelerin devrimci arzularını kırmıştır.”
 

sezarx

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
26 Nis 2007
Mesajlar
40
Beğeniler
0
Puanları
0
#8
Bir şehid...hasan El Benna...

Üstad Hasan El Benna


20. asrın buhran dönemleri idi, Hilafet ilga edilmiş, İslam Ülkeleri imamesi koparılmış tesbih taneleri misali darmadağın olmuş ve Siyonist-Emperyalist eksenli planlar karşısında savunmasız kalmışlardı. Batının "Her ulusa devlet" siyaseti neticesinde bölgede kurulan devletlerin bir çoğu Türkiye, Mısır ve Suriye başta olmak üzere Batılı güçlerin ileri karakolu işlevini görmeden öte bir anlam taşımıyorlardı. Hasan El Benna doğduğu ve yetiştiği dönemde Mısır'da ciddi bir toplumsal çözülme yaşanıyor, Batı Kültürü mecmualar ve gazeteler vasıtasıyla Mısır toplumuna kurtuluş yolu olarak anlatılıyordu. İkinci Dünya savaşının mağlupları bir anlamda kurtuluşu galipleri taklitte bulmuşlardı. Hasan El Benna, 14 Ekim 1906'da böylesine menfi şartların yaşandığı Mısır'ın Buhayra şehrine bağlı Mahmudiye kasabasında Ahmed bin Abdurrahman El Benna isimli bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Yetiştiği aile ortamı, gitgide bozulan Mısır toplumu içerisinde güç bir istisnayı temsil ediyordu. Ahmed bin Abdurrahman El Benna hadis ilminde derinleşmiş ve fıkıh konusunda da çalışmalarda bulunmuş, talebeler yetiştirmiş bir şahsiyetti. Bu sebebledir ki Ahmed bin Abdurrahman, evini; duvarları zühd ve takva ile örülmüş bir dergâh haline dönüştürmüştü.

Hasan El Benna'nın eğitim hayatı da doğduğu evde başladı. Babası tarafından Kur'an üzerine eğitilen Hasan El Benna, henüz küçük yaşlarda iken Kur'an'ı hatmetti. Farz namazlarını çocuk yaşlarda ifa etmeye başlayan Hasan El Benna, sekiz yaşına geldiğinde babası tarafından Mahmudiye'deki bir medreseye kaydettirildi. Medresede Kur'an'ı hıfzetme çalışmalarına başlayan Hasan El Benna, bir taraftan da Sarf-Nahiv gibi Arap Edebiyatı ilimlerini tedris ediyordu. Medreseden mezun olmasının peşi sıra, Demehnur şehrindeki bir Liseye kayıt yaptıran Hasan El Benna, bu okulda okurken Kur'an hıfzını tamamlamış ve bir çok İslami metni de tahlil etmişti. İlim tahsil ederken, bir taraftan da nafilelere devam etmek suretiyle manevi açıdan kendisini geliştiren El Benna, lisede "Haramlarla Mücadele Cemiyeti" adında okulun öğrencilerinde oluşan cemiyet kurmuş, ülkenin büyüklerine Mısır toplumundaki bozulmalara dikkat çeken mektuplar göndermişti. Fethi Yeken Hasan El Benna'nın bu dönemdeki halet-i ruhiyesini şu şekilde ifade ediyor:

"Yüzünün hatlarında devamlı bir elem ve hüzün görünüyordu. Kalbinde Müslümanların dertlerine çareler bulabilme aşkı vardı. O'nun hali kötülüğü eliyle engellemek isteyen bir kimsenin haliydi."

Yine Fethi Yeken'in Çağdaş Davet Önderleri isimli eserinde belirttiğine göre, El Benna, liseden mezun olduğunda Mısır'ın en başarılı beş talebesinden birisiydi. Nitekim bu başarının doğal bir tezahürü olarak, Kahire'de bulunan Dar'ul Ulum'a kaydoldu. Üniversite'yi de birincilik derecesi ile bitiren Hasan El Benna, o dönemde İngilizlerin yoğun olarak bulunduğu İsmailiye kentine öğretmen olarak tayin edildi. Mecmuat'il Resail isimli kendi Risalelerin toplandığı eserinde İsmailiye'nin geçirdiği buhranı anlatırken Hasan El Benna şu ifadeleri kullanıyor:

" Bu ne demek? Selahaddin'in vatanında Rişar'ın çocuklarının ne işi var? Sanki, hilalin alnına haç takmışlar gibi. Ey Ülkeler Fatihi! Uyansan da bir görsen bedbaht neslinin halini, kim bilir belki bizi ayıplardın. Doğrusu böylesi bir şehirde yaşamaktansa, ölümü arzuluyordum."

İsmailiye'de İngilizlerin yaydığı fesada ve İslam Ümmetin içinde bulunduğu biçare hale çareler üretmeye çalışan El Benna, ilk iş olarak çevresinde şahsiyetlerine ve dindarlıklarına güvendiği altı arkadaşını bir araya toplar. Mısır başta olmak üzere İslam Dünyasını bir yangın gibi hızla saran mahmurluğa çözümler üretebilmek amacıyla toplantılar düzenler. Aynı zamanda İhvan-ı Müslimin hareketinin çekirdek yapısının temellerinin de atıldığı bu dönemi Hasan El Benna şöyle anlatıyor:

"Allah bilir nice geceleri Ümmetin dertlerine çareler aramakla geçirdik. Ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldırmak için ne kadar düşündük. Bu hallerin tesirinden bazen ağlama durumuna gelirdik."

Yine Fethi Yeken'in kaydettiğine göre bu hazırlık sürecinde harekete bir isim ihtiyacı ortaya çıkınca, Hasan El Benna bir isim düşünmek yerine doğrudan bir öneri getirmişti: " Biz İslam'a hizmet gayesiyle bir araya gelmiş kardeşleriz. Öyleyse adımız 'İhvan- Müslimin' olsun."

Hasan El Benna öncülüğünde çalışmalara başlayan yedi kişi, ilk hedef olarak İsmailiye'de İngiliz Şirketlerinde çalışan Mısırlı gençlerin uğrak yerleri olan kahvehaneleri seçerler. Hasan El Benna sık sık buralara giderek insanlara Kur'an kıssaları anlatır ve Onları mescide davet eder. Bir süre sonra, davet filizlenir ve İsmailiye'deki gençler Üstad Hasan El Benna'nın etrafında halkalanırlar. Çünkü Hasan El Benna Onlara kaybettikleri ruhu geri kazandıran bir bilgiyi, güzel bir üslupla aktarmış ve Onlara Allah'ın dinine tabi olmanın dünya ve ahiret hayatına taalluk eden önemini gayet güzel kavratmıştı. Allah'ın bereketlendirdiği bu çalışma aradan bir kaç yıl dahi geçmeden İsmailiye hududlarını zorlayacak kadar büyümüştü. Nitekim, bütün Mısır sathında İhvan hareketi yayılınca ve artık bu Cemaat bir merkeze ihtiyaç duyunca Hasan El Benna öğretmenlikten istifa etmek suretiyle Kahire'ye taşınmış ve İhvan'ın genel merkezini Mısır'ın başkentinde kurmuştu. 1932 yılında ise Mısır genelinde üç yüz şubesi olan ve kahır ekseriyetini gençlerin oluşturduğu bir harekete dönüşmüştü İhvan. Sonraları, Cemaatin Mısır toplumu ile bütünleşmesi ve davet çalışmaları daha da genişleten Hasan El Benna, "Anne Okulları" ismiyle Müslüman kadınları bilinçlendirme amacı taşıyan bir yapı oluşturdu. Zeynep Gazali öncülüğündeki bayanların da iştirakiyle sonraları "Müslüman Kadınlar" ismiyle anılacak bu oluşum Mısırlı Müslüman Hanımların İslami hayat tarzına yönelişinde ciddi etkisi olmuştur. Öte taraftan gençlerin eğitimi gayesi ile okullar açtıran Hasan El Benna, hissedarlarının çoğunu İhvan mensuplarının oluşturduğu ticari işletmelerin ve fabrikaların açılmasına da vesile olmuş, böylelikle eğitimden sosyal hayata ve Hanımların gelişimden işçilerin yaşamına kadar pek çok hususta Müslümanca yöntemlerle çözüm üretilmesi için neler yapılabileceğini de gözler önüne sermiştir. Hareketin duruşunu ise yine Risalelerinde yer alan şu cümleler ile anlatıyordu:

“İhvan hareketi Allah’ın kitabı ve Resulün sünnetinde yer alan saf haldeki İslam’a dönüşe çağıran selefi bir harekettir. Her konuda sünnet-i seniyyeye uygun hareket etmeyi zorunlu kabul edişinden ötürü Sünni bir harekettir. Güzellikler üzerinde birleşip Allah için sevmeyi ve gerektiğinde Allah için insanlardan yüz çevirmeyi esas kabul ettiği ve amel, kalp ve kişi arınmasını önemli gördüğünden ötürü de sufi bir harekettir.”

1946 senesinde Hac farizasını ifa eden Hasan El Benna, birlikte Hacca gittiği cemaat mensuplarında ciddi bir duygu yoğunluğunun oluşmasına vesile olmuştu.

1940'lı yıllara gelindiğinde ise, İhvan-ı Müslimin Mısır'ın en büyük hareketi haline gelmiş, medya sahasında ciddi
atılımlar gerçekleştirmiş ve Suriye, Irak, Filistin ve Cezayir gibi ülkelerdeki Müslümanları etkileyerek, oralarda da İslami Davetin yayılması için çalışan yapıların kurulmasına vesile olmuştu. Böylesine bir gelişme, böylesine güçlü bir İslami Hareketin Müslümanların parçalandığı Birinci Dünya Savaşının üstünden yarım asır dahi geçmeden ortaya çıkması bölgede Siyonist bir devletin kurulması için çalışan Emperyalist güçlerce beklenmeyen bir gelişme idi. İkinci Dünya Savaşı sırasında işbirlikçi Hükümetin İngilizlere açıktan destek vermesi İhvan'ı rahatsız etmişti. Bu rahatsızlık 1947 yılında Yahudilerin Filistin'de giriştikleri katliama karşı Ezher'de düzenlenen büyük mitingler organize edilmişti. Filistin'de Müslümanlarla Yahudiler arasında savaş başladığında ise, Yahudilere İngiliz desteği giderken İhvan mensupları da Müslümanlara destek oluyorlar bazı İhvan mensupları da bizzat Hasan El Benna'nın emri ile Filistin'deki cihada iştirak ediyorlardı. Bu durumu Fethi Yeken şöyle anlatıyor:

“Derken 1947 senesinde bazı mücahitlerini Filistin'e gönderiyordu. Filistin dağları ve köyleri daha önce görmedikleri ender mücahitler görmeye başlamışlardı. Evet, Filistin Yahudi’ye kuvvetli bir ders vermek ve onlara zilleti tattırmak için ölümü hayata tercih eden insanlara şahit olmuştu.”

Filistin'de aktif olarak yer alan İhvan Mücahidleri, büyük başarılara imza atarak, Siyonistlere ağır yenilgiler tattırırken, bir yandan da Mısır’da İhvan ciddi bir takip altındaydı. A.B.D. ve İngiltere gibi ülkelerin gizli servisleri sanki İşbirlikçi Mısır Hükümetine bağlı İstihbaratçılar yetmezmiş gibi İmam Hasan El Benna'yı yakın takibe almışlardı. Nereye gitse peşinde muhbirler oluyor attığı her adım İstihbarat Merkezlerine rapor ediliyordu. Nihayet, takibatın sonlanması ile birlikte İngiliz Uşağı Kral Faruk İhvan-ı Müslimin hareketini yasa dışı ilan etmiş ve binlerce üyesini tutuklayarak cezaevlerine attırmıştı. Ancak Hasan El Benna'nın en yakınları dahi tutuklandığı halde kendisi tutuklanmıyordu. Çünkü Kral Faruk El Benna Mısır Halkı üzerindeki etkisinin böyle bir tutuklama sonucunda öfkeye dönüşerek tahtını sallayabileceğini hesap ediyordu.

Ve 12 Şubat 1949... Şehadetinden bir kaç güç önce müjdeli bir rüya gören İmam Hasan El Benna, Müslüman Kardeşler Teşkilatının Kahire'deki merkezinden henüz çıkmıştı ki, tamirat bahanesi ile kapatılan karanlık yola giren bir araçtan üzerine ateş açıldı. Çevredeki İhvan mensuplarınca hemen yakındaki bir hastaneye kaldırılan Hasan El Benna, hastanade tedavi edilmeyerek kan kaybından şehid oldu. Şehid gibi yaşayan İmam, nihayet ömrü boyunca arzuladığı şehadete erişmişti. Ancak ömrü boyunca uğradığı zulmü yeterli görmeyen tağutlar şehadetinden sonra da İmam'a zulmetmeye devam ettiler. Cenazesinden evvel kendisine yakınlığı bulunan bütün erkekler gözaltına alınmış ve cenazesi Fethi Yeken'in kaydettiğine göre dört kadının ve Yaşlı babasının omuzlarında taşınıyordu. Tabutu omuzlamak isteyenlere ise babası şöyle haykırıyordu: "Oğlumu öldüren sizlersiniz. Şimdi de bütün insanların gözleri önünde onun tabutunu taşıyıp da ne yapacaksınız ey zalimler?"

İmam Hasan El Benna, derin bir Kur'ani bilgiye ve amel güzelliğine sahipti. Öyle ki amel güzelliği, imanın nuru ve mücadele azmi adeta yüzüne yansıyor çevresindeki insanlara sirayet ediyordu. O, kendisinden sonra bir daha bir benzerinin olmadığı büyük bir liderdi. Zalimlerin İslam'ın hüsran asrı olmasını istedikleri 20. Asrı mücadele asrı kılacak kadar engin bir samimiyet timsali idi. Fethi Yeken'in de belirttiği üzere, liderlikte büyüklüğün belli bir ölçütü yoktur. Kimisi ilmi yönden, kimisi askeri yahut kaşiflik yönünden yahut siyasi liderlik yönünden büyük olabilirler. Ancak kalıcılık açısından değerlendirdiğimizde görebiliriz ki, bütün bunlardan daha da büyük olan liderler, Ümmeti yeniden inşa eden, bir nesli İslam üzere yetiştiren ve tarihe yön veren şahsiyetlerdir. Çünkü henüz 22 yaşında iken, dünyanın en güçlü İslami Teşkilatını oluşturacak bir vecd ile mücadelesine başlayan Hasan El Benna böyle bir şahsiyet idi. Bugün Mısır ve hatta Dünya tarihini yazmak isteyen birisinin Hasan El Benna'yı ve hareketini anmaksızın adil bir şekilde yazabilmesi imkansız görünmektir. Düşünün ki El Benna'nın Filistin'e gönderdiği gençlerinin temelini attığı Hamas hareketi halen Filistin'deki bağımsızlık mücadelesine yön vermektedirler. Düşünün ki halen O'nun yaktığı ve kanıyla alevlendirdiği ateş dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların mücadele yollarını aydınlatan bir ışıktır.

Rabbimizin şehadetini kabul etmesini temenni ediyor bizleri de İmam'ın yolunu sürdürenlerden kılmasını niyaz ediyoruz!

ALLAH gani gani rahmet eylesin...(kaynak:kudüsyolu)
 

KuTeYBe

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
21 Nis 2007
Mesajlar
637
Beğeniler
1
Puanları
0
#10
Allah şehadetini kabul edilmiş bir şehadet kılsın. Güzel bir insan.
 

Minhac_

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2007
Mesajlar
1,189
Beğeniler
1
Puanları
0
#11
http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?t=4258

Hasan el Benna yıllar yılı bu ülke insanlarına yanlış tanıtılmıştır. Bunda Batı haber ağlarının payı olduğu kadar, İhvanın ondan sonra sivri bir çizgiye çekilmesinin de rolü vardır. Bu yanlış fikirlerden birisi de; onun tepeden inme bir devrim modeline yeşil ışık yaktığıdır.

Halbuki Benna 5. Kongre Risalesinde açıkça şöyle demekte; “İhvan teşkilatı herhangi bir devrime kalkışmayı düşünmediği gibi böyle bir hareketin olumlu sonuçlar vereceğine inanmamaktadır.”

İhvan’ın ilk kuşak öncülerinden Ömer Tilmisani de bir yazısında şunları ifade etmekte; “İhvan cemaati şiddetten en uzak bir cemaattir. Selef-i Salihin fasık ve zalim de olsa ülkeyi yönetenlere karşı silahlı mücadele etmeyi uygun görmemektedir. İhvan’ın hiçbir saldırganlığına, rastlanmamıştır. Ve biz hiç kimseyle kavga halinde değiliz. Teşkilatın kurucusu Hasan el Benna ve halefi el Hudeybi de şiddet olaylarını tasvip etmemekteydiler.” (El Mecelletüs Sudediyye-29-12.1984-Sayı:225)

Hatta Benna bu tutumundan dolayı Salih el Verdani, Reşid el Gannuşi vs. sivri yazarlardan tepki de almıştır. İşte Gannuşi’nin kanaati: “Mısır’daki atmosfer devrim için oldukça elverişliydi. Fakat Benna, kitlelerin devrimci arzularını kırmıştır.”

Sadece alinti yorumsuz
 

kemalali

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2006
Mesajlar
1,560
Beğeniler
10
Puanları
0
#12
Allah şehadetini kabul edilmiş bir şehadet kılsın. Güzel bir insan.
Aynen katılıyorum Ama ne hakla başka konuda Rabıtaya şirk dediniz. Ne yüzle utanmıyorsun. Hasan El Benna sizin gibi Selefiyyeci Tasavvuf Tarikat düşmanı degil. Samimiyet istiyorum artık yeter. Bıktık sizin takımınızın abuk supuk fikirleri yazmanızdan ( İman artar çogalırmış Allah gökteymiş Rabıta Şirkmiş ) Neuzubillah.
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,971
Beğeniler
353
Puanları
0
#13
Acaba diyorum !!!!

Biz sınırlarımız dışındaki müslüman kardeşlerimizi hayatlarına ve yaptığı işlere , yazdığı eserlere kadar anıyoruz, tanıtıyoruz ve hatta bazıları için cedelleşmeyi bile göze alıyoruz da, acaba diyorum bizim şehit ulemamız ve yazarlarımız hakkında aynı şeyi Mısırlı'lar, Suriyeliler, Pakistan'lılar yapıyor mu ? Örneğin , bir şapka devrimi mazlumu İskilipli Atıf Hocamızı, Şeyh Saidimizi, Esad Efendimizi,
Mustafa Sabri Efendiyi onalrdan kaç tanesi tanıyor biliyor ve eserlerinden haberi var ?
 

KuTeYBe

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
21 Nis 2007
Mesajlar
637
Beğeniler
1
Puanları
0
#14
Aynen katılıyorum Ama ne hakla başka konuda Rabıtaya şirk dediniz. Ne yüzle utanmıyorsun. Hasan El Benna sizin gibi Selefiyyeci Tasavvuf Tarikat düşmanı degil. Samimiyet istiyorum artık yeter. Bıktık sizin takımınızın abuk supuk fikirleri yazmanızdan ( İman artar çogalırmış Allah gökteymiş Rabıta Şirkmiş ) Neuzubillah.
Rabıtada şirkten kırıntılar vardır.Çünkü gördüğümüz bu konuda içinde bulunanlardan işittiğimiz,okuduğumuz,sorduğumuz kadarıyla rabıta sizin anladığınız anlamda paygamber pratiğinde yoktur.Ama ben kimseye müşrik demedim.

Ben selefi değilim defaatle söyledim. Adım sadece müslüman başka bir adlandırma tanımıyorum

İman ehl-i sünnet alimlerinin çoğunun delili ile, kuran ve sünnet delili ile sahabe sözü ile artar ve eksilir. İmam Azam'ın aksini düşünmesi tüm ehl-i sünneti bağlamaz. Biz delillere bakarız. Bu konuda ehl-i sünnetin tek görüşü o değildir ve biz bunu açtığımız konuda anlatıyoruz.

Son söylediğinizle ilgili söyleyeceğim ise sadece şudur: Allah nerededir diye bir soruyla muhtap olursam o kendini tanıttığı gibidir ve o şah damarımızdan yakındır derim. Başkasının tevillere gitmesi benim de gitmemi gerektirmiyor.

Hasan el-Benna'yı severim. Ama bu onu her fikrini kabul ediyorum anlamına gelmez. O biz sufi selefileriz demiştir diye biliyorum. Ben selefilik diye bir adlandırmayı da sufilik diye bir adlandırmayı da reddediyorum örneğin.
 

OsmanGazi

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
5 Mar 2007
Mesajlar
292
Beğeniler
1
Puanları
0
#15
VECİBELER -Hasan el-Bennâ-

Allahın kitabından bir cüzden az olmayan günlük bir virdin olsun. Kuranı bir aydan fazla ve üçgünden az olmayacak bir sürede hatmetmeye çalış.
  1. Kuran okumayı, onu dinlemeyi va manalarını düşünmeyi güzelce yap.
  2. Siyer kitablarını ve selefi salihin tarihini vaktin elverdiği ölçüde oku. Bu hususta en azından Hummat-ul İslam kitabını oku. Peygamberimizin hadislerinden çok çok oku ve en az kırk hadis ezberle. Bunşar da Nevevinin kırk hadisi olsun. Akaid esasları ve fıkıh teferruatlarıyla ilgili bir risale oku.
  3. Genel sağlık kontrolünden hemen geç. Herhangi bir hastalığın varsa ilacını al. Kuvvete ve bedeni korumaya sebeb olan hususlara önem ver ve sağlığın bozulmasına sebeb olan şeylerden kaçın.
  4. Kahve, çay, vb... uyarıcı meşrubatı çok içmekten uzaklaş, zaruret olmadıkça bunları içme. Sigara içmekten kesinlikle sakın.
  5. Her hususta temizliğe önem ver. Evinde, elbiselerinde, vücudunda, iş yerinde... Çünkü bu din, temizlik üzerine kurulmuştur.
  6. Doğru sözlü ol.asla yalan söyleme.Peygamberimiz şöyle der:Doğruluk iyiliğe götürür.Kişi doğru söylemeye devam eder.Allah katında sıddık olarak yazılıncaya kadar.Yalan da kötülüğe götürür.Kişi yalan söylemeye devam eder.Allah indinde yalancı olarak yazılıncaya kadar.
  7. Ahdine,sözüne ve vadine vefa göster.Şart ne olursa olsun bunlara muhalefet etme.
  8. Cesaret ve büyük bir dayanma gücüne sahib ol. Cesaretin en faziletli olanı da hakkı haykırmak, sır saklamak, hatasını itiraf etmek, insanların hakkını vermekte insaflı olmak ve hiddet anında nefsine hakim olmaktır.
  9. Devamlı vakarlı ol ve ciddiyeti tercih et. Vakar seni, doğru şakadan ve tebessümden de alıkoymasın.
  10. Çok Hayalı ve ince şuurlu ol, iyilik ve kötülüklerden çok etkilen. Birincisine sevin ikincisine üzül. Zillet, yaltaklanma yağcılık derecesine varmadan mutevazi ol. Devamlı mertebenden azını iste ki ona ulaşasın.
  11. Adaletli ve bütün durumlarda doğru hükümlü ol. Kızgınlık sana iyilikleri unutturmasın, Rıza gözünü kötülüklerden kapama. Düşmanlık seni iyilikleri unutmaya sevketmasin.Nefsinin ya da insanlardan en yakının aleyhinde ve acı da olsa söyle.
  12. Çok faal ol, umumu ait hizmetlerde yetişkin ol. Başkalarına bir iş sunabildiğin zaman mutluluk ve sevinç hisset. Hastalara başvur, muhtaşlara yardım et, zayıfları koru, felaketzedelerin güzel söz de olsa acılarına ortak ol... Devamlı hayır işlere koş...
  13. Kalben merhametli, mert ve musamahakar ol. Affet, yumuşak ve halim ol... Hem insanlara , hem hayvanlara yumuşak davran, bütün insanlarla muamele ve gidşatın güzel olsun. İslamın içtimai adabını muhafaza et. Küçüklere merhametli büyüklere saygılı ol. Meclislerde başkasına yer ver. Tecessüs yapma, bağırıp çağırma. giriş ve ayrılışta izin iste...
  14. Okuma ve yazmanı sağlamlaştır. Müslüman kardeşlerin risale, gazete ve dergilerini çokça mütalaa et. Küçük de olsa kendine ait bir kütüphanen olsun... İhtisas sahibi isen branşın da derinleş. Genel meseleleri (islami) öylesine değinmelisin ki onları tasavvur edebilecek ve islami düşünceye mutabık hüküm verebilecek imkanı sana versin...
  15. Ne kadar zengin olursan ol, ekonomik bir işle uğraş. Sönük de olsa serbest bir meslek edin. İlmi mevhibelerin ne kadar olursa olsun birişle uğraş.
  16. Hükümet vazifelerine düşkün olma ve onları rızkın en dar kapısı olarak bil. Ama sana verildiği zaman reddetme. Davanın vecibeleri ile tamamen çatışmadığı müddetçe bu vazifelerden ayrılma.
  17. Güzellik, sağlamlık, hilesizlik ve söze sadakat hususlarında vazifeni eksiksiz ifa etmeye çok düşkün ol...
  18. Başkalarında olan hakkını iyilikle almaya çalış üzerinde olanı da eksiksiz iade et... Durumun müsait olunca borçlarını kesinlikle erteleme.
  19. Gaye ne olursa olsun kumarın her türlüsünden uzaklaş. Ardında aciz bir kör olsada haram kazançdan sakın...
  20. Bütün muamelelerinde faizden kaçın ve kendini bu mikroptan temizle
  21. İslamın iktisadi müesseselerini ve mamullerini teşvik etmek suretiyle islamın genel servetine hizmette bulun. Durum ne olursa olsun, bir kuruşunun dahi müslüman olmayanların eline geçmemesine çalış.
  22. Malının bir kısmı ile davaya katıl, üzerine farz olan zekatını cemaate ver. Gelirin ne kadar az olursa olsun, ondan fakir ve yoksullara bir hak ayır...
  23. Az da olsa malının bir kısmını beklenmedik hadiseler için ayır ve katiyyen lüks eşyeye kapılma.
  24. Hayatın bütün görüntülerinde elinden geldiği kadar islami örf ve adetleri yaşatmaya, yabancı adetleri yok etmeye çalış. Mesela selamlaşma, dil, tarih, kılık, kıyafet, ev eşyası, üzülme, sevinme... bütün bunlarda sünneti takib et.
  25. Gayri islami bütün mahkeme ve hükümlerden, islami fikrinle çatışan klüp, gazete, okul ve kuruluşlardan tamamen ilişkini kes.
  26. Her zaman Allahın murakabesinde olduğunu unutma, Ahreti hatırla ve ona hazırlık yap, Allahın rızasına ulaştıran suluki merhalelerini azim ve himmetle kat et... Nafile ibadetlerle ona yaklaş. Geceleyin namaz kılmak, en azından ayda üçgün oruç tutmak, kalbi ve lisani zikri çokça yapmak ve çeşitli hallerde varid olan dualarla meşgul olmak bu kabildendir.
  27. Taharetini güzelce yap ve devamlı abdestli bulunmaya çalış.
  28. Namazını güzelce kıl, onu vaktinde eda et ve cemaat üzerinde ısrarla dur.
  29. Ramazan orucunu tut gücün yetiyorsa haccını eda et, yetmiyorsa ona hazırlan...
  30. Devamlı kalbinde cihad etme niyetini ve şehid olma sevgisini taşı, gicin yettiğince bunlara hazırlan.
  31. Durmadan tevbe istiğfar et. Küçük büyük tüm günahlardan sakın. Uykudan evvelki bir müddeti nefsini muhasebeye ayır. Zamanını değerlendir. Çünkü vakit hayattır. Boşa vakit geçirme. Şüpheli şeylerden kaçın ki harama düşmeyesin...
  32. Nefsinle şiddetli bir şekilde mucadele et ki, onun yularını ele alasın; gözünü haramdan ayır. Duygularına hakim ol.. İç güdülerine karşı mukavemetli ol. Onu daima helale ve güzele yönelt. Onunla haram arasında engel ol...
  33. İçki, sarhoş edici ve gevşeklik verici maddelerden ve bu kabilden olan her şeyden tamamen sakın...
  34. Kötü arkadaşlardan, bozguncu dostlardan ve fısk-u fucur yerlerinden uzaklaş.
  35. Eğlence yerlerine yaklaşmak şöyle dursun, onlara karşı bir savaşa girişmelisin. bütün konfor ve rehavet görüntülerinden uzaklaş.
  36. Mensub bulunduğun ketibenin mensublarını iyice tanı ve kendini tanıt. Sevgi, takdir, yardım ve tercih gibi kardeşlik haklarını mükemmel bir şekilde yerine getir ve onların toplantılarına katıl. Kahir bir özrün ol madıkça toplantılarından geri kalma Muamelelerinde devamlı onları kendine tercih et...
  37. Özellikle emredildiğin zaman bağlantılı olduğun ve düşüncene yararı olmayan tüm kuruluşlardan ilişkini kes.
  38. Her yerde davanı yaymaya çalış, Önderlik senin her hallerine vakıf olmalıdır. Önderliği direkt etkileyen bir işi danışmadan yapma...
  39. Sürekli cemaatle ruhen ve amelen bağlantılı ol ve kendini daima kışlasında emir bekleyen bir asker gibi kabul et
 

OsmanGazi

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
5 Mar 2007
Mesajlar
292
Beğeniler
1
Puanları
0
#16
Ey sadık kardeş...!

İşte senin davanın bir hulasası ve düşüncenin bir özeti. Tüm bu prensibleri beş cümlede toplayabilirsin. Gayemiz Allah, önderimiz rasulullah, anayasamız kuran, yolumuz cihad, en büyük arzumuz Allah yolunda şehit olmaktır.


Bunların görüntülerini de beş kelimede toplaya bilirsin: Basitlik, okumak, namaz, askerlik ve ahlak... Ey kardeşim! Bu prensiplere şiddetle yapış. Aksi takdirde oturanların safında tembellere ve avunanlara geniş yer vardır. Öyle inanmalısın ki, bunlarla amel edip, bunları hayatının emeli ve gayelerinin gayesi yaparsan senin mükafatın, dünyada izzet ve ahrette hayır ve Allahın rızasıdır. Bu durumda sen bizden biz de sendeniz... Şayet bu prensiblerden yüz çevirir, onlarla amel etmezsen bizimle senin aranda hiç bir ilişki yoktur. En güçlü makamların başına geçmiş olsan veya en kaba ünvanları taşısan ve aramızda en büyük görüntülerle görünsen de oturduğun için Allah seni şiddetli bir hesaba çekecektir. Öyleyse kendine bir yol seç... Allahtan bize de sana da hidayet ve tevfik dileriz.

"Ey iman edenler, size, sizi acı azabtan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi?

  1. Allahın rasulüne iman ederseniz
  2. Mallarınız ve canlarınızla fisebilillah cihad edersiniz. Eğer bilirseniz sizin için en iyisi budur.
  3. Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere adn cennetlerindeki hoş konutlara koyar. İşte büyük kurtuluş budur.
  4. Seveceğiniz bir şey daha var: Allahtan yardım ve yakın bir fetih.... Müminleri müjdele.
Ey iman edenler! Allahın yardımcıları olun. Nitekim Meryemoğlu İsa da havarilerine: "Allaha davette benim yardımcılarım kimdir?" demiş Havariler de:"Allahın yardımcıları biziz" demişlerdi... İsrailoğullarından bir zümre inandı, bir zumre inandı bir zümre inanmadı. Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar üstün geldiler (Saff:10-14)


Allahın selamı rahmeti ve bereketi üzerinize olsun...
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,971
Beğeniler
353
Puanları
0
#17
alıntı-KuTeYBe
Rabıtada şirkten kırıntılar vardır.


Şirkten kırıntı olduğunu nereden biliyorsun ? Kaldı ki, bir şeyde şirk ya vardır veya yoktur. Şirkin kırıntısı ve torutusu mu olurmuş ? Bu ne biçim ifade? Peygamberimizin yaptığı halde bize farz veya sünnet olmayan ve yapmadığı halde de bize müstehab olan hususlar vardır. İman artmaz-eksilmez diyen görüş ehl-i sünnetin görüşüdür. Artar ve eksilir diyen görüş ise Mutezile'nin görüşüdür. Kaç kez yazdık bir türlü anlamıyorsun. Sizi daha ne kadar zamana kadar düzelteceğiz ?
 

KuTeYBe

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
21 Nis 2007
Mesajlar
637
Beğeniler
1
Puanları
0
#18
alıntı-KuTeYBe
Rabıtada şirkten kırıntılar vardır.


Şirkten kırıntı olduğunu nereden biliyorsun ? Kaldı ki, bir şeyde şirk ya vardır veya yoktur. Şirkin kırıntısı ve torutusu mu olurmuş ? Bu ne biçim ifade? Peygamberimizin yaptığı halde bize farz veya sünnet olmayan ve yapmadığı halde de bize müstehab olan hususlar vardır. İman artmaz-eksilmez diyen görüş ehl-i sünnetin görüşüdür. Artar ve eksilir diyen görüş ise Mutezile'nin görüşüdür. Kaç kez yazdık bir türlü anlamıyorsun. Sizi daha ne kadar zamana kadar düzelteceğiz ?
cenk11 hatırlıyor musunuz aynı tavrı kadın peygamber olur mu da da yapmıştınız ve rezil olmuştunuz sonunda. Ehl-i sünnet kadın peygamber olmaz görüşünde nasıl birleşmemiş. Kurtubi, İbn Hazm, İbn Hacer, Eşariler kadın peygamber olduğunu kabul ediyorlarsa aynen öyle de

İman artar ve eksilir diyen ehl-i sünnet alimi vardır, hem de sayıları imam azam'dan ve onu yorumlayan maturididen daha çoktur.

Biz genellikle söylemimizi Resul'ün söyleminden alırız. Peygamber buna benzer ifadeler kullanır. Aç hadis kitaplarıyla meşgul ol, benim her mesajıma usulsüz biçimde yazacağına!

Delillere kulak tıkayıp daha aklındaki şüphelerin esiri olmaya devam et!
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,971
Beğeniler
353
Puanları
0
#19
Fesubhanallah !

Kadınlara imamlık dahi yaptırmayan bir din onlardan peygamber olduğunu vaz eder mi ? Kendi şahsi görüşünü bırak ta bir tek muteber kitapta "kadından peygamber olur" diye bir ibare göster bize !
"İman artar -eksilir" diyen şahıslar olmuşsa da, Hanefi mezhebine ve ehl-i sünnetin cumhur-u ulemasının görüşüne göre, imanda katiyyet ve kesinlik lâzım-ı gerek olduğundan iman artmaz ve eksilmez. Hayatımda sizin kadar anud şahıs görmedim.

Arkadaş, amelde hangi mezhebi taklid ettiğini neden söylemiyorsun ? Söyle de bilelim ve ona göre sana yazalım. hanefi olmadığın belli ... Maliki veya Şafi misin ?
Ne diye gizliyorsun ? Yoksa, hepsinden karışık bir aşure çorbası mı yapıyorsun ?
 

UBEYDUN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
16 Ara 2006
Mesajlar
2,467
Beğeniler
253
Puanları
83
#20
efendimiz aleyhisselam karıncanın ayak sesinden daha sessiz şirkten bahsediyor acaba bundan bilgisi olan varmı nelerdir acaba bunlar?
birde bazı soruları efendimiz ,daha sonra ashab birbirlerine sormadıkları halde bizler neden sorarız
 

HTML

Üst