Sibel Eraslan / Aişe (r.a.) | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Sibel Eraslan / Aişe (r.a.)

.şüheda.

depresif polyanna
İhvan Üyesi
Katılım
18 Mar 2008
Mesajlar
2,149
Puanları
0


Peygamber Efendimizin eşi Hz Hatice hakkında yazılmış çok özel bir çalışma!
HZ. Muhammed'i (s.a.s.) peygamberliğinden evvel tanıyıp seven ve O'na ilk iman eden, mü'minlerin annesi Hz. Hatice'nin hayatına farklı bir bakış…

Sadakatin, sevginin, güvenin zirvesi bir kadın…
Ölümüne dek vefayla bağlı olduğu ve kendisine vefayla bağlı olan Son Peygamber'in eşi…

Tüm Müslüman kadınlar için bir örnek olan bu emsalsiz kadının hayatını, Sibel Eraslan, uzun bir araştırma döneminin ardından, şimdiye dek bilinen ve bilinmeyen tüm yönleriyle yazdı.
Hz. Hatice'nin hayatına farklı bir pencereden bakmak isteyenlerin üslubu ve anlatımıyla kuşatacak bir kitap!
 

Hüzün Seli

. . .
İhvan Üyesi
Katılım
16 Ağu 2009
Mesajlar
1,228
Puanları
113
Web sitesi
huzundusumu.blogcu.com
Sibel ERASLAN Kitapları




Hz. Fâtıma
Can Parçası

Fâtıma'ya kaçtım; çünkü onda, Tevhid'i ve Allah'a rızayı bulduğum için...

Fâtıma'ya kaçtım; çünkü onda aşk bilincini seyrettiğim için...

Fâtıma'ya kaçtım; çünkü o, karşılık beklemeden sevdi, cesurdu...

Fâtıma'ya kaçtım; çünkü o, çöle hayat veren bir nehirdi...

Hayırlı bir evlat,sabırlı bir yol arkadaşı, sadık bir sevgili, merhametli bir anne olmanın yanısıra, ahdinden vazgeçmeyen, cihadından usanmayan, aşkından pes etmeyen ve çölünden dönmeyerek Firdevs'ine ulaşan kâmil bir insan olarak, her birimize örnek bir deneyim, tecrübeler anıtıdır Hz. Fâtıma...

Fâtıma, yolculuk bilincidir.

Rahmet Peygamberi'nin yirmisekiz yıllık en yakın ve kesintisiz tanığı olarak 'Benden bir parçadır..." dediği Fâtıma'sını, uzun suskunluklardan sonra, yeniden okumak...

Seyyide'tun Nisa : Kadınların Efendisi...

Binti Resulullah : Resulullah'ın Kızı...

Binti Ebiha : Babasının Kızı...

Ümmü Ebiha : Babasının Annesi...

Can Parçası : Hz. Fâtıma!..


Yazar : Sibel Eraslan
Yayınevi : Elest





 

Sehle

Le Nasbirenne
İhvan Üyesi
Katılım
30 Eyl 2009
Mesajlar
2,227
Puanları
113
Çöl-Deniz(Sibel Erarslan)


Peygamber Efendimizin eşi Hz Hatice hakkında yazılmış çok özel bir çalışma!
HZ. Muhammed'i (s.a.s.) peygamberliğinden evvel tanıyıp seven ve O'na ilk iman eden, mü'minlerin annesi Hz. Hatice'nin hayatına farklı bir bakış…

Sadakatin, sevginin, güvenin zirvesi bir kadın…
Ölümüne dek vefayla bağlı olduğu ve kendisine vefayla bağlı olan Son Peygamber'in eşi…

Tüm Müslüman kadınlar için bir örnek olan bu emsalsiz kadının hayatını, Sibel Eraslan, uzun bir araştırma döneminin ardından, şimdiye dek bilinen ve bilinmeyen tüm yönleriyle yazdı.
Hz. Hatice'nin hayatına farklı bir pencereden bakmak isteyenlerin üslubu ve anlatımıyla kuşatacak bir kitap!
 

vurgun

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
8 Kas 2009
Mesajlar
46
Puanları
0

Gerçekten güzel,etkileyici ve ögretici bir kitaptı. Biz Evlilerin ve evleneceklerin birçok ders çıkartabilecegi meseleler işlenmiş,Sibel Hanımın edebiyatının da kuvvetli olması akıcılığı arttırmış,duygusallığı yükseltmiş ve birazda işin içine hüzün katılmış.. Okunması gerekenlerden.
 

efruz

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ağu 2009
Mesajlar
5,170
Puanları
113
Hayır kurumlarının temeli Hz.Hatice

Hz. Fatıma ve Hz. Meryem'den sonra Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ilk eşi Hz. Hatice'nin (radıyallahu anha) hayatını da kaleme alan yazar Sibel Eraslan, onu 'aşkıyla çölü deniz kılmış muhteşem bir kadın' olarak tanımlıyor

Sibel Eraslan, 'Çöl Deniz' adını verdiği çalışmasında, Hz. Hacer'in oğlu İsmail ile birlikte Mekke'yi kurduğu yıllardan İslam öncesi dönemlerde şehirdeki toplumsal yapıyı, Hatice validemizin ailesini, ilk evliliklerini, çocuklarını ve dul bir kadın olarak tek başına ayakta durma mücadelesini de anlatıyor. Efendimiz ile evlilikleri, ilk vahiy döneminin sıkıntılarında eşini şefkatiyle sarması, tebliğ yıllarının zorluklarını, boykotları, hicretleri okuyoruz duygu yüklü kaleminden. Hatice annemizle ilgili sorularımızı cevaplayan Sibel Eraslan, onun özellikle her zaman güçlü duruşu, hayatı zor şartlar altında yeniden kurma gayreti ile günümüz kadınlarına çok şeyler söylediğini ifade ediyor.

Onun, kendini İslam davasına vakfeden ilk mü'min olduğunu belirten Eraslan, "Hatice annemizin evi önce bir okul gibiydi, daha sonra hastane, aş evi, sığınma evi gibi oldu. Özellikle boykot döneminde aç veya yetim kalmış kızlar onun evinde yatıp kalkıyorlardı. Bugün bizim oluşturduğumuz kadına, aileye yönelik bütün kurumların temeli onun evinde atılmıştır. Tamamen sivil, vakfedilmiş bir kimliktir. Hatice annemiz Müslümanların ilk vakfiyesidir. Sadece malını değil, hayatını vakfetmiştir. Bugün dünyada ne kadar bereketli bir hareket varsa bunun altında Haticevari bir kendini vakfetme anlayışı vardır." diyor.

Hz. Hatice'nin çok güçlü bir kadın olduğunu vurgulayan Eraslan'ın anlatımına göre, o, ilk eşini kaybetmiş, ikincisinden boşanmış dul bir hanımdır ve her iki eşinden olan üç çocuğunu yetim, öksüz yetiştirmek zorundadır. Bir taraftan ticari hayatı devam etmektedir ama bu zor hayatın içinden kendine aşka, sabra, metanete dayalı yeni bir hayatı da kurabilen bir kadındır. Bunun için güçlü bir irade gerekir. Cenab-ı Allah onu Habib'i için seçmiş ve kuvvetlendirmiştir ama ama Onun iradesi de bu aşka yöneliktir. Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) ile evlenmek için ilk adımı atmıştır. Güçlü duruşu, hayatı zor şartlar altında yeniden kurma gayreti çok çarpıcı ve bütün kadınlara cesaret verici bir örnektir. Efendimiz vahyi tebliğ ederken o da ataerkil bir toplumda risaletin halkla ilişkilerini yapmıştır. Hz. Hatice (radıyallahu anha), bu dinin medeniyeti, yaşama imkanı, iskanı ve hayat pratiğidir. Hem güçlüyü hem güçsüzlüğü bir arada yaşamıştır. Boykot döneminde varını yoğunu kızlarının çeyizlerine kadar Müslümanlara infak etmiştir. Kureyş'in toplamının servetinden daha fazla olan varlığından 13 sene zarfında üzerine giyecek sadece yama üzerine yama yapılmış bir elbisesi kalmıştır. Çünkü inandığı davaya kendini vakfetmiştir. Bütün zorlukları aşk potası içinde kendine göre şekillendirmiştir. Efendimiz Onunla evliliğinde tek eşlidir ve vefat edinceye kadar bütün hatıralarını ve arkadaşlarını aziz tutmuştur.

Hatice annemizi 'çöl ve deniz' kavramlarıyla anlatan Eraslan, kitaba da bu ismi veriş sebebini şöyle aktarıyor: "Mekke'de sabah ezanlarından sonra sürekli deniz sesi, rulo şeklinde dalgaların vuruş seslerini duyuyordum. Pencereden bakıyorum deniz yok. Hz. Hatice, çölü deniz kılmış muhteşem bir kadın. Resûlullah Aleyhisselam'a duyduğu aşkı bir denizi andırıyordu. Çölü denize çevirecek bir aşk bu. Hatice annemizle Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) aşkı, Hz. Yusuf ile Züleyha aşkının hayra tebdil olmuş zorluklardan arınmış halidir. Ha ve mim harfleri, birbirlerine aşk ile bağlanmıştır."

'Amcaoğlu' hitabı ikisi arasında parola gibidir

Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehaya) ile muhterem eşinin birbirlerine olan sevgisini anlatan Sibel Eraslan şöyle konuşuyor: "Efendimiz'in yer verdiğim bütün diyalogları kaynaklarla sabit. Ancak, Hatice validemizin dilinden harf harf bir aşk sözlüğü yazmak istedim. Efendimiz'e hitapları arasında beni en çok duygulandıran 'amcaoğlu'dur. Bu bütün sahih kaynaklarda yer alır. İkisi arasında bir parola gibidir. Bana çok arkadaşça gelir. Çünkü onların arasındaki ilişki tek başına aşk olarak söylenemez. Aynı zamanda çok iyi arkadaştırlar. Aynı yolda mücadele ediyor, aynı hayatı paylaşıyorlar. Çalışmalarımda bir aşk kitabı çıkacağını düşünmüyordum. Efendimiz insan-ı kamildir, kainatın efendisidir. Efendimiz bir aşk madenidir. Ama fark ettim ki, bu iki ışık birbirlerinden hiç ayrılmayan iki güneştir. Hz. Hatice'nin her halinde o aşkı görüyorsun."
 

sword

flawless Victory
İhvan Üyesi
Katılım
7 Kas 2006
Mesajlar
4,998
Puanları
0
Çöl / Deniz Hz. Hatice

Sibel Eraslan
TİMAŞ YAYINLARI

Peygamber Efendimizin (sav.) eşi Hz Hatice (ra.) hakkında yazılmış çok özel bir çalışma!

HZ. Muhammed’i (s.a.s.) peygamberliğinden evvel tanıyıp seven ve O’na ilk iman eden, mü’minlerin annesi Hz. Hatice’nin hayatına farklı bir bakış…

Sadakatin, sevginin, güvenin zirvesi bir kadın…

Ölümüne dek vefayla bağlı olduğu ve kendisine vefayla bağlı olan Son Peygamber’in eşi…

Tüm Müslüman kadınlar için bir örnek olan bu emsalsiz kadının hayatını, Sibel Eraslan, uzun bir araştırma döneminin ardından, şimdiye dek bilinen ve bilinmeyen tüm yönleriyle yazdı.

Hz. Hatice’nin hayatına farklı bir pencereden bakmak isteyenlerin üslubu ve anlatımıyla kuşatacak bir kitap!



 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42



"Seksek oyununda kuraldır; Taşınız kırıldığında, herkesten önce 'Parçası Benden!' diye yüksek sesle bağırmazsanız, oyundan atılırsınız. Hayat da böyle değil midir? Taşı kırıktır biraz... Ve parça parça bulurlar bizi, parça parça..." "Parça" ve '"parçalanma" diyalogu, Sibel Eraslan1 in bir türlü baş edemediği, hakkında kendisini asîa yatıştı ram ad ığs bir varoluş gerilimidir. Kopuş'un tüm sızısı ve yara beresi İçinden, adeta hayati bir refleks şeklinde atılan bir çığlıktır: "Parçası Benden"... 'Kitaptaki hikâyelerin mahsusen yarım bıraktî-mışhğını. "yüzünü, ziyarete geldim" cümlesiyle tamamlamak istiyor yazar... Her hikâye; bîr ziyarettir ve yolcu, elbette yolunda gerek...
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Sibel Eraslan / Nil'in Melikesi - Hazreti Asiye



Eylül 2010

Meryem'in açık alnı kandildir.

Meryem'in açık alnı ufuktur. Her seher güneş oradan yükselir ve her gecenin içine güneş o çizgiden batarak yürür.

Meryem'in açık alnı haritadır. O, yol gösterir, işaret eder, el sallar, uğurlar, dua eder hepimize.

Kadim günlerden bilinmez yarınlara ilerleyen zaman gemisinin, yolunu rotasını çizdiği ışıklı fener, onun alnında yanar...

Meryem, deniz feneridir...

Meryem'in açık alnı kapısızdır.

Secdeler o pak alnı öpmek için birbiriyle yarışır.

Meryem, annedir. Allah'ın Kelimesi'ne annelik etmek üzere seçilendir.

Meryem'in, oğlunu tutan elleri toprağın üzerinde durur.

Meryem kuldur! Rabbine yakın olandır.

O, Meryem'dir.

Cennet Kadınlarının sultanı Hz.Meryem'i anlatmak zorlu bir macera. Kadim masallar, hikmetli anlatılar, Eski ve Yeni Ahid'ler, Mezmurlar, Furkan-ı Şerif Kur'an-ı Kerim, Davud Peygamber'den kalma ilahiler, İdris Peygamber'in kayıp Suhufu, rüya defterleri, burçlar, yıldız haritaları, sabırlı deve hörgüçlerinden çıkan iniltiler, buruşuk yüzlü zeytin tanelerinin anlattığı kıssalar, ikonalar, madalyonlar, ebrular, hat levhalar... Sibel Eraslan hepsinin masasına tek tek oturdu, hiç sözlerini kesmeden her birini dinledi ve aralarından çekip getirdi Meryem Annemizi bugünün okuruna...
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Zaman değişiyor. Mekanlar değişiyor. Meraklar, ilgi alanları... Dün görmediğimiz ya da görmezden geldiğimiz pekçok şey bir anda en merak edilen husus haline gelebiliyor...
Olmaz mı? Hayat dediğimiz şey bu olsa gerek.
Bunu neden söylüyorum..
Elbette ki Sibel Eraslan'dan dolayı bütün bu girizgahı yaptığım bir gerçek.
Şöyle ki..
Ne Sibel Eraslan ismi yeni bir isim ne de bir anda ortaya çıkmış birisi...
Ertuğrul Özkök'ün yeni keşfettiği bir isim olabilir bizlerde bunu anlayışla karşıyalabiliriz.
Tanımamasını da, yazdıklarını, geçmişte yaptıklarını es geçmiş olabilir..
Sonuçta on yıl öncesindekini Ertuğrul Özkök'ten bahsetmiyoruz ama Sibel Eraslan ismi yirmi yıl öncesinde de vardı yirmi yıl sonrasında...
Ne yazdıkları değişti, ne ilgi alanları ne de kendisi...
Hukukçu ve başörtülü olduğu için alanında çalışamamış diplomasını duvarına asmış bir isim...


Refah Partisi döneminde Hanımlar Komisyonu Başkanlığını yaptı. Ama nasıl derler bizim camiada kendisi "abla" olarak bilinir..
İslamcı kadın harekatının öncülerindendir...
Timaş Yayınları'ndan çıkan Siret'i Meryem isimli Hz. Meryem'in hayatını hikayeleştirdiği, şimdilerde de ikinci baskısı olarak yeniden okuyucuya sunulan kitabı vesilesiyle, Ertuğrul Özkök'ü ziyaret etmiş kendisi. Hem yayımlanan kitabını götürmüş hem de ziyaret etmiş...
Peki bu ziyaret sonucunda ne oldu?
Bir anda Ertuğrul Özkök'ün Sibel Eraslan'la tokalaşıp tokalaşmadığı, elinin havada kalıp kalmadığını merak eder olduk...
Memleket meselesi haline dönüştü yani...
Lamı cimi yok ben de merak ettim, Ertuğrul Özkök bunu yazının başlığı olarak sununca okurlarına...
Siret'i Meryem'i konuşmak için Sibel Eraslan'la randevulaştık. Güzel bir tesadüfki kitabın isim babası Ömer Lekesiz de ordaydı...
Hem Siret'i Meryem'i konuştuk. Hem de şu merak edilen Ertuğrul Özkök'ün elinin havada kalıp kalmadığı meselesini...

BİZDE SİRET-İ YAZMAK BİR GELENEK

Siret-i Meryem ne demek?
İsmini Ömer Lekesiz koydu. Siret yolculuk demek. Yani yolculuğun hikâyesi ve bizde Siret-i yazmak bir gelenek. Siret bizim bibliyografya dediğimiz şeyin daha geniş anlatımından ibaret. Yani bir tür özel tarih anlatımı. Serüveni de içerir ama bu serüven sadece yapıp ettikleriyle değil aynı zamanda dünyaya verdikleri şekiller ile de bir anlatım tarzıdır. O bakımdan da daha çok Rabbani ya da ruhani tutumları olan insanların hayatlarına ilişkin anlatılara İslam kültüründe siret adı verilir.
Hz. Meryem’in hayatıyla ilgili çok eser olmadığını biliyoruz. Olmamasını neye bağlıyorsunuz?
Bu hem Türkiye’nin edebi, sosyolojik macerası ile ilgili hem de Hz. Meryem’e genelde insanlığın duyduğu saygı ile alakalı. Çünkü biz saygı duyduğumuz şeyleri aynı zamanda kutsarken biraz hayatın içinden uzaklaştırıyoruz. Yukarılarda uzak bir yerlere koyarız. Saygın bir yere yükseltiriz ama bu saygın yükseltme eylemi aynı zamanda bir tür unutmaya, bir tür hayattan dışlaşmaya tekabül eder. Kutsalın modern hayatın içinden adım adım bu şekilde uzaklaşarak, sisli puslu bir bulutun arkasına, bir tülün arkasına gizlenmesi gibi bir şey. Bir de Türkiye’deki edebi kamunun seküler tarzda kendini var etme girişimiyle de ilgili. Yani kutsal ya da mistik kahramanlara edebi kamu içerisinde bir anlam izdüşümü olamamıştır maalesef. Böyle bir seküler dayatma ile karşı karşıyasınız. Bu sizi bir tarihçi kılabilir. Mesela benim bir edebiyatçı olarak en korktuğum şeydir. Tarihçi değilsiniz, tarihçiliğin o insanı tahrik eden ve çağıran yoluna da düşmemeniz gerekir. Çünkü siz bir edebiyatçısınız. Öte yandan bir din vaizi, din öğreticisi de değilsiniz çok ince bir çizginin üzerinde yürüyerek ilerlemeniz gerekiyor. Tüm bu zorluklarla Hz. Meryem’i edebi olarak okumamızı geciktirmiştir diye düşünüyorum.
HZ.MERYEM BİZANSLILARIN AZİZESİYMİŞ GİBİ ALGILANIYOR
Meryem ismi aslında Türkiye’de çok yaygındır. Ama Hz. Meryem bilinmez. Hep mesafe vardır. Neden?
Haçlı Seferleri ile ilgili Doğululara has bir tedirginlik ve antipatik muhalefet var. Haçlı Seferleri’nde Haçlı ordusunun kullandığı simgelerden, yeminlerden, flamalardan şövalyelerin korunmak için kullandıkları ikonalara kadar hep Meryem sembolleri vardır. Meryem biraz bizde sanki Bizanslıların, Haçlıların azizesiymiş gibi algılanıyor. Bu yanlış algıyı da biz tashih etmek zorundayız.

Son dönemin dikkat çeken kitabı Siret-i Meryem'in yazarı Sibel Eraslan,
arkadaşımız Nursel Tozkoporan'ın sorularını cevapladı, Hazreti Meryem'i anlattı...
KURANI KERİM'DE HZ. MERYEM İLE İLGİLİ 34 AYET VAR

Hz Meryem Kur’an-ı Kerimde nasıl anlatılıyor?
Hz. Meryem Allahu Teala’nın son sözüdür. Kur’an-ı Kerim’de iffetiyle, yüksek ahlakıyla fedakârlığı ve feragatiyle kadın - erkek insanlığa örnek gösterilen nadide insanlardandır. Hz. Meryem ile ilgili 34 ayet vardır. Kanonik İncillerde sadece 19 ayet var. Sanki zihnimizde klasifikasyon var ve işte Meryem Hıristiyanlara, Haçlılara, Bizans’a ait bir şeydir. Mesela İstanbul’da da Hz. Meryem ile ilgili birçok ikonayı görebiliyorsunuz. Veya Şam’a, Halep’e gittiğinizde Meryem annemizin o figüratif desenlerinin ne kadar etkin olduğunu görürsünüz. İtalya’da, ispanya’da keza görüyorsunuz. Ama bizim hürmetimiz ve sevgimiz bambaşka. Hıristiyan dünyasından daha aşağıda, daha soluk, daha sönük, daha düşük bir Meryem yok. Bizde mesela Hz. Peygamberimiz, kızı Hz. Fatıma’yı bir konuda güzel bir cevap verdiği zaman, “Benim sözü de yüzü de Meryem’e benzeyen güzel evladım” diye seviyor ve alnından öpüyor. Hz. Fatıma çok akıllı, fetanet sahibi bir kadın. O’nun her hailini Efendimiz niçin Meryem’e benzetiyor? Çünkü Kuran’da da çok güçlü bir Meryem örnekliği var.
SON 15 YILIM BU HADİSİ ŞERİFİ ÇÖZMEKLE GEÇİYOR

Bir Hadisi Şerifte Peygamber Efendimiz cennetin sultanı olan kadınları sayıyor…
Evet. Efendimiz bir gün eline bir hurma dalı alıp yere 4 uzun çizgi çizdi. Arkadaşlarına 4 uzun çizginin ne olduğunu sordu. Onlar da, “Siz söyleyin “dediler. Hz. Peygamberimiz; “Hz. Asiye, Hz. Meryem, Hz. Hatice ve Hz. Fatımadır. Bunlar cennetin sultanı kadınlardır” diyor. Niçin cennetin sultanı dedi? Ben bunun üzerinde çok durdum. Son 15 yılım bu Hadis-i Şerifi çözmekle geçiyor.
Neden dünyanın sultanı demedi?
Cennet daha uzak, daha gelecekte, daha atide, hatta spekülatif yani şu anda bilmediğimiz bir yer. Zaten cennetin Arapça’da gizlilik gibi de bir anlamı var. Cennete atıf yaparak aslında bütün zamanları kastediyor. Yani dünyanın biten zamanından sonra da ileriki yeni zamanın cennete, ahrete dair o zamanın içinde de bu kadınların bir temelini atmıştır. Dolayısıyla o 4 sütün gibi olan 4 kadın büyük kadınlardır. Dünyanın kaidesini taşırken aynı zamanda o kaidenin bir ucu da ahrette. Bu demektir gibi tüm zamanların en önemli sütunu o kadınlar. Ben onların izdüşümlerinin peşine düştüm.
Hz. Meryem’im hayatını yazmayı belki hep düşünmüşsünüzdür ama ilk yazmaya başlamanız nasıl oldu?
Çok iradi olduğunu söyleyemem. Çalışmam önce Hz. Fatıma ile başladı. Sıralama kronolojik olmadı. Sonra sıra Hz. Meryem’e geldi. Meryem beni Hatice’ye itti. Birinin elinden diğerinin eline gönderildim gibi adeta. Bu aslında bana da uyuyor. Yani tarih ve kronolojik anlatım erkek zihninin yazıya döktüğü bir şablondur ve düzdür. Eksi istikametinden artı istikametine doğru gider, hiç kırılmaz. Ama benimkisi hep kırılmalarla dolu, sondan başlamışım Hz. Fatıma ile sonra ikinci kadın Hz. Meryem ve üçüncü kadın… Şimdi birinci kadını çalışıyorum. Normalde bir erkeğin zihni böyle çalışmazdı. Hz. Asiye’den ve Mısır tarihinden başlar ve diğer kadınlarla devam ederdi.

35‘DEN SONRA ERKEKLERİN ELİNİ HAVADA BIRAKMIYORUM
Ertuğrul Özkök ile tokalaştınız mı?
Evet. Ben 35 yaşından sonra bana elini uzatan erkeklerin elini havada bırakmıyorum.
Ertuğrul Bey elini uzattı mı?
Evet. “Hoş geldiniz” dedi.
Peki daha önce görüşmüş müydünüz?
Daha önce de Hz. Hatice kitabında görüştük. Bu ilk görüşme değildi. Yayınevleri Genel Yayın Yönetmenlerine kitap gönderiyorlar. Bazılarına ben eşlik ediyorum. Taha Akyol, Ertuğrul Özkök gibi yazarlara ben gittim. İkisi de çok nazik karşıladılar ve ağırladılar.
Ertuğrul Özkök bir yazısında “İslami kesimin kadınları içlerindeki aşkı korkmadan söyleyebiliyorlar” diye yazmıştı. Gerçekten de öyle mi?
Tabii bu dışarıdan bir izlenim. Öyle görmüş olabilir. Ben sosyolog değilim. Ayrıca aşk çok rahat söylenebilecek bir şey de değil. Benim aşkın etrafında dönmem, edebiyat, tasavvuf bağlamında veya ontolojiyi anlama açısından baktığımda yaratılışın başlangıcında“bilinmeyi istedim” var. Yani Cenab-ı Hak bilinmek istedi, onun üzerine “Ol” dedi ve oldu”. Bilinmeyi istemek ile aşkı çok iç içe düşünüyorum. Dolayısıyla benim bakışımla ve etrafında dolandığım aşk kelimesi ile bugün sosyologların ya da gazetecilerin daha popüler düzeyde yaklaşımları arasında bir tını farkı var.
BİZ SEVGİLİYE HÜRMET EDEN BİR GELENEKTEN GELİYORUZ

Yazısının devamında da; “Kadınların bu rahatlığı İslami kesimin erkeklerini ürkütüyor” diyor. Ürkütüyor mu peki?
Doğu insanlarında uzaktan sevme hadisesi diye bir şey vardır. Biz iki gözümüzü birden dikip ele geçirmeci, keşfedici veya analitik düzeyde bakamayız. Doğulular olarak daha mahcup kişileriz. Bu bizim Türk filmlerinde de vardır ya da Leyla ile Mecnun’da, eski okuduğumuz menkıbelerde, şiirlerimizde de vardır. Uzaktan sevilen birisidir sevgili, incitilmez, ona çok kolay dokunulmaz, nazar değmesinden korkulur. Ve nazar değmesin diye iki gözümüzü dikerek ona yöneltemeyiz. Yani biz sevgiliye hürmet eden bir gelenekten geliyoruz.
Dolayısıyla bu konuda erkekler mi yoksa kadınlar mı daha atak?
Bu çok üstte ve benim sözümün dışında bir tartışma. Doğrusunu isterseniz bilmiyorum. Çünkü her okuduğum aşk hikâyesi, aşka dair her şiir her defasında karşıma farklı bir şekilde çıkıyor. Erkekler mi yoksa kadınlar mı daha atak? Böyle bir ayrım yapamıyorum. Fakat yeni olan her şey tabii ki bir tedirginlik doğurur. Muhafazakâr kesimde kadınların yazması ve konuşması yeni bir şey olduğu için konuştukları konunun içeriği ne olursa olsun zaten hem merak hem de tedirginlik uyandırıyor. Bu bağlamda aşk bahsi de bunun içinde olabilir ama doğrusu isterseniz aşk konusunda kadınlarda ve erkekler ciddi bir tartışmanın olduğunu da düşünmüyorum.
AKİT, PİRİ REİS'İN KORSAN GEMİLERİNDEN BİRİSİ GİBİ

Ertuğrul Özkök’ün size övgüler yağdırması kendi çevrenizde nasıl karşılandı?
Bana ciddi olarak bir tepki gelmedi. Ama muhakkak garip bir durum olarak hissedilmiştir. Çünkü ben Vakit Gazetesi’nde yazıyorum. Ertuğrul Bey Hürriyet Gazetesi’nde çok uzun yıllar genel yayın yönetmenliği yaptı. İki gazetenin birbirine karşıt duruşları var. Hürriyet çok güçlü bir amiral gemisi gibi. Bizim Vakit biraz böyle Piri Reis’in korsan gemilerinden birisi gibi. İki ayrı uçtan insanların birbirlerine selam vermeleri veya birbirlerini kısa bir süre de olsa saygı ile dinlemeleri insanlara garip gelebilir. Böyle takım tutarcasına insanların birbirlerine yüksek sesle bağırmaları benim hoşuma gitmiyor. Bu aynı zamanda prim yapan, reyting getiren bir şey. Dolayısıyla bir karşılığımın olmadığını görüyorum, farkındayım.
Medya kurallarına göre hareket etmediğinizi mi söylüyorsunuz?
Ben kendimi medyacı olarak görmüyorum, zaten değilim de. Ama Hürriyet ve Vakit’in tabi ki politik duruşları, dünyaya bakış açıları farklı ama bu bir kural değil. İnsanlar birbirlerini anlamaya çalışabilirler ki Ertuğrul Özkök’ün Umre’ye gitmesi benim için çok önemliydi. Mesela annem gibi bir kadın okuyucu bunu çok önemsedi. Çünkü anlamaya dair, Doğu’ya dair kutsalı çözmek için bir adımdı.
ÖZKÖK’ÜN YALIN AYAK GÖRÜNTÜSÜ BENİ ALLAK BULLAK ETMİŞTİ

Ertuğrul Özkök ile Umre’yi konuştunuz mu?
Geçen yıl görüştüğümüzde zaten Umre dönüşüydü. Mesela hem Ertuğrul Özkök’ü hem Hasan Karakaya’yı Umredeki resimleriyle düşünmek çok ilginçti. Ben en son Umre’ye Hasan Karaya ile birlikte gittim. Hasan Bey’den kız kardeşim çok çekiniyordu. Okumalarda çok cevval birisi olarak göründüğü için çekiniyordu. “Hep ben örtülü değilim, orada örtüneceğim ama Hasan Bey bana kızar mı? diyordu. Orada Hasan Bey’in çok kibar, jest sahibi olduğunu gördü. Salon kurallarını bilir ve uygular. Mesela Hasan Karakaya ağlıyordu, birlikte fotoğraflarını çektim. Hem çok sert, mücadeleci bir adam ama diğer yandan naif, kırılgan, tavaf ederken ağlamaktan gözleri kızarmış fotoğrafları vardır ben de. Ertuğrul Özkök’ün de çorapsız ve terliksiz fotoğrafı vardı. Böyle Kabe’nin önünde oturmuş, kollarıyla dizlerinden tutmuş. Onun o çorapsız, yalın ayak görüntüsü beni çok allak bullak etmişti. Kâbe böyle bir yer. Yani üzerimizdeki bütün fazlalıkları atıyoruz. Orada acizliğimizi, küçüklüğümüzü, dünyanın kocaman bir şey olduğunu, kâinatın, evrenin ve O’nun yaratıcısının azameti karşısında bizim çok küçük insanlar olduğumuzu görüyorsunuz. Bütün güç apoletlerinden, rütbelerinizden, üst kimliklerinizden sıyrılıyorsunuz. Ve orada tavaf eden binlerce insanın içine karışıp kumsaldaki bir kum gibi siz de o dönüşün içine katılıyorsunuz. Bu çok etkileyici bir deneyim. O savaş lideri gibi duran insanların apoletsiz, rütbesiz fotoğrafları benim için çok etkileyiciydi.
Bu konuyu birebir konuştunuz mu?
O kadar yakın bir konuşmamız olmadı. Ama ayakkabısız ve çorapsız fotoğrafının çok etkileyici olduğunu söyledim.
Peki, siz bunu neye bağlıyorsunuz?
Bunun benim darmadağınıklığımla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir yönü parçalanmışlıklarımla, ahir zamanda yaşıyor olmamla, bilgisizliğimle, yetimliğimle yani kimsesiz ve parçalanmış olmamla ilgili. Bir yönü de takdir-i ilahi yani bu annelerin, kadınların kendi aralarında da çok ciddi bir ilişki var. Ve onlar kendilerine yaklaşmak isteyen kişileri böyle bir sandal gibi birbirlerinden birbirlerine gönderiyorlar gibi bir hisse kapılıyorum. Tasarruflarını hissetmemek imkânsız. Baktığım bütün kız kardeşlerimizde, annelerde, kadınlarda dünyadaki kadın hareketlerine dair bütün performanslarda hepsinin iz düşümlerini okumama imkân sağladı.
“KEŞKE YAZMASAM, KESKE YAKINLAŞMAYA ÇALIŞMASAM” DEDİM

Endişe taşıdınız mı?
Tabii ki taşınmaz mı?
Endişelerinizde haklı çıktınız mı?
Beynim yanıyor yani. Mesela bu sabah namazından sonra çok ciddi bir şekilde; “Keşke yazmasam, keşke yakınlaşmaya çalışmasam” dedim. Hata mı ettim? Kutsiyetlerine dair bir hürmetsizlik mi ettim? Tabii bunları düşünüyorum. Sabah namazından sonra Hz. Meryem’i düşünüyordum ve Onunla ilgili bir şeyler yazıyordum. Kendimi çok ezik hissettim. “İnşallah hürmetsizlik etmiyorumdur” diye defalarca ruhaniyetlerinden de özür dileyerek yapıyorsunuz bu işi. Çünkü çok yüksekler, çok güzeller, çok kâmiller. Allah’ın seçtiği hele ayette Hz. Meryem için; “Allah Onu özenle yetiştirdi, bir çiçek gibi” diyor. Şimdi siz bu kişiye nasıl yanaşacaksınız? Hangi eksik, aciz halinizle, nasıl yanaşacaksınız?
Ama bir şekilde de anlatılmalı…
Tabii ki edebiyatın içine de çağrılmalı. Çünkü ben kendi kimliğim ve benliğimi biraz büyükannelerimin fotoğrafları üzerinden bakarak kurmaya çalışıyorum. Her çocuk büyükannesini merak eder. Onun en doğal hakkıdır. Bu kadınlar da bizim büyükannelerimiz. Onların sözleriyle, dualarıyla, ninnileriyle öğreniyoruz. Tarihin içerisinde açtıkları çığır, feragat ve fedakârlığa dair o yarılmanın vektörel açısı içerisinde bugünlerde yaşıyoruz. Ama yine de insan çok tedirgin oluyor. Çünkü Hz. Meryem Hz. İsa’nın da hikâyesi demektir biraz. Hz. Fatıma’nın, Hz. Hatice’nin hikâyesi biraz sevgili Peygamberimizin de hayat hikâyesi demektir. Bu yakınlık ister istemez yazarı çok ciddi bir sorumluluk altına itiyor.
MÜSLÜMAN BİR KADININ YAZMASI İLGİ UYANDIRIYOR

Kitabın çevirisi yapılıyor mu?
Evet. Hem Hz. Hatice hem de Hz. Meryem çeviri aşamasında. Tabii ki ilgi uyandırıcı bir şey de. Müslüman bir kadının ve özelliklede İstanbul’dan bir kadının yazması ilgi uyandırıyor. Çünkü İstanbul Ayasofya ile ilişkilendirilmiş, Batı’dan bakıldığında Meryem ikonasıyla da çok eşleştirilmiş bir yer.
BATI'DA MERYEM ÇOK CİDDİ BİR SANAT MENŞEİDİR

Hıristiyan dünyasında Hz. Meryem ile ilgili kitap var mı?
Bütün şairler, felsefeciler Hz. Meryem’in etrafında dolanırlar. Mesela Goethe bunlardan birisidir. Veya işte Kristi Vana’nın son metinleri Hz. Meryem üzerinedir. Rönesans resmi dediğimiz şey baştan sona Meryem resmi demektir. Batı’da Meryem çok ciddi bir sanat menşeidir.
Peki siz kaynak olarak nerelerden yararlandınız?
Kur’an-ı Kerim, hadis kitapları var. Bunun dışında da İnciller. Kanonik İnciller arasında mesela Yuhanna’yı severim. Kanonik olmayan İncillerden Barnabas’ı, Saint Tomas’ı severim. Özellikle Saint Tomas’ı Ahmet Yüksel Özemre dilimize çevirmiş ve tefsir etmiştir. Çok hikmetli öğretiler, çok hikmetli hikayeler vardır. Hz. Meryem Taberi tarihinde geçer. Muhyiddin-i Arabi Hz. Meryem ve Hz. İsa bahsini çok önemsemiştir. O’nun öğretisinde çok önemli bir mihenk taşı gibidir. Şimdi Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin divanını okuyorum. Mesela Hz. Meryem ve Hz. Asiye çok atıf yapılan iki kadın figürü.
Bu ön çalışma ne kadar sürdü?
Hz. Fatıma’dan itibaren hep okuyorum. Masiyon mesela önce Hz. Fatıma’yı okumaya başlamıştı. Ama Masiyon hep Meryem ile kıyaslayarak ortaya koyar. Aslında 1999’da ben Hz. Fatıma’yı okurken Meryem’i de okumaya başlamıştım. Bunu sonradan fark ettim. Yazmam iki yıl sürdü.

MERYEM DÖNEMİN EN İYİ HAFIZIYDI

Hz. Meryem kadınlar için ne ifade etmeli? Kadınlar Hz. Meryem ile nasıl bir empati kurmalılar?
O’nun yaşadığı her şeyle çepeçevre sarılıyız. Meryem Filistin, Gazvelidir. Filistin’in ilk mültecileri Meryem ve oğlu İsa’dır. İlk onlar Filistin’den sürüldüler. Hala devam eden bir kaderidir bu Filistin’in. Filistin’in kaderi Meryem annemizden bu yana değişmemiştir. Orada hep bir hüzün, hep bir keder, hep bir yerinden yurdundan çıkarılma olmuştur. Sürgün yoluna düşmüş kadınlar, bebekler var. Hz. Meryem Mısır’a sürgüne gidiyor. Orada tarla işçiliği yapmıştır. Çocuğuna hem ana hem baba olmuştur. Bugün bizim sürdüğümüz modern hayatın o kadar benzeri ki. Bütün zorlukları orada yaşamış. Çünkü bir kolunda çocuğu, bir kolunda tarlayı biçtiği aletler… Bir gün boyunca o halde biçti. Bir sap buğday veriyorlardı, onu alıp evine götürüyordu.
6 BİN ERKEK ÖĞRENCİNİN ARASINDA TEK BAŞINA BİR KADIN

Keza kadınların okumasının yasak olduğu bir dönemde Hz Meryem’in okuması da çok önemli…
O dönemde kadınların Beyti Makdis’e girmeleri yasak, merdivenlere dahi çıkamıyorlardı. İlim öğrenmeleri okumaları yasak. Çünkü İsrailloğulları’nın kadınları çok ciddi muhalefet geliştirebilecekleri bir dile sahip. Tevrat da o dili kışkırttığı için o dönemdeki hahamlar Tevrat’ı okumalarını istemiyor. Ama Meryem döneminin en iyi hafızı ve en iyi hattatı. Düşünün yani 6 bin civarındaki erkek öğrencinin arasında tek başına bir kadın orada okuyor. Bu dönemin üniversitesi gibi düşünün. O dönemde Beyti Makdis’in okuldan mezun olanlar hattat oluyorlar aynı zamanda fıkıh âlimi oluyorlar. Veya öğretmen yani tebliğci vaiz oluyorlar. Hz. Meryem’in bu iki mezuniyeti de vardır. Döneminde hem en iyi hatiptir hem de en iyi fakihtir, en iyi hattattır. Okulun bir numaralı öğrencisi olarak mezun oluyor.

Haber 7
 

mostar

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
6 Ara 2009
Mesajlar
1,011
Puanları
0
Sibel Eraslan'ın can parçası H.Z.Fatıma,
Çöl ve Deniz H.Z. Hatice siret dizisinin devamı...
 

YagmuR

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2006
Mesajlar
2,504
Puanları
0
Yaş
32
Web sitesi
www.gencislam.com
Ama bu kitap serinin diğer kitaplarından daha farklı, Hz. Haticenin kitabı kronolojik olarak siret kitabı tarzında ama siret-i meryem roman havasında çok güzel bir kitap, bir kerede okunup bitirecek kadar akıcı. Özellikle içindekiler bölümü Meryem suresinin ilk ayet-i kerimesi olan “Huruf-u Mukatta” harflerine göre “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd” isimlendirilmiş olması çok hoş olmuş.
Teşekkürler sessizlik abi...
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
HZ. MERYEM CESARET, FEDAKÂRLIK, SABIR DEMEKTİR

Ama hep Meryem, sanki daha hayatın dışında, kendi içine kapanmış masumiyetin simgesi içerisinde bir inci gibi anlatıldı…
Evet, incidir ama aynı zamanda çok cesur ve güçlü birisidir. Hz. Meryem’den bugüne ne gelebilir? Cesaret, feragat, fedakârlık, sabır ve yine cesaret yine cesaret. Babası olamayan bir çocuğa hem ana hem baba olmuştur. Bugün de törelerin karşısında kadın çok ciddi manada bir hukuk mücadelesi veriyor. O zamanki töre de babasız bir çocuğu dünyaya getirdiği için Hz. Meryem’i ölümle tehdit ediyordu. O töreyle de yaptığı bir mücadele var. Dolayısıyla yaşadığı her şey bana çok güncel geliyor. Bugün de karşılıkları olan şeyler.
KURAN’IN DİLİ HZ. MERYEM’İ ÖZGÜN KILIYOR

Hz. Meryem hem Kuran’da hem de İncil’de tasvir edilmiş. İncil’deki Meryem ile Kuran’daki Meryem benziyor mu?
Kur’an-ı Kerim’de çok daha yüceltilerek bizatihi Allah’ın överek anlattığı bir sima. İncillerde daha İsa’ya bağlı olarak anlatılıyor. Yani İncillerde Hz. İsa’nın anası olarak geçiyor. Bizim Kuran’ın dili ise Hz. Meryem’i övgün kılıyor. Hz. İsa’ya Meryem’in oğlu olarak bakıyor. Birisi İsa’nın annesi diye bakarken diğeri Meryem’in oğlu diye bakıyor. Buna da hayret ettim. Yani bir çiçeğe benzetilerek tarif edilen kişi ve kendisine ait vahiy geliyor. Muhteşem bir kadın.
Hz. Meryem’in resimlerini gördüğünüz zaman Hz. Meryem bu diyebiliyor musunuz? Resimler sizin kafanızda canlandırdığınız Meryem’i yansıtıyor mu?
Her ressam kendi zihnindeki, gönlündeki Meryem’i çizmiştir. Bize hayat veren su çok önemli. Bir yerde taşınması gerekiyor. Ya bir bardak ya bir şişe ya da hiç olmadı o suyu elinizle alırsınız veya bir akan suya dudaklarınızı uzatırsınız. O suya kavuşabilmeniz için bir vasıta olması gerekiyor. Meryem de ilahi rahmet olan Hz. İsa’ya ulaşmak için annelik derecesinde bir kıvamla, bir Ahsen-i takvim üzere, güzel bir kıvam üzere yaratılmış örnek bir kadın.
Hz. Meryem bir otorite sarsıcı kadın…
Kesinlikle. Öyle zaten… Mevcut statükoyu patlatan, çatlatan bir kayanın içerisinden çıkan bir nane dalı gibi… Bir bakarsınız kayaların üstünde bir ıtır çiçeği çıkar. Bir nane, bir kekik çıkar. O taşın bağrından nasıl çıkmış diye hayret edersiniz. İşte Hz. Meryem biraz öyle bir şeydir yani.


HZ MERYEM, KURAN’DA EN ÇOK ÖRNEK GÖSTERİLEN KADINDIR

Kuran’da en çok örnek gösterilen kadın diye biliyorum. Doğru mudur?
Evet, en çok örnek gösterilen kadın. Bir de kadın erkek bütün kahramanlar nazarında düşünecek olursanız en çok örnek gösterilen insanlardan biridir. Peygamberimize örnek gösterilmiştir bir de. Ey Muhammed Meryem’i de an diye bizzat son elçisine talimat vermiştir. Peygamber Efendimize söylenmiş her teklif O’nun ümmetine de söylenmiş. Dolayısıyla biz de Hz. Meryem’i çok sık anması gereken bir toplumuz. Hıristiyanlara, Bizanslılara falan bırakılmış bir iş değil. Edebiyatıyla, tarihiyle olsun Hz. Meryem’i anmak bizim vazifemiz. Bütün insanların görevi ama en çok da Hz. Muhammed’in ümmetinin vazifesidir.


Hz. Meryem ile Hz. Fatma arasında benzerlik var mı?
O’nu Hz. Peygamberimiz söylüyor. Tabii ki çok benzeşiyorlar. Hayata bakışları, zekaları, cesaretleri ve çok kırılgan gibi gözüken o masumiyetin içinde geleceğe dair taşıdıkları işaret ve çekirdekler. Birisi Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin annesidir, birisi de Hz. İsa’nın annesidir. Ve her iki anne de çocukları üzerinden çok ciddi bir kederi yaşamışlardır. Her ikisi de kurucu üyedir. Hz. Fatıma ile aynı zamanda bizim geleceğimiz kuruluyor. Hz. Meryem ile birlikte de insanlığın geleceği kuruluyor. İkisini de birbirine benzetiyorum.


"ALLAH" KELİMESİNİN BÜTÜN ŞİFRELERİ HZ.MERYEMDE GİZLİYDİ

Hz. İsa’nın dünyaya gelişi Kuranı kerimde nasıl anlatılıyor?
Hz. İsa’nın dünyaya gelişi Kur’an-ı Kerim’de çok lirik bir dille anlatılır. Hz. Meryem başına ne geldiğini bilmiyordu. Yani genç bir kızdı çünkü. Evlenmedi. Birden içinde büyüyen bir gerçekle uyandı. Ve o gerçek Hz. İsa olacaktı. Kur’an-ı Kerim’de Allahu Teâlâ Hz. İsa’ya “Allah’ın kelimesi” der. Allah kelimesini bir kadına taşıttırdı. Allah’ın kelimesinin bütün şifreleri Hz. Meryem’de gizliydi. Çocuğunun o hakikate dayalı yüksek söyleminin özü Hz. Meryem’in içindeydi, kalbindeydi, ruhundaydı. Hz. İsa’nın dünyaya gelişi büyük bir basiret ve cesaret gerektiriyordu. Ve o taşıyıcı güç, cesaret bir kadına verilmiştir.
Hem de evli olmayan genç bir kıza...
Hz. Meryem’in çocuğunu dünyaya getirirken mescitten uzaklaşması, sancı çekmesi, ihtiyar ve kurumuş bir hurma dalına dayanması… Karanlığın içinde tek başına gitti. O acıyla, o yalnızlıkla, O’na sadece meleklerin fısıltısı yetişebiliyordu. İşte; “Şu hurma dalına uzan, o dalı tut” gibi… Birden bire o yeşerdi ve hurmalar çıktı, birden bire yerden su fışkırdı. O coğrafya sanki hep birlikte bir zikir diliyle konuşmaya başladılar. Toprak içinden suyu çıkarttı. Herkes Meryem’e yetişmek istiyordu. Bir şekilde kimsesiz kadına yardım etmek istiyordu. Gecenin karanlığında tek başına Allah’ın kelimesini yüklenmiş bu kadının doğumuna tanıklık ediyorlardı. Yani ölmüş bir ağaç birden dallarını yeşertiyordu. Uçlarından hurmalar sarkıyordu. Adeta ‘buyur’ diyordu… Niçin insanlar duyarsızdı? Bir kütüğün dile geldiği, bir taşın toprağın çatlayıp içinden su çıkarttığı Meryem’in sesini kim duyacaktı? 2010 yıl sonra bizim bu sesi duymamız gerekiyor. Ve bu sese “Lebbeyk” diyerek “Biz de buradayız ve sana tanıklık ediyoruz Meryem annemiz” diye haykırarak koşmamız gerekiyor aslında.


Hz. Meryem Hz. İsa’nın ölüm haberini aldığında ne yaptı?
Hıristiyanlar çarmıha gerilenin Hz. İsa olduğunu düşünüyorlar. Bizim tefsirlerimizde, tarihlerimizde böyle anlatılmaz. Hz. İsa için vefat etti, öldü kelimesi kullanılmaz. Göklere kaldırıldığı söylenir. Havarilerden yani yakın arkadaşlarından birisi O’nu ihbar etmiştir. Bu hem Hıristiyan hem de Müslüman kaynaklarında böyle. Ve vali onu tutuklatmıştır. O ihbar eden havari Cenab-ı Allah tarafından Hz. İsa’nın suretine benzetilmiştir. Ve onu tutuklayıp götürmüşlerdir. Bize anlatılan budur. Müslüman dünyasında kıssa bu şekilde devam ediyor.


Hz. Meryem hakikati biliyor muydu?
Tabii Hz. Meryem de hakikati bilmiyor. O da oğlunun tutuklanıp götürüldüğünü zannediyor. Ama daha sonra mesela Taberani’de oğlunun görüntüsünün kendisine gelip, “Üzülme anne öldürülen kişi ben değilim” diye ifade ettiği anlatılır. Tizianiyo resminde kabristandaki halleri resmedilmiştir. Annesiyle bir tür vedalaşmasıdır. Mecdeli Meryem var yanında o arada. Çok ağlıyorlar, her gün nerede olduğunu bulmak için kabristanda kemiklerini arıyorlar. Bir annenin kaybettiği oğlunun arkasından yaşadığı durum muhakkak ki dünyanın en dramatik sahnelerinden birisidir. Tabiri caizse Hz. İsa’ya annesiyle vedalaşma imkânı verildi, ikram edildi. Ama Kur’an-ı Kerim’de böyle bir bilgi yok. Bize tarihi anlatılar şeklinde gelen şeylerden söz ediyorum. Benim ruhumu çok etkin hale getirdiği için o sahneyi unutamıyorum. Bir anne ile oğlunun yaşadığı dram Hz. Meryem’in son sayfalarında vardır.


Hz. Meryem’in oğlundan sonraki hayatıyla ilgili bir bilgi var mı?
Bizde bu kıssa burada bitiyor. Kur’an-ı Kerim’in anlattığı kıssalarda çoğunun sonunu anlatmaz Cenab-ı Allah. Bu yüzden 1500 yıldır kıssaları merakla okuruz. Velâkin ucu açık hikâyelerdir. Böyle olmasının sebebi insan var oldukça dönüp dönüp bu kıssaları okuması ve sonunu merak etmesi.


Sonunu bilsek bu kadar merak etmeyebilirdik herhalde…
Aslında Batı’nın roman anlayışı da bu. Sonunu detayıyla bilir ama onu tamamıyla dışa iter. Öğrendikten sonra dışa çıkarır. Ama Doğu’daki okuma kıssalar üzerinden gittiği için sonu yok. Başlangıcı da sonu da açık. Kur’an’ın açık kalmasındaki hikmet de bu. Kur’an kendini açık bıraktıran bir kitap çünkü bir roman değil, başı sonu belli bir insan yazısı değil. O yüzden insanlar hala onu açıp okuyorlar. Hz. Meryem kıssasının da hem başı açık hem de sonunun ne olduğunu bilmiyoruz. Kısa bir süre daha yaşadığına dair bir bilgi var, Anadolu’ya geldi diye bir bilgi var. Veya bir sala atladı o salla Akdeniz’i aşarak Magosa açıklarına gitti diye bir bilgi var. Hıristiyan tarihçilerinin anlattığı bilgiler bunlar. Ben de mahsusen o veda ile bıraktım… Doğu’ya ait birisi olduğum için o geleneği kırmadım. Ucunu açık bıraktım ama bir anne için evladına veda müthiş bir sondur zaten. Ondan sonra anne yaşasa ne kadar yaşamıştır? Evladına veda ettikten sonraki hayatına yaşam mı denir? Hz. Meryem bir öğretmendi. Muhtemelen son nefesine kadar da o hikmetleri kendi çevresindeki insanlara öğretmeye devam etmiştir.


CENABI HAK KUDRETLİ TEKLİFİNİ BABASIZ BİR ÇOCUĞUN ÜZERİNDEN İKAME ETMİŞTİR

Hz. İsa neden babasız dünyaya geldi?
İşin fıkıh boyutu var ama ben edebiyatçı olarak anlatabilirim. Cenab-ı Hak sünnetullahı gereği bizleri bir anneden ve babadan üretmiş fakat bunun bazı istisnaları var. Mesela Hz. Âdem’in hem annesi hem de babası yok. Keza Hz. Havva da öyle. Hz. İsa’nın da babası yok. Burada ironik bir durum var. Bu aslında topluma sorulmuş bir soru. Ünlü ceza avukatı Jacques Verges’in çok sevdiğim bir cümlesi vardır. “İşlenmiş her söz topluma sorulmuş bir sorudur” der. Babasız bir çocuk olmak sadece Batı’nın, Doğu’nun, Hıristiyanların, Müslümanların değil bu dünyanın en zor sorularından birisidir. Cenab-ı Hak kudretli teklifini babasız bir çocuğun üzerinden ikame ederek aslında bizdeki bu yaygın kadim töreyi de sarsmıştır. Yani o sözünü dilerse bir taştan söylettirir, dilerse bir örümcek ağından söylettirir, dilerse babasız bir çocuğu kendi peygamberi kılarak kendi kelimesini söylettirir. Ve o babasız çocuk çığır açar. Bunda yetimlere bakışımızı sarsıcı bir teklif gizli.
Nasıl yani…
Hz. Meryem’i de annesi öyle dünyaya getiriyor. “Bu beklemekte olduğum evladımı senin yoluna adıyorum Ya Rabbi. Bütün bağlılıklardan uzaklaştırarak senin yoluna adıyorum” diyor. Ve Hz. Meryem ile ilgili bu ayetten yola çıkarak vakıflar kuruluyor. Doğu’da vakıfların çoğu yetim çocuklarla ilgiliydi. Tarık bin Ziyad annesiz babasız bir çocuktu ama O’nu İslam toplumu alıp o vakıflarda öyle güzel bir şekilde yetiştirdi ki gemilerini yakan o romantik komutana dönüştü. Ve 1492’ye kadar Avrupa’ya ışık saçan Endülüs Medeniyeti’ni kurdu. Buradan bize bir teşvik de var. Bizim toplumsal yük gibi gördüğümüz o yetimlerde hepsinde birer Hz. İsa, Hz. Meryem var. Endülüs fatihi Tarık bin Ziyad onların arasından çıkabilir. Allahü Teâlâ bizim alışık olduğumuz sınıflandırmayı burada allak bullak ediyor. Töreyi ironik kaderle çok ciddi bir sorgulamadan geçiriyor diyebilirim.


BÜYÜKANNEMİZE KAVUŞMAK, SARILMAK GİBİ

10 yıl sonra Hz. Meryem’i anlatmak nasıl bir şeydir?
Heyecan verici ve coşkulu bir şey. Yani büyükannenize kavuşmak, sarılmak gibi. O’nun izlerinin üzerinde koşmanın coşkusu yetiyor zaten. Bütün nehirlerin özlediği şey denize kavuşmaktır. Bizimde âcizane dereler, çaylar olarak Hz. Meryem’e doğru akmaya çalıştık.
Hz. Asiye’yi ne zaman okuyacağız?
Yazdığım kısımlar, okuduğum kısımlar var. Çalışıyorum. Daha çok okuma serüveni olarak görüyorum.

Haber 7
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Sibel Eraslan / Nil’in Melikesi



Ağustos 2011


Seni suların içinden çekip çıkardı kalbim,
Musa koydum ismini,
Bir göz aydınlığısın benim için,
Nil, bir kandil gibi astı seni içime.
Musa koydum ismini,
Seni sulardan çıkardım

Güzellik, bereket, iyilik ve cömertlik onda toplanmıştı. Asiye alçakgönüllüydü, cesurdu. Kavgaları yatıştırıp anlaşmazlıkları çözen, başkalarının selameti için kendini feda eden, haksızlığa isyan edendi o. Bir sütun gibi, çatıyı kurup taşıyandı. Yürüyen bir nehir gibiydi Asiye. Sudan gelen ve suyun içinden yükselen hikmete kucak açan.

Çöl/Deniz ve Siret-i Meryem kitaplarında, insanlık tarihinin emsalsiz kadınlarının hayatlarını kaleme alan Sibel Eraslan, bu defa Hz. Musa’ya annelik eden Nil’in Melikesi Hz. Asiye’yi konuk ediyor satırlarına.
 

girdap

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
8 Şub 2007
Mesajlar
2,541
Puanları
0
"Nil'in melikesi Hz. Asiye"

Can Parçası Hz. Fatıma, Siret-i Meryem, Çöl/Deniz Hz. Hatice adlı kitaplarından sonra, "Nil'in Melikesi Hz. Asiye" adlı yeni eserini de yayınlandı Sibel Eraslan. Böylece, "Cennetin Sultanları" ana başlığına layık dörtlemeyi de tamamlamış oldu.

"Nil'in Melikesi Hz. Asiye"yi de –diğerleri gibi- merakla ve ancak bir mümin muhayyilesinin kayıp parçalarını keşfedebileceği kutlu bir hayata mahsus yepyeni bilgileri yüklenerek okudum.

Bu cümleyi yazarken, eserin beni en çok ilgilendiren önemli bir özelliğini de söylemiş oldum aslında ama yine de bunu açmalıyım:

Yazar, ilk üç eserinde olduğu gibi Nil'in Melikesi Hz. Asiye'de de "mümin muhayyilesi"nin bir kazanımı olarak "istidlal etme" ruhsatını gereğince kullanmıştır.

"İstidlal etmek" derken, bilinenden hareketle, bir bilinmeyene hükmetme'yi, muhakeme etmeyi, mülahazada bulunmayı ve anlama kudretini kastediyorum.

Asırlarca önce yaşamış kutlu bir kişinin hayatını delille anlama ve anlatma eylemi "eser ile müessir"in karşılıklı ilişkisinden beslenir. Bu yüzden eskiler, ateşin dumana olan delâleti gibi müessirden esere yapılan istidlale "bürhan-ı limmî", dumanın ateşe olan delâleti gibi eserden müessire olan istidlale de "bürhan-ı innî" demişlerdir (bkz: http://www.osmanlicaturkce.com/; "istidlal" maddesi).

Osmanlı Türkçesi'nde "dad" ile yazılan istidlal (dalalete düşmesini isteme, ayartmaya çalışma) ile benim arz ettiğim "dal" ile yazılan "istidlal" (delil ile anlama) arasındaki farka da dikkat çekerek söylemeliyim ki, Sibel Eraslan "istidlal"in birincisinden şiddetle kaçınmış, ikincisini izlemiştir.

Örneğin Hz. Asiye'nin hikayesini tek tanrılı Akhenaton'un son kralı Akhen'e mahsus bir vasiyetle başlatır. Bu kral, Akhenaton Hanedanlığı'nın kaçıncı kralıdır bunu bilmek mümkün olmasa da, onun tek tanrılı bir dinin mensubu oluşundan hareketle söz konusu vasiyetinin Hz. Asiye'yle ilgili olmasını ve yine Hz. Asiye'nin neseben Hz. Yusuf'a bağlanmasını mümkün kılar.

Hz. Asiye gibi peygambere annelik edecek bir çocuğun, hem tevhid akidesini taşımada hem de muktedirlerin şerrinden kendisini ve çevresindekileri korumada maharetli bir kişinin himayesinde yetişmiş olması gerekir. Buna göre "Bilge Apa"nın varlığı elzemdir. Nitekim Hz. Zekeriya da Hz. Meryem'in velisi değil midir?

Hz. Asiye'nin kraliçe seçilme tarzı ve rolü, hayatının ana-tanrıça kült'ünün güçlü bir biçimde sürdüğü zamana denk düşmesi açısından isabetli bir bilgidir.

Yine, Hz. Asiye'nin "Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun yaptığı işlerden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!" diye dua etmesi (Tahrim: 11), onun (ana-tanrıça rolünü de üstlenmiş bir) kraliçe olmaktan, saraylarda yaşamaktan hiç memnun olmadığına, bilakis bundan azap duyduğuna, vefatının da Eraslan'ın anlattığı şekilde gerçekleştiğine yorulabilir.

Peki kadınlık duyguları? Güzellik, nezaket, rikkat, hüzün, yalnızlık, sevgisizlik... Bebeğini Nil'e sunan annenin acısı, Nil'de bulduğu bebeği kendi çocuğu olarak bağrına basabilen bir kadının sevinci, Hz. Musa'nın iki kadına "iki denizin dürrişehvarı" olması, onlara "denizler incisi, güler yüzü apaydınlık bir evlat" olarak görünmesi, Hz. Musa'dan ayrılıklarında onun hatırasının iki kadına da "serin pınarlardan billur kadehlerle taşınmış soğuk sular gibi" gelmesi... Hele yazar bir mümin ve "cinsiyet kardeşliği" bilincine de sahip bir yazarsa, bu zikrettiklerim eser ile müsessirin kıymetli unsurlarına dönüşmezler mi? İmam Gazali'nin, istidlal etme yöntemlerini "dış ve iç duyular, apaçık gerçeklikler, mütevatir haberler, bu üç husustan birine dayanan kıyas, semi'iyyât ve muarızın benimsediği hususlar" olarak belirlemesi yazara tahkiyede de bir haraket alanı açmaz mı?

Kaldı ki, "Nil'in Melikesi Hz. Asiye" son tahlilde bir edebiyat eseridir. "Fiction" anlamında kurgu değildir; ezelden kurgulanmış bir yapbozun, dağılan parçalarını yeniden bir araya getirme çabasıdır. Onun asıl bu yanını konuşmak isterdim ama, hatıralarının Allah tarafından korunduğuna inandığımız kutlu kadınların tahkiyesine mahsus zarflar, kimilerince mazrufundan daha önemli göründüğü için ben de konunun bu yanını konuşmayı önceledim.

Dolayısıyla, kitabın kapağındaki "roman" kaydına da sakın aldanmayınız. Bu tür yakıştırmalar ucuz yayıncılık numarasından başka bir şey değildir.

"Nil'in Melikesi Hz. Asiye", her şeyiyle "bize ait" olan asil bir hikayenin Sibel Eraslan tarafından mümince bir sorumlulukla ve edebî bir hassasiyetle kitaplaştırılmış halidir.

O halde, tereddütsüz okunmalıdır.

Ömer Lekesiz
Yenişafak
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Kızları vurdu 28 Şubat, bizi teğet geçti



28 Şubat’ın yıldönümünde o zamanlarda çekilen sıkıntıları okuyabilmek için bir kitaba dikkatinizi çekiyoruz.



Zeynep, Neslihan, Canan, Esra, Ünzile ve daha bir çok 28 Şubat süreci mağdurlarının hikayelerini içinde barındıran Sibel Eraslan'ın Fil Yazıları kitabı baskısı tükenmiş ve henüz yenilenmemiş kitaplardan. Kitap özellikle eğitimlerini başörtüsü davası uğruna üniversiteyi bırakan birçok genç kızın hikayesini şairane bir akıcılıkla anlatıyor.Hepsinin hayallerinden ayrı ayrı bahsederken nasıl da önlerinin birden kesildiğini, hiç beklenmedik zamanda boşlukta kaldıklarını ve bunun getirdiği psikolojik bunalımları yalın haliyle bizlere anlatılıyor. 28 Şubat sürecinin eğitimle ilgili olan kısmı imam hatiplerin önünü kapatılabilmesi için yapılan düzenlemeler ve hiçbir yerde görünür olunmaması amacıyla üniversitede başörtünün yasaklanmasıyla sonuçlanıyor. Sonrası ise başörtülü kızların çözüm arayışları...
Alternatif üretme çabaları
Kimi yurt dışına çıkmanın yolunu bularak orada devam etmiş eğitim hayatına kimi daha tam olarak ülkenin her yerine yasağın yayılmamış olmasından yararlanmak istemiş ve bilmem kaç kere sınava girmiş. Önce hukuk, oraya yasağın gelmesiyle eczacılık, burada da aynı sorunu yaşayınca tıp fakültesi... İnatla ve kararlılıkla devam... Kimi ise yapılan tartışmalar arasında başkaca çözüm yolları denemiş. Bununla birlikte hiç bir çıkar yol bulamayıp okulu bırakanlar, hayallerini ancak üniversiteye kadar taşıyabilenler ve sonrası boşluk, daimi çözümsüzlük hali... Eraslan'ın kitaptaki zarif yorumlarıyla ve hüzünle devam ediyor hikayeler... Hacer, Meryem, Asiye, Hatice ve elbette Fatma annelerimiz hatırlatılıyor sonra... Kur'an'daki kadınların hep hüzünle irtibatlandırıldığına dikkat çekiyor Sibel Eraslan.
İnsan odaklı bakış..
Devlet,asker,darbe gibi çokça politik tartışmalar arasında geçen ve konuşulmaya yeni yeni başlanan bu dönemin arkasına aslında hayatları en çok etkilenenler olması bakımından bir de onların gözünden bakılmalı, onların hikayeleri ve zamanında var olan hayalleri tekrar hatırlanmalı. Politik bakıştan ve insan odaklı olmayan tartışmalardan biraz uzaklaşıp, devlerin o resmi dilinden kurtularak tam da süreçten etkilenenleri okumak isteyen için çok yerinde bir kitap...
Anlamak için...
Her hikayeye ayrı ayrı çöken hüznü tamamen içselleştirmek gerekir onları anlamak için. Bu ağır dönemde okullarını bırakmak zorunda olmak, her şeyden Allah için vazgeçmek, direnmek... Zamanla direnişin yerini bizler için alışmak alsa da 'sanki hiç yokmuş ve olmamışlar gibi' davranmaktan olabildiğince kaçınmak için hikayelerin taze tutulması önemli. Ötekileştirilen ve hiç bir şeyin öznesi olarak kabul edilmeyen kızları anlamak zorunda olduğumuz gerçeğini kitapla bir kere daha algıladım.
28 Şubat sürecinin etkileri ne kadar daha sürer bilinmez ama bu kızların hayatında olan etkisinin silinemeyecek olduğu aşikar ve hal böyleyken zaten başkaca hesaplamalar teferruat.
Son sözü Eraslan'ın cümlelerine bırakırsak "gazetede, dergilerde, pankartlarda, duvarlarda, buğulu camlarda hep sizler yazılısınız. Ve belki levh-i mahfuzda da yazılıdır hikayeleriniz. Ve ben en çok o yazıya güveniyorum. Bütün hakkınızdaki ceza yazılarının mahvolacağı o gün, hikayeleriniz bir yakutun üzerine yazılarak Arş-ı Alaya çıkacak eminim..."

Şehbal Erenay o kızların hikayesini hatırlattı
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


BABASININ ANNESİ: HZ. FATIMA

O Hz. Fatıma ki Allah Resulü’nün can parçası, dünya üstünde ona en çok benzeyen kişidir.

İlmin kapısı Hz. Ali’nin eşi, cennetin genç efendileri Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in annesi, iyilikler denizinin incisidir.

Üç günlük açlıktan sonra bile elindeki tek lokmadan feragat eden, Hz. Muhammed(sav) tarafından daima ayakta karşılanandır.

Ehl-i Beyt bir nur kandili, o ise bu nuru çevreleyen kristal fanus, Fahri Kainat’ın(sav) gözlerinin nurudur.

O Fatımadır. Ateşten kesik, ateşe uzak demektir. Allah'ın onu ve sevenlerini cehennem ateşinden uzak tutma muradıdır.

Son Peygamberinin soyunu devam ettiren Kevser, aynı zamanda Resulullah’a(sav) duyduğu şefkatle onun etrafında pervane gibi dönen, ‘Babasının Annesi’dir.

***

Belhli tüccar Cüneyd el Kındi, Kuşadalı Üveysi Haşim, Necefli Hacı Hüsrev, Botanlı Ramazan, Tıkritli bilge ebe Destigül Nine ve torunu Abbas… Dünyanın dört bir tarafından yollara düşen bu kişileri buluşturan tek şey Ehlibeyt aşkıdır. Kerbela, Medine ve Mekke güzergâhında uğradıkları her durak, geçtikleri her menzilde zamanın koridorları açılır ve Hz. Fatıma’nın hayatından kesitlerle karşılaşırlar.

Kevser’in kıyısında gezinen bir roman mı bu, yoksa bir şark hikâyesi mi? Şaşıracaksınız.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Sibel Eraslan’dan bir yol hikâyesi: Canfeda


Hz. Fatma Annemizi didaktik bir şekilde ele almayıp çok katmanlı bir anlatı kuruyor Canfeda'da Sibel Eraslan..


Oruç ve Ramazan-ı şerifi aylaklığıma bahane etmekte pek mahirim. Biraz ekmekten biraz sudan kesilince dermanımı idareli kullanmaya başlıyorum ve tabir-i caizse rölantide çalışıyorum. Fakat Peygamber Efendimiz'in Ramazan-ı şerifte üç büyük gaza ettiğini hatırlattılar büyüklerim geçenlerde. Kendime çekidüzen versem iyi olacak.
Geçen cuma günü Beyazıt Kitap Fuarı’nda şöyle bir dolaşayım dedim. Sohbet çadırındaki konuşmacı pek ilgimi çekmemişti. Standların önünden avlanmaya müsait bir şekilde yürüyordum. Şükür ki çok geçmeden Timaş tarafından avlandım. Pek muhterem ablamız Sibel Eraslan kitaplarını imzalıyordu. Sibel Abla’yı uzaktan seviyordum ben. Henüz hiçbir kitabını okumamıştım. Fakat takip mesafesini koruyordum. Çalışmalarını takdir ediyor ve öneriyordum da. Kelimeleriyle henüz tanışmamıştık ama.
Henüz mürekkebi kurumamış bir muhabbet mektubu Canfeda
Standa yanaştım. Son çalışması Canfeda'yı gözüme kestirdim. İmza sırası bana geldiğinde bir kaç kelam etmek istedim. Daha ismimi söylemeden "sizi bir yerden tanıyorum sanki" dedi. Ben de o keyifle "yukardandır" dedim. "Evet" dedi, “olabilir.” "Ruhların bir arada durduğu yerden, bezm-i elestten." Çalışmalarını takdir ettiğimi beyan edip, ezvac-ı tahirat annelerimizin her birisine müstakil bir eser kaleme almasını temenni ettiğimi söyledim. Bir arkadaşımı daha kendisiyle tanıştırmak bahanesiyle arkadaşım adına imzalattım kitabı.
Kitabı ancak pazartesi günü kendisine verebileceğim için, arkadaşımdan izin isteyip ondan önce ben okudum Canfeda'yı. Canfeda, biricik annemiz, övüncümüz, dayanağımız, mahşer günü şefaatini dilediğimiz, Resulullah Efendimiz'in biricik kızı, Şah-ı Merdan Hz. Ali'nin muhterem zevcesi, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz'in annesi Hz. Fatma validemizi anlatan bir roman. Mart ayında basıldı, henüz mürekkebi kurumamış bir muhabbet mektubu.
Roman için bir yol hikâyesi desek yanlış olmaz
Şair Zebun bin Mestan'ın Divan-ı Zehra'sının kaybolması macerası üzerinden sahneye çıkardığı kahramanlara Fatma Annemizi anlattırıyor Sibel Eraslan. Ömrünün son demlerine yakın kör olmuş bir ebe nine, onun yanına aldığı, annesi âlem-i cemale yürümüş, babasından bihaber bir genç oğlan, sevgilisini kaybedip mecnuna dönen bir âşık, Divan-ı Zehra’sı yandıktan bu yana işleri yoluna girmeyen şair Zebun bin Mestan ve hepsi istisnasız Fatıma Zehra annemizin sevdalısı birçok başka karakter... Hepsi Hz. Peygamber'in goncasını kendince anlatıyor ve muhabbetlerini izhar ediyorlar.
Roman için bir yol hikâyesi desek yanlış olmaz. Karakterler farklı farklı şehirlerden evvela Kerbela'ya ve Mekke-i Mükerreme’ye gidiyor ve derken Medine-i Münevvere'de roman son buluyor. Kitabı okurken, “bu hikâyenin filmi çekilse yeni bir ‘Bab'aziz’ izleyebiliriz” diye düşündüm. Bir uşağın efendisine sıdk ile bağlanışını, bir âşığın gayrıyı görmeyen halini, eski bir haydutun terkin en güzel örneğini sergileyişine tanık ediyor bu anlatı bizi.
Yazar söylemiyor da satır araları okunduğunda şöyle bir şey görünüveriyor; sadık uşak üzerinden Ayvaz'ı, âşıkı anlatırken Mecnun’un ve Leyla'nın hikâyesini, eski haydut üzerinden de İbrahim Ethem'in hikâyesini anlatıyor isimlerini değiştirerek. Oğluna kavuşmak isteyen bir baba da var hikâyede. O da Yakup'a (a.s) gönderme yapıyor.
Hz. Fatma Annemizi didaktik bir şekilde ele almayıp çok katmanlı bir anlatı kuruyor Canfeda'da Sibel Eraslan. Okunası ve tekrar okunası, yılda en az bir kere uğranılası bir eser.


Ahmed Öztürk yazdı
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Sibel Eraslan'dan 28 Şubat romanı

İslami kesimin önemli kalemlerinden Sibel Eraslan, 28 Şubat dönemini anlattığı yeni kitabında kendi yaşadıklarının yanısıra 'kız kardeşlerim' dediği dostlarının acılarını da anlatıyor. Eraslan, kitabını anlattı.

TIMETURK / Haber Merkezi

Sibel Eraslan, hukuk okudu. Başörtülü diye avukatlık yapamadı. Otobüsten indirildiği, hastaneyealınmadığı oldu. Sınav kâğıtları 't' harfiyle işaretlendi. 'T' türbanlı demekti. Eraslan, son kitabında 28 Şubat'ın romanını yazdı. Eraslan, romanı Saklı Kitap'la Ashab-ı Kehf'in uyanışı gibi geçmişle yüzleşiyor.

İşte yazarın ağzından o günler:

KÜRT, ALEVİ, ERMENİ OLSAYDIK

Devletin genel bir refleksi, ana akım siyasetin uluslaştırma projesinin bir bakış açısı var. Biz buna uymadık. Mesela bir Kürt, Kürt olduğu için üniversiteye alınmasaydı veya bir Alevi, Ermeni alınmasaydı; kıyamet kopardı dünyada. Ama bana 'İslami inancın dolayısıyla başını örtmüşsün. Seni üniversiteye almıyoruz' dendi ve hiç kimseden 'tık' çıkmadı. Oysa bütün insanların karşı çıkması lazımdı. 'Elimizi en kolay kadınlara uzatabiliriz' dediler. Çok sabırlı bir şeyle karşılaştılar. Devam ettik, kendimize başka yollar kurduk. Ben yazı yolunu tercih ettim, harflere yaslandım. Kitaptaki Seher Yusuf gerçektir. Kenan Evren'e mektup yazıp yasakların haksız olduğunu anlatmıştı. Meslekten atıldı, hapse girdi, kanser oldu ve hayatını kaybetti. Çok arkadaşımı kaybettim, hastanelerde bıraktım.

ÖNCE SOLCULARA

Bizim hayal kurmamıza bile fırsat vermediler. Onlar kalın duvarlarla insanları birbirlerinden ayırdılar ama hayat durmadı. 28 Şubat param parça, un ufak edemedi. Bu ülkenin çocuklarına, 'Size yer yok' dendi. Bizden öncekilere de bunlar oldu. Öncekiler sol görüşlüydü. Niye çocuklarına bu kadar hoyrat davranılıyor, bilmiyorum.

GELECEĞİNİ YAKMA!


İkna odaları 1997'de başladı. 'Geleceğini yakma, devam et okumaya' dediler. Ailesi, annesiyle ilgili ayrıntılı, aşağılayıcı sorular sordular. Hem kurtarılması gereken bir kurban hem de tehlikeli bir militandık. Zararımız bloke edilmeliydi. Bunu sadece ikna odasındaki hocalar yapmıyordu, medya da devlet adamları da yapıyordu.

MEDİNE'YE YERLEŞİRİM


Şimdi çok daha demokratik bir ortam var. Başörtülü avukat arkadaşlarımızın çoğu duruşmalara katılıyor. Ben mezun olalı 25 yıl olmuş. Ne kadar yaşlandığımı gördüm. Başörtülü avukatlara yasak kalktığında sabaha kadar uyuyamadım. Peki, neden 25 yıl beklettiniz? O gün belim büküldü. Gerçek yaşıma döndüm. Meğer o yasaklar beni genç tutmuş. Artık burada işim bitti, dedim. Yolculuk yapmalıyım. 25 yıldır kürek mahkûmu gibi durmuşum. Medine'ye gidebilirim.

BAŞÖRTÜSÜZ DOSTLAR

28 Şubat bir kadın korkusuydu. İslami simgeleri taşıyan kadınlara dair bir ürpertiydi. Başı örtülü olmadığı halde bize destek olan arkadaşlarımız vardı. Kitaptaki Belkıs, onları simgeliyor. Kız kardeşliğimizden başka başımızı sokacak yerimiz yoktu. Saklı Kitap, arkadaşlığın kitabı.
HASTANELERE ALINMADIK

Onur kırıklığı çok büyük bir iz bırakıyor. Mesela başörtülü olduğunuz için otobüsten indiriliyorsunuz. Ben bunu yaşadım. 1990'da arkadaşım kucağımda bayıldı. Sırtımda götürdüğüm üniversitenin hastanesine almadılar bizi. 2002'de yaşlı teyze Medine Bircan vefat ettikten sonra da oradaydım. Sağlık karnesindeki fotoğrafı başörtülü olduğu için diyaliz merkezine alınmamıştı. Büyük öğrenci olayları çıkmıştı. Rektörle, dekanla konuştuk. Karşımızdaki öğretim üyelerinin çok üzgün olduklarını görmek çarpıcıydı.

SINAV KÂĞIDINA 'T' İŞARETİ


Bizim zamanımızda sınav kâğıtlarını teslim ettiğimizde tesettür ya da türbanlının 'T'sini yazıp kırmızı yuvarlak içine alıyorlardı. Hoca bu işarete göre değerlendirecekti herhalde. Sonra sırasıyla ihtar, kademeler halinde disiplin cezaları veriliyordu. En son da okuldan uzaklaştırma. Arkadaşlarımın bir kısmı gitti, bir kısmı peruk takarak devam etti. Benim gibi kalanlar ya hukuki mücadele ya da hayatlarına yeni bir yön verdiler.

'SUS OL' DEDİLER


Bu, başörtüsü meselesi 28 Şubat'a has bir çıkıntı değil. Baskılarla, imha edişlerle yürüdüğümüz bir tarihi şerit var. 1940'ları yaşayan farklı kadınlar, farklı hissettiler baskıyı, sansürü. Hani parmağı dudağa götürüp 'sus ol!' derler ya, öyle sus olmuşlardı.

KİTABIN KÜNYESİ

Kitabın Adı: Saklı Kitap
Yazarı: Sibel Eraslan,
Yayınevi: Timaş Yayınları
Türü: Roman



TANITIM BÜLTENİNDEN


"Niçin böylesin sen?" "Çünkü insanım..." "Bu direnci nereden alıyorsun?" "İçimdeki saklı kitaptan ve ruhumun gezindiği yerlerden..." Fişler, kayıtlar, tutulmuş notlar, yuvarlak içine alınmış "T" harfiyle damgalanmış, kabarık dosyalara istif edilmiş hayatlar... Oysa hepsinin bir ismi vardı bugüne kadar. Hayır, bu odada hiçbirinin ismi yok; hepsi "T"den ibaret... Srry, Shrysf, Mhdvrn, Mcd, Glstn, Dry, Blks... "Kesik Saçlı Kızlar Çetesi"... Ashab-ı Kehf'i bugüne bağlayan bir ipti onların hikâyesi. Bir de Kıtmir'leri vardı. Kıtmir nasıl sadıksa mağara arkadaşlarına o da öyle sadakatle sakladı hepsinin ismini. Çünkü hayatı sıcak bir mayıs öğleden sonrası okudukları Kehf Suresi'yle değişmişti. Kıtmir'di artık o. Onları bir daha hiç bırakamayacağını ta içinde hissetmişti. Sibel Eraslan, 28 Şubat'la savrulan, yerinden koparılan, sürekli kendilerini izleyen bir gözle, "Tepegöz"le yaşatılan bir neslin romanını yazdı. Onlar direnci, direnişi, masumiyeti, nezaketi, safiyeti taşıyan birer ırmaktı. Çünkü onlar içlerindeki "saklı kitabı" her şeye rağmen koruyanlardı...
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42




Aişe (r.a.), Sibel Eraslan



O, babası Peygamberimizin en sadık dostu Hz. Ebubekir olan, Teymoğulları gibi seçkin bir ailenin en ince terbiyesiyle yetişmiş, çok küçük yaşlarından itibaren zekâsıyla ışıl ışıl parlayan, Peygamberimizin (asm) “Seni kördüğüm gibi seviyorum” dediği annemiz; Hazreti Aişe.


Büyük bir hadis rivayetçisi, Müslümanların öğretmeni, Efendimizin bazen sıkıntılı bazen neşeli zamanlarda “Konuş ey Hümeyra” diye seslendiği, meleklerin selam verdiği kadın…
Sibel Eraslan bu kutlu kadını müminlerin annesi Hazreti Aişe’yi yazdı. Onun sonsuz bir bağlılık, feda ve aşk dolu hayatından tüten misk kokusunu hissedebilmek için…
 
Üst