Şamanizm Ölmedi İçimizde Yaşıyor | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Şamanizm Ölmedi İçimizde Yaşıyor

AlpBilge

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2015
Mesajlar
706
Puanları
0
Türk halk İslam’ı; Yesevilik, Kalenderilik, Bektaşilik, Nakşîlik, Kadirilik, Mevlevilik vs. gibi Sünni veya gayr-i Sünni bir çok tarikat tarafından oluşturulmuş, pek de kitabî olmayan bir dindir. Bu kültürel folk İslam’da pek medrese mezunu fakihler, kelamcılar bulunmaz. Daha çok uçanlar-kaçanlar, ermişler-pişmişler, efsaneler, mitolojik kahramanlar vardır. Türk halkı âlimlerin peşinden değil, Ahmet Yesevî, Şah-ı Nakşîbendî, Abdulkadir Geylani, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre ve Mevlana gibi dervişlerin peşine takılmıştır.[1]

Türklerin eski dinleri olan Şamanizm’in tasavvufta, özellikle Anadolu Müslümanlığında önemli tesirleri vardır. Her ne kadar bizlere Türklerin toptan Müslüman olduğu ve bütün samimiyetleriyle yeni dinlerini içselleştirdikleri öğretilmişse de, bu çok da gerçekçi değildir. Zira sosyoloji gibi bilimler bir toplumun baştan aşağı kısa bir sürede değişebileceğini kabul etmez. Türklerin şaman merkezli din anlayışı, atalar kültü ve ölülerin ruhaniyetlerinin /ruhlarının diriler üzerinde etkili olduğu, bu ruhların tasarrufta bulunduğu inancı hala bu halk İslam’ında devam etmektedir.


Anadolu’da İslam’ın sosyal yaşantı ve kültür temelinde iki değişik görünümü vardır. Birincisi; İslam’ın kitabi esaslarına sadık, medrese İslam’ıdır. İkincisi ise, kısmen mitolojik inançlarla karışık “Halk İslam’ı” (Folk, Kültürel İslam’dır). Halk İslam’ının da iki alt versiyonu vardır. Birincisi; Sünni yorumu kabul edilen, Sünni tarikatlar, diğeri; heterodoks kabul edilen bugünkü Alevi-Bektaşi kesimlerce temsil edilen şeklidir.


Sünni İslam; Kuran ve Sünnet temeline dayalı gelişmiş, sistematik ve yazıya geçmiş olmasına karşın Heterodoks İslam, sistematik olmayan, mitolojik ve sözlü bir teolojiye sahiptir. Heterodoks İslam’ın Orta Asya, Orta Doğu’daki kadim dini ve mistik kültürlerle çok sıkı bağları vardır. Heterodoks Türk İslam’ı; Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş bir zaman ve mekân sürecinde Şamanist Türklerin bazı inançları ile diğer dinlerin ve mistik kültür kalıntılarının, yüzeysel bir İslam ile harmanlanmasıyla oluşmuştur. Türk Müslümanlığı, başka din ve inanç mensuplarına karşı takındığı tavırdan kişisel hayata, ibadetlerin icrasından dini bayramlara, toplumsal ahlaktan ferdi ahlaka, hatta temel İslami inançların yorumlarına varıncaya kadar üretilen birtakım kültür unsurları ile Arap ve Fars Müslümanlığından belli ölçüde ayrılır. Evliyalar kültüne dayanan bu halk İslam’ı, çoğu kere İslam’ın temel esaslarının ve hükümlerinin bir hayli dışında mitolojik ve geleneksel unsurlarla, hurafelerle örülmüş olarak Anadolu’ya gelmiş ve bu yapısıyla Anadolu’yu İslamlaştırmıştır.


Mâverâünnehir, Harezm, Horasan gibi muhtelif mıntıkalarda Müslüman olduktan sonra, özellikle Moğol istilaları yüzünden Anadolu’ya göç eden Türkler arasında çok yüzeysel bir şekilde İslamlaşmış, hatta Müslüman olmamış bir kitle de mevcuttu. 12-15. yüzyıllarda bile Orta Asya ve Anadolu’da İslamlaşma tam olarak sağlanamamıştı.

Mâverâünnehir’deki Sünni İslam çevreleriyle temasta bulunan Türkler Sünni-Hanefi inanç esaslarını benimsemiştir. Buna mukabil Horasan, Azerbaycan gibi İran kültürünün yahut Orta Asya bozkırlarından gelen, eski Türk inançlarının hâkim bulunduğu çevrelerde doğan kesimler, göçerler ise İslam öncesi inançlarını büyük ölçüde devam ettirmişlerdir. Onların İslamlaşması, eski kavmi ananelerini devam ettirmelerine mani olmamıştı. Eski Türk kam/ozanları da Halk velileri (Türkmen babaları) olarak büyük ölçüde kimliklerini muhafaza ettiler. Horasan’dan aldığı tasavvufi terbiye ile yetişip gelmiş şeyhlere “bab” yani “ata/ baba” namı veriliyordu. Eski ozanlar “ata/baba” denilen dervişler oldu.

Eski Türklerde “şaman/ kâm”; doğaüstü güçlere sahipti. Cinleri kovar, büyü bozar, tılsımlar yapar, göğe çıkar, aslana biner, ateşe girer ve çeşitli hokkabazlıklar bilirdi. Türklerin yeni dinlerinde Şaman kültü aynen devam etmiş, sadece şamanın adı değişmiş, eren, ermiş, veli, şeyh, alevi dedesi vs. oluvermiştir. Horasan erenleri, Alp Erenler eski ozanların yerini alarak, ‘ata, baba’ (Korkut Ata, Geyikli Baba vs.) gibi dervişler olacaklardır. Bu dervişler zamanla seyyidlik payesi de alıp, peygamber torunu (!) da olacak, karizmalarına karizma katacaklardır.


Anadolu’ya yapılan derviş göçünde iki farklı derviş tipi vardır. Birincisi Mâverâünnehir ve Horasan gibi gelişmiş kültür merkezlerinden gelen yönetici ve üst kesime hitap eden Acem sufi edebiyatının bütün inceliklerine vakıf olarak Farsça şiirler, Arapça kitaplar ve şerhler yazan şehirlere yerleşmiş şeyhler ve dervişler. Bunlar daha çok vahdet-i vücud mektebi gibi tasavvufun felsefi bir sistem halinde ele alındığı İbn-i Arabî; Kübrevi ve Sühreverdi okullarına mensuptu. İkinci gurup; garip kıyafetleri, ağızlarda dolaşan kerametleri, mezcubâne yaşayışlarıyla eski kamların hatırasını İslamî şekil altında yaşatan çoğunlukla göçebe ve yarı göçebe Türkmenlerin yaşadıkları yörelerde yaşayan, Oğuz boylarına anlayacakları bir dille İslamiyeti basit fakat avami-muharref bir şeklini telkin eden Türkmen babalarıdır. Müslüman olmakla beraber eski kam-ozanlara benzeyen, aynı zamanda mensubu bulundukları kabilenin hem şefi hem de dini liderleri olan babalar, medrese menşeli fakihlerden daha farklı, Anadolu’nun şartlarına uygun bir halk tasavvufu geliştirdiler.

Göçebe Türkmenler arasında en fazla taraftar bulan tasavvuf hareketi Hoca Ahmet Yesevi’nin (ö: 1167) kurduğu Yesevilik’tir. Ahmet Yesevi, şeriat ile tasavvufu telif etmiştir. O, Allah’ın azabından korkmaya dayalı zühdü esas alan tasavvufu değil de, ilahi aşka ve cezbeye dayalı, her türlü benlik duygusunu kınayan Horasan Melamîliğinin tasavvuf anlayışını temsil ediyordu. O, misyonunu icra ederken, inancını çevresindeki göçebe köylülere anlayabilecekleri bir dil kullanarak anlattı. Örneğin; geleneksel şiir kalıplarını kullandı ve bunlara sûfîyane, coşkun tavrını ekledi. Bundan dolayıdır ki Yesevilik, Türkler arasında süratle yayılıp yerleşmiş, kendisinden sonra ortaya çıkan birçok tarikata da tesir etmiştir.

Bu süreçte, Ahmed Yesevi’nin görevlendirmesiyle Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş-ı Veli’nin sahip olduğu inanç ve öğretiler kitabi İslam değil, heretik /heterodoks İslam’dır. Yeseviliğin devamı olan Bektaşilik; eski Türk inançlarıyla İslam dininin kabullerini mezc eden, resmi din anlayışından farklı bir din anlayışına sahiptir.

Kendini Hacı Bektaş-ı Velî’ye bağlayan Aleviliğe ve Bektaşiliğe 15.Yüzyılda Hurufî etkiler girmeye başladı. Fazlullah Astarâbâdî tarafından kurulan Hurufilik, Arap alfabesinin insanoğlunun yüzünde ve bedeninde tecelli ettiğine dair harflerin ulûhiyeti üzerine temellenen tasavvufi bir öğretidir. 1394’te Fazlullah öldürülünce, takibattan kaçan müritleri, Hurufî inançları ile birlikte Anadolu’ya ve Rumeli’ye göç ettiler ve Bektaşiliğe sızdılar. Alevi-Bektaşi edebiyatı içinde yedi büyük ozandan üçü Nesîmî,
Yemînî ve Virânî Hurufî’dir. Bektaşilikteki Panteizm ve Antropomorfizm Hurufilikten geçmiş şeylerdir.

Hurufiliğin, hulul inancı ve buna bağlı olarak mehdilik telakkisi, Alevilik üzerindeki etkisi çok barizdir. Hurufiliğin temel inancı Fazlullah’ın Allah’ın mazharı olduğu, yani Allah’ın bedeninde göründüğü ve kıyamet gününe yakın Müslümanları, Hıristiyanları ve Yahudileri kurtaracak mehdi olduğu şeklinde özetlenebilir. Kızılbaşlıktaki Allah’ın Hz. Ali’nin bedeninde göründüğüne dair temel inanç buradan gelmektedir. Allah’ın insan bedenine hulûl ettiğine dair bu inanç, Hurufiliğin Anadolu ve Rumeli’nde yayılışı sırasında Melamîleri, Kalenderîleri de etkilemiştir. Bugün Alevi teolojisindeki tanrı inancının temelindeki Hurufî etkiler Alevi Bektaşi menakıpnamelerinde ve nefeslerinde açık bir şekilde görülmektedir. Ayrıca, 15. ve 16. yy. başlarında Kızılbaşlar üzerine yürütülen Safevî propagandası ile Bektaşiliğe katılan Kızılbaş akım ve Safevi öğreti onda derin ve silinmez izler bırakmıştır.
Şah İsmail, Osmanlı merkezi yönetiminden fena halde yılmış olan Türkmen boylarını, kendilerini Osmanlı zulmünden kurtaracak mehdi olduğu propagandasıyla yanına çekmeyi başarmıştır. On İki İmam Şiiliği ve buna bağlı olarak Hz. Ali kültünü, “halife” denilen misyonerleri aracılığıyla yaymaya muvaffak olmuştur. Şah İsmail On İki İmam Şiiliğini bilinen klasik muhtevasıyla değil, kavramların Şii muhtevasını boşaltarak yapmıştır. “Zalim Osmanlı Yezîdi”nden intikam almaya mükemmel bir ideolojik araç olarak Kerbela matemi kültü yanında, ilahlaştırılmış ve kendisiyle özdeşleştirilmiş bir Hz. Ali ve on iki imam kültünü yerleştirmeyi başarmış; Türkmen heterodoksisini Alevilik şekline dönüşmüştür.[2]

Özetle; Alevilik ve Bektaşiliği doğuran Türk Heterodoksisi Orta Asya’daki Eski Türk inançlarıyla başlamış, daha sonra Şamanizm ve Budizm ile mistik bir niteliğe bürünmüştür. Bir sonraki evrede ise; Yesevilik ile İslam sûfîliğinin damgasını yiyerek Anadolu’ya gelmiştir. 15. yüzyılda Hurufiliğin ve 16. yüzyıl başında da Safevi Şiiliğinin motifleriyle bugünkü şeklini almıştır.

Heterodoks/Alevî-Bektaşî İslam anlayışı Mesiyanik (mehdici) bir karakter sergiler. Bu inanç, ilahi yetki sahibi, karizmatik bir şahsiyet inancına sahiptir. Babai isyanlarında bu karakter çok belirgindir. Türkmen Babaları, Türkmenlerce, ilahi kurtarıcı olarak kabul edilmiş, öldürüldüklerinde bile ölümüne inanmamışlardır. Mesela; Baba İlyas’ın ilahi yetkilerle donatılmış bir Mehdi olduğuna ve yaşanan sıkıntıları giderecek birisi olduğu inancı bu isyana katılanlarda görülmektedir. Bu kimseler “Baba Resul, Baba Resulullah, Baba Veliyyullah” gibi unvanlar kullandıklarından, zaman zaman peygamberlik iddiasında bulunmakla suçlanmışlardır. Bu mehdici anlayış, çok kısa bir süre içerisinde Şahkulu (1511), Nur Ali Halife (1512), Bozoklu Celal (1520), Baba Zünnûn (1526) gibi Osmanlı merkezi idaresine karşı ihtilalci mesiyanik hareketlere dönüşmüştür. Babailer, Selçuklu kuvvetlerini on iki defa yenilgiye uğratmışlardır.

Türkmenlere Şiî eğilimli bir İslâmiyet cilası altında, Şamanizm kalıntıları ile İslam’ı harmanlayarak sunan Baba İlyas ile başlayan tasavvufî hareket, Baba İshak, Aynuddevle, Şeyh Edebali, Emircem Sultan ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi halifeleri vasıtasıyla, özellikle Orta ve Batı Anadolu’da yayılmış ve hatta Osmanlılar devrinde meydana gelen bir takım ayaklanmalarda önemli rolleri bulunan çeşitli heterodoks ve zenâdıka zümrelerinin teşekkülüne zemin hazırlamıştır.

Özellikle Osmanlı-Safevi ilişkilerinde Aleviler ve Bektaşiler önemli bir rol oynuyordu. Şah İsmail, Alevileri kendisine bağlamayı bilmiş, onları sürekli Osmanlıya karşı koz olarak kullanmıştır. Osmanlı yönetimi bu propagandaları önlemek gayesiyle, 12 İmamı simgelediği için on iki dilimli kırmızı başlıklı serpuş giyen ve bu yüzden Kızılbaş denilen kesimleri sindirmeye yönelik sert tedbirler almıştır.
Osmanlı Selçuklulardan, Ehl-i sünnetten zındıklara kadar, zengin bir tasavvuf kültürü ve geniş bir tarikatlar zümresi devralmıştır. Osmanlının kuruluş dönemlerinde Anadolu’da “Âhîyân-ı Rûm, Gâziyân-ı Rûm, Bâciyân-ı Rûm (Anadolu Bacıları) ve Abdalân-ı Rûm” adıyla dört dini-tasavvufî grup bulunmaktaydı. Bunlardan Abdalân-ı Rûm, kökenleri itibariyle Yeseviyye-Kalenderiyye, Haydariyye ve Vefâîyye’ye ve genellikle Baba İlyas’ın halife ve müritlerinden oluşan bir grup idi. Osman ve Orhan Gazi; Geyikli Baba, Abdal Musa vs. gibi dervişlerle önceleri işbirliği yapmış, daha sonraları Abdal, Torlak ve Işık’lar (Babâîler) dan zararlı inanç ve görüş taşıyanları memleketten kovmuşlardır.

Osmanlılar döneminde önemli ihtilalci sufilik eylemlerinden biri de, Şeyh Bedreddin isyanıdır.[3] Osmanlı devleti fukahâ ve meşâyihe karşı takip ettiği denge politikasına rağmen, Şeyh Bedreddin isyanında görüldüğü üzere, Şeyhliği kolayından şahlığa çevirme heveslilerine karşı çok sert tedbirler almaktan da sakınmamıştır.

16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu’da gelişen çeşitli isyan hareketlerine bakıldığında, bu hareketlerin tasavvuf ve onun kurumlaşmış şekli olan tarikatlarla irtibatları bulunduğu ve İran’daki Safevîlerin destekledikleri birtakım Şiî-Alevî unsurlar ile ilhâdî veya mesihçi fikirler taşıyan bazı kişi veya gruplar tarafından yönlendirildiği söylenebilir. Bu ayaklanma ve hareketlerin arkasında hep bu “ihtilalci mehdîlik” ideolojisi yatmaktadır.[4]

Alevi-Bektaşî menakıpnameleri ve nefeslerinde tespit edilebilen inanç motiflerinin çoğu, Türklerin eski kültürlerini büyük ölçüde koruduklarını göstermektedir. Bu motiflerin kabaca bir tasnifi bile bizi belli ölçüde Şamanizm’e, daha fazla da Budizm, Maniheizm, Mazdeizm gibi vaktiyle İslamiyet’i kabul etmeden önce Türklerin mensup olduğu çeşitli dinlere, hatta Şamanizm öncesi eski Türk inançlarına götürmektedir.

Alevî-Bektaşî İslam anlayışı senkretik (bağdaştırmacı) bir karakter arzeder. Yani; muhtelif Türk zümrelerinin İslam dışı çok değişik dini ve mistik kültürlerin kalıntıları korumuştur. Eski tabiat ve atalar kültlerinden Şamanizm’e, Şamanizm’den Budizm ve Zerdüştiliğe, Zerdüştilikten Maniheizm’e ve Mazdekizm’e ve hatta Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe varıncaya kadar Türkler arasında yayılan dinler ve mistik kültürlerin inançları ve birtakım pratikleri, birinden ötekine geçerken, sürekli eskisinin yenisi içinde devamı suretiyle katlana katlana ve yeni kalıplara girerek İslam’ı kabul dönemine kadar gelmiştir. İslam 10. yüzyılda Türkler arasında yayılmaya başladığı zaman, bütün bu sayılan dinlerin bakiyelerini bünyesinde koruyan şifahi bir kültür geleneğiyle uzlaşmak zorunda kaldı. Eski kam-ozanlar, yeni derviş ve şeyhler oldular. İşte heterodoks Türk İslam’ı denilen bu Türk halk Müslümanlığı, doğarken bu bağdaştırmacı (senkretik) yapı ile doğdu. Bu İslam anlayışı, mistik öğeleri ağır basan, hurafeci bir senkretik Müslümanlık tarzıdır.

Türk heterodoks İslam’ın üçüncü bir özelliği, çok güçlü bir mistik karaktere sahip olmasıdır. Bunun sebebi, İslam öncesinde Türkler arasında hâkim olan Şamanizm gibi majik sistemlerin, Budizm, Maniheizm gibi dinlerin güçlü mistik yapılarıdır. Bu yüzden Türk halk İslam’ı, ister Sünni kesimiyle olsun, ister heterodoks kesimiyle olsun, güçlü bir mistik yapı ve evliya kültü etrafında gelişmiştir.


Bu heteredoks dini anlayış şu üç temel inancı beraberinde bulundurur; Hulul, (Allah’ın insan suretinde görünmesi), Tenasüh, (ruhun öldükten sonra bir başka bedende yeniden doğması) ve Don değiştirme (ruhun sağken bir biçimden başka bir biçime yahut bir kalıptan başka bir kalıba geçmesi).

Eski Türklerin dini Totemizm ve Şamanizm ile başlamış, daha sonraları bu ikisinin terk edildiği ve eski Türk dini olarak atalar kültü, tabiat kültü ve Gök Tanrı inancından ibaret bir dinî sistem üzerinde karar kılmıştır.
Atalar Kültü ki; ruhun bedenden bedene geçmesi telakkisine benzer. Müslümanlığın kabulünden sonra da evliya kültü olarak devam etmiştir. Ata kültü; bilgili, yiğit, iyi savaşçılık veya yöneticilik yapmış şahısların ruhlarının öldükten sonra da yakınlarına yardım edeceği, kötülüklerden koruyacağı inanışına dayanır. İlkel kabileleler üzerinde yapılan antropolojik çalışmalarda, ölen kişinin bedeni çürümesine rağmen, ruhunun hâlâ canlıymış gibi canlılarla birlikte yaşamaya devam ettiğine inanıldığı tespit edilmiştir. Pek çok kabilede, ölen şahsın ruhunun tekrar geri döndüğüne, bazı ruhların ise kendisinden yardım istenen, yakarılan, tanrılaşmış bir ata haline geldiğine inanıldığı görülmüştür. Ata kültü / atalara tapınma kültü, tüm pagan dinlerinin kökeninde ortaktır. Orta Asya’da Moğollar ve Türkler arasında, ölülerin ruhlarının canlılarla birlikte yaşadığı şeklinde inanışlar yaygındır.

Tasavvuf kültüründe de her beldenin bir koruyucu velisi olduğuna inanılır. Güya bu veli o beldenin muhafızı, hâmisi, sahibi ve hâkimidir. Mesela Üsküdar’ın sahibi Aziz Mahmud Hüdaî, Ankara’nın Hacı Bayram Veli, Konya’nın Mevlana’dır. Bir beldenin sahibi olan evliya şu anda o beldeyi her türlü saldırıya, afete ve felakete karşı himaye ve muhafaza etmektedir. Özellikle Cuma günü o beldenin sahibi olan veliye teşekkür babında dua etmek, ruhuna Kuran göndermek gerekir.[5]

Eski Türkler tabiatta mevcut hemen her varlıkta mahiyeti kavranamayan gizli birtakım güçler bulunduğunu düşünüyorlar, bu sebeple dağ, tepe, taş kaya, ağaç veya su gibi nesneleri canlı kabul ediyorlardı. Türkler güneşi, ayı ve bazı yıldızları takdis ediyorlardı. Bunlar için çeşitli törenler düzenliyorlardı. Göğe, yere, güneş ve aya -aslında onlarda var olduklarını sandıkları üstün güçlere- kurban kesiyorlardı.

Gök Tanrı, Musevîlerin Yehovası gibi, milli bir Türk Tanrısıdır. Türk mitolojisine göre; Tanrılar panteonu ruhları ve Kâinatı yarattıktan sonra, yeryüzüne inerler, yeryüzünden gelin alırlar, yeryüzündeki insanlar da zaman zaman gökyüzüne çıkarlar. Tabiat kuvvetleri müşahhas kişiler olarak görünebilir ve yarı insani, yarı ilahi vasıflara sahip olarak karşımıza çıkabilirler. [6]


Günümüz Türkiye’sinde de, Yukarıda bir tanrı vardır, yeryüzü ile gökyüzü arasında tasarrufta bulunan gavslar, kutuplar, evliyalar vs. şeklinde onlarca alt ilah vardır!

Budizm, Türklerin girdiği yabancı dinler arasında onları en çok etkileyen dinlerden biridir. Bilindiği gibi Budizm’in temel inancı olan tenasüh gereğince canlılar, Nirvana’ya (ebedi mutluluk) ulaşıncaya kadar öldükten sonra değişik kalıplarda birçok defalar yeniden dünyaya gelirler. İslamiyet’in kabulüne kadar halk arasında yayılan bu menkıbeler, Türkler Müslüman olduktan sonra da belli ölçüde, Ahmed Yesevî ve benzeri evliyanın şahsiyetlerine uygulanarak evliya menkıbesi şekline dönüştürülmüştür. Anadolu’ya gelip yerleşen Yesevîler vasıtasıyla Şamanist ve Budist kalıntılar buraya da taşınmıştır. Yesevilik; zaten eski Buharalı Budistler tarafından kurulmuş, daha sonra da Nakşibendiliğe dönüşmüştür.

Şamanizm; genel olarak kendisine Şaman veya Kam denilen ve doğuştan gelen hususi birtakım kudretlerle mücehhez olup şiddetli bir psikopat kabiliyete ve güçlü bir kişiliğe sahip bulunan bir şahsın etrafında düğümlenen dinî-sihrî sisteme denmektedir.

Şamanların gösterdiği olağanüstülüklerle ilgili anlatılara baktığımız zaman evliya kerametlerine dair anlatılanların bir benzerleriyle karşılaşırız. Anlatılanlara göre onlar; Ateşte yanmaz, kuşa, ayıya, kurda dönüşebilir, suyun üstünde yürür, cansız nesneyi canlandırır, öldükten sonra kavmini korur, ölüp- dirilebilir, ölmüş bir insanı, hayvanı diriltebilir. Gökyüzüne çıkar, yeraltı dünyasına iner, hastalık yapan ruhlarla savaşır. İstediği şey verilmezse büyükbaş hayvanlara ölüm getirir, hayvanlara, bitkilere hükmeder, hastalıkları iyileştirir. Hastalığı, temas ederek insandan hayvana geçirebilir. Karşısındaki insanın geçmişini, geleceğini, aklından geçenleri bilebilir. Uçarak gidip-gelir. Ateşin üzerinde çıplak ayakla yürür. Kayıp nesnelerin yerini bilir. Seli durdurur. Aynı anda yedi yerde olabilir. Gökteki ve yeraltındaki tanrılarla, kutsal ruhlarla görüşür. [7]

Dede Korkut, Türkleri İslam’a ısındırabilmek için light bir İslam sunar. Azrail ile Deli Dumrul’a güreş tutturur. Ahmet Yesevî’nin zikir meclislerinde yeni dinin sûfî müritleri ile örtüsüz kadınlar beraber bulunurlar. Hatta Dede Korkut hakkında anlatılan menkıbevi hikâyeler, Türklerin şaman sıfatlarını ona aynen verdiklerini gösterir. ‘Dede Korkut gaybtan, gelecekten haber verirdi. Allah’ın ilhamlarına mazhardı. Söylediği her şey gerçekleşirdi. Kavminin sorunlarını çözerdi. O kendisine danışılmadan iş yapılmayan bir ulu hazret idi.’ [8]


Evliya menakıpnamelerini incelendiğinde; Şamanlar hakkında anlatılan efsanelerin benzerleri Anadolu dervişleri için de anlatılmaktadır.

Şamanizm’in en karakteristik özelliklerinden biri de, onun bir dinden ziyade, daha çok bir “büyü ve sihir sistemi” olmasıdır. Horasan Erenlerinin yaptıkları işler göz önüne alındığında; “Sihirbazlık yapan, hastaları iyileştiren, gaipten ve gelecekten haber veren, ruhları bedenlerini terk edip tekrar dönen, at üstünde göğe yükselip Tanrı ile konuşan, tabiat kuvvetlerini istediği gibi yönlendiren, ateşin yakıcılığından etkilenmeyen, yenilmiş hayvanları kemiklerinden tekrar dirilten, kadın-erkek müşterek ayinler yapan, tahta kılıçla savaşan kimseler olarak” takdim edilmektedirler. Onlar bu hüviyetleriyle, gelecekten haber veren, havayı değiştiren, ürünleri yeşerten, felaketleri önleyen ya da düşman üzerine yollayan, hastaları iyi eden, ateşe hükmeden, göğe çıkan veya yeraltına inen eski şaman /kamların devamıdırlar. Her ne kadar bunlar; klasik ve çağdaş tasavvuf edebiyatında “Cenab-ı Hakk’ın velî denilen sevgili kullarına ihsan ve inayeti” şeklinde velilerin kerametleri olarak takdim edilse de tüm bu menkıbelerde anlatılanlar Şamanik unsurlardır.
Şamanların temel görevlerinden ve özelliklerinden biri sihirbazlık ve büyücülüktür. Şamanlar İslamiyet sonrasında da toplumsal saygınlıklarını kaybetmemişlerdir. Anadolu’ya göçlerle gelip yerleşen Türkmen babaları, eski Türk Şamanları gibi İslami bir kimliğe bürünmüş ve sanatlarını icra etmişlerdir. Menakıbu’l-Kudsiyye’de, Baba İlyas’ın son derece mahir bir sihirbaz olduğu, sihir ve büyü yapmasını bilen bir Türkmen babası olduğu, onun baş halifesi Baba İshak’tan da yine sihir ve büyü yapan bir şeyh olduğu nakledilmektedir. Sarı Saltık’ın da sihir ve büyüden anlayan birisi olduğu zikredilir.[9]
Ahmed Rufâî hakkında anlatılan ateşe girmek, vahşi hayvanlara binmek, yılanlarla oynamak ve diğer hokkabazlıklar eski Türk şamanları hakkında anlatılanlarla aynıdır. Günümüzde de vücutlarına şiş batıran ve diğer pek çok yamyamvari ayinler düzenleyen Rufaîler [10] bu adamın müritleridir. Baba İshak, Sarı Saltuk, Barak Baba gibi kimseler bir dervişten ziyade bir Şaman büyücü/ Kam veya Şaman’ı andırmaktadır.
Şamanların en önemli görevlerinden biri de ayinler yaparak hastaların vücuduna giren cinleri ve kötü ruhları kovmaktır. Bugün Doğu Türkistan’da hastalık tedavisi için uygulanan Şamanist işlemler İslami bir kılıkta aynı şekilde devam etmektedir.
Günümüzde Anadolu’da da okuyup üflemek, ip bağlamak, muska yazmak vs. usullerle hastalık tedavi etmeye çalışan kimseler vardır. Halk arasında genellikle hoca diye tanınan bu şahıslar, gerçekte Şaman kalıntısı kimselerden başka bir şey değildirler. Tıpkı Doğu Türkistan’daki meslektaşları gibi, onların da Yıldızname ve benzeri, özel olarak düzenlenmiş, içine ayetler, peygamber isimleri, Allah’ın isimleri karıştırılmış birtakım kitapları vardır. Yazdıkları muskalar da aynı mahiyettedir. Bunlardan başka Anadolu’da cinci adıyla bilinen ve hastaların vücuduna girdiğine inanılan cinleri kovarak yahut emrindeki cinlerle geleceği ve gaybı keşfederek birtakım kehanetlerde bulunan kişilerin de, Şamanistler arasında yardımcı ruhları çağırarak hastanın içinden fena ruhları çıkarmaya çalışan veya geleceği öğrenen Şamanlardan farkı olmadığı ortadadır.

Anadolu evliyaları hakkında anlatılan menkıbelerde onların, gelecekte vuku bulacak olayları önceden haber verdiği anlatılır. Güya bu evliyaların ruhu bedenlerinden ayrılır, gizli âlemlerde dolaşmak suretiyle gayb bilgilerini alır, ya da; göğe yükselerek Tanrı’nın yanına gidip gelecekte olup bitecekleri bizzat ondan öğrenir.

Otman Baba, zaman zaman, tekbir getirip namaza başladığı an, cisminden çıkıp gider, bir saat sonra tekrar cismine girerek rükû ve secde yapardı. Kendisine nereye gittiği sorulduğu vakit, evliyanın ruhunun ara sıra bedeninden ayrılarak “Âlem-i ulviyet”i seyre gittiği cevabını verirdi. 13. yüzyılın ünlü Türkmen şeyhlerinden Barak Baba’nın da bu şekilde vecd ve istiğrak haline girdikten sonra geleceğe dair birtakım kehanetlerde bulunduğu hakkında kaynaklarda haberler vardır.
Şamanizm’in en karakteristik bir diğer özelliği; vecd ve istiğrak tekniğine sahip olmasıdır. Şaman bu vecd ve istiğrak halinde iken, ruhu göklere çıkar. Bu esnada ruhları hükmü altına alarak ölülerle, cinlerle ve perilerle bağlantı kurar. Dertli insanların dileklerini Tanrı’ya iletir(!) Günümüz tarikatları da bu vecd/cezbe haline çok önem verirler. Şah-ı Nakşibend; “Allah’tan gelen bir cezbe ile yapılan amel, ins ve cinin ameline denk olur” der. Mürşide teslimiyet/ şeyh rabıtası ile mürit, cezbe ve fena makamına ulaşır, cezbesiz bu yol aşılmaz. [11] Cezbe halinde kendinden geçen ‘Mübarek mecnunlardan, meczuplardan ibadet düşer, derler. Bunlar Şamanizm’in isim değiştirmiş tezahürleridir. Türk tarikatlarında sema/dans ve musiki bu cezbeyi arttıran unsurlar olarak görülüp, dine sokulmuştur.
Baba İlyas’ın oğlu Âşık Paşa’yla ilgili menkıbede, bir gece zaviyesindeyken nurani yüzlü biri gelerek kendisini “ilm-i ledünni” ıssının, yani Tanrı’nın çağırdığını söyler. Kalbi göğsünden çıkarılıp temizlenir. Bu kişi, şeyhi öyle yüce bir makama çıkarır ki, orada nurlar içinde pırıl pırıl parlayan “Kaba Türk” suretinde ihtiyar bir zat görür. Fakat şiddetli nur yüzünden fazla bakamaz, yüzünü beri yana çevirmek zorunda kalır. İşte Âşık Paşa ledünni ilmi, bu “Kaba Türk” suretindeki Tanrı’dan öğrenmiştir. Tanrı’nın bir ihtiyar şeklinde göründüğüne dair eski bir Şamanist inanç, bu menkıbede İslami bir çehreye büründürülmüştür. Pek çok Altay efsane ve masalında Tanrı hep böyle “gök sakallı ihtiyar” kılığında görülmektedir. Kızılbaşlar arasında akaid ve ilmihal kitabı görevi gören İmam Cafer Buyruğu’na göre; Hak Teâlâ derviş kullarına bazen kendi suretinde; bazen üstad, pir (ihtiyar), on dört yaşında masum pak suretinde, muhabbeti (karısı?) ya da; otuz üç yaşında cennet ehli suretinde vs. görünür.”

Alevi-Bektaşi menkıbelerinde en çok görülen inanç motiflerinden birisi de dervişlerin, tabiat kuvvetleri üstünde hâkimiyet kurmak, onları istediği gibi yönlendirmektir. Eski Türkler arasında bu şekilde tabiat kuvvetleri üzerinde hâkimiyet kurabilme telakkisi, İslamiyet’in kabulünden çok eskidir. Hun hükümdarı -semavi menşeli olduğu için- yağmur, kar, dolu yağdırabilme ve fırtına çıkarabilme kudretine sahipti. Aynı inanç Göktürkler de de vardır. İslamiyet’e girmiş ya da girmemiş Türkler arasında Şamanların bu gibi tabiat olayları meydana getirdiğine dair pek çok rivayet vardır. Güya; Şamanlar “Yâda taşı” denilen bir taşla fırtına vs. gibi hadiseler oluştururlarmış.

Şamanist motiflerden bir diğeri de ateşe hükmetmektir. Hacı Bektâş-ı Velî’nin halifesi Can Baba, kaynayan koca bir kazanın içine atılır, üç gün üç gece ateşte kaynatılır. Kapağı açtıklarında onu kazanın dibinde sapasağlam oturmuş bulurlar. Benzer motifler pek çok Türkmen babası için de anlatılır. [12]
Şamanist Türkler’de kurban merasimi kadınlı erkekli bir içki ve ziyafet sahnesiyle sona ererdi. İçkiler içilirken, Şaman eşliğinde ilahiler söylenirdi. Şamanların yönettikleri bu ayinlerde kadın erkek bir yerde toplanarak el ele tutup bir daire meydana getirirlerdi. Sonra “hu” diyerek raks etmeye başlarlardı. Bazen de Şaman yalnız dans eder veya dokuz erkek, dokuz kadın kendisine eşlik ederdi. Şamanist Türklerin uyguladıkları bu kadınlı erkekli dini ayin ve merasimler, Müslümanlığın kabulünden sonra özellikle göçebeler arasında devam etmiştir Şamanizm’den kalma kadın-erkekli toplantılar Yesevilik’te de vardır.
Maniheizmde de kadınlı-erkekli bu tür ayinler yapıldığı bilinmektedir. Türklerin Maniheizm’e girdikleri de dikkate alınırsa, eskiden mevcut olan bu Şamanist geleneğin bu İran dinine geçtikten sonra da devam ettiği ve bu hüviyetiyle Yesevilik, Vefailik gibi Türkmen tarikatlarına girerek yaşadığı düşünülebilir. Bektaşi ve Kızılbaş zümrelerin büyük bir titizlik ve sadakatle yüzyıllardan beri yaptıkları “Cem Ayininin” aslı bu olmalıdır.
Baba İlyas’ın kadın erkek yetmiş iki bin müridi bulunduğu, bunların birbirlerine karşı asla nefis lezzeti duymadıkları, bir arada bulundukları halde, birbirlerinin kadın mı, erkek mi olduklarının farkına varmadıkları ifade edilmektedir. Aynı şekilde, Abdalan-ı Rum’un, Baciyan-ı Rum denilen kadın velilerle bir arada oturup kalktıklarına dair elimizde belgeler mevcuttur.

Türklerin İslam öncesi Şamanizm’den başka Budizm ve İran dinlerinden Zedüştlük ve Maniheizm’e de girmişler ve bu dinlerden de birçok şeyler almışlardır. Örneğin; Budistlerden geçen, tenasüh ve Nirvana’ya ulaşmak gibi bazı inançlar halk İslam’ında yaşamaya devam etmiştir. Anadolu’daki, heterodox bazı alevi mezheplerinde bu İran dinlerinin etkileri çok belirgindir.[13] İnsan ruhunun insana, hayvana, bitkiye veya cansız bir varlığa göç etmesi gibi çeşitli biçimleri olan bu inancın en hâkim olduğu yer Hindistan’dır. Burada doğan Budizm’in temeli tenasüh inancıdır. Tenasüh inancı Türk İslam’ında çok belirgindir. Örneğin; Hz. Ali, Hacı Bektaş’ın bedeninde yaşar. Hacı Bektaş Velî; “Biz ölmeyiz, suret değiştiririz” der.

Yine Bektaşilerdeki Hulûl (Allah’ın insan bedenine girmesi) İnancı diğer dinlerden geçmiştir. Şekil değiştirme genellikle üstün bir güç (Allah, sihirbaz, cadı, evliya) tarafından, yapılan bir iyiliğe karşılık mükâfat veya kötülüğe ceza olarak gerçekleştirilmektedir. Şekil değiştirmeyi ifade için donuna girmek deyiminin kullanıldığı görülür. Geyik donuna girmek, güvercin donuna girmek vs. gibi. Menakıpnamelerde ve nefeslerde don değiştirmenin pek çok örneği bulunur.
Maalesef, Bektaşilik[14] gibi sapık kabul edilen bir tarikat/mezhep Yeniçeri Ocağının resmi tarikatı olmuş, Ahilik gibi başka bir tarikat yapılanması da esnaf ve sanatkâr teşkilatını ele geçirmiştir. Yeniçeriler Bektaşi tarikatına mensuptular. 1826 yılında Vaka-i Hayriyye/hayırlı olay denen halk ayaklanmasıyla bu yeniçeri eşkıyasından millet nihayet kurtulabilmişti.[15] Dağa adam kaldırma, haraç toplama gibi her türlü gayr-i meşru işleri yapıp, ‘şeriat isterük, sadrazamı istemezük’ diye sık sık ayaklanan bu eşkıyalar modern yeniçerilerin bir bakıma öncülleri sayılırlar.
Bektaşilerin “Hak, Muhammed, Ali” şeklinde bir ilah mefhumları vardır. Bu üçlü Ali olarak görünmüştür. Allah; Ali’ye hulûl etmiştir. “Eline, diline, beline hâkim olma” şeklindeki temel ilkeleri Maniheizm’deki üç mühürden alınmadır. Bektaşilerin İslam’a ne kadar lakayd kaldıkları, haramları mübah kıldıkları herkesin malumudur.[16] Bu Bektaşiler zamanla Alevîler içinde eriyip, kayboldular.
Bugün kitap nedir, namaz nedir bilmez, hatta kendilerinin ayrı bir dine mensup olduğunu söyleyen bir zümre var ise bu Bektaşiliğin eseridir. Bu gün bizim Kuran’ımız; telli saz, vahyimiz nefesimizdir diyebilen bir zümre varsa –ki vardır- işte bu zümrenin oluşmasında Bektaşiliğin rolü yadsınamaz.

Osmanlılar dönemi medrese-tekke gerginliğinin temelinde; “vahdet-i vücut, peygamberlik, Mehdîlik, ehl-i beyt sevgisi, kerâmet, kutup ve sahib-i zaman, hurûfîlik, mesihîlik, bâtınîlik, ibâhîlik…vs. gibi birtakım tasavvufun sonu gelmez sübjektif yorumları yatar.
Yapılan araştırmalara göre 16.yüzyılın ilk yarısında, Anadolu’da 110 medrese mevcut iken, 626 zâviye ve hankâh, birer de Kalenderhâne ve Mevlevîhâne bulunmaktaydı. Yine 17. yüzyıl Anadolu’sunda 388 tarikat şeyhinden sadece 83 tanesi medrese mezunudur. Yani, tekkelerin medreselere olan sayısal üstünlüğü yanında şeyhlerin cehaletleri de ilk bakışta fark edilmektedir.
Sonuç itibariyle; Osmanlılar döneminde, özellikle vahdet-i vücutçu tasavvuf, her türlü riski beraberinde taşıyan körü körüne şeyhlere bağlılık almış başını gitmişti. Yine şeyhlik, tıpkı hanedanlık gibi, babadan oğula (veya dâmâda) geçen “beşik şeyhliği” denen bir yapıya bürünmüş ve bir tür “mana aristokrasisi” sınıfı doğmuştu. Tekkeler asker kaçaklarının, esrarkeşlerin barınağı olmuştu. Neticede tüm bunlar, toplumsal yozlaşma ve bozulma ile birleşerek, Osmanlı’nın sonunu da getirmiştir. [17]
Anadolu İslam’ı denen bu folk İslam, bâ husus Alevi-Bektâşi heterodoksisi; bir takım gnostik ve Yeni Eflatuncu felsefeler, Şii eğilimli İslamî telakkiler, Şamanizm, Budizm ve eski İran dinleri ve de -az da olsa- Kitab-ı Mukaddes kaynaklı çeşitli inanç motiflerinin bir araya gelmesiyle oluşan heretik /sapkın bir dindir.
Alttan alta akmaya devam eden bu din hala Anadolu’nun “derin dini”dir.
Türklerin eski Gök Tengri’si, şimdilerde “Yukarda Allah var” olmuştur.
Şamanizm gibi, Türklerin bugünkü dini de daha çok ölüm sonrasıyla alakalıdır.
Eski şamanlar, günümüzün şeyhleri!
Dünün uluları da, günümüzün kutupları olmuştur.
Eski Türkler hacet duydukları şeylerle mezara gömülürdü, Şimdi de mezarlar birer hacet kapısı olmuştur.
Eskiden ruh çağırma vardı, şimdi ruhaniyetinden istifade etmek!
Eskiden kutsal geceler vardı, şimdi de Kandil geceleri, [18]
Hala din denilince Türklerin akıllarına gizemli şeyler, belli görsel ibadetler gelmektedir. Din denilince akla; “yaşam şekli, adalet, sadakat, temel insan hakları, dürüstlük, güzel ahlak, sevgi, dayanışma, zulme direnme, akla ve ilme değer verme” gibi İslam’ın ana umdeleri gelmemektedir. İman etmek; Âmentü duasını ezbere okumaktan ibarettir. İman; evliya kerametlerine, peygamber mucizelerine, cinlere, perilere, yatırlardaki ermişlerin gizemli güçleri olduğuna inanmaktan ibarettir. Tüm bunlar Türklerin din algısının iki bin yıldır pek değişmediğini göstermektedir.

Saadettin Merdin

[1] İbrahim Sarmış, Rivayet Kültürü ve Yanlış Din Anlayışı, s.27
[2] Zübeyir Bulut, Alevi-Bektaşi İnançlarına İslam Öncesi İnançların Etkisi, Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, İnönü Ün. Mayıs/ 2012

[3] Şeyh Bedreddin aleyhinde yazılan çeşitli eserlere göre o; cismani haşri inkâr etmekte, âlemin kadîm olduğuna inanmakta, mesihlik ve nebîlik taslamaktadır. Haramı helâl, helâli de haram kılmak suretiyle Şeriatı değiştirmeye yeltenmektedir. O, Hıristiyan ve Yahudi sempatizanı olup, sonu fuhuşla biten âyinler ve zikirler düzenleyen, ibâhî ve bâtınî düşüncelere sahip, gözünü Osmanlı tahtına dikmiş biridir.

[4] Ferhat Koca, Osmanlı Dönemi Fıkıh-Tasavvuf İlişkisi, Çorum İlahiyat Fak. Der., 2002/I, s. 73-131

[5] Süleyman Uludağ, İstimdât, Tasavvuf Der., Ank/2002, s.26

[6] Kemal Yüce, http://www.genelturktarihi.net

[7] Fuzuli Bayat, Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, Ötüken Yay., İst/ 2006, s. 161-164.

[8] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, s.329

[9] Zübeyir Bulut, Alevi-Bektaşi İnançlarına İslam Öncesi İnançların Etkisi, Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, İnönü Ün. Mayıs/ 2012

[10] İslam Dünyasında en yaygın olan tarikatlardan Rufaîler, bazı zikir meclislerinde keramet izhar etmek için, şeyh ve ya halifesi, seçtiği bazı müritlerin yanak, karın, gırtlak gibi yerlerine şiş saplar, ateşte kızdırılmış demiri yalatır ve ya bunu çıplak bedenlerine temas ettirir. Ayrıca zehir içme, vahşi hayvanlarla oynama, ateşte yürüme gibi hokkabazlıklar ve sirk gösterileri yaparlar. Güya Allah ona ‘Senin ismin anılırsa, ateş yakmaz, sakinleşir. Sen yırtıcı hayvanlar üzerinde büyük bir hükme sahipsin’ demiş. [DİA, Rifaiyye md.]

[11] M. Emin Akfidan, Cezbe Risalesi, s.38

[12] Zübeyir Bulut, Alevi-Bektaşi İnançlarına İslam Öncesi İnançların Etkisi, Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, İnönü Ün. Mayıs/ 2012

[13] Hatice Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslam Anlayışı, s.81-5

[14] Bektaşiliği Hacı Bektaşi Veli bizzat kurmamıştır. Bektaşilik, 16. yüzyılın ilk yarısında Bâlim Sultan tarafından onun adına kurulmuştur. Hacı Bektaşi Veli’yi Osmanlı beyliği olmak üzere Orta ve Batı Anadolu’da tanıtarak tekrar hayata kavuşturan Abdal Musa olmuştur. Elvan Çelebi’ye göre Hacı Bektaş-ı Velî “tacı sultanı istemeyen Allah’ın kendisine edep, ilim ve takva verdiği bir şahsiyet olup Şeriatı bilip onunla amel eden tarikatta arif vasfına sahip bir kişidir.” Eflâkî’ye göre ise o, kalbi marifetle dolu olan fakat şeriata uymayan, namaz kılmayan bir kimsedir. Nefahâtü’l-Üns’e göre Hünkâr, evliya taifesinden olduğu tevatüre ulaşmıştır. Tevârîhi Âl-i Osmân’a göre ise; şeyhlikten uzak budala bir azizdir. Eş-Şekâyik’e göre ise; keramet ve velayet sahibi bir zat olup, kabri civarında yapılan dualar makbuldür.

[15] Yeniçeri ocağının lağvedilmesinden sonra, sadrazam, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri ile şeyhülislâm ve devrin çeşitli tarikat şeyhlerinin de katıldığı bir toplantı neticesinde; bazı Bektaşîlerin oruç yemek, namazı terk etmek gibi kötülüklerden başka, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e aleni küfrettikleri tevâtür derecesinde vâkî ve malum olduğundan; Üsküdar, Eyüp, Hisar vs. gibi muhitlerde olan Bektaşî tekkelerinin altmış sene evvel yapılmış olanlarının kadîm itibar olunarak dokunulmamasına, diğerlerinin yıktırılmalarına, yıkılmayanlara diğer tarikat erbabından ve Sünnî birer türbedâr tayin edilmesine, tekkelerle birlikte bulunan cami, mescid ve medreselerin aynı maksatlar için kullanılmasına, eski ve yeni Bektâşî tekkelerinde bulunan Babalar ile mürid adındaki kişilerin tashîh-i itikad ettirilmek üzere Hadim, Birgi ve Kayseri gibi ulemâ merkezi olan beldelere sürülmesine karar verilmiştir.

[16] Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşilik md. DİA, C.5, s.374-8

[17] Ferhat Koca, Osmanlı Dönemi Fıkıh-Tasavvuf İlişkisi, Çorum İlahiyat Fak. Der., 2002/I, s. 73-131

[18] İhsan Eliaçık, Bana Dinden Bahset, s.10-4

 

ALI25

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Nis 2015
Mesajlar
7,509
Puanları
48
Al kopyala ve yapistir ve bu kisiler de kimler dermisin bunlar makul,makbul,muteber olan kisiler mi ve al birini vur öbürüne misalinden olur.
 

ALI25

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Nis 2015
Mesajlar
7,509
Puanları
48
Insanin bir sey icinde olurda insan bilmez mi bunuda ve bu insana da ne denir cahil ve ahmak diye tek söz ile o kadar vede insan nasil icindeki bir de bilmez olur?.

Bende icimdekini bilmiyorsam cahilim vede ayni zamanda bir ahmakimdir.
 

AlpBilge

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2015
Mesajlar
706
Puanları
0
Onlar bir kötülük işlediklerinde 'Biz atalarımızdan böyle gördük, böyle yapmamızı emreden Allah'tır' derler. Onlara de ki; Allah kötülük işlemeyi emretmez. Allah adına bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? (Araf 28)

Allah'ı bir yana bırakarak taptığınız düzmece ilahlar, ya sizin ya da atalarınızın taktığı birtakım boş, içeriksiz adlardan başka bir şey değildirler. Allah onlara hiçbir kuvvet vermemiştir. Egemenlik sadece Allah'ın tekelindedir. O yalnızca kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyor.(Yusuf 40)

Onlara 'Allah'ın indirdiğine uyun' dendiğinde, onlar 'Biz atalarımızdan ne gördüysek ona uyarız' dediler. Peki, ya şeytan onları alevli ateş azabına çağırıyorsa (Lokman 21)

Onlara Allah'ın indirdiği Kur'an'a ve Peygambere uyun denildiğinde, "Atalarımızın miras bıraktığı düzen bize yeter" derler. Peki ya ataları hiçbir şey bilmeyen, doğru yoldan uzak kimseler idiyse? (Maide 104)
 

menzil5453

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
11 Eyl 2014
Mesajlar
579
Puanları
0
İhsan Eliaçık gibi bir münafıktan ve diğerleri de tamamen yalan dolu yazıları paylaşarak nasıl bir müslüman olduğunu ortaya koydun. Allah bu dini senin gibi yalancı ve iftiraciların iftiralarından korusun.

Sen ve senin gibiler artık mide bulandırır hale geldi.
 

Kadir Razlık

Kısıtlı Erişim
İhvan Üyesi
Katılım
20 Ağu 2014
Mesajlar
2,280
Puanları
0
İhsan Eliaçık gibi bir münafıktan ve diğerleri de tamamen yalan dolu yazıları paylaşarak nasıl bir müslüman olduğunu ortaya koydun. Allah bu dini senin gibi yalancı ve iftiraciların iftiralarından korusun.

Sen ve senin gibiler artık mide bulandırır hale geldi.
bunu yöneticilere dicen tiksirtmeye başladılar
 

AlpBilge

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2015
Mesajlar
706
Puanları
0
Brahmacılık, İrancılık, Neo-Platonculuk, Hıristiyanlık gibi birçok dış etkenin Müslüman mistisizminin gelişimi üzerinde etkileri uzun bir süre boyunca çeşitli bilim adamlarınca araştırıldı ve bu konu üzerine birçok görüş ileri sürüldü. Bu kısa araştırma yazısında, yalnızca, Türk-Moğol şamanizminin bazı mistik müslüman tarikatlar üzerindeki etkisinden söz edeceğiz ve özellikle tasavvuf tarihinde şimdiye kadar gözden kaçırılmış bir konu üzerine dikkatlerinizi çekmeye çalışacağız. Bir zamanlar, usta filozof sezgisiyle Wundt, sufi tarikatlarınca kullanılan bazı dans figürlerinin, İslam dünyasına büyük olasılıkla, Kuzey Sibiryalı Türk kabileleri aracılığıyla girdiğini düşünmüştü. İlk mistik Türkleri konu alan daha önceki çalışmamızda da, en eski mistik Türk tarikatı olan Yesevilik tarikatında göze batan birkaç şamanik etkiyi göstermiştik. Şimdi, tarihsel ve etnografik verilerin ışığı altında bu konuyu daha detaylı bir şekilde ele almayı arzuluyoruz. Büyük sufilerin mistik görüşlerinde şamanizme herhangi bir rol verilmesi düşünülemez, ama tarihi tasavvuf öğretilerinde ne kadar önemsiz olursa olsun, bu rolün dışarıdaki gelişimini de yadsımak anlamsızdır.


Tüm bunları, tatmin edici deliller ışığı altında ve özellikle Türk dünyasına yayılmış tarikatlar aracılığıyla kanıtlayacağız.


Diğer yandan sufizmin, müslüman dünyası üzerindeki etkisini; ya da diğer bir deyişle islamiyetin dört bir yana yayılmasıyla uluslar arası kimliğe bürünmesi ve tüm bu olayların mistik tarikatlar lehine gerçekleşmesiyle, üzerinde çalıştığımız soru Türk din tarihi açısından önemli bir konuma yerleşmektedir.


En eski Türk tarikatı olan Yesevilikde şamanizmin ilk izlerini aramak kadar doğal bir şey olamaz. Bu tarikat, XII. yüzyılda aslen Yesi’li olan ve Ahmed Yesevi olarak tanınan bir Türk tarafından kurulmuş, yüzyıllar boyunca Türk kabilelerinin arasında varlığını sürdürmüş ve Kuzey Seyhun civarında yaşayan Türk kabilelerinin müslümanlaştırılmasında önemli bir rol oynamıştır. Göçebe hayat sürdüren ilkel dinlerinin izlerini taşıyan bu kabilelerin eski geleneklerinden Yesevilik tarikatı da etkilenmiş birkaçını da benimsemiş ve bu Türk kabilelerin müslümanlaştırılmasıda önemli bir rol oynamıştır. Yesevi dervişlerince söylenen bir efsaneye göre, peçesiz kadınların Ahmet Yesevi’nin zikir ayinlerinde erkeklerle saf tutmalarının Horasan ve Transoxian sufilerinin ve ulemaların hararetli protestolarına neden olduğu söylenir. Gerçektende, eski geleneksel ataerkil Türk aile yapısında, kadınlara önem verilirdi ve islamın katı kurallarına rağmen kadınlar halk toplantılarına bulunabilirlerdi. Bu gelenek, halen göçebe hayatını sürdüren Türklerde korunmuştur. Peçe kullanımıysa islamiyetin kabulünden hemen sonra, doğal olarak islami kuralların daha fazla kendisini hissettirdiği şehir ve kasabalarda yaygınlaşmıştır.


Bu efsaneden yola çıkarak göçebe Türklerin şaman (Türkçe’de kam) olarak gördükleri ve kendi ırklarından olan sufiler tarafından islamiyeti kabul ettikleri sonucuna ulaşılabilinir.. Bu yüzdendirki kadınlar ve erkekler birlikte ayin törenlerine katılabilir, şamanların büyülü sözleri ve mislik şiirleri yerine, kendi ana dilleriyle söylenenleri dinlerlerdi. Eski bir müslüman yazar “zikir-i erre” olarak adlandırılan Yeseviyye tarikatına özgü zikretme yöntemi, (nakarat zikri) Türklerin zevklerine uygunluğunu belirtiyor. Bu tarz zikirlerde Kuzey Asyalı göçebe kabilelerinde şamanlara özgü kendinden geçirici danslarının izlerini bulmamız mümkündür.

Yeseviliğin kuruluşu hakkında bilgilerimizin yetersiz olması, onu daha iyi anlayabilmek için bizleri efsaneleri incelemeye itiyor. Birçok eski Türk kabilelerin efsanelerinde olduğu gibi, bu tarikatta da öküz kurbanı geleneğinin varlığı görülüyor. Yesevilerin efsanelerinde dikkati çeken bir diğer olgu da; Budistlerin ve kendi kutsal insanlarının efsanelerinin arasındaki benzerlik. Örneğin, Ahmed Yesevi ve bazı dervişlerinin efsanesine göre kuşa dönüşerek, uçuyorlar.Aynı efsaneleri Bektaşilerde de görüyoruz. Bu olağanüstü uçuşları Türkistan Çinlilerinin kutsal efsanelerinde de bulabiliriz


Hiouen Tsang tarafından anlatılan Budist efsaneleri ve öykülerin arasındaki benzerlik görülmüyor mu? Örneğin, Doğu Türkistan ve Seyhun civarları gibi Türklerin uzun süredir yaşadığı bazı bölgelerde varolan Budist geleneklerin bir devamı değil midir? Ya da eski bir Hindu folklor motifinin kutsal Türk efsanelerine girmesi sonucu mudur? Grenard, Hotan civarında bulunan kutsal Türklerin mezarlarının eski Budist tapınakları olduğunu, bu mezarların eski Türklerde ve bugün dahi birçokları için ziyaret mekanları olduğu belirtiyor. Hindu folklorunda rastlanılan figürlerin bazılarının sözü geçen efsanelerde rastlandığını da ekleyelim. Ahmet Yasevi’nin düşmanları, daha sonra onu hırsızlıkla suçlayabilmek için mutfağına kesilmiş bir öküz bırakırlar ama Yesevi düşmanlarını köpeğe dönüştürerek sözü geçen öküzü onlara yedirir. Buna benzer diğer örneklerde Türk şamanizminde budizm kalıntıları bulmak olasıdır. Yeseviyye’de direk olarak olmasa da şamanizmin aracılığıyla girmiş hindu izlerinin olabileceği ihtimalini de gözardı edemeyiz. Türk sufizmin ilk dönemi üzerine bilgilerimiz arttıkça, bunun üzerindeki şamanizmin izlerini, başka bir deyişle, islamlaştırılan eski Türk dininden geriye kalanlar bizlere daha somut gözüküyor. Örneğin Orta Asya efsanelerinde sıkça belirtilen kutsal ağaçlar ve Eski Anadolu’dakiler bu tarz kalıntılardan başkası değildir. Türklerin batıdaki müslüman ülkelere doğru göçü X. yy’dan XIV. yy’a kadar sürdü ve bu yüzden islamlaşma yüzlerce yıl sürdü, aynı zamanda şamanizim etkileri aynı şekilde yenilendi ve şamanizm gücünü tamamıyla hiçbir zaman kaybetmedi. Bu yüzden XIII. yüzyılda Harzemşah sarayında bazı geleneksel Eski Türk büyülerinin varlığına rastlıyoruz. Barak Baba olarak adlandırılan, İlhanlı saraylarında ünlenen XIII. yy sonralarında yaşamış biri, bizlere Moğol şamanizminin Sufilik üzerindeki etkisi üzerine güzel bir örnek teşkil ediyor.


Bu mistik Türk, önce büyük Gazan soyuyla ve daha sonra prens Olcaytu’nun hizmetinde Geylan kıyılarına seferlerde bulunmuş ve 707’deki bir seferde de öldürülmüştür. Hacı Bektaşı Veli’nin müridi olan ünlü Sarı Saltuk’un müridiydi. XIII. yy. Türk din tarihi açısından çok önemli bu iki şahsiyet hakkında yeteri kadar geniş ama Sarı Saltuk konusunda yeterli olmayan belgelere sahibiz. Üzücü olansa Babak konusunda hala daha bir çalışma yapılmamış olmasıdır.Bunun yanında, bu mistik konusunda o tarihleri kapsayan detaylı tarihi bilgilerle, bu Sufinin özdeyişlerini, Mısır ve İran kaynaklarında bulabiliriz.


Bu dökümanları baz alarak bir momografi hazırladık ve birkaç gün sonra yayınlamayı düşünüyoruz. Bu sebepten dolayı daha önce incelediğimiz kaynakları özet olarak verdik. Barak ve müritlerini inceleyerek Moğol şamanizminin dış etkilerini analiz etmeyi arzuladık. XIV. yüzyılın başlarında, Barak müritleriyle beraber Şam’a gelir, garip elbiseleri halkı çok şaşırtır; bunların üzerine halk türküleri söylenir ve hatta inanılmaz dış görüşlerinden dolayı gölge tiyatrolarına malzeme olmuşlardır. Bu yüzden elbiselerinin otantikliği üzerine anlatılanlardan hiçbir şüphe duyamayız. “Tıraşlanmış sakalları, gür bıyıkları vardı; çift boynuzlu başlıklar taşıyorlardı. Boyunlarından sarkan kınalı küçük öküz kemikçikleri, çanlar ve çengel asaları (...) vardı. Dış görünüşleri çirkin hatta korkunçtu. Tambur ve diğer aletlerden oluşan özel bir orkestraları vardı (...), toplu yürüyüşlerinde; müziğin tonu, çanların, kemikçiklerin ve asaların sesiyle karışıp öyle bir karmaşa yaratıyordu ki, Suriye halkı, tüm bunlardan Şeytanın bile ürktüğünden bahsediyor. Bir gün Barak’a niçin bu kılıkta dolaştığını sorduklarında: “Fakirlerin eğlencesi olmayı istedim” diye yanıt verir.


Anlatılanlarda, şeyh, ilk defa Gazan Han’ın huzuruna geldiğinde, kızdırılmış bir kaplan salarlar ama adamın çığlıkları karşısında yırtıcı hayvan geri çekilmek zorunda kalır. Barak Şam’a geldiğinde, bu sefer de onu bir devekuşuyla korkutmak isterler ama şeyh bu kuşun üzerine atlar ve hayvanın sırtında sarayı dolaşır. Kimileriyse deve kuşunun binicisinden etkilenerek uçtuğundan bahsederler. Barak üzerinde hiç para tutmaz, hemen dağıtırdı. Müritlerin davranışlarını kontrol etmek için özel bir organizasyon kurmuş ve bu özel kontrol mekanizmasıyla müritlerini kontrol ettirmiştir; eğer müritlerinden biri namazı kaçırırsa kırk sopayla cezalandırılır ve aynı gün günbatımından sonra zikir ayini düzenlenirdi. Bunun yanında bazı kaynaklar bu kişilerin ramazan orucuna katılmadıkları ve bu ayda her türlü günahı işlemekten çekinmediklerinden bahseder. Çeşitli kaynaklardan topladığımız bu kısa açıklamalar Barak ve müritlerinin Moğol şamanizminden ne kadar çok etkilendiklerini görebiliriz. Bu verilerin daha anlaşılır olması için etnografların şamanlar konusunda yaptıkları birkaç açıklamayı verelim:


I-Çift boynuzlu başlık

Şamanizmde başlık, Doğudaki tac kadar önemlidir. Tac sözcüğü müslüman çevrelerde kullanılan birçok başlığı temsil eder. Müslüman olan Kırgız-Kazak bahşileri aynı ırkın bireyleriyle giysiler bakımından hiçbir farklılık göstermeseler de, başlıklarında bulunan kuş tüyleri ve diğer objelerle diğerlerinden ayırt edilirler. Altay şamanlarının başlıkları çok değişik bir tarzda yapılmıştır ve deri parçaları, tüyler ve demirlerle bezenmişlerdir. Buryat şamanlarında başlığın yerini demir bir çember alır ;bu çemberin üzerinde uçları geriye yönelmiş demirden iki boynuz bulunur. Alarski Buryatlarında da boynuzluşaman başlıklar bulunur ve bu konuda birkaç efsane bulunur.


II. Kuşlara binmek:


Kuşları binek olarak kullanmanın ve kaplanları büyülemenin şamanizmle bir bağlantısı vardır. Bir örnek vermek istersek Uranka efsanesinde, bazı şamanların hizmetinde olan cinlerin arasında ayı ve kurbağaların varlığından bahsedilir. Altay şamanlarının gösterilerinde de, elbise,başlık, kaz figürü ve tambur, şamanların gereçlerini oluşturur. Sözüm ona gökyüzünden yere inişlerinde şamanlar bu kuşu binek olarak kullanırlar bu kuşla konuşur, büyülü sözler söyler, yine onun ve kendi adına cevap verirdi. Cengiz’e Moğol imparotoru sıfatını veren şamanın mucizeleri arasında bir atın üzerinde gökyüzüne çıktığından bahsedilir.
Müslüman Bakşis Türklerince kullanılan, sihire karşı büyüleri içiren kitapta aslanlara binen, yılanları asa olarak kullanan kutsal Türklerden bahsedilir. Bektaşi ve diğerlerinin efsanelerinde de benzer şeylere rastlanılır.


III.- Traşlı sakallar, uzun bıyıklar:


Kırgız –Kazak Bakşi’lerinin eski şamanların islamlaşmış dualarında uzun bıyıklı kutsal insanlardan bahsedilir.Abu Duaf ünlü seyahat ilişkilerinde bir Türk kabilesi olan “Boğrac”lardan bahsederken, bunların genelde traşlanmış sakallı ve sarkık bıyıklı olduklarından bahseder.


Tüm bu yaklaşımlarla, Türk-Moğol şamanizminin bazı Müslüman tarikatlerinin üzerindeki etkileri verdiğimizi düşünüyoruz. Diğerlerinde de, Wundt’un da çok açıkça belirttiği gibi, bu tarz sızmaların olmaması düşünülemezdi. Bu tür sızmaları Kırgız-Kazaklarının arasında yayılan tarikatları incelediğimiz gibi Kalenderi, Haydari, Bektaşi gibi alternatif oluşumları arasında bulabiliriz. Ama bu çalışmamızı başka boyutlara taşımak istemediğimizden tüm bunları başka bir sefere erteliyoruz.

Fuad Köprülü
 

AlpBilge

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2015
Mesajlar
706
Puanları
0
1. Kurşun Dökmek



Kurşun dökme adeti de şamanizm geleneklerindendir. Şamanizm'de buna "kut dökme" denir. Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutuyu "talih, saadet unsurunu" geri döndürmek için yapılan bir sihri ayindir.

2. Kırmızı Kurdele

Gelinliğin üzerine bağlanan kırmızı kurdeleler, nişan törenlerinde yüzüklere bağlanan kırmızı kurdeleler, okumaya yeni geçmiş çocukların yakasına takılan kırmızı kurdeleler; hep uğuru ve kısmeti temsil eder. Ayrıca kötü ruhların şerrinden korunma sağladığına inanılır.

Mezar Taşları




Günümüzde toplumda ulu kabul edilen kimselerin ölümlerinden sonra ruhlarından medet ummak ve mezarlarının kutsanışı şaman geleneğin devamıdır.
Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın sanat eseri haline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir.


4. Dilek Tutmak


Dile tutmak da Şamanizm kökenli bir davranış şeklidir. Tabiat ruhlarının dileklerin gerçekleşmesine aracılık ettiğine inanılır.
5. Köpek Ulumasının Uğursuz Sayılması





Şamanizm’de köpek bir ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir. Sıradan bir kişinin bu ruhu görmesi; onun pek yakında öleceğine işaret sayılır. Anadolu’nun kimi yerlerinde köpek uluması uğursuz sayılmaktadır. Köpeklerin bazı olayları önceden algıladıklarına ve bunu uluyarak anlattıklarına inanılır.

6. Nazar Boncuğu




Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inanıştır.
Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük getirdiğine inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu” “deve boncuğu” “göz boncuğu” vb. takılır. Bu inanış da Şamanizm'den kalmadır.

7. Kilim Motifleri




Eski Türklerde bir Şamanın giysisine yılan,akrep, çıyan, kunduz gibi yabani hayvan şekilleri çizmesinin, bu hayvanları topluluğun yaşam alanlarından uzak tutmaya yardımcı olduğuna inanılır.
Günümüzde Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim, örtü ve perdelere işlenen desenler, giysiler üzerinde kullanılan motifler bu inanıştan kaynaklanır.


8. Mevlit ve İlahiler




Şamanlar ayinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müziksiz hayatın ve ayinlerin değişilmez bir parçasıdır. Oysa İslam dininde Kur’an'ın müzikle okunması kesinlikle günahtır. Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz.Muhammed’in Hz.Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır
Mevlit ve İlahiler sadece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır. İslam dininde ölünün ardından mevlit merasimi diye bir uygulama yoktur.
Osmanlı tarihinde ilk Mevlit, 1409-10 yıllarında Bursalı bir fırıncı ustası olan Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır.


9. Su İçerken Kafanın Elle Desteklenmesi




Bu da bir Şaman geleneği kalıntısıdır. Şöyle ki, su içerken insan akli başından kaçabilir diye kafa elle tutulurmuş.

10. Mezarlardaki Küçük Suluklar





Mezarların ayak ucunda bulunan küçük suluklar; ruhların susadıkları zaman kalkıp oradan su içmeleri inancına dayanır. Ayrıca kuşların, böceklerin o suluklardan su içmesinin, ölmüş kişinin ruhuna fayda edeceğine inanılır.
Not: Şaman kültüründe, ayinlerde kullanılan yardımcı ruhlar, kuş biçiminde tasvir edilmişlerdir. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şamanlara, gökyüzüne yapacakları yolculukta yardımcı olmaktadır.


11. Yukarıda Allah Var


Tengrizm inancından kalmıştır. Bu anlayıştan dolayı dua ya da işaret ederken eller gökyüzüne açılır.

12. Sağ Ayak




Kapıdan çıkarken sağ ayağın önde olması da Şaman kültüründen kalma bir ritüeldir. Sol ayakla geçmenin kişiye uğursuzluk getireceğine inanılır.

13. Su Dökerek Uğurlama




Şaman kültüründeki suyun kutsallığı olgusunun doğurduğu adettir. Su berekettir, kutsaldır. “Su gibi çabuk dön, ak geri gel, ak çabuk, kazasız belasız git” demek için su dökülür gidenin arkasından.


14. Türbelere, Ağaçlara, Çalılara Bez ve Çaput Bağlamak




Şamanizm inancında dilek dileme şekli. Küçük kumaş parçaları genel olarak ağaçlara çok önem verildiğinden ve yaşamın sembolü kabul edildiğinden ve yaşam üzerinde muazzam etkileri olduğu düşünüldüğünden, bunların dallarına bağlanır ve dileğin gerçekleşmesi beklenir.
Günümüz Türkiye’sinde bu eski gelenek halen devam etmektedir. Temelinde ise doğadaki her varlığın bir ruhu olduğu inancı yatmaktadır.


15. Tahtaya Vurmak





Eski Türkler göçebe oldukları için, daha önce girmedikleri ormanlara girerken, ormandaki kötü ruhları kovmak için ağaçlara vurup bağırarak gürültü çıkarırlarmış. Bu davranış aynı zamanda doğa ruhlarına kötü olayları haber verip, onlardan korunma dilemek amaçlıdır. Tahtaya vurma adeti, sadece Türk kültüründe değil bir çok Avrupa kültüründe de vardır.

16. Ölünün Ardından Belirli Aralıklarla Toplanmak




Birisi öldükten sonra evinde toplanıp dua okumak, bu toplanma işini 7, 21, 40 günde bir tekrarlamak gibi eylemler de Şaman kültüründen kalmadır.
Eski Türk inanışına göre ruh fiziki bedenini 40 gün sonra terk etmektedir. Vefat edenin “40’ın çıkması” deyimi vardır. Şamanizm’de ölen kişinin ruhu evi terk etsin, göğe yolculuğuna başlasın, öteki ruhlar doluşmasın diye insanlar ölen kişinin evinde toplanıp ayin yapar, yas tutarlar.


17. Çocuklara Doğadan Esinlenen İsimler Koymak

Orta Asya Toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına
, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur. Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin birçoğu da bu derin bağlardan kaynaklanmaktadır.

http://onedio.com/haber/-hepimiz-biraz-samaniz-dedirten-17-adet-ve-gelenek-440443

Kaynaklar:

http://koktengri.org/?page_id=13
http://www.ulakbilge.com/makale/pdf/1377466735.pdf
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/742/9466.pdf
http://www.turkishstudies.net/Makaleler/49237456_29DönmezİbrahimHakan-vd-sos-415-426.pdf
http://www2.diyanet.gov.tr/dinisleriyuksekkurulu/Sayfalar/KuranTercumeMuzik.aspx
 

ömerusta

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
16 Ocak 2012
Mesajlar
6,911
Puanları
63
şu adını bir değiştirde hoş geldin diyelim yoksa hiç de hoş görünmüyorsun
 

DostunDostu

Süper Moderatör
Yönetici
İhvan Üyesi
Katılım
30 Eyl 2013
Mesajlar
6,181
Puanları
83
Farklı kavimlerin gelenekleri toplumsal sınıflar oluşturmaya, zulme ve sömürü düzeni kurmaya hizmet etmiyorsa İslam buna karşı değildir.. Allah senden dört dörtlük bir iman bekliyor.. Bunu dört dörtlük Arap olmakla karıştırma.. Eğer Türk değil Arapsan o vakit bir şey diyemem, ama bu sana, başka kavimlerin anânelerine savaş açma hakkı vermez.. Müslüman olmakla asimile olmayı karıştırma inşallah güzel kardeşim..
 

AlpBilge

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2015
Mesajlar
706
Puanları
0
Ateşe Çağıran Bir Gelenek: Ataların Dinine Bağlılık

Bazı insanların din ahlakını benimsemelerini engelleyen, hayatları boyu içinde bulundukları ortamdan, aile yapısından, arkadaşlıklardan etkilenerek geliştirdikleri ve atalarının dinini temel alan düşünce yapılarıdır. Bu düşünce yapıları, tamamen materyalist bir temele dayanabileceği gibi, din adına ortaya çıkan ancak hak din ahlakıyla ilgisi olmayan fikirlerden de oluşabilmektedir. Nitekim Kuran'da din ahlakını tebliğ eden resullere ve müminlere, atalarının dinine bağlı olan kişiler tarafından verilen cevaplar bildirilmiş ve bu kişilerin genel özellikleri haber verilmiştir. Bilimden eğitime, ekonomik düzenden adalet sistemine kadar her konuda, geçmişte uygulanan kuralların devamından yana olan bu kişiler, din ahlakının getirdiği akılcı ve adaletli düzene karşı çıkmışlardır. Ancak karşı çıkarken savundukları fikirler genellikle akla ve vicdana dayanan fikirler olmamış, ölçü olarak çıkarlar, alışkanlıklar, gelenek ve görenekler alınmıştır. Bu tutucu ve karanlık zihniyetle, Allah'ın vahyini insanlara bildirmekle görevlendirilen elçiler de karşılaşmışlardır. Hz. Muhammed (sav)'in, Hz. İsa'nın, Hz. Şuayb'ın, Hz. Musa'nın, Hz. İbrahim'in, Hz. Nuh'un, Hz. Hud'un ve daha pek çok elçinin tebliğinden yüz çeviren bu çevreler, Kuran'da bildirildiğine göre batıl dinlerinden ve batıl inanışlarından vazgeçmeyeceklerini söylemişlerdir.


Rabbimiz'in "ataların dinine bağlılık" olarak bildirdiği bu çarpık zihniyet, günümüzde de devam etmektedir. Bazı kişiler, halen atalarından kalan hayat görüşünü, yanlış ahlak anlayışlarını sorgulamadan kabul ederek yüzyıllardır süregelen bu yanılgıyı devam ettirmektedirler.


Ataların Dinine Bağlı Kalmak Erdem Değil Kayıptır


Kuran'da elçilerin tebliğleri ve kavimlerinin onlara verdikleri cevaplarla ilgili çok detaylı bilgiler verilmektedir. Elçilerin Allah'a iman etmek için yaptıkları davete bu kişiler, Kuran'da bildirildiğine göre "... Gerçekten Biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu Biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz." (Zuhruf Suresi, 23) şeklinde karşılık vermişlerdir.


Gerçekten de iman etmeyen kişilerin takip ettikleri yol atalarının yolu, okudukları ise atalarının eserleridir. O yolun dışında bir yol izlemezler ve atalarının en doğru yolda olduklarına inanırlar. Onların hayat şekillerini kendilerine örnek alır, söyledikleri her sözün kendilerine hayat verdiğini düşünürler. Bu bağlılık o kadar güçlüdür ki, bu yolun yanlış olduğunu ve atalarının pek çok hata ve eksiklikleri olduğunu onlara göstermeye çalışan kişileri de kendilerine düşman kabul ederler. Allah Kuran'da bu durumu şu ayetle bildirmiştir:


"...Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz..." (Yunus Suresi, 78)


Ataların Dinine Bağlılık Şuuru Kapatır


Atalarının dinine tabi olan insanlar doğruluğunu araştırmadan, vicdanlarıyla değerlendirmeden, sadece yıllardan beri o şekilde gördükleri için atalarının dinini izlemekte, gerçeklere karşı var güçleriyle direnmektedirler.


Allah inkar edenlerin bu tavrını
"... (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara 170) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Ancak onlar dinlerine olan bağlılıkları nedeniyle atalarının büyük bir yanılgıda olabileceğine ihtimal vermez, hiçbir doğruyu işitmek istemez, elçinin çağrılarından yüz çevirirler. Ancak bu tavırlarına karşılık öne sürebilecekleri, geçerli hiçbir açıklamaları yoktur. Çünkü elçinin onları davet ettiği, Allah'ın sözü olan Kuran'dır. Rabbimiz bu gerçeği, Kuran'da şu şekilde bildirir:


"(O peygamberlerden her biri de şöyle) demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?" Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız." (Zuhruf Suresi, 24)


İşte insanlar atalarının dinine olan bu körü körüne bağlılıkları nedeniyle Kuran ayetlerindeki hükümleri görmezden gelir ve Allah'ın vahyini göz ardı ederler. Dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu, birkaç on yıl sonra ölüp kefene sarılarak toprağın altına gömüleceklerini ve Allah Katında tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceklerini akıllarına dahi getirmezler.


Allah Kuran'da, "Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ayetiyle iman etmeyenlerin bu büyük yanılgılarını bildirmektedir. Ölümden kaçan bu insanlar, Allah'ın elçilerine uymadıkları için çok büyük bir yıkıma uğrayacaklarını düşünmeyerek büyük bir gaflet içinde yaşamaktadırlar.


Ataların Dini ile Mücadeleye Kuran’dan Örnek…


Kuran'da din ahlakından yüz çevirerek atalarının dinine uyanlara verilen örneklerden biri Hz. İbrahim'in kavmidir. Bu inkarcı topluluk, atalarının yolunu izleyip putlara tapıyorlardı. Bu batıl dine olan bağlılıkları nedeniyle de, Hz. İbrahim'in hak din ahlakına davetini reddediyorlardı. Allah Kuran'da, Hz İbrahim'in inkar edenlerle birlik olan babasına ve kavmine "... Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?" (Enbiya Suresi, 52) diye seslendiğini bildirir. Bundan sonra aralarında geçen konuşmalar, Kuran'da şu şekilde bildirilir:


"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.

Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?" "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim."

(Enbiya 53-56)


Ayetlerin devamında söz konusu kavmin, Hz. İbrahim'in Allah'a iman etmeleri için yaptığı her davete inkar ile karşılık verdikleri bildirilmektedir. Aralarında geçen bu konuşmadan sonra Hz. İbrahim putlarına bir tuzak kuracağını söylemiş, onlar gittikten sonra da önünde eğildikleri tüm putlarını -büyük olan hariç- kırmıştır. Daha sonra inkar eden kavmi ile Hz. İbrahim arasında geçen konuşmalar, Kuran'da şu şekilde bildirilir:


"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler.


"Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler.


Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki, ona (nasıl bir ceza vereceğimize)


şahid olsunlar. "Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?"


"Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa,


siz onlara soruverin." (Enbiya Suresi, 59-63)


Hz. İbrahim'in bu daveti ve akılcı yöntemi karşısında kavmi ilk önce tereddüt etmiş ve "vicdanlarına başvurup" zalimlik yaptıklarını bir an için kabul etmişlerdir. (Enbiya 64) Ancak daha sonra hemen bu gerçekten geri dönüp, yeniden yüz çevirmişlerdir. Allah onların bu inkarını ayetlerde şu şekilde bildirmektedir:


"… Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya Suresi, 65-67)


Bu konuşmaların ardından imandan yüz çeviren kavim Hz. İbrahim'i öldürmeye, ateşe atmaya çalışmış, ancak Rabbimiz onların bu tuzaklarını geçersiz kılmıştır. (Enbiya Suresi, 68-70) .


Ataların Dini Vicdanı Köreltir


Hz. İbrahim kıssasında da görüldüğü gibi iman etmeyen bir topluluk için atalarının doğru yolda olması, yaptıkları şeyin akılcı ve mantıklı olması önemli değildir. Çünkü onlar doğrunun peşinde de değildirler. Genel olarak tek yaptıkları, doğru veya yanlış da olsa atalarının yolunu izlemektir. Bu zihniyet ise, vicdanın körelmesi ve iradesizliğin bir sonucudur. Söz konusu kişiler vicdanlarına başvurup doğru olanı görebilecekleri ve irade göstererek doğruları uygulayabilecekleri halde, bundan kaçınıp, çoğunluğu taklit etmekle yetinirler.


Ancak bu kadar değer verip, herşeyin üzerinde tuttukları atalarını kıyamet gününde yanlarında göremeyeceklerdir. Dünyada kendilerini Allah'ın yolundan uzaklaştıran, şeytanın yoluna çağıran insanların tümü hesap günü onları yapayalnız bırakacaktır. Kuran'da bazı insanların o gün duyacakları pişmanlık, şu şekilde bildirilir:


"Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: "Eyvahlar bize, keşke Allah'a itaat etseydik ve Resûl'e itaat etseydik." Ve dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular." "Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et." (Ahzab 66-68)


Atalarının Dinine Uyanlar Kavrama Yeteneklerini Yitirmişlerdir


Ataların dinine uyan insanların çoğuna saplandıkları fikirlerin yanlışlığı sözlü ve yazılı, türlü şekillerde anlatılsa da bu inançlarından vazgeçmezler. Çünkü onlar atalarının dinine körü körüne bağlanmış, bu nedenle de akıl, kavrama ve muhakeme yeteneklerini yitirmişlerdir. Böylece çok küçük bir çocuğun bile kolaylıkla görebildiği gerçekleri göremez hale gelmişlerdir. Allah inkarcıların görme ve kavrama yeteneklerini kaybettiklerini Kuran'da şöyle haber vermiştir:


"Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır." (Araf 179)


"Onlara; "Allah’ın indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?" (Lokman 21)


"Onlara; "Allah’ın indirdiğine ve elçiye gelin" denildiğinde, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter" derler. (Peki,) Ya ataları bir şey blimiyor ve hidayete ermiyor idilerse?"
(Maide 104)


Bir insan hayatı boyunca "atalarının dinine" göre yaşamış, hatta din ahlakına her zaman karşı olmuş olabilir. Ancak eğer bu insan, samimi olarak düşünür ve vicdanının sesini dinlerse, Kuran'ın hükümlerinin ne kadar doğru, açık ve kolay olduğunu görecektir. En önemlisi de tevbe ettiği takdirde Allah'ın tüm geçmiş günahlarını bağışlamasını umabilecektir. Unutmamak gerekir ki, insanın hiçbir atası kendisine şefaat edemez; hiç kimse Allah'ın huzurunda bir başkasına fayda sağlayamaz. İnsanların tek velisi, tek dostu ve koruyucusu alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Yüce Allah ayetlerde bu açık gerçeği kavramış kişilerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:


"Siz beni Allah'a (karşı) inkar etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O'na şirk koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, bağışlayan (Allah')a çağırıyorum. "İmkanı yok; gerçekten sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, dünyada da, ahirette de çağrıda bulunma (yetkisi, gücü, değeri ve bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah'adır. Ölçüyü taşıranlar, onlar ateşin halkıdırlar." (Mümin Suresi, 42-43)


Tarih boyunca yapılan tebliğlerde tüm elçilerin karşılaştıkları en büyük engellerden biri, insanların Allah rızasına ve korkusuna dayalı din ahlakını yaşamak yerine din ahlakıyla uyuşmayan fikirlere ve alışkanlıklara körü körüne bir bağlılık duymaları olmuştur. Kuran'da iman etmeyenlerin şiddetle savundukları, kendilerine anlatılan din ahlakını hiçbir şekilde kabul etmemelerine neden olan bu geleneksel din, “ataların dini” olarak nitelendirilmektedir.


Şeytanın oyunu sonucu, hak din ahlakına değil atalarının dinine bağlanan bu kişilerin en büyük yanılgıları ise, atalarından kalan bu mirasa sıkı sıkıya bağlı kalmanın büyük bir erdem olduğunu zannetmeleridir . (İlmi Araştırma Dergisi 47. sayı)


Kurandaki Din ve Ataların Dini

Onlar, 'çirkin bir hayasızlık' işlediklerinde: "biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti" derler. De ki: "Şüphesiz Allah, 'çirkin hayasızlıkları' emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz? (Araf Suresi, 2)


Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)


Kuran'ın gözardı edildiği bir ortamda gerçek anlamda bir dinin yaşandığını düşünmek imkansızdır. Bu noktada, Kuran'daki din ile, halk arasındaki dinin farkını iyi belirlemek gereklidir. Şuna çok dikkat etmek gerekir: Eğer din, Kuran'ın uygulanması değil de, atalardan kalma geleneklerin devam ettirilmesi olarak anlaşılırsa, o din artık İslam değil „atalar dini`dir“.


Bugün halk arasında dindar olarak bilinen pek çok insanın Kuran'dan habersiz olması durumun çarpıklığını ortaya koymaktadır. Din, adeta atalardan kalan bir miras olarak devam etmektedir ki bunun -Allah'ın dilemesi dışında- Allah katında herhangi bir değeri olmasını beklemek yanlış olur.


Budistlerden Yahudilere, totemlere tapan Afrika kabilelerine kadar pek çok toplum, dinlerini atadan kalma miras olarak uygulanmaktadır ve bunların hiçbiri hak din değildir. Çünkü bu dinlerde amaç, hak dinde olduğu gibi Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak değil, geleneği devam ettirmenin getirdiği nostaljik zevki yaşamak, kimi zaman da bazı çıkarlar elde etmektir.


Kuran'ın öğrettiği dinde ise temel Allah'ın rızasıdır. Müslüman kendisine bunu temel almalıdır. Bu konudaki bir ayet konuyu açıklamaktadır:


Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)


Ayetten de anlaşılacağı gibi, Allah rızası üzerine kurulmamış bir iman, bunun üzerine bina edilmemiş bir din anlayışı makbul olmadığı gibi korkunç bir sonu beraberinde getirmektedir.


Çoğu kimsenin din hakkında sahip olduğu izlenimler, aslında geleneksel din hakkında sahip olduğu izlenimlerdir. Geleneksel din ise, türlü kerametlerden, sayısız batıl inanç ve törenlere kadar uzanır. Aslında pek çok kişi, bu geleneğin birtakım mantıksızlıklara dayalı olduğunu fark eder. Ama olayın doğrusunu araştırma gibi bir zahmete de girmek istemediğinden, başta değindiğimiz "dinden olabildiğince uzak kalma" yolunu seçer. Hatta din dışı fakat gelenek içinde din olarak tanıtılan bu tür safsataların varlığı, onun dinden kaçması için de kendince bir tür meşru zemin oluşturur. Ama bu insan yanılmaktadır.

tevhidnesli.de
 

DostunDostu

Süper Moderatör
Yönetici
İhvan Üyesi
Katılım
30 Eyl 2013
Mesajlar
6,181
Puanları
83
Önce cahiliyyenin ne olduğunu idrak etmek gerekir. Delil olarak gösterilen ayetlerin tümü puta tapan müşriklerin putlara ibadet niteliği taşıyan adetlerdir.. Bu noktayı iyi anlamak gerekir..

Örneğin Kâbe'nin duvarları içinde putların bulunması Kâbe'nin niteliğini cahiliyye yapmaz. Bilakis cahiliyye olan putların kendisidir. Putlar çıkar, Kâbe niteliği bozulmadan devam eder. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi dünyanın farklı kavimlerinde ki gelenekler, eski dinlere bağlılık niteliği taşımıyorsa cahiliyye gibi değerlendirilemez..!!! Bugün halılara konan motifleri kimse şaman tanrılara atıf olsun diye koymuyor.. Veya SAĞ AYAKLA EVE GİRERKEN bunu şaman tanrılarına ibadet olsun diye yapmıyor.. Veya İLAHİLERDE TEF ÇALARKEN bunu şaman ibadeti olsun diye yapmıyor..

Yazıda kurduğun mantık geçerli olsaydı Arap kavminin tef kullanması, deve kurban etmesi gibi gelenekleri ''bunlar putlara da icra ediliyordu'' diye kökten silmesi gerekirdi.. Bir şeyin NİTELİĞİNİ ve NİCELİĞİNİ anlamadan bu tip yüzeysel şahsi yorumlara Allah kelamını alet etmek doğru değil..

Din nedir, önce onu anlamak gerekir.. Allah, bir kavme peygamber gönderdiği zaman o kavmin kendi sosyo kültürel olgularına göre bir şer'i şerif veriyor. Bu verilen şerâit din hakkındadır. Dinin kendisi değildir. Din, hakâik olarak tevhid asliyyesine dayanır.. Tevhide rabdolmuş bütün gelenekler, kendi sosyo kültürel dokusu içinde ibadet bile sayılır. Dolayısıyla kalbine tevhid düsturu oturmuş bir bünyenin Allah rızası için sağ ayakla eve girmesinde fayda var, zarar yoktur.. Zira bu bir anlık fiil, Allah'ı hatırlatmakta, onu hatıra getirmektedir..

Resim serinizde baş kısımda ki put resimleri, alttaki resimlerimlerin putperest gelenekler olduğunu delillendirmez. Tek kelimeyle algı oluşturmuş, bu algınıza da Allah kelamını alet etmişsiniz..

Tevhid idrakiniz buysa size brov...

Aldatan bizden değildir. (Hz. Muhammed sallallahualeyhivesellem)
 

AlpBilge

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2015
Mesajlar
706
Puanları
0
Körü körüne geçmişe taparcasına sevgi beslemek, ne olursa olsun atalar yolunu tutmak ve özellikle ilimden, dinden nasibi olmayan, hata ve sapıklıkları açık ve Allah tarafından beyan edilmiş bulunan ataları taassupla taklit etmek de onları, Allah'a eş ve ortak tutmak, cehâlet ve sapıklıkta boğulup kalmaktır.

Bundan dolayı, bir şeye tâbi olma sebebi; eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması değil; Allah'ın emrine ve Hakk'ın deliline uygun olmasıdır. Hakkın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere -atalar bile olsa- yine uyulmaz. Bu durum, eskilerde böyle olduğu gibi, yenilerde de böyledir. Bunun için fıkıhta "zarar kadîm olmaz" diye bir genel kaide vardır. "Kadîm, kıdemi üzere terk olunur" genel kuralı da bununla kayıtlıdır.


Bu bakımdan eski, hiçbir kayda bağlı olmadan eski olduğu için değil; açık bir zararı bulunmaması yönünden geçerli olduğu gibi, iyiliği ve güzelliği ilmin sebeplerinden biriyle bilinen ve hakkın deliline uygun olup sonradan ortaya konan yeni de geçerlidir. Kısaca, hak ve iyilik ölçüsü, ne eski ve yeni, ne de bilgisizlik ve istektir. Allah'ın emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Bunun için eski olsun, yeni olsun Allah'ın indirdiği delillere bakmayıp da ataların halini, yalnız ata olduklarından dolayı taklit etmek, onları Allah'a eşler tutmak ve hakkı bırakıp hayal ve kuruntulara, şeytanın emirlerine uymak, izince gitmektir ki, buna tutuculuk denir.


"Onlara; 'Allah'ın indirdiğine uyun' denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler..." (Bakara: 2/170)


Bu âyet gösteriyor ki, bir hak (doğru) delile dayanmayan katıksız taklit, din hakkında yasaklanmıştır. Belli bir bilgisizliğe, sapıklığa uyup onu taklit etmek, aklen bâtıl olduğu gibi; şüpheli olan hususta da delilsiz taklit, din açısından câiz değildir. Açıkça belli olmayan hususlarda delilsiz söz söylemek ve o yolda hareket etmek, bilmediği bir şeyi Allah'a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup bilgisizce hareket etmektir. Nitekim "Allah'ın indirdiği Kur'ân'a ve diğer açık delillere, parlak belgelere ve bunların hükümlerine uyun" denildiği zaman Arap müşrikleri, taassupla böyle yapmış ve böyle söylemişlerdi ki, bu âyet bu sebeple inmiştir. Bir rivâyette de böyle diyen ve âyetin inmesine sebep olanlar, yahûdilerden bir gruptur. "Allah'ın indirdiğine uyun" dendiği zaman bunlar: "Hayır, biz babalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona tâbi oluruz. Çünkü onlar bizden hayırlı, bizden daha bilgiliydiler" demişler, yapılan bu teklifteki âyet ve delilleri hiç düşünmeyerek taassuba sapmışlardır. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 1, s. 482-483)


Onların bâtıl gelenekleri ile ilgili tek otoriteleri, bunların, atalarının da gelenekleri olmasıdır. Ahmak izleyiciler bu tür bir geleneği, uyulması gereken bir otorite olarak kabul ederler. (Seyyid Kutub, Fi Zilâli'l Kur'an, c. 1, s. 323-324)


Âyet-i kerimede kast olunanlar, ister İslâm'a ve İslâm şeriatına dâvet edildikleri zaman, yukarıdaki sözü tekrarlayan ve İslâm'ın reddettiği câhiliyet âdetlerine sımsıkı sarılan müşrikler olsun; isterse bu dini kısmen veya tamamen reddedip atalarının yolundan ayrılmayan yahûdiler olsun; her iki zümre için de bahis konusu olmak üzere âyet-i kerime, akîde hususunda Allah'tan başkasından bir şey almayı ve dinî konularda bâtıl dinleri taklit ederek, düşünmeden, şuursuzca nakiller yapmayı kesinlikle reddediyor. "...Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?" (Bakara: 2/170)


Ya durum böyle idiyse; onlar hâlâ atalarına uymakta ısrar edecekler midir? Bu ne taklit, bu ne taassup? Bu yüzden âyet-i kerime onların halini, taklitçi ve mutaassıp tavırlarına yaraşan, azarlayıcı ve tekdir edici bir tablo halinde canlandırıyor. Söylenenden başka bir şey anlamayan, çobanlarının haykırışını mânâsız seslerden ibâret sayan, başıboş bir hayvan resmi var tabloda. Hatta onlar, hayvandan da aşağıdırlar. Hayvan görür, işitir ve bağırır. Fakat onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler:


"(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler." (Bakara: 2/171)


Onlar sağırdır, dilsizdir, kördür. Her ne kadar kulakları, dilleri ve gözleri olsa da, bu Kur'ân'dan istifade edip hidâyete ermedikten sonra onlar sağırdır, kördür, dilsizdir. Hilkatinin sebebi olan vazifeleri yerine getirmeyen kötürümleşmiş uzuvlar gibidirler. Sanki ne gözleri, ne dilleri, ne de kulakları var… (Mevdûdi, Tefhîmu'l Kur'an, c. 1, s. 119. Ahmet Kalkan, Kur'an Kavram Tefsiri.)


Tarih boyunca insanlar ya kendi nefislerine zulmetmiş, ya müstekbirlerin zulümlerine muhatap olmuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssalarda bu iki hâlin haber verildiği sabittir. Peygamberlerin tebliğine karşı direnen kavimlerin ilk sloganları şudur: "Biz atalarımızın yolundan ayrılmayız." Zulme ve şirke dayanan sistemlerini, bu slogan ile korumaya çalışmışlardır. Atalar dini, geçmişe karşı beslenen ölçüsüz saygı ve sevgi üzerine kurulan bir sistemdir. Kur'ân-ı Kerim'de; "Onlara: "Allah'ın indirdiği hükümlere uyun!" denildiğinde onlar "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, hakikati de bulamamış idiyseler?" (Bakara: 2/170) hükmü beyan buyurulmuş ve bu bâtıl dinin mahiyeti haber verilmiştir. Mekke müşriklerinin; "Günah işlediğimiz elbiselerle ibadet edemeyiz" diyerek, Kâbe-i muazzamayı çıplak bir vaziyette tavaf ettikleri sabittir. (İmam-ı Alûsî, Ruhû'l-Meani, Beyrut 1985, c. VIII, sh. 109. Aynca, Ebu1-Hasan en-Nedvî, Dört Rükün, Konya 1969, sh. 299.) O dönemde Kâbe-i muazzamanın içerisi ve çevresi heykellerle doludur. Haniflerin "çıplak olarak tavaf etmek doğru değildir. Elbiselerinizi giyiniz" şeklindeki teklifini kabul etmeyen ve "Biz atalarımızdan bu şekilde gördük. Allah emretmeseydi, onlar hiç çıplak olarak tavaf ederler miydi?" sualini soran müşrikler, bu ibadet şeklinde ısrar etmişlerdir. (Mecmuatû't-Tefâsir, İstanbul 1979, c. II, sh. 540 (Kadı Beyzavî bölümü) Bunun üzerine; "Onlar (müşrikler) bir hayâsızlık yaptıkları zaman: "Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu (fuhuşla ameli) emretti" derler. O iman etmeyenlere söyle; Allah hiç bir zaman fahşâyı emretmez. Bilmeyeceğiniz şeyleri Allah'ın üzerine mi (atıp, iftira ederek) söylüyorsunuz." (A'râf: 7/28) ayet-i kerimesi inzal buyurulmuştur.


Cahiliyye döneminde müşriklerin, Kâbe-i muazzamaya hürmet ettikleri, her yıl örtüsünü değiştirdikleri ve oraya ibadet niyetiyle gelenlere ikramda bulundukları malûmdur. (Geniş bilgi için bkz., M. Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, İstanbul 1984, c. II, sh.16 vd.) İbadeti ve duayı teşvik niyetiyle, birbirlerini alkışladıkları ve ıslık çaldıkları da nass ile sabittir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Onların (müşriklerin) Beytullahdaki duaları ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan (alkışlamaktan) başka birşey değildir. (Ey müşrikler) devam ede geldiğiniz o küfrünüzden dolayı, artık tadın azabı!" (Enfal: 8/35) hükmü beyan buyurulmuştur. Fahruddin-i Razi, bu ayet-i kerimenin tefsirinde: "Allahu Teâlâ (cc) kâfirler hakkında, "Onlar Beyt-i haramın sahipleri değildirler" buyurmuş, daha sonrada müşriklerin dualarının ancak el çırpmak ve ıslık çalmak olduğunu haber vermiştir. Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Âyette geçen muka kelimesi, fûal vezninde bir kelime olup ıslık çaldı manasına gelir Tasdiye kelimesine gelince, bu el çırpmak demektir." (İmam Fahruddin-i Râzî, Tefsir-i Kebir (Mefatihu'l-Gayh), c. XI, sh. 309.) diyerek meseleyi izah etmiştir. Abdullah ibn-i Abbas'dan (r.a) gelen rivayette de Mekke müşriklerinin bu dua şekli üzerinde durulmuştur. Hevâya tâbi olmak, her türlü felaketi beraberinde getirebilir. Resûl-i Ekrem'in (s.a.v): "Cennetin etrafı nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle, cehennemin etrafı da şehevî arzularla (hoşa giden şeylerle) çevrilmiştir" (Salıih-i Müslim, İstanbul 1401, K. Cennet: 1. Ayrıca Sünen-i Tirmizî, İstanbul 1401, K. Cennet: 21.) mealindeki mübarek ikazını dikkate almak gerekir. Atalarını bahane ederek hevâlarına (nefs-i emmarelerine) uygun bir hayat yaşayanların mantığı ile günümüzdeki resmî ideolojinin dayandığı mantık arasında bir fark yoktur. Hesap gününe hazırlanan müminlerin, atalar dininin mensuplarına muhalefet etmeleri, alkıştan ve ıslık çalmaktan uzak durmaları zaruridir. Zira alkış ve ıslık çalma fiilleri, atalar dininin ibadet şekilleri ile ilgilidir. Heykeller önünde saygı duruşunda bulunmak, müşrik olan ehl-i kitabın hastalığıdır. Atalar dinine mensup olan çağdaş zâlimlerin ve müşriklerin âdetlerini taklid etmek caiz değildir. Resûl-i Ekrem in (s.a.v): "Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır." (İmam-ı Serahsî, e1-Mebsut, Beyrut ty., c X, sh. 5.) meâlindeki mübarek ikazına uymakta zaruret vardır. (Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yayınları: 45-50)


tevhidyolcusu.com
 

ummuhan

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
1 Eyl 2007
Mesajlar
12,943
Puanları
113
Al kopyala ve yapistir ve bu kisiler de kimler dermisin bunlar makul,makbul,muteber olan kisiler mi ve al birini vur öbürüne misalinden olur.

Az bekleyielim alkışcılarından ortaya dökülür kim olduğu ve zihniyeti... :)
 

Muhtazaf

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ocak 2014
Mesajlar
1,865
Puanları
48
Web sitesi
www.facebook.com
Dünya Yanıyor insanların derdi ne.............
 

ALI25

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Nis 2015
Mesajlar
7,509
Puanları
48
Az bekleyielim alkışcılarından ortaya dökülür kim olduğu ve zihniyeti.:)
Bakalim hayirlisi ile görelim ve de kimciymis bilelim biiznillah.

Her cikan ben suyum veya bucuyum dese bizim iste kolay olur ne diyeyim artik.
 

AlpBilge

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2015
Mesajlar
706
Puanları
0
69- Onlara İbrahim'in haberini de oku
70- Hani babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti.
71- Demişlerdi ki: "Putlara kulluk ediyoruz. Bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz."
72- Dedi ki: "Peki dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?"
73- "Ya da size bir yararları veya zararları dokunuyor mu?"
74- "Hayır" dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk."
75- (İbrahim) Dedi ki: "Şimdi neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?"
76- "Hem siz, hem de eski atalarınız?"
77- "İşte bunlar gerçekten benim düşmanımdır. Yalnızca Alemlerin Rabbi hariç"
78- "Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur."
79- "Bana yediren ve içiren O'dur."
80- "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur."
81- "Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur."
82- "Din günü hatalarımı affedeceğini umduğum da O'dur.

(Şuara)
 

efonaltı

Kısıtlı Erişim
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2015
Mesajlar
703
Puanları
0
Yaş
41
arkadaş bir konu açıyor.konuya cevab yazacağına niyyet yargılamaya başlıyorsunuz.

Bir konusuda mevlanaya hakaretten kapanmış.

Kardeşim bu terbiyesizlikleri ,edebsizlikleri yazan mevlana değilmi?

Hatta birisi ,eşeğin aletini ,eşekle sexi, bilimsel terminolojinin arkasına saklanarak METAFORİK :DTEŞBİH"

yaftasıyla örtmeye çalışıyor.
 

AlpBilge

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2015
Mesajlar
706
Puanları
0
İnsanı yaratıcısı karşısında sorumlu kılan, onun seçme yeteneğinin ve yaratıcı kabiliyetinin kaynağını oluşturan aklıdır, însan, kendisinde mevcut olan bu kaynak güç ile diğer canlılardan ayrılarak hayatta kendisi için bir yaşam tarzı belirler, birey ve toplum bazında kendisi için bir kültür oluşturur.


İnsan, ortaya koyduğu yaşam tarzından sorumlu tutularak aklını kullanma biçimine göre "din günü"nde hesaba çekilecektir. İnsanın kendisi için seçtiği yaşam biçimi (kültür) bazen yaratıcısının çizdiği çerçeve içinde bazen de yaratıcıya karşıt bir takım otoritelerin çizdiği çerçeve içinde gerçekleşir.


Yaşamını Allah'ın çizdiği çerçevede oluşturan insanlar (müminler) kitaplarını sağ taraflarından alarak cennete girecek [56/8]; bunun dışında bir yaşam tarzı (kültür) belirleyenlerse kitaplarını sol taraflarında alacak ve cehenneme gireceklerdir [56/9].


Bu noktada kültür tanımı hakkındaki yaklaşımımızı ifade edelim. Kültür; insan cinsinin kendi çabalarıyla ve tarihinden devraldıklarıyla oluşturduğu ve kendinden sonraki nesle aktardığı her türlü ortak duygu, düşünce, dil, sanat, yaşayış biçimi ve unsurlarının tümüdür.


Yaşam biçiminin tümünü belirleyen öğeler vahyi bildirimler doğrultusunda olursa buna "ilahi kültür", ilahi otoritenin dışındaki bir düzlemde olursa buna da "cahili kültür" demek mümkün olur. İnsanlık tarihi incelendiğinde de görülür ki, bu anlamda iki kültür varolagelmiştir. Bunlardan ilki insanı sadece Allah'a kullukla yükümlü tutarak insana doğal özgürlüğünü vermiş/vermektedir, diğeri ise, çeşitli vesilelerle Allah'ın insana verdiği bu doğal özgürlüğü elinden alarak, başka otoriteler karşısında köle durumuna getirmiş/getirmektedir.


İnsanların fıtratlarına uygun olarak Allah'a kulluk yapmaları peygamberler aracılığıyla getirilen veya tahrif olmadan devam edegelen vahye (Kur'an'a) uymaları ve hayatlarını ona göre düzenlemeleri ile sağlanırken; Allah dışındaki otoritelere köle durumuna getirilişi ise çeşitli vesilelerle gerçekleşmiştir. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi diyebileceğimiz tarihin devrettiği yanlış anlayış ve kültürün bir sonraki nesli de etkiliyor ve yanlışlara sürüklüyor olmasıdır. Bu noktada insan üzerinde etkin olan otorite ilahi vahiy değil, bir önceki nesilden devraldığı yanlış anlayış ve kültürdür.


Bu çerçevede kültürlerin oluşum gelişim ve sonuçlarını geniş olarak inceleyen bilim dalı "antropolojidir. Burada "antropolojinin de ilgi alanına giren bizim "cahili kültür" diye adlandırdığımız ve nesilden nesile nakledilirken bir sonraki neslin düşünce ve yaşam perspektifini belirleyen kültür aktarımının birey ve toplum üzerindeki tesirlerine değinmek istiyoruz.


İnsanların çoğu zaman düşünce ve yaşam perspektiflerini büyük ölçüde tarihlerinden devraldıkları kültür ve geleneksel yaşam tarzıyla şekillendirmektedirler. Çünkü insan doğduğu andan itibaren -doğru ya da yanlış- atalarının kültür ve geleneğiyle içiçedir. İnsan, içinde bulunduğu bu kültürle yetişerek, onun bir parçası, onu devralıp daha sonra devredecek olan bir dişlisi haline gelir. Bu rolün taşı*yıcılığını yapan insan, rolünün yanlışlığını düşünmek bir yana, çoğu zaman yaşatmaya çalıştığı kültürünün doğruluğundan şüphe bile etmez. Onun yapması gereken; devraldığı kültürü yaşatmak, kendinden sonraki nesillere devretme görevini yerine getirmektir. Bu görevi yerine getirmeye içinde bulunduğu toplum tarafından zorlanır ve kendisini de bu noktada bilinçsizce zorunlu hisseder. (Çünkü geleneksel yapı bir anlamda, hatta çoğunlukla bilinç denen olgunun iyiden iyiye köreldiği ve alışkanlığa dönüşen davranışlar bütünü olduğu için, insanı etkin yönlendiricilikle kuşatıverir.) insanın, kendisini saran gelenek hakkında kuşkuya kapılması için ya tamamen farklı kültür ve geleneklerin egemen olduğu bir toplum içinde yaşamak zorunda kalması ya da peygamberlerin itikat noktasında ortaya koyduk*ları tebliğ ve mücadelede olduğu gibi kendi geleneğine karşı şiddetli bir başkaldırı ve dirençle uyarılmış olması gerekir. Bu faktörlerin etkisi değişim söz konusu olmadığı müddetçe, gele*neksel çark dönmeye devam edecek, yerleşik kültür tek düze yaşamını sürdürecektir.


Antropoloji bu olayı "tarihselcilik [historizm]" olarak tanımlar. Kur'an-ı Kerim'in anlatımı ile bu durum, "Atalar Dini"nin devam ettirilmesi diye vasıflandırılabilir.


Kur'an'da anlatılan geçmiş kavimlere ait kıssalarda görürüz ki; "Atalar Dini" mazereti, ilahi tebliği reddetmekte büyük bir yer tutmaktadır. Yani insanların atalarından devraldıkları dinden ayrılmak istemeyişleri, onları ilahi dini reddetme sonu*cuna götürmüştür. Çünkü hemen her yönden birbiriyle tezat teşkil eden "Atalar Dini" ile "îlahi Din"in öğretileri karşısında bu insanlar tercihlerini atalar dini yönünde yapmışlardır. Bu noktada "Atalar Dini"ni tercih eden insanlar, alışılmış tarihi düşünce kalıpları ve davranış biçimleri dışındaki tutum ve anlayışları reddetmişlerdir.


İşte bu "tarihselcilik", ilahi mesaj karşısında insanın doğru ve hür düşünebilmesini, buna bağlı olarak da yalnızca dini Allah'a halis kılarak yaşayıp, sadece Allah'a kul olarak gerçek özgürlüğüne kavuşmasını engellemiştir. Bu ön kabuller "ilahi Din"in evrensel ilkeleri değil de, temelde "Atalar Dini"nin ön kabulleri olunca, asırlar boyu yanlış anlayış ve yaşayış devam edegelmiştir. Kendilerine getirilen doğrular karşısında da atalarından devraldıklarını mazeret göstererek kendilerini sorumluluktan kurtarmaya çalışmışlardır.


Kur'an-ı Kerim peygamberlerin kıssalarını anlatırken inkarcıların mazeretçi tavırlarını ve "Atalar Dini" yönündeki tercihlerini bize ibret verici bir şekilde aktarmaktadır. Zaten kıssaların anlatılmasının da ibret vermekten başka bir amacı yoktur.


Ad kavminin kıssasından bahsederek Hud (a)'ın tebliği karşısında kavmi: "Ya! demek sen, tek Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin." (7/Isra, 70) şeklinde tavır almış, Allah'a kulluk yerine atalarının taptıklarını tercih etmişlerdir.


Yine Medyen halkına gönderilen Şuayb (a)'ın tebliğine karşı kavminin takındığı tavır da farklı olmamış, yine "Atalar Dini"ni tercih yönünde olmuştur [11/87].


Kur'an'da anlatılan kavimlerin kıssalarında temelde iki ortak nokta göze çarpmaktadır. Birincisi, dini sadece Allah'a halis kılarak kulluk yapmak; ikincisi, bu kulluğun zorunlu sonucu olarak "Atalar Dini"nin getirdiği yanlış anlayışları reddetmektir. Ancak, içlerinde küçük birer topluluk hariç ilahi mesajla karşılaşan her kavim atalarından devraldıkları dinin tesiriyle "îlahi Dini" red sonucuna varmışlardır. Kur'an'ı yalanlayanların durumu da bunlardan farklı değildir. Mekke dönemi müşriklerini anlatırken Rabbimiz bir genelleme yaparak elçi gönderilen her kavmin inkarcılarının aynı mazareti ileri sürdüklerini bildirmektedir [43/22, 23].


Buna göre; ilahi mesajla gönderilen her elçi birçok yalanlamalarla birlikte "Atalar Dini" mazeretiyle karşılaşmışlardır. Bu insanlar ise gelen mesaj karşısında akıllarını birazcık kullanmak külfetine katlanmak yerine daima kolaycılığı tercih etmişler, atalarının üzerinde bulunduklarını yaşamaktan uzak durmuşlardır. Bu tavırda sürekli olarak yanlışların kültürel olarak devam etmesine sebep olmuştur.


Kur'an-ı Kerim "Atalar Dini"ni mazeret gösterenlere karşı «...ataları bir şey düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?» (2/Bakara, 170; 5/Maide, 104) şeklindeki sorularla, yaptıklarının ne kadar tutarsız ve geçersiz olduğunu istihza ile ortaya koymuştur. Atalar dinini mazeret gösterenler hiç bir şekilde ataları tarafından kendilerine sunulan dinin doğru olup olmadığını araştırmamış, öylece kabul etmişlerdir. Düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan atalarını mazeret göstererek kendileri de ataları gibi düşünmeyen dolayısıyla doğru yolu bulamayan kimseler durumuna düşmüşlerdir [21/54]. Atalar dininin düşüncesi dışına çıkamamaları ve kendi akıllarını kullanamamaları, onları Allah'a karşı iftiraya [7/28] ve sonuçta da şeytanın davet ettiği alevli ateşin azabına götürmüştür [31/21].


İnkarcıların durumu böyle iken Rabbimiz kitabında iman edenlere hitap ederek kesin ve net bir dille onları uyarmış; değil cahili kültürü ve atalarını taklid etme.... yanlış üzere olan en yakınları, babalan ve kardeşlerini dahi veli edinmemelerini istemiştir [9/23].


Yukarıda anlatılanların günümüzdeki yansımalarını düşündüğümüzde içerik olarak belki biraz farklı olmakla birlikte, Kur'anî doğrular karşısında öne sürülen mazeretlerin yer yer benzer itirazlarla aynılaştığı gözlenir. Bu anlayış; ya mezhep taassubu, ya geçmiş ulemanın dokunulmazlığı ya da yaşayan her geleneğin doğruluğunu kabul etmek gibi ön kabullerle kendisini göstermiştir/göstermektedir. 14 yüzyıllık bir süreç geçiren İslam kültürü bu zaman zarfında düşünce ve yaşantı itibariyle birçok eksiltme, artırma, bidat ve hurafelere maruz kalmıştır. Geleneksel din anlayışı, tarihin taşıdığı yanlış anlayışları da dinin aslından saymış ve tarihin (geleneğin) baskısı altında onların doğruluğuna hükmederek yaşatmaya devam etmiştir. Dinin aslını Kur'an-ı Kerim'den ve örnek uygulamasını sahih sünnetten almayı bırakan insanlar, atalarının kendilerine taşıdığı yanlış-doğru ne varsa hepsini sorgulamadan kabul ederek hepsini "Asıl Din"(!) konumuna getirmişlerdir.


Doğru olmayan şeyleri gözü kapalı olarak doğru saymak ne kadar yanlış ise; doğruluğu kesin delillerle ortaya konmamış, ancak ataların ve mevcut geleneğin getirmiş olması dolayısıyla "doğru kabul edilen"(!) şeyleri doğru saymak da o kadar yanlıştır. Bundan dolayı atalarımızın düştüğü hatalara düşmemek, inanç ve amelde "gerçekten doğru" [5/48] olanla hareket edebilmek için; doğrularımızı dinin aslı olan Kur'an'dan almak ve atalarımızın bize taşıdıklarım da Kur'an süzgecinden geçirmek zorundayız. Aksi taktirde farkında bile olmadan hüsrana düşebiliriz.

Haksöz Dergisi
 

AlpBilge

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2015
Mesajlar
706
Puanları
0
Şamanizm başta olmak üzere antik (eski) Avrasya dinlerinin dört temeli vardı: Gök tanrı inancı, şamanlar, atalar ve ölüler…

“Gök” anlamına da gelen “Tengri” (Tanrı) kelimesinin, bütün bu coğrafyalarda iki bin yıldır hiç değişmeden kullanılıyor olmasından da anlaşılacağı gibi antik Avrasya dinleri, başta İslam olmak üzere yeni ortaya çıkan dinlere rağmen sanıldığının aksine ölmedi, yaşıyor…

Örneğin, Türklerin, İslam’a girmekle gök tanrı inancını, şaman merkezli din anlayışını, atalar kültünü ve ölülerin diriler üzerinde etkili olduğu inancını tümüyle terk ettiğini söylemek mümkün değildir.

Dahası İslam Arapları, Farsları ve Türkleri atalar dininden ne derece vazgeçirmiştir acaba?

Bugün bu ülkelerde gök tanrı inancı başta olmak üzere Şamanî görüngüler; şeyhler, imamlar, pirler, seyyitler, dedeler, yeşil sarıklı ulu hocalar, seçilmiş hanedanlar, mübarek soylar…

Geçmiş büyük zatlar, kutsal atalar…

Türbeler, yatırlar, kabirler, anıtmezarlar…

Bütün görkemi ile sürüyor.

İyi de, İslam bunlara karşı mı ki?

Dinin kaynağı ve mutlak doğruluk ölçütü olarak görülüyorlarsa evet, her toplumda görülen olağan sosyolojik gerçekler olarak görülüyorlarsa hayır.

Sorun ne o zaman?

Sorun, bugün yaşayanların “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık” argümanını mutlak doğruluk ölçütü ve her tür yeni açılıma karşı çıkmanın gerekçesi yapmalarıdır.

Mutlak doğruluğun ölçütü olarak ataların, ölülerin, mezarların gösterilmesidir.

Oysa yaşayanların aklını ve vicdanını hiçe sayan bu türden mutlak doğruluk ölçütlerine Kur’an’ın şiddetle itiraz ettiğini görüyoruz.

Kur’an’da en sert eleştirilerin “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık” (Kasas; 28/36) diyenlere yönelik olduğunu biraz Kur’an okuyan herkes bilir.

“Ama orada kastedilen müşriklerin ataları, bunun bizimle ne alakası var?” diyorsanız Kur’an’ı hayatın ve çağın dışına yine itiyorsunuz demektir.

Kur’an “geçmiş atalar” (abâine’l-evvelîn) derken sadece o günkü muhatapların atalarını mı kastediyor? Eğer sadece İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın veya Muhammed’in (s.a.v) atalarının kastedildiği sanılıyorsa “Yaşayan Kur’an” diye boşuna çırpınıyoruz demektir. Onlar öleli binlerce yıl oldu. Ve şu an Kur’an’ı okuyan biziz.

Şu an “yaşayan muhataplar” biz olduğumuza göre oradaki atalar da artık bizim atalarımız. Çünkü atalar kültü yaşıyor ve onları mutlak doğruluk ölçütü olarak kabul edenler hala var. Ali Şeriati’nin tabiri ile atalar dini insanın dört zindanından birisi olmaya hala devam ediyor. Bugün hala, İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın veya Muhammed’in (s.a.v) söylediğinin onda birini söyleyin, yaptığının birazcığını yapmaya kalkın aynı gerekçe ile mahkûm edildiğinizi göreceksiniz; “Biz atalarımızdan böyle bir şey görmedik…” Ve bunlar kıyamete kadar da bitecek gibi görünmüyor. Onlar bitmiyorsa “Ya atalarınız bilmiyorsa” (Maide; 5/104) sorusu da bitmeyecek, kıyamete kadar sorulmaya devam edecek demektir. Çünkü Kur’an’ın soruları indiği yedinci yüzyıl dil, tarih ve coğrafya evrenine gömülüp gitmiş değildir.

Dikkat edilirse Kur’an bu tür sorularla konudan ziyade konuya itiraz gerekçesini sorguluyor. İstiyor ki “yetişkin insan” kendisi düşünsün, kendi kararını kendisi versin. Kendi ayakları üzerinde dursun, özgür olsun. Kur’an yaşayan ölüler değil; “özgür ve diri muhataplar” görmek istiyor. Sanki şöyle demek istiyor: “Kendi aklınızı ve vicdanınızı kullansanıza? ‘Atalarımızdan böyle bir şey duymadık’ ne demek? Ya onlar bilmiyorsa? Ya onlar yanılmışsa? Sizi onlar mı kurtaracak?”


Cemaleddin Efgani’nin “Hiçbir peygamber yoktur ki getirdiği din kendisinden sonra ters yüz edilmemiş olsun” sözüne ek olarak “Hiçbir peygamber yoktur ki atalara, törelere ve geleneklere karşı gelmekle suçlanmamış olsun” dersek hiç de yanlış bir şey söylemiş olmayız. İlk genellemeyi bizzat tarihî süreçten, ikincisini de bizzat Kur’an’dan çıkarıyoruz. Kur’an, “Nuh, Ad, Semud ve onlardan sonrakiler…” diye genelleyerek peygamberlere hep şöyle denerek karşı çıkıldığını haber verir: “Siz de bizim gibi bir beşersiniz. Atalarımıza taptığımızdan bizi uzaklaştırmak istiyorsunuz. Madem öyle bize güce dayalı apaçık delil (mucize/sultanun mubîn) getirin…” Peygamberler ise bu talebe söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) getirerek cevap verirler. (İbrahim; 10/9-15)

Şu halde peygamberler döneminde “dindeki yeniliklere”, peygamberlerden sonraki dönemlerde de “dinî düşüncedeki yeniliklere” hep aynı gerekçe ileri sürülerek karşı çıkılmaktadır: “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık…” Bunu sadece Allah’a ve ahiret gününe imanla ilgili ve müşriklere mahsus bir itiraz gerekçesi olarak görebilir miyiz? Her kim karşılaştığı bir bilgi veya iddia karşısında “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey görmedik” diyorsa bilsin ki eski inkârcılarla “aynı mantığı” kullanıyor demektir. Biz burada mantığı sorguluyoruz; inançları değil. Çünkü kendi aklını başkasına kiraya verici ve düşünmeyi başkasına hele de ölülere devredici bu mantık kesinlikle Kur’an’ın tasvip ettiği bir şey değil. Yani inkâr edeceksen bari kendi aklınla inkâr et; hiç olmazsa bir şey yapmış olursun… Öte yandan bu argüman hayli de kullanışlı bir malzeme…

Akif’in tabiri ile “Böyle gördük dedemizden…”

“Onca geçmiş büyüklerimiz görememiş de...” Peki, bir şeyin doğruluğu veya yanlışlığı “geçmiş büyükler” ile ölçülür mü? Geçmiş büyükler doğruluğun veya yanlışlığın ölçüsü olabilir mi?

Ya İmamı Şafi hata yaptı ise?
Ya Gazali yanlış düşündü ise?
Ya Buhari’nin gözünden kaçtı ise?
Ya Mevlana bilmiyor idiyse?
Ya Said-i Nursi göremedi ise?
Ya Mustafa Kemal yanıldı ise?

Ne oldu? Şaşırdınız mı?

Bizim geçmiş atalarımız bunlar değil mi? Hani Kur’an’ı şimdi iniyor gibi okuyacaktık? Okuyoruz işte niye şaşırıyorsunuz? Söyler misiniz, Kur’an’ın “Ya atalarınız bilmiyorsa?” (Maide; 5/104) sorusunun muhatabı şu an kim? En arka sıra müdavimi haylaz öğrencilerin, öğretmenin “Sen! Sen arkadaki söyle bakalım!” deyince, üzerine alınmamak için arkasındaki duvara bakması gibi, Kur’an’ın bu tür soruları karşısında arkamızdaki duvarlara mı bakalım? O atalar bizim atalarımız. Şu an muhatap da biziz, biz! Onlar sağlam bilginin ışığında yürümüş ve doğru olanı yapmışlarsa tamam, ona sözümüz yok. Bilakis bu durumda bilgilerini esas almakla ve doğrularını sürdürmekle sorumluyuz. Çünkü “bilgiyi” ve “doğruyu” onlardan daha çok severiz. Rehberimiz atalarımız değil; onların da rehberi olan yaşayan değerlerdir; bilgi, doğruluk, dürüstlük, akıl, vicdan, iyilik, fıtrat, adalet, merhamet, söz, vefa…

Yaşayan değerler bunlar.

İnsanlık bunlarla ayakta durur. Peygamberler de dâhil bütün geçmiş atalar bunlarla test edilir. Hz. Ebubekir’in o ölümsüz çıkışında dediği gibi “Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah Hayyu Lâyemuttur…”

Yani: Allah ölümsüzdür, “Yaşayan Tanrı” O’dur. O ölmeyeceğine göre değerleri de ölmez. Yaşayan Tanrı’nın (Hayyu Kayyum) yaşayan değerleri (kelimeleri) ise insanlık vicdanını her daim ayakta tutan temel değerlerdir. Muhammed bize bunları getirdi. Bu kelimelerin nasıl hayata geçirileceğini örneklemek için vardı. Şu an bir insan olarak ise öldü ama örnekliği yaşıyor. Örnek almayı bırakıp kendisine tapmayın. Kim ona taparsa bilsin ki artık o yok ve bir daha da olmayacak. Kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah yaşıyor, kelimeleri yaşıyor ve hep yaşayacak. Yaşayana sarılın ey insanlar! Kim bu kelimelere hayat verirse O’na sarılmış ve kendi hayatında O’nu yaşatmış olur. Yoksa Allah zaten Hayyu layemuttur... Bu nedenle sarılmanız gereken “naciz vücutlar” değil; Allah’ın söze ve adalete dayalı bir dünya kurulduğunda ancak tamamlanmış olacak olan yaşayan kelimeleridir. Çünkü “Rabbinin kelimeleri sıdk ve adalet olarak tamama ermiştir.” (En’**; 6/115)

Şu halde, körü körüne ““Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık…” demekte neyin nesi oluyor?

Akif’in dediği gibi “Böyle gördük dedemizden sözü dinen merdud” değil miydi?

Bu konuda Türkiye’de falancılarla filancılar arasında bir fark görüyor musunuz? Her ikisi de doğruluğun ölçütü olarak geçmiş atalarını görmüyor mu?
Onlara toz kondurmuyor, yanılabileceklerini asla düşünemiyor, “hazret, mübarek, ulu” vs. diye anmıyor mu? “Atalar kültünün” nasıl da sürdüğünü, antik Avrasya dinlerinin kılıf değiştirerek yeni dinin (İslam) bünyesi içinde nasıl da derinden derine yaşadığını görmüş olmalısınız.

İnanmıyorsanız evliya türbelerini, yatırları, mezarları gezin…Olmadı, çağdaş (!) Türkiye’nin başkentinin göbeğine gidin. Keza kurbanın bu kadar yaygın olmasının sebebi nedir, hiç düşündünüz mü? Çünkü kurban antik Avrasya dinlerinin en temel ritüeliydi. Bir kurban ayininde Şaman veya Brahman en az dört saat ayin yaptırırdı. Dinin birinci şartıydı kurban… Yeni dinde ise (İslam) farz bile yapılmadı. Peygamberimiz iki defa kurban kesmişti, o da hacca gidemediği için! İyiden iyiye azaltılarak hac ile sınırlı hala getirilmesine rağmen kurbanın “neden bu kadar yaygınlaştığı” üzerinde düşünün biraz… Bunun da ele aldığımız konuyla (atalar dini) alakalı olduğunu görürseniz hiç şaşmayın…Keza kandil gecelerinin bu kadar yaygın olmasının sebebi nedir, hiç düşündünüz mü?

Şeyhlerin, pirlerin, dedelerin, seyyitlerin, medyumların, cinci hocaların, okunmuş ayetlerin, türbelerin, yatırların, mezarların bu kadar revaç bulmasının nedeni nedir, hiç düşündünüz mü? Çünkü antik Avrasya dinleri ölmedi, yaşıyor. Ciddi bir karşılaştırma yaparsanız apaçık göreceksiniz. Bu ülkenin halkını da, devletini de, dindarını da, laikini de diriler değil; ölüler yönetiyor.

Yaşayan akıl ve vicdan değil; veli, şehy, baba, dede ve ata ruhları yönetiyor.

Gökte kutuplar, yerde şamanlar, dün evliyalar, bugün atalar…

Her kim onlara tapıyorsa bilsin ki hepsi geldi geçti ve şu an tamamı mezarlarda… Biz de gelip geçeceğiz ve sonumuz onlarınki gibi mezarlar olacak. Ölümsüz olan yalnızca Yaşayan Tanrı olan Hayyu Kayyum’dur. O’na dayanan yıkılmaz!

“Ne kör ile gören
Ne karanlıklar ile aydınlık
Ne gölge ile sıcaklık
Ne de ölmüşlerle yaşayanlar bir olmaz...
Mezarlar duymaz!” (Fatır; 35/19-22).

İhsan Eliaçık
 
Üst