Mehmet Akif'i ne kadar tanıyoruz? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Mehmet Akif'i ne kadar tanıyoruz?

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Milli şairimizin doğumunun 127. yıldönümü


MEHMET AKİF ERSOY KİMDİR?


Arnavut asıllı Türk olan milli şair Mehmet Akif, Türkiye Cumhuriyeti'nin milli marşı olan İstiklâl Marşı'nın güftekârıdır.

"Vatan şairi" ve "milli şair" unvanları ile anılır.

Çanakkale Destanı, Bülbül en önemli eserlerindendir.

II. Meşrutiyet döneminden itibaren Sırat-ı Müstakim (daha sonraki adıyla Sebil'ür-Reşad ) dergisinin başyazarlığını yapmıştır.

Kurtuluş Savaşı sırasında milletvekili olarak 1. TBMM’de yer almış, İstiklal Madalyası sahibi bir vatanseverdir.

Mehmet Âkif, son yıllarını Mısır’da Türkçe dersleri vererek ve Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesi konuları ile uğraşarak geçirdi. Çevirdiği nüshayı yaktığı söylenir.


GOOGLE'DAN MEHMET AKİF JESTİ
Mehmet Akif Ersoy için Google bir sürpriz yaptı ve Ersoy'un doğum gününü ana sayfasında hatırlattı. Mehmet Akif Ersoy'un doğum günü anısana değişen Google logosunda Ay Yıldız ve nota işaretleri tasarımlı bir logoya yer verilmesi dikkat çekti.


AKİF'İN EL YAZMASI İSTİKLAL MARŞI
Osmanlı'da kullanılan Arap alfabesiyle yazılmış İstiklal Marşı
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
AKİF'İN MİLLETİ: İSLAM


Mehmet Akif'i ne kadar tanıyoruz?

Üstad Mehmet Akif'in iki tarihi belgesini dergi arşivlerinden sizler için ç-alıntılıyoruz.


Kubbealtı Akademi Mecmuası
Yıl:6 Nisan 1977 Sayı:2
Fevziye Abdullah Tansel

Notlar ve Tenkidler
Mehmet Akif'in Doğum Yeri Bayramiç Midir?
Değerli meslektaşım Prof. Dr. Kaya Bilgegil, Mehmed Akif, Resmi Hal Tercemesi, Basılmamış bazı mektup ve manzumeler adlı araştırmasıyla, şairimizin hayat ve eserlerine dair yeni bilgiler kazandırmış bulunuyor 1. Kaya Bilgegil' in bu araştırmasında yayımladıklarını, Akif' in Resmi Hal Tercemesi, Mektupları, Şiirleri olmak üzere üç bölümde toplayabiliriz. Bunlardan ilki, Başbakanlık Arşivi, Sicill-i Ahval Defterinden (C.175, s.47) olduğu gibi nakledilmiştir; geri kalan iki bölümdekiler, mektupları, şiirleri ise, kendisine, Ali Taşçıoğlu Bey' in verdiği vesikalardan faydalanılarak neşredilmiştir. Müellifimiz, bu malzemeyi tanıtma düşüncesiyle bilgi vermiştir: Şiirler, «Akif' in Baytar Müfettişi Muavini olarak Edirne' de bulunduğu sıralarda, aynı şehirde kitapçılık eden Rizeli Taşçıoğlu Süleyman Efendi' ye ait iki defter parçasında yer alıyor. Süleyman Efendi' ye ait iki defter parçasında yer alıyor. Süleyman Efendi'den halen hayatta olup, İstanbul' da Bakırköyü' nde ikamet eden oğlu, Ali Taşçıoğlu Bey, Bu defterlerle birlikte, şair tarafından babasına gönderilmiş birkaç mektubu da bize verdi. Emekli me'mur olan bu zat, Edirne' deyken, babasının Akif tarafından ziyaret edildiğini hatırlıyor; hatta şairin kendisini sevdiğini, okşadığını haber veriyor. Baş ve son kısımlarından epeyi sayfalar kopmuş bulunan» bu defterlerde, başka şairlere ait manzumelerle «birer mecmua-i eş'ar mahiyeti taşıyan bu defterlerden birinde Akif'in şiirleri, Edirne' de Baytar Müfettişi Mehmed Akif Efend' nin tertip etmiş olduğu gazelliyat» olarak takdim edilmiştir (S.2). Araştırmada, işte, bu malzemeden faydalanılarak şairimizin üç mektubu ile dört gazeli, Terkib-i Bend'i, bunlar dolayısıyle gerekli bilgiler de verilerek, ayrıca, hal tercemesi de dâhil, hepsinin fotokopileri yayımlanmıştır.

Kaya Bilgegil' in, dayandığı malzeme bakımından tanıtmağa çalıştığımız bu değerli araştırması dolayısıyla, Akif' in doğum yeri Bayramiç olup-olmadığı üzerinde duracağız. Akif' in biraz önce sözünü ettiğimiz, hal tercemesini içine alan vesikada «Bin iki yüz doksan dene-i hicriyyesinde sene-i maliyye 1289 Kal'a-i Sultaniyye sancağına mülhak Bayramiç Kasabasında tevellüd ettiği Tezkire-i Osmaniyye suret-i musaddakasında muharrerdir.» cümlesi vardır. Müellifimiz, bu münasebetle, «... İstanbul' da Fatih'te Sarıgüzel' de doğduğunu bildiğimiz Akif' in nüfus tezkiresi suretinde Kal'a-i Sultaniyye sancağına mülhak Bayramiç kasabasında doğduğunun kayıtlı olduğunu gördük. Doğum tarihi, Fatih Ders-i 'amlarından İpekli müteveffa Tahir Efendi' nin mahdumu oluşu, bulunduğu me' muriyetler hakkında verilen bilgiler gösteriyor ki, bu Mehmet Akif, bizim şair Mehmet Akif' tir. Bu i'tibarla şairin resmi hal tercemesini okuyucularımıza sunmağı faydalı buluyoruz» diyor.(S.53) Bu ifadesinden anlaşıldığı üzre, her zaman olduğu gibi ihtiyatı elden bırakmıyor; kesin bir ifade ile. Akif' in Sarıgüzel' de değil, Bayramiç' de doğduğunu öne sürmüyor. Ancak, bu vesika elimize geçmeden önce Sarıgüzel' de doğduğunu bildiğimiz, bir başka deyişle, bu vesika dolayısıyle Bayramiç' de doğduğunu öğrendiğimiz fikrinde olduğu da anlaşılmaktadır; Akif' in nüfus tezkiresinde Bayramiç' de doğduğu kaydedildiğini yazanlar bulunduğu mes'elesine hiç dokunmayışı da, bu fikri beslediğini kuvvetlendirir. Bu hususta yazılanlar gözden kaçmasaydı, Sonuç başlıklı bölümünde kaydettiği, «bu araştırma yazısıyle neşredilen resmi vesika ortaya koymuştur ki, şimdiye kadar Fatih' de Sarıgüzel' de doğduğu bilinen Mehmed Akif' in doğum yeri, Kal'a-i Sultaniyye sancağına mülhak Bayramiç kasabası'dır kesin hükmüne (S.38) varmış olacağını sanmıyoruz.

Akif' in en yakın dostlarından Eşref Edib' in verdiği bilgiye göre «Üstad, İstanbul' da doğmuş olmakla beraber, nüfus yaşadığı Bayramiç' den alınmış. Bu sebeple, Mehmed Eşref' i hemşehri sayardı. Mehmed Eşref, Ezher' e devam eden fazilet sahibi bir Türk talebe...

«Üstad ilk defa Bayramiç' de mukabele okumuş. Kur'an'dan okuyacağı sahifeyi orada ezberler, sonra okurmuş. Bayramiç' e babasıyle beraber gitmiş. Bayramiç' de bir köprü varmış. Oradan aşağı atlarmış. Bir atlar, bir daha atlar, bir daha atlarmış. Çok fa'almiş. O zaman şalvar giyermiş. Mehmed Eşref diyor: Üstad bunları kendisi anlatır, Bayramiç' den çok bahsederdi. Tahin helvasına da orada alışmış. 2» Yine, Akif' in yakın dostlarından Midhat Cemal' in kaydettiğine göre, «Akif nüfus tezkiresinde doğduğu yer Bayramiç gösterilmiş; bu, yanlıştır. Akif doğunca nüfus tezkiresi çıkarılmamış ve çocukluğunda, babasıyle Bayramiç' e gidince orada çıkarıldığı için, doğduğu yer Bayramiç gösterilmiş. 3»

Biz Mehmed Akif, Hayatı ve Eserleri adlı kitabımızın her iki basımında, Akif' in çocukluğundan beri yakın arkadaşı İ.E.M Kemal ile 4, damadı Ömer Riza Doğrul da 5, onun Fatih' te Sarıgüzel' deki evlerinde doğduğunu yazdıklarından, nüfus kâğıdındaki bu Bayramiç kaydinden, orada doğduğu fikrinde olmadığımız için söz etmemiştik; bu gün de, aynı düşüncedeyiz.
Kubbealtı Akademi Mecmuası
Yıl:7 Nisan 1978 Sayı:2
Fevziye Abdullah Tansel
Mehmed Akif'e Dair İki VesikaKubbealtı Akademi Mecmuası'nın 1977 Nisan' ında yayımlanan 2'nci sayısındaki notlar ve Tenkidler başlıklı yazımızın birinci bölümünde, değerli meslektaşım Prof. Dr. Kaya Bilgegil'in Başvekalet Arşivi, Sicill-i Ahval Defteri'nden alarak neşrettiği vesika dolayısıyle, Mehmed Akif' in nüfus tezkiresi' nde Bayramiç' de doğduğu kaydedilmişse de, orada değil İstanbul' da doğduğunu isbata çalışmıştık. Bu yazımızı lütfen okuyan M. Uğur Derman' ın mecmuamızın 1977 Temmuz' una ait 3' üncü sayısındaki Mehmed Akif' e dair İki Vesika adlı yazısındaki, «İlk Nüfus tezkiresi Bayramiç' den alınırken, doğum yeri de yanlışlıkla ayni yer olarak gösterilen Akif' imiz, Sessiz yaşadım, kim beni ner'den bilecektir diyebilen yaradılışı dolayısıyle, bu hatayı her halde sonradan düzelttirmek lüzumunu da duymamıştır.» cümlesinden, bizimle ayni fikirde olduğu anlaşılmaktadır. Müellifimiz, bu münasebetle bizlere, değerli iki vesika da kazandırmıştır: Bunlardan biri, kaybolan aslı yerine, 7 Kanun-ı Sani, 1335' de aldığı nüfus tezkiresi, öteki emekli maaşı cüzdanı' dır; her ikisinin klişesi, ilkinin yeni harflere çevrilmiş metni de neşredilmiş bulunuyor.

Akif' in hayat çizgisi hakkındaki bilgilerimizi tamamlayıcı bu değerli yazı dolayısıyle bir bakıma basit bir tarih yanlışına dikkati çekmeği faydasız görmüyoruz: 7 Kanun-ı Sani, 1335' in Miladi karşılığı 20 Ocak, 1919 gösterilmiştir. Gazi Ahmed Muhtar Paşa' nın Takvimmü's-Sinin-ine göre, bu Mali tarihin karşılığı 20.01.1920 ise de, 1 Mart, 1333 (1917)' den başlayarak Efrenci (Gregorian) takvimi kullandığımızdan, ay-gün tarihlerine Rumi (Julian) takvimine göre onüç gün eklemeyi kaldırdığımız için, 7.1.1335'in doğru karşılığının 7.1.1920 olduğunu söyleyebiliriz.
Kubbealtı Akademi Mecmuası
Yıl:7 Nisan 1978 Sayı:2
M. Uğur Derman
Mehmed Akif'e Dair İki Vesika
Fuad Şemsi İnan merhumun 1 metrukatı arasında bulunan ve -klişesiyle birlikte- lüzumlu kısımlarını yeni harflere aktardığımız bu tezkirenin, kaybolan aslı yerine 7 Kanun-ı sani 1335 (20 Ocak 1919) de verildiği, sonundaki ifadeden anlaşılmaktadır.
İlk nüfus tezkiresi Bayramiç' den alınırken, doğum yeri de yanlışlıkla ayni yer olarak gösterilen Akif'imiz, «Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?» diyebilen yaradılışı dolayısıyle, bu hatayı her halde sonradan düzelttirmek lüzumunu da duymamıştır.

Nüfus tezkiresini şimdi birlikte okuyalım:

Maliye Nezareti Evrak-ı Nakdiye ve Levazım Müdüriyeti
Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Tezkiresidir
İsim ve Şöhreti: Mehmet Akif Efendi.
Pederi ismiyle Mahall-i ikameti : Müteveffa Tahir.
Validesi ismiyle mahall-i ikameti: Emine Şerife Hanım.
Tarih ve mahall-i veladeti: 1920 (iki yüz doksandır) Bayramiç
Milleti : İslam
San'at ve sıfat ve hizmet ve intihab salahiyeti : Orman Nezaretinde Baytar Müfettişi
Müteehhil ve zevcesi müteaddid olup olmadığı: müteehhildir.
Eşkali:Boy: Orta Göz: Ela Sima: Buğday Alamet-i farika-i sabite: Tamam Vilayeti: İstanbul Kazası: Hırka-i Şerif Mahalle ve karyesi: Hoca Üveys Sokağı: Hüsrevpaşa Caddesi Mesken Numarası: 10 Nev-i Mesken: Hane.
Balada isim ve şöhret ve hal ve sıfatı muharrer olan Mehmed Akif Efendi Devlet-i Aliyye'nin tabiiyetini haiz olup, ol suretle ceride-i nüfusda mukayyed olduğunu müş'ir işbu tezkire i'ta kılındı.
Nezaret-İ Umur-i Dahiliyye7 Kanun-ı sani 335 Bermucib-i kayd zayiinden verilmiştirİmza(Okunamadı)


Nüfus tezkiresinin arka yüzünde, Beyoğlu I. Noterliğince 20 Haziran 1936 da (yani Mısır dönüşü) bir suret verildiğine dair meşruhat vardır.
Diğer vesika da Akif Bey' e memlekete avdet ettikten sonra, bin türlü güçlük çıkartılarak bağlanılan 178 lira 20 kuruşluk emekli maaşının cüzdanıdır ki, mutemedi sıfatıyle Fuad Şemsi Bey tarafından üç kere -üçer aylık olarak- alınabildiği, cüzdanın koparılmış sahifelerinden anlaşılıyor. Bu üç maaş kesintilerinden sonra, 322.70+347.50+329.00=999.20 lira tutmaktadır. Esefle belirtelim ki, gözü de gönlü de tok Akif'imizin -ömrünün nihayetinde- devletten görebildiği alaka, işte bu maaştan ibarettir.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5186
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
BU AYIP KİMİN?

Mehmet Akif'e yaptıklarımız..
Mehmet Akif’i anıyoruz ama onu ne de az tanıyoruz. Hele ki devletimizin onunla nasıl ilgilendiğini(!) biliyor muyuz?

Ölüm yıldönümü, doğum günü derken Mehmet Akif yine gündemimizde… Cenazesi kaldırılırken bir töreni – törenlerin meraklısı değiliz elbette ancak ilgiyi göstermesi açısından belirtmekte fayda var- bile çok gören bir devletin var olduğu günlerden bugüne bazı şeyler değişti elbette ama geçmişin hesabı sorulmayacak mı?


En çok gündemde kalıp en az bilinen şair

İlgili ilgisiz her toplantıda devletin o soğuk prosedürü sebebi ile okunan İstiklal Marşı’na rağmen bu marşın şairine bu derece uzak kalmak nasıl mümkün olur anlamak zor. Aslında başka bir açıdan düşününce o kadar da zor değil. Zira İstiklal Marşı’nı gururla okuduğunu söyleyenlerin ülkesinde, peşine polis takılan ve Mısır’da yaşamak zorunda kalan bir Mehmet Akif’ten bahsediyoruz.
Elbette asıl mesele Akif’in yalnızca bir şair olmamasıdır. Onun aksiyon sahibi bir fikir adamı oluşu dışlanmasının gerçek sebebidir. Şayet İstiklal Marşı’nı yazmasaydı bugün adı geçtiğinde ne tür ithamlara maruz kalacağı da aşikârdır. Mehmet Akif’i “vatan haini bir yobaz” olarak yaftalanmaktan alıkoyan tek şey İstiklal Marşı’nın devlet ve milletle bu derece kaynaşmış olmasıdır.



Mehmet Akif’e çektirdiklerimiz

Farklı ırksal kökenlerden gelen insanları ortak paydada toplayan, birleştiren bir bağ gibi durduğundan marşa dokunamayan devlet, ikinci bir yönteme başvurarak Mehmet Akif’in bugün topluma aktarılmasında “ehlileştirme” gayretine soyunmuş ve büyük oranda da başarılı olmuştur. Resmi ideolojinin Akif’i bir milliyetçi, neredeyse ulusalcı kıvamında sulandırıp anlatması ders kitabından başka kitap okumayanlarca güzelce benimsenmiştir.
Bu kısacık video vicdan sahibi insanlarda hiç olmazsa bir kırıntı hareket oluşturması ve “yüce devletimizin” duyarlılığını ortaya koyması bakımından fevkalade önemli… Mehmet Akif'e ve onun emanetlerine gösterilen saygının ideolojik bir yaklaşımdan çıkıp insanî durumları bile aştığı açıkça görülmektedir.
"Milli Şairimiz" değil de "Ulusal Şairimiz" olsaydı bunlar gelmezdi belki de Akif'in başına... Nazım Hikmeti ve Ahmet Kaya'yı sürgünde öldüren, Sabahattin Ali'yi sınırda vurduran, Necip Fazıl'ı zindanda çürüten, Mehmet Akif'in peşine polis takıp Mısır'a gitmesine sebep olan ve nicelerini astıran devlete hamd ü senalar olsun!
 

mostar

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
6 Ara 2009
Mesajlar
1,011
Puanları
0
Akif yaşıyor ya biz?

AKİF YAŞIYOR YA BİZ?

Metrobüs durağında Akif için!
Gençler vefatının 74. yıldönümünde milli şarimiz Mehmet Akif'i anıyor..

23 Aralık 2010 Perşembe 14:30
Gençler vefatının 74. yıldönümünde, 27 Aralık Pazartesi günü saat 15:00'de milli şairmiz Mehmet Akif'i anacaklar.
Anma, Edirnekapı Şehitliği'nde kabri başında, ve aynı anda kabrinin hemen yakınındaki metrobüsün Edirnekapı durağında gerçekleşecek.
Akif'in kabri başında dualar okunacak, durakta megafonla ise Safahat okuması yapılacak. Herkesi bekliyoruz!
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
İSTİKBAL Mİ İSTİKLAL Mİ?

41 dize 41 yorum…
İstiklal Marşı’nın 41 dizesini 41 güzel isim yorumluyor. Haberini ilk bizden duymuş olun..

İstiklal Marşı’yla ilgili çok önemli ve güzel bir eser bugünlerde yayınlanmış olacak. Bu kitabı Yeni Edebiyat alanındaki çalışmalarıyla tanıdığımız Prof. Dr. Fatih Andı ve Prof. Dr. Hasan Akay yayına hazırladılar. Kitabın ismi ise Fatih Andı’nın Allah söyletti dediği İstikbal Marşı olacak.


İstikbal Marşı…
İstikbal Marşı kitabında kırk bir ismin yazısına yer verilecek. Yani eser kolektif bir çalışmanın sonucu ortaya çıkmış olacak. Birçok akademisyenin, şairin, öykücünün yer aldığı eserde her isim İstiklal Marşı’nın bir dizesini yorumlayacak. Böylece İstiklal Marşı’nın 41 dizesini 41 isim değerlendirmiş ve adeta bir İstiklal Marşı şerhi, değerlendirmesi yapılmış olacak.
Akif’in şiirleri ve hayatıyla ilgili hem akademik hem de edebi olarak birçok çalışma yayınlandı, yayınlanıyor. Ancak İstiklal Marşı özelinde ilk defa bu kadar kapsamlı ve özel bir çalışma yapılmış olacak.

Kimler hangi dizeyi yazacak?
İstikbal Marşı ( Kırk Bir Dize-Kırk Bir Yorum) başlığıyla yayınlanacak kitap Hasan Akay ve Fatih Andı Hocanın sunuş yazılarıyla başlıyor. Bu bölümde İstiklal Marşı’nın tarihine de değiniliyor ve ardından dize dize yorumlara geçiliyor. Bazı dizeleri bazı isimlerin seçerek yazdığı o ismi tanıyan insanların gözünden kaçmıyor.
“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” dizesini Hasan Akay, “Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak” dizesini Baki Asiltürk, “O benim milletimin yıldızıdır parlayacak” dizesini Kazım Yetiş, “O benimdir, o benim milletimin ancak” dizesini İsmail Kara, “Çatma; kurban olayım çehreni ey nazlı hilal” dizesini İskender Pala, “Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu celal” dizesini Abdullah Uçman, “Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakın” dizesini Ali Ural, “Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın” dizesini Ali Ayçil, “Ebediyyen sana yok ırkıma yok izmihlal” dizesini Beşir Ayvazoğlu yorumluyor…
Bu isimler benim ilk bakışta dikkatimi çeken isimler oldu. Diğer dizeleri de çok kıymetli isimler yorumluyor. Onlar da kitabı alıp okuyanlar için sürpriz olsun.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5130
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
ÂKİF’İN ÇİLESİ

Âkif neden gurbet hayatı yaşadı?
Âkif’in gurbette onca yıl kalmasının sebeplerini, kaynaklar ışığında, vefat yıl dönümü münasebetiyle ortaya koyuyoruz.

Zaman ve zemin



Bir ölüm-kalım savaşında üzerine düşen vazifeyi bihakkın eda eden nadir insanlardan birisidir Mehmet Âkif… Yabancı ülkelerin işgal gailesi ile baş etmeye çalışan sadece ordu ya da asker değil bir milletin yekpare vücudu olmuştur. Çok dava adamı, vatan kahramanı duymuş-görmüş bir milletin çıkaracağı kahramanlar ne Âkif ile başladı ne de onla bitmiştir; ancak şüphesiz Âkif, bu kahramanların en civanmerdi, en vatanperveri idi.
Birinci Dünya Savaşına girdiğimiz zaman ve zemini düşünecek dahası dönem kaynaklarını tarayacak olursak şu sonuca varıyoruz: Milletin cansiperane ülkesini, bütünlüğünü, istiklalini ve dahi istikbalini korumak için giriştiği sayısız mücadelenin adıdır Kurtuluş… Siperde asker, siper gerisinde millet elinden geleni yapmış ve “şafaklarda yüzen al sancağın dalgalanması-sönmemesi” için canı pahasına mücadele etmiştir.
Milli mücadelenin fikri yapısını oluşturan düşünür ya da şairler olmuştur şüphesiz. İşte bu yazar ya da şairler, milleti mücadele yönünde teşvik edici şiirler yazmış, yazılar kaleme almış; bir bakıma milletin duygu ve düşüncesine tercüman olma görevini yerine getirmişlerdir. Mehmet Âkif’in bu şairler-yazarlar arasında ayrı bir yeri vardır. Çünkü çoğu şair ve yazarın (karalar bağlayan, öldük-bittik teraneleri okuyanları dışta tutuyoruz) İstanbul’dan mücadeleye katıldığını görüyoruz; ancak Âkif bizzat cephede ve cephe gerisinde de halkın arasına inerek bu vazifeyi ifa etmiştir.



Dava ve aksiyon adamı Âkif

Mehmet Âkif, sade bir şair olarak üzüntüsünü dile getirmemiş, asırlardan-devirlerden tevarüs eden bir uygarlığın mirasçısı olduğu düşüncesiyle ve bu mirası korumanın elzem olduğuna inanarak, “ezanların susmaması, bayrağın nazlı bir hilal gibi dalgalanması” için mücadele etmiştir. Onu ateşli bir vatan sevdalısı olarak katır sırtında yolu olmayan köy ve kasabalara dahi giderek millete mücadele yönünde konuşmalar yapan hatta camilerde hutbe ve vaazlar vererek milleti uyandırmaya, mücadeleye katılmaya çağıran bir dava ve aksiyon adamı olduğunu görüyoruz. Dava adamı olduğunu söyleyen çok kişi vardır da iş aksiyona, taşın altına elini sokmaya gelince kaçacak delik aramışlar, türlü bahanelerle savuşmanın yolunu arayacak kertede bir zilletin koyu karanlığına hapsolmuşlardır. Koca bir ülkeyi, koca bir milleti ağacın köküne-gövdesine musallat olan kurt gibi içten içe yiyip bitiren “batı hayranlığı”, “çağdaşlık melodramı” hastalığına tutulan yazar-çizer takımından milli mücadelede ön saflarda yer almasını beklemek en basit ifade ile safderunluk olurdu her halde. Nitekim kongreler döneminde ABD ya da İngiliz manda ve himayesini isteyen yazarlarımız da olmuştur. İşte manda ve himaye tartışmalarının yapıldığı demlerde bir vatan sevdalısı da katır sırtında köy köy gezmekte milleti gayrete davet etmektedir.



Âkif merhum, mücadele adamı idi, aksiyonerdi. Esefle müşahede ediyoruz ki Milli Mücadeleden galip çıkan bir ülkenin ferdi olan çilekeş Âkif’e asıl zulüm ve zulümat bundan sonra yapılacaktır. Yazdığı marş, milli marş olarak kabul edilen şair öz yurdunda bir yabancı gibi duracaktır.
Cumhuriyetin ilanı yeni bir dönem açmaktadır kara bahtlı ülkenin istikbalinde. Bir savaştan muzaffer çıkılmıştır; ancak millet harap ve bitaptır. Yaraların sarılmaya başlandığı bu dönemde Âkif de direnmiştir. Neye direnmiştir? Vatan savunmasına katılan bu mert insan hâlâ neyin mücadelesini vermiştir? Onu, uğruna ölümü göze aldığı ülkesini terk etmeye, yabancı bir diyara göç etmeye (hicret etmeye mi demeliydik) zorlayan saikler nelerdir? İki dönem mebusluk yaptığı halde maaşını neden ödenmedi ve bu büyük şair neden yoksul bir hayat sürmeye mahkûm edildi?

Kaynaklar ışığında Âkif’in vatandan ayrılma sebepleri
1. Âkif neye direnmiştir? Neyin mücadelesini vermiştir?
Cumhuriyetin ilanı ile yeni bir dönem başlıyordu ülkemizde. Genç Türkiye Cumhuriyeti devleti görünen oydu ki Osmanlı mirasını devralmaya hiç mi hiç niyetli değildi. Hatta Osmanlı her türlü melanetin başı olarak gösterilmek suretiyle istiskal edilmişti. Genç Türkiye Cumhuriyeti yönünü batıya dönmüştü. Teknik ve teknolojik gelişmelerin, uygarlığın yurduna çevirmişti bakışlarını. Bu veçhile yapılan inkılâp hareketlerinde Avrupalı devler-devletler örnek alınacaktı. Ne gariptir ki silah kullanarak yurdumuzdan söküp attığımız bu milletler şimdi silahsız olarak geri dönüyordu ülkeye. İşte açmaz nokta burasıydı: Dindar bir hayat yaşamaya çalışan ve şiirlerinde de bunu ifade etmeye çalışan bir düşünce adamı, aksiyoner ve şairdi Âkif. Ya değişmesi ya da değişime ayak uydurması gerekiyordu. Nitekim o dönemde bazı din adamlarında cumhuriyetle beraber yaşanan değişimler de gözlenmiştir. Âkif etliyle-sütlüye karışmayan-karıştırılmayan bir biçare olarak direniyordu. Susuyordu… Konuşmamaya direniyordu. Milletin şairi yok sayılıyordu. İlgisizliğe-vefasızlığa direniyordu.



2. Ülkesini terk etmesine sebep olan hadise ya da hadiseler nelerdir?

Merhum Âkif Ekim 1925 yılında ülkesinden ayrılmış ve Mısır’a yerleşmiştir. Genç Türkiye’de istenmeyen adamdır artık çünkü. Milli şair istenmemektedir. Bu sonuca nerden varıyoruz, bu sonuca biz varmıyoruz şairimizin kendi ifadesi de bu yöndedir. İşte onun mısraları ile sebepler:
Mevzun düşürür saçmayı bir saçma adam var
Manzum sayıklar gibi manzume sayıklar
Zannım mütekaid şuaradan olacak ki
Hiçbir yenilik yok herifin her şeyi eski
Hâlâ ne sakaldan geçebilmiş ne bıyıktan;
Âsârı da memnun görünüyor köhne kılıktan
Hicrî, kamerî ayları ezber sayar ammâ
Yirminci asır zihnine sığmaz ne muamma
Ma’mure-i dünyayı dolaşsa da yer er
Son son, “Hadi sen kumda biraz oyna” demişler
Evet, bir resmi gazetede çıkan yazıda artık Âkif’in devrinin kapandığını söyler bir yazar. Ve ona “Hadi git artık sen kumda oyna” der. Bu yazı tuzu-biberi olur terk-i diyar etmesinin. Tuz-biber olmuştur bu son sözler. Peki, ondan önce neler olmuştu? Terk-i vatanı kafasına koyan şairi bu düşüncesinden vazgeçirmeye çalışan yakın arkadaşları Neyzen Tevfik’in kardeşi Şefik Kolaylı’ya ve Prof. Dr. Fazlı Yegül’e şunları söyleyecektir: “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum.”
Bir başka sebep: Osman Yüksel Serdengeçti’nin Âkif’in yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay’dan naklettiği cümleler: “ Çanakkale zaferinin yıl dönümüdür, bir tören yapılacak ve şehitler anılacak. Dönemin meşhur şairlerinden birisi kürsüye geliyor ve şunları söylüyor: “ Maalesef, Çanakkale Şehitleri için güzel, şehitlerimizin şanına layık bir Türk şairi tarafından bir şiir yazılamadı. Çanakkale Destanını yazan Türk değildir. Çaresi Türk olmayan bir adamın şiirini okuyacağız” yavesini savuruyor ve Âkif’in şiirini okuyor. Merhum Âkif bu hadiseyi duyar. Çok, pek çok mütessir oluyor, o kadar ki koskoca adam çocuklar gibi ağlıyor. Çanakkale şehitlerinden onu ayırmak, “Sen Türk değilsin” demek… Bu hareket ve hakaret zamanın zamane şairi, devlet şairi, resmî şairi tarafından yapılmış. Tam da o sırada dönemin resmî gazetesinde “ Hadi sen git, artık kumda oyna!” demişler. Âkif bunu da okuyor ve artık Türkiye’de duramıyor. “



Evet, koca şairi ülkesinden ayrılmaya mecbur eden hadiseler belki sadece bunlar değildi; ancak yakın arkadaş çevresinin ve bizzat şairimizin ifadeleri bunlar.

Mısır hayatı ve sonra…
Mısır hayatı sayısız sıkıntının yaşandığı yıllar olarak tarihimize bir kara leke olarak düşüyor. Milletin şairi, İstiklal marşının şairi yokluk ve yoksulluğa mahkûm ediliyor. Bununla bitse iyi ömrünün son demlerini ülkesinde geçirmek isteyen, vatanında teslim- can eylemek isteyen şairi yurda sokmamak için türlü bahaneler aramaya kalkışıyorlar.
Hastalığı ilerleyen Âkif, nihayet Haziran 1936 yılında yurduna dönmek için yola çıkıyor. Vapuru Çanakkale’den geçerken ve İstanbul’un camilerini görünce ağlayan şairin yanında eşi İsmet Hanım vardır.
Âkif, 27 Aralık 1936 yılında saat 19.45’te vefat eder. Mithat Cemal cenaze merasimine katılacak topluluk için şunları yazıyor: “Cenaze Beyâzıd’tan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü. Biraz sonra üstünde örtü olmayan bir tabut geldi. “ Bir fukara cenazesi olmalı” dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta elinde bir Türk bayrağı tabuta sardı. Sebebini anlayamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Onlar da üniversitenin büyük sancağını tabuta sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım.”



Garip yaşadı ve garip öldü vesselam… Merhumun cenazesi İstiklâl marşını okuyan yüzlerce gencin tekbir sesi arasında kabrine konulur. Bugün hâlâ İstiklal Marşı okunuyor törenlerde; ama yıllarca anlatılmayan, önem verilmeyen bir marş olarak, “iş olsun, adet olsun” diye okunduğundan olacak bugünkü nesiller marşın ruhunu anlamaktan o kadar uzak ki… Marşımızı okul törenlerine, resmî törenlere hapsetmenin bedeli olarak elimizde sadece “bir şiir” var…

Kaynakça:
Mehmet Âkif Ersoy, M. Ertuğrul Düzdağ – Kaynak Kitaplığı
Mehmet Âkif’in Mısır Hayatı ve Kur’ân Meali, M. Ertuğrul Düzdağ - Şule Yayınları
Bir Kur’ân Şairi Mehmet Âkif Ersoy ve Kur’ân Meali, Dücane Cündioğlu – Kaknüs Yayınları, yeni baskı Etkileşim Yayınları
Âkif’e Dair, Dücane Cündioğlu – Kaknüs Yayınları

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=2566
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Çok güzel bir derleme olmuş.Sessizlik'e teşekkür ederiz.Aslında Devlet olarak Mehmet Akif'e ''iadei İtibar'' gerekir.Hükümete birileri hatırlatmalı..Saniyen Mehmet Akif Beyle ilgili Dücanenin kitabları güzeldir.Tavsiye ederim..
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
AKİF'E DAL, DERYADIR O!


Sözünün eri adamlar nerde?
Mehmet Akif'i anlatanlara iyi kulak kesilmek lazım ama daha çok Akif'e kulak kesilmeli!


Akçağ Yayınları’nın “Edebiyatımızın Zirvesindekiler” dizisinden bir kitap çıktı. Kazım Yetiş imzasıyla. Zor günlerin “iman dolu göğsü”nden bir şeyler hatırlatmak, bilinmeyeninden bahsetmek, edebî yönünü gönlündeki edebten alan bir şair/yazar/Hakk ve halk sevdalısı bir Müslümanın yaşadıkları ve yazdıklarından bir şeyler sunmak için çıktı.



Akif kimdi? Akif'e göre edebiyat neydi? Akif kâmil insan kişiliğiyle Türk geçmişine nasıl bir iz bıraktı? Edebiyat anlayışı neydi? Marşı, Leyla'sı, Bülbül’ü, Gece'si, Secde'si... Akif kimdi ahir ömürde? Tüm bunları başlıklar halinde ele alan yazar kitapta altı çizilesi bilgilere yer vermiş. Anayasanın değiştirilemeyecek maddeleri arasında olan marşın şairi, edeb, tevazu ve elbette Hakk sevdalısı Akif'in hayatından notlar düşmüş. Halkı bilinçlendirmeyi, birlikçiliği ve Hakk birliğini savunmayı kendisine görev edinmiş olan Akif'in incinmiş gönlüne en büyük ilhamı olan yaşadıklarından bahsediliyor kitapta.

Akif okumak hep utandırıyor beni
Yaşadığı dönemin şartlarının olgunlaşmamış olması Akif'in bakış açısını olgunlaştırmıştır. En büyük ilhamı acıları olan şaire ''şair'' demek kesmiyor beni. Bir gönül büyüğüne şair demek kesmiyor. Hakk sevdası, halk sevdası, vatan aşkı derken ömrünü şiirleştiren bir üstadın baktığı yerden bakabilmek isterim hayata. Çanakkale'ye onun baktığı yerden bakmak, akıp giden boğaza düğümlenip kalmak, kalbinin sıkıştığı yerde kıstırmak kalbimi, Akif gibi hüzünlenmek şehitlere, Akif gibi cesaretlenmek medeniyet karşısında... Layık olmaya az biraz yaklaşmak isterdim. Elimin altında bilumum kâğıt, kalem, klavye, internet vesaire dururken öylece, sosyal ve kültürlü bir yazar olmaktan bu kadar gözüm korkarken, o dönemde bunu yapmakta hiç zorlanmayan Akif'in yazma aşkı beni yazdıklarımdan utandırdı kitabı okuyunca.
Ecdad bilincinin çok olmadığı gençlerden biri olduğumdandır belki, belki az Akif okuduğumdandır, az naif olduğumdan... Kitapta anlatılan edebiyat âşığını idol edinemeyecek kadar kendimin farkında olduğumdandır. Akif okumak hep utandırıyor beni. Her yaptığımdan, yazdığımdan, bastığım toprağa ''toprak deyip geçtiğimde'' yaşadığım o geçici vicdan azabından utandırıyor. Sırf bunun için bile okunmaya başlanmalı belki de Akif. Gözü pek bir ecdadın gözü aç bir nesile anlatacağı çok şey vardır çünkü.

Çanakkale’ye gidip artistik poz verenler
Akif gibi inleyen satırlar yazan bir yaşanmışlığın üzerinden asırlar da geçse, kalbi sızlatışı yadsınamaz. Gizli emperyalizm, açık kapitalizm, kısmen soykırım, kısmen aykırımsı bir temayül... Hepsini iliklerine kadar yaşayan gençleriz bizler. Göz göre göre kapıldığımız akımlara karşı gelmeye korkmaktan ziyade üşendiğimiz bir asrın çocuklarıyız biz. Tek dişi kalan canavarlarız o dişine saplanıp kalmış bedenlerimiz. Tek de olsa var bir dişi, onsuz yapamayız dediğimiz bir asrın çocukları. Çanakkale'ye okul gezileriyle katılıp, cephanelikler önünde, top üstünde pozlar verip zafer işaretleri yaparız.
Kan rengi kızıl deryaya dönen boğazda vatan diyerek ''Hakk birliğine'' şahit olanların, can verenlerin yattığı toprakta ''atam'' diyerek inleyemeyecek kadar meşgul ve sarhoşuz doğrusu. Hatıra fotoğrafları, anahtarlıklarıyla döneriz biz Çanakkale'den. Seyit Onbaşı'nın kuş tüyü yastık kaldırır gibi mermi kaldırdığını varsayar, ''eskiden zaten insanlar iri yarıymış, onlar yapar abicim'' diyerek sıradanlaştırırız olan biteni. Oysa o dönemi yaşamış Akif'in satırları o ''Boğaz harbi''nden başka türlü bahseder. Bilsek, içimiz sızlar pozlar verirken. Oturur, şehitlerimize hayırlı bir ecdad olduğumuzu duyurmak üzere dualar ederiz. Karşımızda zırhlı namertler olsa biz ne yapardık?

Akif gibi düşünseydik…

Bu vatanı aynı şekilde koruyacak iman ve aşk bizde de mevcut mu? diye düşünürdük. Belki hafiften okşardı başımızı bir şehit. Bir Mehmet, bir Ali, bir Mustafa geçerdi yanımızdan. Akif gibi görseydik, Akif gibi düşünseydik bizim de içimizde zuhur ederdi bir vatan aşkı. Biz de medeniyetin getirdiklerine ''getiri''ler diye değil bizden bir şeyler ''götürenler'' diye bakardık.
Neyse kitaba döneyim. Kitapta bahsedilen Akif, özündeki Müslümanı hayatında da yaşayan, nizam sahibi bir şairdi. Peygamber mirası olan sünneti imajına yerleştirmiş ve Onu örnek almıştır. Bir misalle buna şahit olabiliyoruz. Midhat Cemal'in anlattığı bir hadiseden açıkça anlayabiliriz Akif'in taşıdığı hassasiyeti. ''Meşrutiyetin ilk seneleri, bir cuma, adam boyu kar yağdı. O gün Akif'in haz etmediği şeyler işlemedi: Araba, tramvay, şimendifer ve vapur... Çapa'daki bizim eve o gün sütçü, ekmekçi gibi adamlar bile gelmediler. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken nihayet kapı çaldı; fakat Akif Bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğini merak ettim: ‘Beylerbeyi'nden nasılsa Beşiktaş'a bir vapur işlemişti.’ ‘Bu kadar mı?’ dedim. Tabii ki bu kadardı. Ve tabii ki Beşiktaş'tan Çapa'ya işleyen bir vapur yoktu; ancak bunu sormaya da lüzum yoktu; çünkü Beşiktaş'tan Çapa'ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirdi. Bu karda, tipide yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça Akif de benim hayretime şaşıyordu: ‘Gelmemem için kar, tipi kafi değil, vefat etmem lazımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.’”

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=4727
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
AKİF; İNANMIŞ ADAM!

Akif'e mektup var!
Kamil Yeşil, Mehmed Akif'e bir mektup yazdı. Milli Gazete'den ç-alıntılıyoruz..

Mehmed Akif’e son mektup


Üstadım, Efendim,
12 Mart 2010 günü, Türk milleti olarak İstiklâl Marşı'nın Kabulü'nün 89. yılını kutladık; aynı gün vefatınızın 74. yılı vesilesi ile de sizi andık, hatıratınızı yaşattık. Orta öğretimde öğrenci olduğumuz yıllarda bu günler için ayrı ayrı program yapardık. İlkinde sevinir, coşar, bir yerlere bağırır, tehdit ederdik; diğerinde üzülürdük, yakamıza vesikalık boyda çoğaltılmış sakallı fotoğraflarınızı asardık. İstanbul'da olanlar Edirnekapı Şehitliğine gelir, mezarınızı ziyaret eder, üç İhlâs bir Fatiha okurdu. Uzaktan gıyabınızda Fatiha ve mevlit okutanlar da olurdu. Şimdi günler yetmiyor anmaya ve kutlamaya. Her günümüz dolu. Bundan dolayı sizinle ilgili olan günleri birleştiriverdik. Yüzümüzün bir yanını -öldüğünüz için- hüzne; diğer yanını da millî marşımızı yazdığınız için- sevince ve gurura ayırdık.


İki gözüm, üstadım,
İyi ki Çanakkale Şehitleri destanını yazmışsınız. İnanınız üstadım, Çanakkale Şehitleri destanını yazmasaydınız 18 Mart'lar kuru bir törenden öteye geçemeyecek; savaşa dair hiçbir duyguyu yaşamayacaktık.
Malûmunuzdur ki kutlama günleri coşkulu geçer. Biz de milli marşımız coşkuyla söylensin diye 12 Mart'ı sana ayırdık. İyi ki 1921'in soğuk günlerinde ceketinizle dolaşmayı da göze alarak o mükâfatı almamışsınız. Çünkü hakkınızda söyleyecek söz bulamayanlar veya özünüzle ilgili söz söylemeye cesaret edemeyenler, hep bunları tekrar ediyor. Kimsenin dili bu adam Mısır'a neden gitti, cüda kaldığı vatanına niçin ölmeye geldi, sorusunu sormuyor. Bazı mahfillerde kısık sesle Kur'an mealini yaktığınız söyleniyor da niçin buna mecbur kaldığınız üzerinde hiç mi hiç durulmuyor. Söz ayağa düştü fakat Safahat'ınız çok değerlendi. Yaldızı, işlemeli cildi, Kur'an boy, kuşe kâğıt, özel kapağı ile çok para ediyor kitabınız. Çok para kazandırıyor. Safahat'ınızı resmi kurumlara satmak için altın yaldızlı sayfalara basanlar, gözyaşlarınızı belediye seçimlerine malzeme yapanlar, geçim kaynaklarından biri kılanlar, üniversitede akademik unvan kazananlar, el yazınızı okuyamamasına rağmen kitabınızı yayına hazırlayanlar, eserinizin başına koydukları tercüme-i halinizde hayat maceranıza dair bütün olayları ve soruları es geçiyor, hiç yokmuş gibi davranıyor.


Efendim,
Artık Müslümanlık, İslamcılık'ı kapsamıyor. İslamcı olmadan da Müslüman olunabildiği günlere geldik. Bazı İslamcılar sizin arkanıza saklanıp İslamcılık yapıyor; ama İslamcı olduklarını bir türlü söylemiyorlar, söyleyemiyorlar. İstiklal Marşı'na sahip çıkmalarının en büyük sebebi zihniyetiniz. Her yıl dört-beş yaşındaki çocuklara ezberlettikleri İstiklal Marşı'nın önünde -bu esnada kamera da çekiyor oluyor- ağlıyorlar da oğlunuz Tahir'in, Emin'in başına neler geldi; kızlarınız Feride ve Cemile'ye ne oldu, Suad nasıl yaşadı sorusunu bir türlü sormuyorlar. Sizinle Birinci Meclis'e gelen bazılarının mahdumları yurt dışında el bebek gül bebek okutulup yüksek yüksek yerlere getirilirken; Safahat sayesinde keselerini "kasa" yapanlar, yoksulluk ve sefalet içinde ömür geçiren çocuklarınıza bile yer vermediler kitabınızda. Harim-i ismetiniz İsmet Hanım da aldı nasibini bu cezalandırmadan Cemile, Feride, Suad, Emin ve Tahir de. Sizin adınıza aileniz çekti cefayı. Oğlunuz Emin Ersoy'u askerken, koğuştaki arkadaşlarına Kur'an okuyup tefsir ettiği gerekçesiyle Divan-ı Harbe verdiler. Bunalım içinde yaşadı ve bir kamyon kasasında ölü bulundu Emin. Kızınızı evinden atmaya kalktılar.


Üstadım,
Safahat'ınızla, İstiklal Marşınızla İslamcı olduğumuzu söylerken biz; Abdülhamit konusunda farklı düşünüyoruz sizinle. O, -hâşâ- ne alçak ne kızıl sultandır; bizim için o, "ulu hakan"dır. İslam'ı asra uydurmanıza ve Bedir ashabını Çanakkale şehitlerine eş tutan fikrinize de katılmıyoruz. Şeyhülislam Mustafa Sabri'nin sizi Mısır'da sigaya çekmesini doğru buluyor; cevaplarınızı da yetersiz görüyoruz.


Üstadım,
Gözyaşlarım dediğiniz Safahat'ınız Türkiye'de en çok satanlar listesinde. Sizin zamanınızda bu tabir yoktu "best seller" oldu kitabınız. Dediği anlaşılmaz bulunsa, okunmasa ve anlaşılmasa da kitabınız çok satıyor. Hulasa, hayranlarınız çok; anlayanınız yok. Bir küçük kasaba belediyesinden tutunuz, büyükşehir belediyelerine, devlet yayınlarından özel yayın evlerine kadar herkes mir-i malı edindi Safahat'ınızı. Kimi özetleyerek bastı, kimi sadeleştirerek. Safahat'ınızın yayımcısı olmak için artık Osmanlı Türkçesi, el yazısı bilmeye gerek kalmadı. Ortaokul mezunu, bir yayın evi ortağı veya bir dergi çalışanı olmanız, sözlüğe bakmanız yeterli Safahat yayıncısı olmak için. Safahat'nızı sözlüksüz okuyamayan yayıncılarınız ve editörleriniz var. Bunları görünce; bu kitap benim mi diyeceğinizden eminim.


Üstadım,
Aruz öldü, İslamcılık ise yasta. Çocuklarına, caddelere, sokaklara, okullara, üniversitelere Mehmet Âkif adını koyanlar; tek dişi kalmış canavarın adını değiştirip "medeniyet" dediler; şimdi o "medeniyet" adına yürüyor bütün işler. Bazısı sizin için "Arap milliyetçisi" bile dedi. Sözlerinize itiraz edemeyenler, İstiklal Marşı'nın bestesini değiştirelim diyorlar, onun yerine de Onuncu Yıl Marşı çalıyorlar. Ama İstiklal Marşı, stadyumlardan camilere; okullardan meclislere, büyükelçiliklerden devlet başkanları arenasına kadar her yerde yine söyleniyor. Ancak iki kıtasıyla. Diğer sekiz kıtası ders kitaplarında ve şiir okuma seanslarında görülüyor sadece.


Üstadım,
Adınıza dernekler, araştırma merkezleri ve vakıflar kuruldu. İnanmayacaksınız belki; ama İstiklal Marşı Derneği diye bir derneğimiz bile var. Başkanı sizin gibi bir "inanmış adam ve büyük şair."
Üstadım, efendim,
Safahat'ınızdan para kazanmadınız, kazanamadınız. En yakın dostlarınız Eşref Edip, Mahir İz, Süleyman Nazif ve Hasan Basri Çantay'ın yazdıklarını aşan yok hakkınızda söylenenler içinde. Safahat'ınızı mir-i malı sayanlara, günde bir fatiha, haftada bir Yasin, yılda bir hatim okuyup ruhunuza hediye etmelerini hatırlattım/hatırlatıyorum. Şahit olun.
Onlara izninizle bir beytinizi değiştirerek şöyle diyorum: "Yazılmamıştır Safahat bunu hakkıyla bilin / Ne yayınevlerine para kazandırmak ne prestij sağlamak için..."
Lütfen hürmetlerimi kabul ediniz efendim.
Allah'ın rahmeti üzerinize olsun.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
http://www.ihvanforum.org/index.phpM. AKİF’İ TANIMIYORLAR!

Türk genci Akif’i tanımıyor
Gençlerin yüzde 50'si onu tanımıyormuş. Tanımaya çalışmak için önce böyle bir derdi olmalı insanın.



Adını kaç kere söylediler ama
İlk şiirini duyduğumda birinci sınıfta, ezberlediğimde ilkokul ikinci sınıftaydım. Çok bilinen ama hiç tanınmayandı. Ortaokul ikinci sınıftayken Türkçe öğretmenimin sattığı bir kitap vardı onun hakkında. Almış ama okumamışım. Hatırlamıyorum şu an içinde neler vardı. Yer etmemiş bende o kitap. Sonrasında hep unutulan, görünmeyen, adı duyulandı.

Herkes biliyordu adını. Ama kimdi? Tanıyan ne kadar azdı.
Camide büyüyen bir çocuktu. Ömrü boyunca hisli, kocaman, dağ gibi yüreği olandı. Babasıyla gittiği camiyi şiirlerinde anlatan ve on dördünde öksüz kalandı.
Yokluk, yoksulluk çeken ama gönlü tam tersi ölçüde zengin olandı.
Ömrünü sürgünde geçiren, son demlerinde hasta bir halde vatanına dönen, en netameli yıllarda çok cesur, duygulu, kahramanca şiirler yazan, yüreğine kocaman bir imparatorluk sığdıran bir adamdı. Ve gözleri, mahzundu. Yeni anlıyorum. İlk defa bakıyorum sanki gözlerine.
Her kahramanlık döneminde adından, şiirinden kısaca bahsedilen, ama kendisi, hayatı, düşünceleri bilinmeyen, gizli bir sansüre uğramış olandı. Anlıyorum geç de olsa. Ne geniş bir yüreği vardı. O yüzde, o gözlerde ve yüzün etrafını çerçeveleyen hafiften ağarmış sakallarda ne büyük acılar, yoksulluk, yoksunluklar vardı.
Yaşamı, kişiliği ve karakteri unutturulmuş, silinmeye bırakılmış toplumsal hafızada, hafızamızda…
Adı bilinen, kendi uzak bir ülkede masal kahramanı gibi, yaşayıp yaşamadığı şüpheli bir adamdı.
İlk dönem şiirlerini yakmış. Neden? Dergilerde, gazetelerde, kuruluş yıllarında çok çetin tartışmalara girmiş, kılıçtan daha iyi kullandığı kelimelerle tartışmalardan galip ayrılmış bir adam.
Yüreği ise öyle merhametli. Çocuklara, kadınlara, ihtiyarlara… Bir tren istasyonunda, doğmamış bir çocuk için beş günlük yola gidip ona elbiseler alıp dönen bir adamdı çünkü.


Yokluk içinde, kırgın, küskün belki de.
Yoksul, öksüz, acı çeken çocuklar varmış şiirlerinde, geç okudum.
Gözleri hiçbir ayrıntıyı kaçırmayanmış.
Kızkardeşinin dört yaşında ölen kızına şiirler yazanmış.
Ya da bir meyhane üzerine derin, keskin gözlemleri bulunan da oymuş.
Ne çok yer gezmiş.
Geçen yüzyılda değil, sanki bugün yaşamış gibi yazmış o toplumu. Öylesine bizi tanıyormuş.
Bizim için belki ancak kahramanlık, idealize edilen bir geçmiş gibi görünürken o yıllar
onun şiirlerindeki toplumun yansımalarını, insanlarını, kaygılarını görmek hem şaşırtıyor, hem durgunlaştırıyor hem de o zaman da mı aynı kaygılar, aynı yoksulluk, sefalet, geçim derdi varmış diye sorduruyor.
Bir büyübozumu belki ama gerçek.
Düşten uyanma vakti.
Dostlarını ağırlayacağı akşam, evinde olan tek kilimi bir yoksula verdiği için, bir başka arkadaşına ricada bulunan bir adam yine oymuş...


Bakışları karşımda. İçime işliyor.
Bunca zaman bakışmışız.
Ama ben hep kaçırmışım gözlerimi.
Bakmış ama görmemişim.
Ben de unutanlardan(d)ım.
Bilen ama tanımayanlardan.
M.Akif Ersoy’dan özür, bu özrün bir nişanesi olarak yine
O’na rahmet ve gönül dolusu Fatihalar diliyor, okuyorum…

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1980
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
GÜREŞ, YÜZ, YÜRÜ, TAŞ AT

Akif bu kitapla keşfedilir!
Mithat Cemal Kuntay'ın yazdığı abide biyografi, Mehmed Akif: Hayatı, Seciyesi, Sanatı, yeni baskısıyla Timaş'tan çıktı.

Akif Şair, Mutekif ve Sebatkâr



Mithat Cemal Kuntay "Mehmed Akif Bey kimdir?" sorusuna bugüne dek pek çok yanıt verilmiştir. Şüphesiz, Mithat Cemal Kuntay'ın Mehmed Akif: Hayatı, Seciyesi, Sanatı eseri, bu yanıtların en güzel örneklerinden biridir.
Enis Batur'un Cüz kitabında yer alan çok güzel bir sözü vardır: En doğru sorular, yanıta ulaşma süresini uzatmaktan büyük hazlar devşirdiklerimiz. Mithat Cemal Bey'in kitabını okumaya başlar başlamaz "Mehmed Akif Bey kimdir?" sorusu, hayatımı sarmalayan en doğru soruya dönüştü. Çünkü kitabın kapağını açtığım anda serüven başlamıştı, kaparken geniş bir satha yayılmış devşirilecek lezzetler beni bekliyordu: Evvela Mehmed Akif biyografilerini sıraya dizdim. Süleyman Nazif'in ve Sezai Karakoç'un Mehmed Akif'i, Beşir Ayvazoğlu'nun üzerinde Abdülhak Hamid, Akif ve Mithat Cemal'in yer aldığı meşhur fotoğraf karesi hikâyeleştirdiği 1924 isimli eseri, İslamcı Bir Şairin Romanı. Merakımı zevke dönüştürerek yoluma devam ederken Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün yayınladığı Bir Destan Adam: Mehmed Akif isimli prestij kitaptan -iki tane de armağanı var: Akif şiirleri ve belgeseli- Akif ve ailesinin fotoğraf albümünü inceledim. Sonra, yıllar önce dinlediğim Bestelenmiş Akif Şiirleri isimli bir albümü aradım. Eski bir kasetten şiirlerini



dinledim. Kütüphaneden Akif'in pek sevdiği Daudet romanı Jack'i buldum, Akif'in meftun olduğu Babanzade Naîm Efendi ve Ferit Kam'ın eserleriyle beraber okuma listeme ekleyip rafıma yerleştirdim.

İşte böyle ufuk açıcı, şahane bir biyografi, Mithat Cemal Kuntay'ın şaheseri! Müthiş bir üslupla anlattığı Aziz Şairin hayatı, çok samimi, pek etkileyici bir o kadar sıcak! Bir büyüğüm “Ne vakit Akif yâdıma düşse ağlayasım gelir.” demişti; anlam verememiştim. Çünkü Akif'i tanımıyordum ve elimdeki kitaba yeni başlamıştım. Üstelik başlangıç bölümleri tramvayda dahi kıs kıs güldürtecek kadar komikti. Ancak birinci bölümü gözyaşıyla tamamladıktan sonra bu sözle ne demek istendiğini anladım. Mithat Cemal, hüznü de neşeyi de ustaca aktarmıştı! Akif'inki de ne hayattı!

Akif için önce bir Fatiha sonra:

  • Sadi'yi ve Lamartine şiirleri oku!
  • Şerif Muhiddin Targan ve Neyzen Tevfîk dinle!
  • Emrullah Efendi, Ömer Ferit Kam ve Babanzade Naîm Efendiyi tanı!
  • İsmail Ankaravî hazretlerinin türbesini ziyaret et!
  • “Ben melâmet hırkasını deldim geçirdim enine” nefesini ve “Ciğer ki odlara yandı kebâbı neyleyeyim” ilahisini öğren!
  • Güreş, yüz, yürü, taş at!


Seciye Pehlivanı

Mehmed Akif, şairliğiyle muhataplarını büyülediği gibi seciyesiyle de meftun eder: Dürüst, vakur, mütevazı. Seciyesi dikkate alındıkta, mutekifliği ve sükûneti özellikle dikkat çeker.
Babası Hoca Tahir Efendi ebcet hesabıyla Akif'in doğum yılına denk gelecek şekilde ona Ragîf ismini verir. Fakat herkes Ragîf'i, Akif'in yanlış telaffuzu sanır ve mekteplerde Ragîf'i Akif diye çağırırlar. Akif, bir manasıyla mutekîf demektir; yani itikafa çekilen. Eskiler, isim dua yerine geçer derler. Hakikaten Akif için bu dua kabul olur.



Akif kalabalıkları sevmez, şehirden kaçar, ana caddelerden bir nevi tenhalığa sapar. Özellikle yaşlandıkça yalnız bir adama dönüşür. Mektuplarında açıkça ifade ettiği gibi inzivayı pek sever. Hafız Akif, meal ile meşgul olduğu Mısır döneminde vukuu bulan inzivasını “benim Halvan itikafı” diye adlandırır. İbadet için evine kaçıp kapanmıştır. Mısır'da üç kutsiyet içindedir Akif: Beş vakit namaz, tercüme ettiği Kur'an, tercümeden yoruldukça okuduğu Mesnevi.
Mithat Cemal'in tabiriyle Akif Kur'an şairidir ve Kur'an tercümesine başladıktan sonra muntazam namaz kılarak adeta Kur'an'ı vakıalaştırmak ister.

Biteviye Sükût
Mithat Cemal Kuntay “Akif sessiz yaşadı” der. Çünkü o, mahfiyet insanıdır Akif. Muttasıl susar, sükût eder. Müteaddit Sükûtlar başlıklı yazdığı bölümde Mithat Cemal, Akif'in yedi türlü sükûtunu tasnif eder:

  1. Bitmeyen sükût. (Kendisine takdim edilen adamdan hazzetmemişse.)
  2. Hakaret olan sükût. (İnandığı şeylere uymayan bir sözün karşısında.)
  3. Sevimli sükût. (Bir eserinizi okuduğunuz zaman.)
  4. İbadetli sükût. (Bir musiki parçasını dinlerken)
  5. Zeki sükût. (Bir şey anlattığınız vakit.)
  6. İstiskal eden sükût. ( Birini çekiştiriyorsanız)
  7. Utanan sükût. (Bilen bir tavırla bilmediğimiz şeyleri anlatıyorsak.)


Ahir ömründe Akif'in sükûtu yerini sükunete bırakır. Mithat Cemal, “Akif, terennümün değil çığlığın virtüözüdür.” der. Çünkü Akif'in sükutu, şiirlerinde çığlığa dönüşür. İstiklal Marşı, Çanakkale Şehitleri manzumesi bu haykırışın en etkileyici örneklerindendir.

“Bekâyı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir
Çalış çalış ki, bekâ sa'y olursa hakkedilir.”
Akif, Şerif Muhiddin'den duyduğu “Sanatın yüzde doksan dokuzu terdir; yüzde biri ilham” sözünü çok beğenir. Çünkü Akif'e göre çalışırsanız istediğiniz adam olursunuz. Akif, her ferdin üzerine farz olanın, bütün kudretiyle çalışmak olduğunu; kulun elinde olmadığı için muvaffakiyetin kıymetinin ikinci derecede kalacağını düşünür. Bunun için bir mektubunda açıkladığı üzere tebrik ve takdire şayan olan, muvaffakiyetten ziyade kemâl-i ihlâsla çalışmaktır.


Akif, ismiyle müsemmadır. Çünkü akifin ilk anlamı bir işte sebat, ısrar ve devamlılık gösteren kimse demektir. Dil öğreniminde sebat etmiştir. Türkçe, Arapça, Acemce ve Fransızcayı gayet iyi bilir. Azimlidir, okulunu birincilikle bitirip altı ayda hıfzını tamamlamıştır. Eser okuma tarzı bile devamlılığını gösterir: “Kitabı önce toptan sonra tenkit ederek okur, dördüncü okuyuşta intihapları (seçim) yapardı. Az eseri, çok okurdu.”
Kitapta Akif'in edebî zevklerini ve ilmi salahiyetini öğrendiğimiz bölümler dikkat unsuru teşkil eder. Mesela Baytar Mektebinden çıktıktan sonra iki arkadaşına Arapça edebiyat gösterir; Kasîde-i Bürde şerhi yapar, İbnü'l Fârız okutturur. Sonraları Musa Kazım Efendi ile Şeyh Bedreddin'in Vâridât'ını okur. Mithat Cemal Beyle birlikte bir dönem Batıdan romanlar ve Şarktan şiirler okurlar. Gün kitaplarla, o kitaplar için hasbıhallerle geçer. Ehlikeyif için üçü bir arada: Kitap, muhatap ve semaverde kaynayan çay.
Ahmet Turan Alkan, arka kapakta yer alan ifadesiyle Mehmet Akif Bey'i, Mithat Cemal Bey'in bu abide biyografisiyle tanıyıp sevdiğini belirtmiş. Daha birçok okur için bu tecrübenin tahakkuk edeceğine bütün kalbimle inanıyorum. İşte bu sebeple herkese bu kitabı tavsiye ediyorum. Bu biyografide emeği geçen herkese, bilhassa bana bu kitabı armağan eden Nalan Ablaya ve bu karizmatik Akif fotoğrafını kullanarak bu kadar güzel bir kapak tasarımını zevkimize sunduğu için Ravza Kızıltuğ'a teşekkür ederim.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=2519
 

ubeyd_el_turki

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
28 Mar 2007
Mesajlar
720
Puanları
18
En çok Meşhur Kafire ithafen yazdığı Din-i Mübin'i var gücüyle savunup o Çakır gözlü Kafire meydan okuyup ders verdiği şiiri bizi memnun etmiştir.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
ALLAH UNUTMAZ!

Milyonların unuttuğu şairimiz
Safahat okunmamaktan ağlar şimdi sessiz sessiz. Fatih Üniversitesi’nde Mehmet Akif Ersoy programı düzenlendi, hüzünlendik..


Fatih Üniversitesi’nde gelenek hale gelen Mehmet Akif Ersoy’u anma programı bu yılda büyük bir izleyiciyle gerçekleşti.

“Mehmet Akif’i Anma” adıyla düzenlenen program, 24 Aralık Cuma günü saat 14:00’da üniversitenin kampusunda düzenlendi. Sempozyum yöneticiliğini M.Fatih Andı yaptı. Sezai Coşkun’da programın gerçekleşmesinde çalışan isimler arasındaydı. Farklı üniversitelerden birçok akademisyeni bir arada buluşturdu. Sempozyuma konuşan isimler şunlar:

Prof. Dr M. Fatih Andı, Prof. Dr. Mustafa Kaçalin, Prof. Dr Hasan Akay, Mehmet Tahir Doğan

Fatih Andı geniş yelpazeli bir konuşma yaptı

Sözü ilk olarak Fatih Andı aldı. Konuşmaya başlamasıyla, salondakilere bilgi furyası yağdı. Her cümlesi manşet niteliğindeydi. Mithat Cemal Kuntay’dan küçük bir alıntıyla sözlerine başladı. Tevfik Fikret’in “milletim nev-i beşer, vatanım ruy-ı zemin” dizesinin, Mehmet Akif’i nasıl sinirlendirdiğinden söz etti. Ardından bence programın can alıcı sorusunu kendine sorarak cevaplandırdı. “Mehmet Akif’i Niçin Sevmeliyiz?
Peygamber Efendimizden sonra en çok Mehmet Akif’i sevmeliyiz

Fatih Andı sözlerine çarpıcı ve dikkat çekecek biçimde devam etti. Bir edebiyatçı olarak peygamber efendimizden sonra Mehmet Akif’i seversek abartmış olmayız diyerek, şairin yüceliği ve büyüklüğüne vurgu yaptı. Bunun sebebi olarak, Akif’in adam gibi adam olduğunu; söylediği söz odun olsun ama o söylesin diyerek ve idealleri varlığını, bu ideallerin gerçekleşmediği için hayata küstüğünü söyleyerek şairin kişiliğine değindi. Hatta Mehmet Akif’i babamdan ayırmam diyerek samimiyetini programda izleyenlere aktardı.

Süleyman Nazif’in “Allah’ın şehitleri olduğu gibi Allah’ın şairleri vardır. O da Mehmet Akif’tir” sözünü ve son şiirinde de ilk şiirinde ki gibi samimi olduğunu Fatih Andı’nın salonda zikretmesi, Akif’in şiirine verilen kıymeti artıracağını düşünüyorum. Şairin zaman zaman hatalı davranışlarda bulunduğunu söyleyenlere Andı’dan cevap şu şekilde geldi. “ Mehmet Akif, zaaflarıyla da erdemleriyle de büyüktür. Akif, kendi adına yaptığı hatalarla değil milleti için yaptığı hatalarla büyüktür.”Akif’in kişiliğiyle alakalı konuşmalardan; Mehmet Akif, dostlarını seven ama düşmanlarına kin tutan bir adam değildir. Tek bir kişi hariç. Tevfik Fikret’ten nefret etmiştir. Sebebi, Fikret’in Akif’in inancından nefret etmesidir. Akif bunu hiçbir şekilde kabul edemez. Bunu kabul etmek, bütün bir ümmetin vebalini üstüne almak demektir. Zira Tevfik’in dine imana ettiği küfürü Tarih-i Kadim’de bulabilirsiniz.

Programın büyük bir bölümü Fatih Andı’nın konuşmasıyla geçti. Andı’dan sonra Hasan Akay söze başladı. Akay’da, Akif’in tevazu yönüne vurgu yaptı. Mehmet Akif, Mehmet Akif olduğunun farkında olmayacak kadar tevazu sahibidir diyen Mithat Cemal Kuntay’ın sözlerini hatırlattı. Ardından Akif rol model konumuna gelmesini ve eseri ile hayatı uyuşan ender şairlerden olduğunu söyledi. Hayatı eserleri kadar büyüktür, hatta hayatı eserlerinden daha büyüktür diyerek Akif’in şiir-hayat ilintisini bütün gerçekliğiyle gösterdi. Akif’in İstiklal Marşı’nı Safahat’a almamasını da bununla kanıtladı

Akay’ın konuşmasının sonrasında Mustafa Kaçalin’in sözü aldı. O da Ağaoğlu Ahmet ile Akif arasında ki camiide geçen hikayeyi anlattı. Bu hikâyenin ardından, Akif’in bilge yönüne değindi. Sözü en son alan Mehmet Doğan, program boyunca en duygusal konuşmayı yaptı. Hatta Akif’in şiirini okurken gözyaşlarına hâkim olamadı. Bu marşın yazılış hikâyesini anlattıktan sonra, Nurullah Ataç’ın Akif hakkında ki kötü sözlerini eleştirdi.

Haccet-ül Veda’yı yazamadan yaşama veda etti

Mehmet Doğan konuşmasında çarpıcı bilgiler verdi. Mehmet Akif’in Haccet-ül Veda diye hac hikâyesini anlatacağı bir eser yazmayı istediğini ama bunu yazmaya ömrünün vefa etmediğini söyledi. Bu eserin yazılış amacı ise, efendimizi anlatıp bugünün gençlerine bir tablo oluşturmak olduğunu büyük bir heyecanla anlattı.

Program Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm başkanı Doç Dr Mehmet Gümüşkılıç’ın kapanış konuşmasını yapmasıyla sona erdi. Programın hınca hınç dolu olması, hatta çoğu seyircinin ayakta izlemesi sevindiriciydi. Bu programa katılan herkes, Mehmet Akif’e gönül borcunu ödemeye çalıştı. Ayrıca programı sonuna kadar ilgiyle takip eden liseli öğrencileri takdir ederken, programın yarısını izlemeden kantine kaçan Türk Dili ve Edebiyatı öğrencilerini de Akif’in “Arkadaş, yurdumu alçaklara uğratma sakın” dizesine havale ediyoruz.
 

Nihle

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
5 Ara 2009
Mesajlar
1,981
Puanları
0
Tayyip Erdoğan da çok güzel konuştu Mehmet Akif'i anma programında.
Ağzına sağlık Başbakanımızın ..

Ruhun şâd olsun Mehmet Akif Ersoy.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
ESERLERİNDEN TAŞAN İNSAN



Ragîf nasıl Akif oldu?
Mehmet Akif Ersoy, eserine koyduğundan fazlasını yaşayan yani sadece eserleriyle değil de hayatıyla da örnek bir insan..



“İnsan, şüphesiz eserindedir. Eserleri olmakla birlikte, onlardan taşan kişilikler vardır. Esere konan kadar olan yazarlar vardır. Eserine koyduğundan fazlasını hayatına koyan yazarlar da az değildir. Öyle ki, o, bir olağanüstüyü yaşar; eser vererek de, sözleriyle de, davranışlarıyla da.” Böyle diyor Üstad Sezai Karakoç, Gün Saati kitabındaki Som Mermer Gibi başlıklı yazısında. Bu tanıma göre Mehmet Akif, eserine koyduğundan fazlasını yaşayan yani sadece eserleriyle değil de hayatıyla da örnek bir insan.


Ben de sizlerle hayatından bazı kesitleri paylaşmak istiyorum.


Asıl adı Akif değil
Mehmet Akif Ersoy’un Akif isminin aslında Akif değil de Ragîf olduğunu biliyor musunuz? Akif miladi 1873 hicri 1290 yılında doğar. Babası Tahir Efendi 1290 yılında doğan oğluna ebcet hesabına göre 1290 eden kelime olan Ragîf (Rı:200+gayın:1000+ye:10+ fe:80=1290)’ı isim olarak koyar. Fakat insanlar yanlış telaffuz zannederek Ragîf’i Akif diye çağırırlar.


Masalsız uyumaz
Birçok yazar ve şairin hayatında masalın önemli bir yeri olduğunu görüyoruz. Bu yazar ve şairlerden biri de Mehmet Akif’tir. Küçük Akif, masal dinlemeden uyuyamaz. Masalı, annesi ya da babası değil de komşuları Baise Hanım anlatır. Bir gece masal dinleye dinleye Akif uyuyacak yerde masalı anlata anlata Baise hanım uyur. Çocuk Akif’in yaptığı, kaç çocuğun aklına gelir bilinmez ama Akif, mangalda bir ceviz kızdırır ve kadının eline yapıştırır. Sonucu tahmin etmek zor olmasa gerek.


Dili fazlasıyla önemsiyor
Mehmet Akif Türkçeyi fazlasıyla önemser. Dilin yabancılaşmasına üzülür. Güzel Türkçenin üstüne titrer.
İki gencin aralarındaki konuşmaya şahit olur. Gençlerden biri diğerine "Kaç trenini ala*cağız" diye sorar. Mehmet Akif bunu duyunca sinirlenir ve hiç tanımadığı bu gençlere “Treni, daha sizin devletiniz alamadı! Siz nereden alıyorsunuz?” diye çıkışır.


Birinciliği ermeni öğrenciye kaptırmaz
Mehmet Akif, babası öldükten ve evleri yandıktan sonra, mezunlarına memuriyet vaat ettiği için Baytar Mektebi'ne girer. Baytar mektebinin yeni adı biliyorsunuz Veterinerlik Fakültesi’dir. 1989 yılında girdiği okulu 1893'te birincilikle bitirir. Aslında okulu birinci olarak bitirmek gibi bir amacı yoktur ama bir hocasından okul birinciliğini Ermeni bir öğrencinin alacağını öğrenir. Bunun üzerine günlerce ders çalışır ve okulu birincilikle bitirir.
Sözünün eri olmak buna denir
Bir cuma, günü Mithat Cemal’le sözleşirler. Mithat Cemal’in evine gidecektir. O gün adam boyu kar yağar. Hiçbir vasıta işlemez. Mithat Cemal’in evi Çapa’dadır. Öğle yemeğinden sonra Mithat Cemal’in kapısı çalınır. Akif, bıyığının yarısı donmuş bir halde kapıdadır. Nasıl gelmiştir? Beylerbe*yinden, Beşiktaş'a bir vapur işler. Beşiktaş'tan Çapa’ya kadar vasıta bulamaz ve o kadar yolu yürür. Mithat Cemal, karda, tipide Mehmet Akif’in o kadar mesafeyi nasıl yaya yürüdüğüne şaşar. Akif’te Mit:hat Cemal’in şaşkınlığına şaşar ve şöyle der: "Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çün*kü geleceğim diye söz vermiştim."


Beş çocuk nasıl sekiz çocuk oldu?
Başka bir sözünde durma vakıası da şudur: Veterinerlik Fakültesinde sınıf arkadaşı ve dostu Hasan Efendiyle, çoluk çocuk sa*hibi olurlarsa, ölenin çocuklarına kalan bakacak diye sözleşirler. O zamanlar Akif genç ve Hasan Efendi, yaşlıdır.
Aradan yıllar geçer. Beylerbeyi’ndeki evinde kıt kanaat geçiniyordur. Akif’in beş çocuğu vardır. Hasan Bey vefat eder ve Akif verdiği sözü tutarak yetim kalan üç çocuğa bakar. Beş çocukla kıt kanaat olan geçim sekiz çocukla nasıl olur diye düşünmez. Onun için önemli olan sözünde durmaktır.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5221
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
AKİF'İN EVİ ÇÖKECEK!

Mısır Apartmanına neler oldu?
Mehmet Akif Ersoy ile ilgili kimi bilinmeyen hususları şair İbrahim Gökburun anlatıyor. M. Akif'in Mısır'daki evi çökmek üzere..

Neden saygı duymuyoruz?
27 Aralık 2010 günü İstiklal Marşı yazarı milli şair Mehmet Akif Ersoy’un vefatının 74. yıldönümü. Bu vesileyle son günlerde gazete ve televizyonlarda milli şairimizi konu edinen haberlere rastlıyoruz. Mehmet Akif Ersoy ile ilgili her geçen gün yeni bir bilgiler çıkıyor ortaya. Geçtiğimiz günlerde gazeteci Yusuf Çağlar’ın arşivinden Mehmet Akif Ersoy’un bilinmeyen ve daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış bir şiiri gün yüzüne çıktı. İstiklal şairi Mehmet Akif ile ilgili yeni belge ve bilgiler ortaya çıktıkça; şairle ilgili çok şeyin bilinmesine rağmen daha bilinmeyen pek çok konu olduğu anlaşılıyor.

Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul
1873 Kasım-Aralık ayında İstanbul, Fatih-Sarıgüzel semti Nasuh mahallesinde bulunan 12 numaralı evde dünyaya gelen Mehmet Akif Ersoy’un ilk çocukluğunu yaşadığı ev büyük bir yangında yanıp kül olduğu, o dönemde yanıp kül olan semtin ortasından bugün Vatan Caddesi’nin geçtiği söyleniyor. Bugüne kadar birçok bilge yetiştiren Fatih semti Akif’in çocukluğunda önemli bir yeri tutar. Dönemin anlayışına göre 4-5 yaşlarında Emir Buhari Mahalle Mektebine başlayan Akif, iki yıl sonra Fatih İptidai Mektebine (ilkokul) girdi. Üç yıl süren bu eğitimden sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’nden (ortaokulunu) 1895 yılında mezun olu. Mülkiye’nin İdâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve aynı okulun yüksek kısmına kaydoldu. Tarih boyunca İstanbul’un kalbi olan Fatih semti Milli Şairin kalbine ilmin, merhametin, direnişin ve mücadelenin ilk kıvılcımlarını saçtı. Bu yüzden Sezai Karakoç “ Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul” olduğunu ifade etmiştir “Mehmet Akif” adlı eserinde.
Osmanlı devletinin en zor dönemlerini yaşadığı süreçte doğup büyüyen Mehmet Akif hayatı çetin mücadelelerle dolu bir şair. 1887-1988’de babası kaybeden Ersoy, aynı yıl evleri de yanınca Mülkiye’ye gündüzlü öğrenci olarak devam etmesi imkânsız hale gelir. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan bugün Küçükçekmece ilçesi Halkalı semtinde bulunan Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi’nde yatılı öğrenci olarak eğitimine devam eder. 22 Aralık 1893’te okulu birincilikle bitirip, 26 Aralık’ta Müfettiş Muavini” olarak hizmete başladı. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında, görev yeri İstanbul olmasına rağmen kalbindeki millet sevdasıyla Anadolu’dan Rumeli’ye Mısır’dan Arabistan’a kadar ülkesinin topraklarını adım adım dalaşıp memleketini, insanlarını ve sıkıntılarını daha yakından tanıdı. Bu yüzden Osmanlının atının izinin bulunduğu her yerde Millî şair Mehmet Akif Ersoy’un hatırası vardır; fakat İstanbul, Ankara ve Mısır şairin yaşamında apayrı bir yeri vardır. Bu üç makanın biri Ankara’da buluna Tacettin Dergâhı, diğere Mısır’da Şairin 11 yıl yaşadığı ev, bir diğeri ise şu anda İstiklal Caddesinde bulunan ve şairin ömrünün son günlerini geçirdiği Mısır Apartmanı.



Duvarlarında şairin hatıraları var

Bu mekânlardan biri Millî şair Mehmet Akif Ersoy’un, İstanbul’un işgalinden sonra aldığı davet üzerine Millî Mücadele’ye katılmak amacıyla Ankara’ya geldiği vakit kendisine büyük hayranlık duyan Tacettin-i Veli Camii imamı Tevfik Hoca, O’nu karşılayarak, çalışmalarını sürdürebilmesi amacıyla Şaire tahsis ettiği Tacettin Dergâhı’dır. Burdur milletvekili olduğu yıllarda günlerini bu mütevazı evde geçiren Mehmet Akif Ersoy, dostlarıyla Millî Mücadele meselelerini bu evde konuşup değerlendirdi. Milli Marşımızın ilk mısralarını Tacettin Dergâhı’nın duvarlarına kazıdı. Meşhur “Bülbül” şiirini de bu evde yazdı; fakat şairin Ankara’dan ayrılmasından sonra uzun süre perişan ve harap durumda bekleyen bu mekân 1949 yılında şehir meclisi kararı ile müzeye dönüştürüldü. Ancak uzun yıllar bakımsızlıktan harap durumda kalan Tacettin Dergâhı, 1982’de onarıldı ve 1984’te ziyarete açıldı. Müzede Mehmet Akif Ersoy’a ait cep saati, gözlük, tespih, tüfek ve şairin eserleri bulunuyor. Şairin hatıraları zamanın ruhunu tutuyor dergâhın duvarlarında.
Eşine az rastlanan önder ve örnek bir şahsiyet olan Mehmet Akif, ülkesini işgal etmek isteyenlere karşı aklıyla, kalbiyle, diliyle ve her şeyden öte kalemiyle mücadele eden bir mütefekkir, iman ve aksiyon adamıdır. Nurettin Topçu’nun “Neslimizin ruhunun doktoru O”ndan başkası değil dediği Mehmet Akif, Kurtuluş Savaşı’nda Milli kuvvetlerin yanında yer almakla kalmamış, yazı, şiir, konuşma, vaaz ve hutbeleriyle halkı cephelere koşturmuş, milli mücadelenin kahramanlarından biri olmuştur. Ancak savaştan sonra kara bulutlar dağılıp ortalık aydınlanırken Türk devletinin yeniden yapılanması sürecinde hayal kırıklığına uğrayan Mehmet Akif, bu büyük ıstırabı susarak yüreğine gömmüştür. Sezai Karakoç, Milli Şairin bu suskunluğunu şöyle yorumlar. “Akif gibi bir şairin cemiyette oluşan bu değişim karşısında susması, denebilir ki en büyük tepkisi, en güçlü protestosudur”. Yaşananlar karşısında her geçen gün biraz daha kırılan Şair, incinmişliğini dindirmek amacıyla 1923 yılında Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa’nın davetine uyarak Mısır’a gitmeye karar verdi. Ülkesinden ayrılmadan önce Beyoğlu’nda bulunan Mısır Apartmanı’nda dostlarından Mithat Cemal Kuntay’ın dairesinde Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif, Sami Paşazade ve Abdülhak Hamit gibi Türk edebiyatının önemli isimleriyle birlikte onuruna verilen bir akşam yemeğine katıldı. Mısır Apartmanı’nda O akşam kim bilir neler konuşuldu henüz tam olarak bilemiyoruz ama bilinen bir gerçek var bu akşamdan sonra Şairin çok sevdiği İstanbul’a veda etmesi, incinmişli, kırgınlığı ve ıstırabı…



Mehmet Akif İstanbul’dan ayrılırken kim bilir nasıl incinmiştir. Bunu bilemiyoruz çünkü Mehmet Akif kendini bu millete adamış, bu milletin sevdalısı bir şahsiyettir. Bu nedenle Akif’in şiirlerinde günümüz şairlerinde sıkça görülen şahsi ve kişisel sızlanışlar görülmez. Milletin derdini, milletin acısını, milletin sevincini ve milletin coşkusunu dokur dizelerine. Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerinde bütün İslam âleminin, ümmet-i Muhammed’in melalini okuruz. Bugün birazcık vicdanı olanlar Akif’in Mısır’da ömrünün 11 yılını geçirdiği çürümeye yüz tutmuş evin duvarlarını yansıtan fotoğraflarda görecektir Akif’in ıstırabını.

İstanbul camilerini görünce ağladı
Sezai Karakoç, Ersoy’un Mısır’da, kaldığı 11 yıl boyunca “Ehramlara, Firavun heykellerine, sfenkslere bakıp hayatın faniliğini idrak ve varlığın esrarını aramak” için inzivaya çekildiğini vurgular. Şair bu inziva sürecinde Kuran-ı Kerim tercümesi çalışmasını sürdürdüğü bir evde yaşamıştır. Kahire’nin banliyö semti olan Hilvan’da bulunan; ancak yıllardır restore edilmeyen, bakımsızlıktan çürüyen bu evin bugünkü hali orijinal avlu duvarlarının yarım metre kadar kırmızı ile tuğla ile yükseltildiğini, duvardaki deliklerin kapatıldığını, demirden yapılmış avlu kapısına zincir vurulduğunu ve bakımsızlıktan yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu öğrendik kısa bir süre önce.



Ömrünün 11 yılını Mısır’da geçiren Mehmet Akif, 1936 yılında İstanbul’a dönmeye karar verir. Mısır’dan deniz yoluyla İstanbul’a dönerken güvertesinde bulunduğu vapur Çanakkale’den geçerken ve İstanbul’un camilerini görünce gözyaşlarını tutamaz. 17 Haziran 1936 Çarşamba günü İstanbul’da rıhtımda, yakınları ve birkaç dostu tarafından karşılanan Mehmet Akif Ersoy, Abbas Halim Paşa’nın kızı Emine Abbas Halim’in ısrarı üzerine önce Maçka’daki evine misafir olur. Merhum Abbas Halim Paşa’nın Alemdağ’daki Çiftliği’nde 3 ay kaldıktan sonra tedavi için İstanbul’a gelip-gidiş esnasında yaşadığı zorluklar nedeniyle Beyoğlu’nda Paşa ailesine ait olan Mısır Apartmanı’nda kendisi için hazırlanan bir daireye yerleştirilerek ve Şaire refakat etmesi amacıyla bir yardımcı görevlendirilir.
Beyoğlu’nda İstiklal Caddesinde bulunan Mısır Apartmanı, Taksim’den Tünel’e doğru yürürken, Galatasaray’ı geçip Yapı Kredi Yayınları ve Sent Antuan Kilisesi arasında 163 numaralı, heybetli, görkemli ve bir o kadarda hüzünlü bir apartman. Ömrünün son günlerini İstanbul’da Mısır Apartmanı’nda geçiren Mehmet Akif Ersoy, 27 Aralık 1936 Pazar günü akşam 19.45’te hakkın rahmetine kavuştu. Ömrünün son günlerinde dostları, öğrencileri, her sınıf ve meslekten hayranları sürekli Mehmet Akif’i ziyaret etti. Şairin sevdiği hafızlar Mehmet Akif Ersoy’a Kur`an-ı Kerim okuduğu Mısır Apartmanı’nın ikinci katındaki dairede Mehmet Akif Ersoy’un hatıraları apartmanın derinliklerine gömülmüş, tozlanmış, sahipsiz ve kimsesiz, yapayalnız... her geçen biraz daha kaybolup gidiyor. Bekli de kaybolup giden Milli Şair’in hatıralarına sahip çıkmayan bizleriz.
İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ömrünün son günlerini geçirdiği Tarihi Mısır Apartmanı’nı milletimizin yaşadığı son yüz yılın tarihinin kısa bir özeti olarak da okunabilir aslında. Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa’nın isteği üzerine 1905 yılında Ermeni mimar Hovsep Aznavuryan’a kışlık konak olarak yaptırılan Mısır Apartmanı, Abbas Halim Paşa’nın ölümünden sonra 1940’ta kızları tarafından dönemin önemli iş adamlarından Hayri İpar’a satıldı.

Şairin hatıraları savrulup kayboldu
Bu tarihten sonra Mehmet Akif Ersoy’un hatıraları savrulup durdu Mısır Apartmanı’nın soğuk taş duvarlarında. Türkiye’de Hollywood sineması ile ilk temasları kuran ve Yeşilçam’da batılı tarzda ilk renkli filmi çeken ve “Bir Şehrin Hikâyesi” adıyla İstanbul’un belgesel filmini yaparak dünya tanıtan İpar Ailesinin büyük oğlu Ali İpar’ın ait olan Mısır Apartmanı, 27 Mayıs 1960 Darbesiyle yeni bir serüvene başladı. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Refik Koraltan, Medeni Berk ve Hayreddin Erkmen… Yassıada zindanlarına gönderilince, devrik başbakan Adnan Menderes aleyhine açılan 19 ayrı davadan biri olan “Ali İpar Davası” sadece biri olarak 14 Ekim 1960’ta başlayan ve 15 Eylül 1961’de sona eren “Ali İpar Davası”da Adnan Menderes, Medeni Berk ve İpar Transport şirketinin sahibi Ali İpar döviz yasasını ihlalden mahkûm oldular. Bu nedenle ülkesine küsüp, uzun süre yaşadığı Mısır Apartmanı’nı peyderpey satarak ülkesini terk eden Ali İpar, aynı zamanda Mehmet Akif Ersoy’un hatıralarını bir belirsizliğin içine bırakıp gitti.
27 Mayıs darbesiyle bu ülkenin yaşadığı sancıları birebir yaşayan Mısır Apartmanı 1970’li yıllarda banka ve sendikaların işgaline uğradı. Özellikle İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ömrünün son günlerini geçirdiği bu daire bir süre Ziraat Bankası’nın Krediler Şubesi olarak kullanıldı. Daha sonra ise neden ve nasıl yapıldığı bilinmeyen Ziraat Bankası ihalesi ile Tekstil ihracatçısı İlkut Uras’a satıldı. Halen İlkut Uras tarafından ofis olarak kullanana bu dairede İstiklal Marşı yazarı milli şairimizin hatıralarını her geçen biraz daha savuruyor boşluğa. Her geçen gün biraz daha büyüyor vefasızlığımız ve ıssızlığımız. Vicdanımıza açılan yara her geçen gün biraz daha büyüyor. Her geçen gün biraz daha büyüyor vicdansızlığımız.
Tarihi Mısır Apartmanı’nda şu anda restoran, tiyatro, galeri, lokaller ve barların işletmeciliği yapılıyor. Apartmana girer girmez karşınızda özel davet ve toplantılara ev sahipliği yapan Marmara Üniversites’nin bir lokali karşılıyor sizi. Mermer merdivenlerin basamaklarda karşılaştığınız dairelerin şaşkınlığını yaşarken terasa açılıyor kapınız. Bütün şehri 360 derecelik açıdan görme fırsatı veren İstanbul 360 adlı restoran ise Mısır Apartmanı ismini son aylarda sık sık gündeme taşıdı.
Ayrıca 27 Mayıs 1960 müdahalesinden sonra Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Refik Koraltan, Medeni Berk ve Hayreddin Erkmen… gibi Demokrat Parti yöneticilerinin yargılandığı Yassıada Yargılamaları’da, 18 eski milletvekilinin avukatlığını yapan Siyasetçi Hüsamettin Cindoruk, 50 yıldır Mısır Apartmanı’nı sakinlerinden ve halen bu apartmanda bulunan dairesini avukatlık bürosu olarak kullanıyor.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
MİLLET DERGİSİNDE!

Akif’i oğlundan dinleyiniz
Yusuf Turan Günaydın kitap yatağı dergileri paylaşmaya devam ediyor. Millet dergisinde Mehmet Akif’in oğlu Emin’in hatıralarını hatırlatıyor bizlere.

Millet’i, süreli yayıncılığın bugün ulaştığı yere bakarak bir dergi olarak niteleyebiliriz. Oysa başlığının altında “Perşembe Günleri Çıkar Haftalık Siyasî Gazete” yazar. Tabloid boy denilen ve yakın bir zamana kadar çoğunlukla mahallî gazetelerin tercih ettiği bu ebatta yayınlanmış bir mevkuteye ‘gazete’ demek garip gelebilir yeni nesle. Günümüzde bu ebadı daha çok bazı haftalık dergiler tercih ediyor. Bu gibi sebeplerle biz de bu ‘gazete’den ‘dergi’ diye söz edelim.



Cemal Kutay’ın dergisi

1940’lı yılların ikinci yarısında yayınlanmaya başlayan Millet’in ‘sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden’ zât Cemal Kutay (1909-2006)’dır. Tarihçi olarak tanınan Kutay, bu dergiye tam anlamıyla mührünü vurmuş bir ‘idareci’dir. Koleksiyonları bütünüyle incelendiğinde içinde Kutay’ın yayınlanmış bir kısım eserlerini barındırdığı görülebilir. Fakat ilgi çekicidir ki, bu dergide kalmış ve kitaplaşmamış daha birçok çalışması vardır Kutay’ın.
Burada derginin bütününü inceleyerek kitap yatağı bir dergi olduğunu göstermeyeceğiz Millet’in. Fakat içinde yer alan bir hatırat tefrikasından müstakil olarak söz etmeye değer görüyoruz.



Mehmet Âkif’in oğlu Emin Âkif’i, Âkif’le ilgilenen hemen herkes ismen de olsa tanır. İşte Âkif’in mektuplarında sık sık müştekî olduğu ve özellikle Fuad Şemsi’ye yazdığı mektuplardan kendisini çok sıkıntıya soktuğunu anladığımız oğlu merhum Emin Âkif’in babasıyla ilgili hatıraları Millet gazetesinde tefrika edilmiştir. “Safahat Şairini Oğlundan Dinleyiniz…” üst başlıklı bu hatırat tefrikası 15 bölüm sürmüştür.

15 bölümü yayınlanmış
Emin Âkif, hatıralarına Millî Mücadele yıllarında İstanbul’dan Ankara’ya Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey eşliğinde nasıl yola çıktıklarını anlatarak başlar. Hayatının Ankara safhası, Ali Şükrü’nün bir suikaste kurban giderek ortadan kayboluşu, Büyük Taarruz günleri ve Âkif’in Edirne günleri tefrikası yarım kalmış bu hatıratta ayrıntılı bir biçimde yer alır. Hatıratın yarım kaldığını 15. bölümün bitimindeki “Birinci Kısmın Sonu” şeklindeki ifadeden anlıyoruz. Ne yazık ki Millet’te bu tefrikanın ardı gelmemiştir. Kim bilir belki Cemal Kutay arşivinde bir yerlerde duruyordur.
Cemal Kutay Emin Âkif’in hatıralarının Âkif’in mektuplarında geçen birçok noktayı da aydınlığa kavuşturabileceğini ekleyelim. Dolayısıyla bu hatırat tefrikası Âkif’in hayatıyla ilgili birçok ayrıntıyı da okuyucunun önüne seriyor.

Kutay arşivi incelenmeli!
İmdi, on beş bölümlük bu ufak hatıratın, yine ufak bir kitaba dönüşüp dönüşmeyeceği üzerinde birazcık kafa yoralım. Kanaatimizce dönüşmelidir. Bu hâliyle varlığından birçok Âkif ilgilisinin bile haberdar olmadığı tefrika başka türlü okuyucuya nasıl ulaşabilir ki… Yalnız -vefatından sonra dağılmadıysa- Kutay Arşivi elden geçirilip yarım kalmış tefrikanın devamı bulunabilirse aliyyülâlâ olacaktır elbette. İşte üzerinde çalışmaya değer bir konu.
Böylece Millet’in yataklık ettiği kitaplardan biri olan bu tefrika gün ışığına çıkmış olacaktır. Ve tabii Âkif araştırmaları ivme kazanacaktır.
 

sağlıkçı

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
14 May 2008
Mesajlar
2,994
Puanları
0
M.Akif; Cemalettin Efgani aşığı,
Sultan Abdulhamid Han düşmanıdır.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Mehmet akif insandı
Cemalettin Afgani insandı
Abdulhamid han insandı

Bir insana dost veya düşman olmak fikirsel ayrılıkların olması o insanı dinin içinde veya dışında yapmaz.
İnsanlar hatalarıyla doğrularıyla insandır doğrularını görür örnek alırız tabi birde kime neye göre doğruluğu vardır.
 

sağlıkçı

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
14 May 2008
Mesajlar
2,994
Puanları
0
Bizde bir doğruyu bildirdik.Ne yalan söyledik ne iftira ettik.
Hal böyle iken isteyen başına tac eder.
 
Üst