Mahmud Samİ Ramazanoglu(k.s) Hazretlerİ | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Mahmud Samİ Ramazanoglu(k.s) Hazretlerİ

İmandanihsana

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
9 Haz 2006
Mesajlar
1,048
Puanları
0
Yaş
33
KARDESIMIZ MUSA EFENDIYI YAZMIS FAKIR DE MUSA EFENDININ USTADI MAHMUD SAMI HZ YAZAYIM DEDIM ALLAH CUMLENIZDEN RAZI OLSUN DUA BUYRUN INSAALLAH UZUN BİR YAZI HAKKINIZI HELAL EDIN

MAHMUD SAMİ RAMAZANOGLU HAZRETLERİ
Bir asra yaklaşan ömrünü istikamet, takvâ ve verâ ölçülen içinde, kullarını Allah'ın yoluna irşâdla ikmal eden Sâmi Efendi Hazretlerini nebiler nebisinin âğûşunda sevgilisi Allah'a uğurlayışımızın ardından 10 yıl geçti O'nu, vefâtının sene-i devriyesinde söz kalıpları içine sokmak ve lâfızlarla anlatmak bizim kârımız değil. Lâkin "Sâlihlerden bahsetmenin rahmet nüzûlüne medâr" olacağı düşüncesiyle kısa çizgilerle merhûmu anlatmaya çalışacağız.

Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu, nüfus kayıtlarına göre 1892 yılında Adana'da dünyaya geldi. Babası tarihte Ramazanoğulları diye bilinen âileden Müctebâ Bey, annesi ise Ümmügülsüm Hanım'dır. Sâmi Efendi'nin büyük ceddi Abdülhâdi Bey'in tesbit ettiği âile şeceresine göre, Ramazanoğullarının aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden olduğu ve Hz. Halid b. Velid (r. A.) nesliyle münâsebettar bulunduğu anlaşılmaktadır.

İlk, orta ve lise tahsilini Adana'da tamamlayan Sâmi Efendi, yüksek tahsil için İstanbul'a geldi Darûl-fünun Hukuk Mektebine girdi. Hukuk Fakültesini birincilikle bitirdikten sonra askerlik hizmetini zâbit vekili (yedek subay) olarak yine İstanbul'da yaptı.

Zâhir ilimlerini devrin ulemâ ve müderrislerinden tamamlayan Sâmi Efendi için sıra manevi ilimlere ve bâtın imârına gelmişti. Fıtrat-ı necîbesinin şiddet-i meyli sebebiyle tasavvuf yoluna sülûk etti. Devrin meşhur Nakşi tekkesi Gümüşhâneli dergâhında bir müddet erbaîn ve riyâzatla meşgul olduktan sonra arkadaşı eski Beşiktaş Müftüsü Fuad Efendi'nin babası Rüşdü Efendi'nin delâletiyle Kelâmî dergâhı şeyhi ve meclis-i meşayıh reisi Erbilli Es'ad Efendi'ye intisab etti. Kısa zamanda kesb-i kemâlât eyleyip seyr u sülûkunu ikmalden sonra hilâfetle irşâda mezun oldu. Bir müddet daha mürşidinin yanında kaldı ve bilâhere memleketi Adana'ya irşâda muvazzaf olarak gönderildi.

Mahmûd Sâmi Efendi Hazretleri tekkelerin kapatılmasından sonra memleketi Adana'da bir yandan Câmi-i Kebir'de vaaz ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken, bir yandan da maişetini temin için bir kereste ticârethanesinin muhasebesini tutuyordu. O, babasından ve âilesinden kendisine intikal eden büyük serveti almamış ve "Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir" (Buharî) hadîsi şerîfi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir. Sûfiler içinde baba mîrasını almayanlar içinde ilk olarak Hâris Muhâsibi'yi görüyoruz. O da Kaderiye mezhebine bağlı bulunan babasının mirasını almamıştı.

Adana'da uzun yıllar müştâk gönüllere aşk-ı ilâhî şerbeti sunarak hizmet etti. Yazları Adana'nın Namrun ve Kızıldağ yaylası ile bazan da Kayseri'nin Talas'ında geçirirdi. Hac yolunun açıldığı 1946 yılında ilk defa hacca gitti.

1951 yılında İstanbul'a geldi. İki yıl kadar İstanbul'da kaldıktan sonra 1953 yılında hac mevsiminde önce hacca, dönüşte de arkadaşı Konyalı Saraç Mehmed Efendi'yle Ş**'a geldi ve oraya yerleşti. Bilâhere âilesi, damadı ile birlikte yanına gitti. Ancak bu Ş** hicreti dokuz ay kadar sürdü. Dokuz ay sonra tekrar İstanbul'a geldi. İstanbul'a bu gelişlerinde önce Bayezid-Lâleli'ye, sonra da Erenköy'üne yerleşti. Şamdan İstanbul'a bu gelişlerinde zevceleri Valide Hanım'a "İstanbul'a tekrar geldik. Gönlümüz Medine'de atıyor. Ahîr ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz," buyurmuşlar

İstanbul'da bulunduğu yıllarda da Adana'daki gibi bir yandan Erenköy Zihnipaşa Camiindeki vaazları ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken diğer yandan da Tahtakale'de bir ticârethanenin muhasebesini tedvirle maîşetini temin etmekteydi. O' nun bu vaaz, irşâd ve sohbetlerinden cemiyetin her sınıfından, fakir, zengin, okumuş, okumamış, esnâf, işçi, memûr, tüccâr ve fabrikatör binlerce insan istifâde ederek feyz almış, istikamet bulmuş ve böylece etrafında yepyeni bir nesil teşekkül etmiştir. İhvanını mânevi himâye kanatları altında toplayarak onları cemiyetin her türlü kötü cereyanından korumaya çalışmıştır.

Ömrünün son yıllarında şöhretinin artması ve dışarıda kendisine iltifatın nazar-ı dikkati celbedecek seviyeye ulaşması sebebiyle kûşe-i uzlete çekildi. İhvanı ile gerek devlethanesinde ve gerekse Ramazan'da hatimle kılınan teravih namazlarında görüşüyordu. Bu vesile ile onlara İslâmî düsturları Muhammedi hakikatları ve Nebevî ahlâkı anlatarak hâliyle, kaliyle irşâd ediyordu.

1979 yılında gönlündeki muhabbeti-i Resûlullah ateşi onu Belde-i Tâhire'ye hicrete mecbûr etti. Çünkü onun son arzusu Peygamber şehrinde Hakk'a varmaktı. Nitekim 1957 senesinde yakınları kendilerine Eyüp Sultan'dan kabir yeri almayı teklif ettiklerinde:

- Herkesi arzusuna bıraksalar biz Cennetü'l-Baki'yi arzu ederiz, buyurmuşlardır. Cenab-ı Hak sevdiği kulunun arzusunu kabul buyurdu. Nitekim İstanbul'da bulunduğu yıllarda mübtelâ oldukları amansız hastalık, orada da yakasını bırakmadı. Fakat en acılı, ağrılı zamanlarında bile o, hiçbir şikayette bulunmamış, yüzünden tebessümü eksik olmamıştır. Vefatı 10 Cemaziyelevvel 1404 /12 Şubat 1984 Pazar günü saat: 4.30'da vâkî olmuş ve Cennetü'l-Baki'ye defnolunmuştur. Rahmetullahi aleyh.

Vefatına şu ifadelerle tarih düşüldü. Kutb-i vâsılîn ü gavs-ı şuyûh-ı ızâmı Nûr-i hüdâ mürşid-i merdüm-ı ihtirâmi Belde-i Tahire'de tevhidle deyüp Allah Vasl-ı cinan eyledi Şeyh Mahmûd Sâmi (1404 H.)

Şemail ve Ahlâkı

Merhum Ramazanoğlu Sâmi Efendi, uzuna yakın orta boylu, nahif bedenli, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, ela gözlü mücessem bir nûr heykeliydi. Mehabetinden yüzüne bakmak, hele göz göze gelmek kâbil olmazdı. Etrafa ziyâlar saçan gözlerinin isabet ettiği vücûd, tir tir titrerdi. Hatta O' nun nazarlarından müteessir olup cezbeyle düşüp bayılanlar bile olurdu. Temiz ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Saçlarını ya tamamen kestirir veya kulak memesine kadar uzatırdı. Bütün bunlar sünnet-i seniyyeye imtisâllerindendi.

Sâmi Efendi, çok az yer, içerdi. Sohbetlerinde sıkça az yemenin faziletinden çok yemenin zararlarından bahseder bunu âyet, hadis ve hikmetli sözlerle anlatırdı. Kendisi sünnet üzere günde iki öğünden fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve bir kaç lokma katıkla kifâf-ı nefs ederdi. İhvanla birlikte yenildiğinde "ihvanla yenilende bereket vardır ve bundan suâl olunmayacaktır" buyurarak fazlaca yenilmesine müsâade, hatta teşvik ederlerdi.

Az uyurlardı Seher vaktini ihyâ etmek en büyük zevkleriydi. Evinde misafir kalanlar veya kendileriyle bir yolculuğa çıkanlar, gecenin hangi saatinde kalksalar onu ayakta bulurlardı. Hatta onun anlayışına göre yatıp uyumanın adı bile istirahattı. Nitekim bir defasında bağlılarından birinin evinde misafir bulunduklarında gecenin ilerleyen saatlerinde hâne sahibi kendilerine:

-Efendim artık yatarsanız yatak hazırlayalım, der. O:

-Yatmanın adı istirahattır, buyururlar. Bir müddet sonra ev sâhibi tekrar:

-Yatar mısınız? deyince O yine:

-Yatmanın adı istirahattır. Fakir istirahat edeyim, sizi de eksik kalan dersinizi tamamlayın, buyurur. Hâdiseyi anlatan zât diyor ki, "gerçekten o sabah dersim yarıda kalmış ve akşama kadar da tamamlamaya fırsat bulamamıştım."

Az konuşurlardı. Konuştukları zaman ya hikmet söylerler veya nasihat ederlerdi. Değilse sukûtu ihtiyar ederlerdi. Nitekim Merhûm Ali Yektâ Efendi şöyle diyor: "Evliyâullah'ın tasarrufları ya kavlen ya da hal ile olur. Sâmi Efendi'nin tarassufu hal iledir. Kelâmi dergâhının en feyizli günlerinde oraya devam eden pek çok ulemâ ve fuzalâ vardı. Fakat Sâmi Efendi o zaman pek genç olmasına rağmen bugünkü gibi kâmil ve hâl sâhibi idi."

Ali Yektâ Efendi, müftülüğünün yanısıra Kelâmî dergâhında seyr u sülûkunu Es'ad Efendi'den tamamlayarak hilâfet icâzetnâmesi almış bir zattır. O, bu icâzetnâmesini ömrü boyunca saklamış ve bir gün tesâdüfen o icâzetnâmeye muttali olan yakınlarına "Onu sakın kimseye söylemeyin. O vazifenin ehli ve salâhiyetlisi Sâmi Efendi'dir." Demişti.

Edeb

Sâmi Efendi'nin bütün hayatı edeb çizgisi içinde geçmiş, her an hadis-i şerifde ifade buyrulan "Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmek ve O' nun muşâhedesi altında bulunduğu duygusuna sâhib olmak" (Buhârı, Tefsir Sûre, 31) mânâsına gelen ihsan duygusu içinde yaş**ıştır. En ciddi insanların, en otoriter simaların bile bir zaaf ve hafiflikleri bulunabilir. Fakat onun hayatında böyle bir zaaf ve hafiflik hiçbir zaman görülmemiştir. İstikamet ve edebi her yerde ve her an muhafaza edebilmek keskin kılıcın üzerinde yürümeye benzer. Bu ancak kemâl ehli, tevfik-ı ilâhiye mazhar kimselerin kârıdır. Allah Rasûlü (s.a.) Efendimiz'in "Emrolunduğun gibi istikamet üzre ol!" (Hûd, 112) ayeti beni ihtiyarlattı"

buyurması, bu işin güçlüğüne en güzel delildir.

O' nun sohbetlerine devam edenler bilirler ki, O hiçbir zaman ayak ayak üstüne atarak, ayak uzatarak veya bağdaş kurarak oturmamıştır. Daima dizüstü oturmayı tercih etmiştir. Sohbetlerinde sık sık:

Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ'dan Giy o tâcı emîn ol her belâdan

beytini okuyarak edebden bahsederlerdi. Sohbetlerde Kur'ân tilaveti esnasında kendileri koltuk kanepede bile olsa hemen dizüstü oturur Kur'ân okuyacak kimse yerde ise hemen koltuk ve sandalyeye oturtulurdu.

Bir gün Halep meşâyıhından Muhammed en-Nebhânî İstanbul'a gelir. Sâmi Efendi Hazretleri bazı ihvânıyla kendilerini ziyarete giderler. Nebhânî ve arkadaşları gayet rahat ve serbest otururken Sâmi Efendi ve ihvanı dizüstü otururlar. Onların bu halini gören Muhammed Nebhanî:

Rahat oturun, der Efendi Hazretleri ve ihvânı oturuşlarını değiştirmeden:

Biz böyle daha rahatız, derler, Nebhânî de bu edeb karşısında:

Edeb, Türklerde dir, demekten kendini alamaz.

Kalb-i Selîm

Sohbetlerinde sık sık "O gün kalb-i selîm'den başka ne evlâd, ne mal; hiçbir şey fayda vermez." (Şuarâ Süresi: 88-89) ayetini okuyarak kalb-i selîmi îzah ederlerdi. O'nun tefsirine göre kalb-i selîm, ne incinen, ne de inciten kalbdi. "İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir amma incinmemek elde değildir," derlerdi. Ve ilâve ederlerdi: Fakir hiç kimseden incinmem ve kimseyi incitmemeye çalışırım." Gerçekten de bir asra yaklaşan ömrü boyunca O'nun hiç kimseyi incittiği görülmemiştir.

Kapısına gelen herkesi kabul edip onlarla görüşmek onlara iltifat ve ikramlarda bulunmak adetleriydi. Bir defasında ziyaretine gelenlere bir yakîninin: "Efendi'nin istirahata ihtiyacı var" diye geri çevirmesine muttali olunca:

- Burası Hak kapısıdır. Kimse geri çevrilmez. Hem de ihvanın kötüsü olmaz, buyururlar. Bu tavır, onun insana ve müslümana verdiği değerin en güzel ifadesidir. Torunu yaşındakilere bile hitab ederken isimlerinin sonuna Efendi, Bey sıfatlarını ekleyerek konuşması aynı anlayıştan kaynaklanmaktadır. H. Sâmi Efendi, kendini Allah'a ve Allah'ın kullarına hizmete adamış bir Hakk dostu idi. Daha sülûkünün ilk yıllarında "Yaratılanı Yaratan'ından ötürü sevmek" esasına bağlı kalarak, hizmeti sohbete, gayreti de himmete vesile bilerek şevkle çalışırdı.

Nitekim Kelâmî dergâhı bağlılarından Cide müftüsü H. Hüseyin Efendi'ye yaptığı hizmetler her türlü takdirin fevkindedir. Kelamî dergahında bulunan H. Hüseyin Efendi son zamanlarında hastalanır. Hastalığının şiddeti her geçen gün artar. Ve nihayet Müftü Efendi yatağından kalkamaz olur. Müridân birer hafta nöbetleşe bakmaya başlarlar. Hastalığın şiddeti daha da artırınca acele ailesine bir telgraf çekilmesi kararlaştırılır. Bu haberi duyan o zamanlar dergahın en genç müridi bulunan Sami Efendi mürşidi Es'ad Efendi'ye:

- Efendim, müsaade buyurursanız da Müftü Efendi'ye ben baksam ve âilesine telgraf çekilmese, der. Es'ad Efendi de bu teklifi memnûniyetle kabûl eder. H. Sami Efendi bundan sonra tam on sekiz ay Müftü Efendi'ye en güzel şekilde hizmet ederler. Görenler onun bu hizmetine imrenirler. Müftü Efendi de yaşlı gözlerle:

- Allah'ım! Bana ne ihsanda bulunmuşsan hepsini Sami Efendi'ye bağışlıyorum, diye münacâtta bulunur. Ve Es'ad Efendi ile görüştüklerinde de:

Sami Efendi evladımız, bize hizmette inşallah Hakk'ın rızasına erdi, diye tebşiratta bulunur.

Aslında hayli zamandan beri dergahtaki hizmetlerin ekserisi bu genç ilmiyeli derviş tarafından görülmekte imiş meğer. Gece herkes yatağına yattığında o, gizlice kalkar, yapılacak hizmetleri ifâ eder, her tarafı temizler, suları ısıtır ve öyle yatağına yatarmış. Nitekim Cide müftüsü Hüseyin Efendi, sağlıklı zamanlarında erken kalkmaya çalışıp bu hizmetlerin kimin tarafından yapıldığını öğrenmek istermiş. Fakat ne mümkün. Bir sefer akşamdan yatmamağa karar vererek bir kenara gizlenmiş. Yatağından kalkıp bu hizmetleri gören Sami Efendi tam çöp tenekesini alacağı sırada Hüseyin Efendi tenekeyi kapar ve:

- Evladım bu hizmeti de fakîre müsaade buyur, der.

Sami Efendi nezaketle almak isterse de Hüseyin Efendi:

- Allah aşkına bırak deyince Sami Efendi de bu hizmeti ona bırakır.

İrşad vazifesiyle memleketi Adana'ya gönderildiğinde oradan İstanbul'a mürşidine hediyeler göndermek adetiydi. Fakat o, hediyelerinin bizzat kendi elinin emeği olmasına büyük itina gösterirdi. Rivayete göre ekinler biçildikten hasad toplandıktan sonra tarlalara gider, yerlere dökülen başakları toplar, onları güzelce bulgur yapar ve İstanbul'a gönderirdi. O'nun bu hâline muttali olan babası:

- Oğlum, benim ambarlarım buğday oldu. Niçin Efendi'ne onlardan göndermiyorsun? dedi. O da:

- O kapıya lâyık olan el emeği, göz nurudur, buyururlar.

H. Sami Efendi Hazretleri kendisini sevenleri ve bağlılarını eski kültürümüze ve bâ-husûs eski harflerle okuyup yazmayı öğrenmeye sevk ederlerdi. Hatta bu yüzden son yıllara kadar eserlerini yeni harflerle neşre müsaade etmemişti.

Ayrıca kendileri iyi derecede Fransızca bildikleri halde Batı kökenli kelimelerin Türkçe'de kullanılmasından hoşlanmazlar, böyle Fransızca veya Latince asıllı kelimeleri asla kullanmazlardı. Mesela ilaçların isimlerini bile Latince adıyla değil, kendilerinin ona taktıkları bir ad veya sıfatla zikrederlerdi. Kırmızı hap, pembe şurup gibi. Bu davranış lisanda özenti merakıyla Batı kökenli veya uydurma kelime kullanmayı itiyad edinenlere bir ibrettir.

Sohbetlerinde bir ara Rûhûl-beyan Tefsirinden naklen köpeğin on hasletinden ısrarla bahsetmişlerdi de (bk Musahabe VI) hal sahibi bir ihvan "Biz henüz köpeğin mertebesine gelemedik" demekten kendini alamamıştı. Sohbetlerinde nefs düşmanının insana kurduğu tuzaklardan bahseden ve ihsana nefislerinin tehlikesinden korunabilmek için şunları tavsiye buyururlardı:

1-Açlık ve az yemek, oruca devam,

2-Az uyumak ve teheccüde devam,

3-Huşû ile ibadet, mânâsını düşünerek Kur'an okumak,

4-Zikr-i daim içinde bulunmak,

5-Salih ve sadıklarla beraber olmak.

Sâmi Efendi, daima huzûr-i ilahîde bulunduğu ve her nefesinin son nefesi olabileceği düşüncesiyle daima abdestli bulunmaya ve abdest üstüne abdest almaya büyük itina gösterirdi. Nitekim onun muhasebesini tuttuğu bir zatın tesbitine göre Efendi defterleri abdestli yazardı. Yazma işi bitince defterleri kaldırır, abdest alır, biraz Kur'ân okurdu. Az sonra ezan okununca bu sefer namaz için tekrar abdest alırlardı.

Onun irşaddaki usûlü Nebevî üslûpta idi. insanların kusurlarını yüzlerine vurmaz, hatalarından dolayı onları azarlamaz ve hele nefsi için hiç kızmazdı. Onlara örnek olmak sûretiyle irşad etmeyi tercih ederdi. İrşadda en geçerli yol da budur. Çünkü irşad halkaları merkezden muhite doğru yayılır. "Önce nefsinden başlamak' esastır. Hiç kimseye açıkça "şunu yap, şunu yapma" demez, dolayısıyla bunu ihsas ettirmeye çalışırdı. Hiç kimseye "Bizden ders al, bizim sohbetimize katıl gibi emirler vermezdi. Hatta kendileri dikkat çekecek, fitne uyandıracak ve riyâya dâvetiye çıkaracak şekle müteallik şeylerden husûsiyle sakınırdı.

Ancak yakınlarını helal kazanca, faize bulaşmamaya teşvik ederler, bazan bunu samimi bulduklarına açıkça söylerlerdi. Değilse dolaylı olarak ifade buyururlardı.

Şöhretten ve aşırı hürmetten çok rahatsız olurlardı. Nitekim İstanbul Tahtakale'de çalıştığı yıllarda önceleri öğle ve ikindi namazlarında Rüstempaşa ve Marpuççular camilerine cemaata devam ederlerdi. Camide kendisini tanıyanların aşırı tâzim ve hürmeti onu rahatsız etmiş, bilâhare bu namazları yazıhanede kılmaya başlamışlardır. Yalnız, ihvâna;

- Siz cemaata devam edin, o şeref ve faziletten mahrum kalmayın, buyurmuşlardır.

Reisü'l-kurra ve hâdimu'l-Kur'ân Gönenli Mehmed Efendi onun hakkında "Sâmi Efendi bu ümmetin en büyüğü idi. Başka ne söylense boştur " demişti.

Ali Yakub Hoca Efendi de:"Takva bâbında bütün evsâfıyla selef-i salihin zâhid ve âbidlerini andıran bu zatın kemâlât-ı mâneviyesi hakkında söz söylemek bizim gibi naçîz bir abdı acizin kârı değildir." der.

Mâhir İz Hoca Efendi, gördüğü bir rüya üzerine muhıbb ve bağlıları arasına katıldığı H. Sâmi Efendi Hazretleri hakkında "O Hazreti Sami'dir. Biz devri pâdışâhîden beri neler gördük, fakat böylesine tesadüf etmedik" diyordu.

Bekir Haki Efendi de Sâmi Efendi'yi sevip takdir edenlerdendi ve Sâmi Efendinin bir sohbetinden dönerken şunları söylüyordu.

"Bu zenginleri saatlerce diz üstü sessizce oturtmak. Boğazdan gelen bir gemiyi Sarayburnu'nda bağlamaktan daha zordur. Bizler bu işi yapamayız. Bunu ancak Sâmi Efendi yapabilir."

Bekir Haki Efendi belki bunları söylerken Es'ad Efendi'nin Sâmi Efendi'ye verdiği icazetnamede çizdiği irşad stratejisinden habersizdi. Es'ad Efendi şöyle diyordu:

İcazetnamede "Ne ticaret, ne de alışverişin Allah'ın zikrinden alıkoyamadığı kimseler vardır." (Nur, 37) ayeti celîlesinin ilan hükümlerine vakıf olan muhterem ihvanımıza arz edebilirim ki, bâtınını tasfiye ve nefsim tezkiyeye talib olanların... Sâmi Efendi'nin sohbetlerine devam ve açıklayacağı usûl ve adaba gösterecekleri gayret ve ihtimam sayesinde bu isteklerine kavuşacaklarda şüphe yoktur. " (Mektubat, 134 Mektup sh. 361)

HATIRALAR

TEBLİĞDE EŞSİZ NEZÂKET

1963'ün Temmuzunda Üsküdar da bir dostumuzun evinde nişan cemiyetindeydik. Merhum Üstadımız Sâmi Efendi (k.s.) Hazretleri de teşrif etmişlerdi.

Aşr-i şerif ve sohbetten sonra sıra nişan yüzüğünün takılmasına gelmişti. Nadide bir tepsi üzerinde altın bir yüzük getirildi. Kendilerine yüzüğü takmak hususunda istirham da bulunuldu ise de o anda konu ile ilgili hiçbir şey söylemeyerek yüzüğün bir başkası tarafından takılmasını uygun gördüler.

İkindi namazı yaklaşmıştı. Abdestleri olduğu halde her zamanki adetleri üzere abdest üzerine abdest aldılar ve abdestten sonra, damadı özel olarak yanlarına çağırdılar. Tatlı ve anlamlı bir tebessümle ve yumuşak bir edâ ile:

- Evlat! Biz, bu altın yüzüklerimizi hanımlarımıza hediye ettik. Siz de bunu hanımınıza hediye edersiniz, inşaallah buyurdular ve manen eşsiz değerdeki gümüş yüzüğünü mübarek parmağından çıkararak,

- "Bunu da size nişan yüzüğünüz olarak hediye ediyorum." buyurdular. Kendisine uzatılan parmaktaki altın yüzüğün yerine büyük bir nezaketle kendi yüzüklerini taktılar. Hayır duada bulundular.

Muhterem Üstaz Hazretlerinin irşad ve tebliğdeki bu incelik, nezaket ve hassasiyetten ne kadar ibret vericidir.
 

melde

helina_roje
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
2,238
Puanları
38
Allah ondan razı olsun
 

İmandanihsana

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
9 Haz 2006
Mesajlar
1,048
Puanları
0
Yaş
33
cumlemızden kardesım rabbım bızlerı bole hakk dostlarının yolundan ayırmasın
 

kumlucalı07

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
40
Puanları
0
Ramazanoğlu Mahmud Sami (k.s)

Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s.)
Bir asra yaklaşan ömrünü istikamet, takvâ ve verâ ölçülen içinde, kullarını Allah'ın yoluna irşâdla ikmal eden Sâmi Efendi Hazretlerini nebiler nebisinin âğûşunda sevgilisi Allah'a uğurlayışımızın ardından 10 yıl geçti O'nu, vefâtının sene-i devriyesinde söz kalıpları içine sokmak ve lâfızlarla anlatmak bizim kârımız değil. Lâkin "Sâlihlerden bahsetmenin rahmet nüzûlüne medâr" olacağı düşüncesiyle kısa çizgilerle merhûmu anlatmaya çalışacağız.

Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu, nüfus kayıtlarına göre 1892 yılında Adana'da dünyaya geldi. Babası tarihte Ramazanoğulları diye bilinen âileden Müctebâ Bey, annesi ise Ümmügülsüm Hanım'dır. Sâmi Efendi'nin büyük ceddi Abdülhâdi Bey'in tesbit ettiği âile şeceresine göre, Ramazanoğullarının aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden olduğu ve Hz. Halid b. Velid (r. A.) nesliyle münâsebettar bulunduğu anlaşılmaktadır.

İlk, orta ve lise tahsilini Adana'da tamamlayan Sâmi Efendi, yüksek tahsil için İstanbul'a geldi Darûl-fünun Hukuk Mektebine girdi. Hukuk Fakültesini birincilikle bitirdikten sonra askerlik hizmetini zâbit vekili (yedek subay) olarak yine İstanbul'da yaptı.

Zâhir ilimlerini devrin ulemâ ve müderrislerinden tamamlayan Sâmi Efendi için sıra manevi ilimlere ve bâtın imârına gelmişti. Fıtrat-ı necîbesinin şiddet-i meyli sebebiyle tasavvuf yoluna sülûk etti. Devrin meşhur Nakşi tekkesi Gümüşhâneli dergâhında bir müddet erbaîn ve riyâzatla meşgul olduktan sonra arkadaşı eski Beşiktaş Müftüsü Fuad Efendi'nin babası Rüşdü Efendi'nin delâletiyle Kelâmî dergâhı şeyhi ve meclis-i meşayıh reisi Erbilli Es'ad Efendi'ye intisab etti. Kısa zamanda kesb-i kemâlât eyleyip seyr u sülûkunu ikmalden sonra hilâfetle irşâda mezun oldu. Bir müddet daha mürşidinin yanında kaldı ve bilâhere memleketi Adana'ya irşâda muvazzaf olarak gönderildi.

Mahmûd Sâmi Efendi Hazretleri tekkelerin kapatılmasından sonra memleketi Adana'da bir yandan Câmi-i Kebir'de vaaz ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken, bir yandan da maişetini temin için bir kereste ticârethanesinin muhasebesini tutuyordu. O, babasından ve âilesinden kendisine intikal eden büyük serveti almamış ve "Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir" (Buharî) hadîsi şerîfi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir. Sûfiler içinde baba mîrasını almayanlar içinde ilk olarak Hâris Muhâsibi'yi görüyoruz. O da Kaderiye mezhebine bağlı bulunan babasının mirasını almamıştı.

Adana'da uzun yıllar müştâk gönüllere aşk-ı ilâhî şerbeti sunarak hizmet etti. Yazları Adana'nın Namrun ve Kızıldağ yaylası ile bazan da Kayseri'nin Talas'ında geçirirdi. Hac yolunun açıldığı 1946 yılında ilk defa hacca gitti.

1951 yılında İstanbul'a geldi. İki yıl kadar İstanbul'da kaldıktan sonra 1953 yılında hac mevsiminde önce hacca, dönüşte de arkadaşı Konyalı Saraç Mehmed Efendi'yle Şam'a geldi ve oraya yerleşti. Bilâhere âilesi, damadı ile birlikte yanına gitti. Ancak bu Şam hicreti dokuz ay kadar sürdü. Dokuz ay sonra tekrar İstanbul'a geldi. İstanbul'a bu gelişlerinde önce Bayezid-Lâleli'ye, sonra da Erenköy'üne yerleşti. Şamdan İstanbul'a bu gelişlerinde zevceleri Valide Hanım'a "İstanbul'a tekrar geldik. Gönlümüz Medine'de atıyor. Ahîr ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz," buyurmuşlar

İstanbul'da bulunduğu yıllarda da Adana'daki gibi bir yandan Erenköy Zihnipaşa Camiindeki vaazları ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken diğer yandan da Tahtakale'de bir ticârethanenin muhasebesini tedvirle maîşetini temin etmekteydi. O' nun bu vaaz, irşâd ve sohbetlerinden cemiyetin her sınıfından, fakir, zengin, okumuş, okumamış, esnâf, işçi, memûr, tüccâr ve fabrikatör binlerce insan istifâde ederek feyz almış, istikamet bulmuş ve böylece etrafında yepyeni bir nesil teşekkül etmiştir. İhvanını mânevi himâye kanatları altında toplayarak onları cemiyetin her türlü kötü cereyanından korumaya çalışmıştır.

Ömrünün son yıllarında şöhretinin artması ve dışarıda kendisine iltifatın nazar-ı dikkati celbedecek seviyeye ulaşması sebebiyle kûşe-i uzlete çekildi. İhvanı ile gerek devlethanesinde ve gerekse Ramazan'da hatimle kılınan teravih namazlarında görüşüyordu. Bu vesile ile onlara İslâmî düsturları Muhammedi hakikatları ve Nebevî ahlâkı anlatarak hâliyle, kaliyle irşâd ediyordu.

1979 yılında gönlündeki muhabbeti-i Resûlullah ateşi onu Belde-i Tâhire'ye hicrete mecbûr etti. Çünkü onun son arzusu Peygamber şehrinde Hakk'a varmaktı. Nitekim 1957 senesinde yakınları kendilerine Eyüp Sultan'dan kabir yeri almayı teklif ettiklerinde:

- Herkesi arzusuna bıraksalar biz Cennetü'l-Baki'yi arzu ederiz, buyurmuşlardır. Cenab-ı Hak sevdiği kulunun arzusunu kabul buyurdu. Nitekim İstanbul'da bulunduğu yıllarda mübtelâ oldukları amansız hastalık, orada da yakasını bırakmadı. Fakat en acılı, ağrılı zamanlarında bile o, hiçbir şikayette bulunmamış, yüzünden tebessümü eksik olmamıştır. Vefatı 10 Cemaziyelevvel 1404 /12 Şubat 1984 Pazar günü saat: 4.30'da vâkî olmuş ve Cennetü'l-Baki'ye defnolunmuştur. Rahmetullahi aleyh.

Vefatına şu ifadelerle tarih düşüldü. Kutb-i vâsılîn ü gavs-ı şuyûh-ı ızâmı Nûr-i hüdâ mürşid-i merdüm-ı ihtirâmi Belde-i Tahire'de tevhidle deyüp Allah Vasl-ı cinan eyledi Şeyh Mahmûd Sâmi (1404 H.)

Şemail ve Ahlâkı

Merhum Ramazanoğlu Sâmi Efendi, uzuna yakın orta boylu, nahif bedenli, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, ela gözlü mücessem bir nûr heykeliydi. Mehabetinden yüzüne bakmak, hele göz göze gelmek kâbil olmazdı. Etrafa ziyâlar saçan gözlerinin isabet ettiği vücûd, tir tir titrerdi. Hatta O' nun nazarlarından müteessir olup cezbeyle düşüp bayılanlar bile olurdu. Temiz ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Saçlarını ya tamamen kestirir veya kulak memesine kadar uzatırdı. Bütün bunlar sünnet-i seniyyeye imtisâllerindendi.

Sâmi Efendi, çok az yer, içerdi. Sohbetlerinde sıkça az yemenin faziletinden çok yemenin zararlarından bahseder bunu âyet, hadis ve hikmetli sözlerle anlatırdı. Kendisi sünnet üzere günde iki öğünden fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve bir kaç lokma katıkla kifâf-ı nefs ederdi. İhvanla birlikte yenildiğinde "ihvanla yenilende bereket vardır ve bundan suâl olunmayacaktır" buyurarak fazlaca yenilmesine müsâade, hatta teşvik ederlerdi.

Az uyurlardı Seher vaktini ihyâ etmek en büyük zevkleriydi. Evinde misafir kalanlar veya kendileriyle bir yolculuğa çıkanlar, gecenin hangi saatinde kalksalar onu ayakta bulurlardı. Hatta onun anlayışına göre yatıp uyumanın adı bile istirahattı. Nitekim bir defasında bağlılarından birinin evinde misafir bulunduklarında gecenin ilerleyen saatlerinde hâne sahibi kendilerine:

-Efendim artık yatarsanız yatak hazırlayalım, der. O:

-Yatmanın adı istirahattır, buyururlar. Bir müddet sonra ev sâhibi tekrar:

-Yatar mısınız? deyince O yine:

-Yatmanın adı istirahattır. Fakir istirahat edeyim, sizi de eksik kalan dersinizi tamamlayın, buyurur. Hâdiseyi anlatan zât diyor ki, "gerçekten o sabah dersim yarıda kalmış ve akşama kadar da tamamlamaya fırsat bulamamıştım."

Az konuşurlardı. Konuştukları zaman ya hikmet söylerler veya nasihat ederlerdi. Değilse sukûtu ihtiyar ederlerdi. Nitekim Merhûm Ali Yektâ Efendi şöyle diyor: "Evliyâullah'ın tasarrufları ya kavlen ya da hal ile olur. Sâmi Efendi'nin tarassufu hal iledir. Kelâmi dergâhının en feyizli günlerinde oraya devam eden pek çok ulemâ ve fuzalâ vardı. Fakat Sâmi Efendi o zaman pek genç olmasına rağmen bugünkü gibi kâmil ve hâl sâhibi idi."

Ali Yektâ Efendi, müftülüğünün yanısıra Kelâmî dergâhında seyr u sülûkunu Es'ad Efendi'den tamamlayarak hilâfet icâzetnâmesi almış bir zattır. O, bu icâzetnâmesini ömrü boyunca saklamış ve bir gün tesâdüfen o icâzetnâmeye muttali olan yakınlarına "Onu sakın kimseye söylemeyin. O vazifenin ehli ve salâhiyetlisi Sâmi Efendi'dir." Demişti.

Edeb

Sâmi Efendi'nin bütün hayatı edeb çizgisi içinde geçmiş, her an hadis-i şerifde ifade buyrulan "Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmek ve O' nun muşâhedesi altında bulunduğu duygusuna sâhib olmak" (Buhârı, Tefsir Sûre, 31) mânâsına gelen ihsan duygusu içinde yaşamıştır. En ciddi insanların, en otoriter simaların bile bir zaaf ve hafiflikleri bulunabilir. Fakat onun hayatında böyle bir zaaf ve hafiflik hiçbir zaman görülmemiştir. İstikamet ve edebi her yerde ve her an muhafaza edebilmek keskin kılıcın üzerinde yürümeye benzer. Bu ancak kemâl ehli, tevfik-ı ilâhiye mazhar kimselerin kârıdır. Allah Rasûlü (s.a.) Efendimiz'in "Emrolunduğun gibi istikamet üzre ol!" (Hûd, 112) ayeti beni ihtiyarlattı"

buyurması, bu işin güçlüğüne en güzel delildir.

O' nun sohbetlerine devam edenler bilirler ki, O hiçbir zaman ayak ayak üstüne atarak, ayak uzatarak veya bağdaş kurarak oturmamıştır. Daima dizüstü oturmayı tercih etmiştir. Sohbetlerinde sık sık:

Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ'dan Giy o tâcı emîn ol her belâdan

beytini okuyarak edebden bahsederlerdi. Sohbetlerde Kur'ân tilaveti esnasında kendileri koltuk kanepede bile olsa hemen dizüstü oturur Kur'ân okuyacak kimse yerde ise hemen koltuk ve sandalyeye oturtulurdu.

Bir gün Halep meşâyıhından Muhammed en-Nebhânî İstanbul'a gelir. Sâmi Efendi Hazretleri bazı ihvânıyla kendilerini ziyarete giderler. Nebhânî ve arkadaşları gayet rahat ve serbest otururken Sâmi Efendi ve ihvanı dizüstü otururlar. Onların bu halini gören Muhammed Nebhanî:

Rahat oturun, der Efendi Hazretleri ve ihvânı oturuşlarını değiştirmeden:

Biz böyle daha rahatız, derler, Nebhânî de bu edeb karşısında:

Edeb, Türklerde dir, demekten kendini alamaz.

Kalb-i Selîm

Sohbetlerinde sık sık "O gün kalb-i selîm'den başka ne evlâd, ne mal; hiçbir şey fayda vermez." (Şuarâ Süresi: 88-89) ayetini okuyarak kalb-i selîmi îzah ederlerdi. O'nun tefsirine göre kalb-i selîm, ne incinen, ne de inciten kalbdi. "İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir amma incinmemek elde değildir," derlerdi. Ve ilâve ederlerdi: Fakir hiç kimseden incinmem ve kimseyi incitmemeye çalışırım." Gerçekten de bir asra yaklaşan ömrü boyunca O'nun hiç kimseyi incittiği görülmemiştir.

Kapısına gelen herkesi kabul edip onlarla görüşmek onlara iltifat ve ikramlarda bulunmak adetleriydi. Bir defasında ziyaretine gelenlere bir yakîninin: "Efendi'nin istirahata ihtiyacı var" diye geri çevirmesine muttali olunca:

- Burası Hak kapısıdır. Kimse geri çevrilmez. Hem de ihvanın kötüsü olmaz, buyururlar. Bu tavır, onun insana ve müslümana verdiği değerin en güzel ifadesidir. Torunu yaşındakilere bile hitab ederken isimlerinin sonuna Efendi, Bey sıfatlarını ekleyerek konuşması aynı anlayıştan kaynaklanmaktadır. H. Sâmi Efendi, kendini Allah'a ve Allah'ın kullarına hizmete adamış bir Hakk dostu idi. Daha sülûkünün ilk yıllarında "Yaratılanı Yaratan'ından ötürü sevmek" esasına bağlı kalarak, hizmeti sohbete, gayreti de himmete vesile bilerek şevkle çalışırdı.

Nitekim Kelâmî dergâhı bağlılarından Cide müftüsü H. Hüseyin Efendi'ye yaptığı hizmetler her türlü takdirin fevkindedir. Kelamî dergahında bulunan H. Hüseyin Efendi son zamanlarında hastalanır. Hastalığının şiddeti her geçen gün artar. Ve nihayet Müftü Efendi yatağından kalkamaz olur. Müridân birer hafta nöbetleşe bakmaya başlarlar. Hastalığın şiddeti daha da artırınca acele ailesine bir telgraf çekilmesi kararlaştırılır. Bu haberi duyan o zamanlar dergahın en genç müridi bulunan Sami Efendi mürşidi Es'ad Efendi'ye:

- Efendim, müsaade buyurursanız da Müftü Efendi'ye ben baksam ve âilesine telgraf çekilmese, der. Es'ad Efendi de bu teklifi memnûniyetle kabûl eder. H. Sami Efendi bundan sonra tam on sekiz ay Müftü Efendi'ye en güzel şekilde hizmet ederler. Görenler onun bu hizmetine imrenirler. Müftü Efendi de yaşlı gözlerle:

- Allah'ım! Bana ne ihsanda bulunmuşsan hepsini Sami Efendi'ye bağışlıyorum, diye münacâtta bulunur. Ve Es'ad Efendi ile görüştüklerinde de:

Sami Efendi evladımız, bize hizmette inşallah Hakk'ın rızasına erdi, diye tebşiratta bulunur.

Aslında hayli zamandan beri dergahtaki hizmetlerin ekserisi bu genç ilmiyeli derviş tarafından görülmekte imiş meğer. Gece herkes yatağına yattığında o, gizlice kalkar, yapılacak hizmetleri ifâ eder, her tarafı temizler, suları ısıtır ve öyle yatağına yatarmış. Nitekim Cide müftüsü Hüseyin Efendi, sağlıklı zamanlarında erken kalkmaya çalışıp bu hizmetlerin kimin tarafından yapıldığını öğrenmek istermiş. Fakat ne mümkün. Bir sefer akşamdan yatmamağa karar vererek bir kenara gizlenmiş. Yatağından kalkıp bu hizmetleri gören Sami Efendi tam çöp tenekesini alacağı sırada Hüseyin Efendi tenekeyi kapar ve:

- Evladım bu hizmeti de fakîre müsaade buyur, der.

Sami Efendi nezaketle almak isterse de Hüseyin Efendi:

- Allah aşkına bırak deyince Sami Efendi de bu hizmeti ona bırakır.
 

istanbul

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
21 Eki 2006
Mesajlar
38
Puanları
0
gerçekten çok güzel bi paylaşım Allah razı olsun.pirimiz efendimizi tanımayanlara bir fırsat vermiş oldunuz...
 

Nevfal

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
102
Puanları
0
Kalbi insanlarla gönlü Allah’la olan bir mübarek zat idi. Mesela sohbet esnasında çay ikram edilir, şekeri yoksa ses çıkarmadan içer, sormaksızın limon koyarlarsa ona da sesini çıkarmaz, bazan Üstaz sohbete dalmışken birisi şeker koyar ve karıştırır biraz sonra diğeri de şeker atılmamış zannederek tekrar şeker atar ve karıştırırdı, daha sonra merhum o şeker küpü çayı hiçbir reaksiyon göstermeksizin içerdi. Ne bir gün şeker nerede dediler, ne de bir defa olsun şekerli olmuş bunu değiştirin buyurdular. Meşru herşeyi mütalaasız benimsemiş veya gönlü Sahibine o derecede rabtetmiş ki olan bitenler kendisini ilgilendirmiyordu. Bir Hacc yolculuğunda havaalanında saatlerce bekleniyor, merhum bir defa olsun; “Niçin bekliyoruz?“ veya “Daha ne kadar bekleyeceğiz?” diye sormuyor, sadece namaz vakitlerinin gelip gelmediği ile ilgileniyordu. “Zahirin halk ile, batının Hakk ile” olması bu olsa gerek.
 

İmandanihsana

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
9 Haz 2006
Mesajlar
1,048
Puanları
0
Yaş
33
elhamdülillah...bizim üstazlarımızdandır..şefaatine layık oluruz inşaallah..
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Hakikatte Allah dostlarının insanlar tarafından övülmeye, sena edilmeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü ulu Mevlamız Rabbü'l-alemin Hazretleri, onları sevmiş, derecelerini ali eylemiş; onları seveni de kendisini seviyor saymış. Bu sevilenlerden birisi de Sultanü'l-arifin Adana'lı Mahmud sami Ramazanoğlu -kuddise sirruh- hazretleridir.

Her türlü fezail ve kemalatı üzerinde cem'eden bu zat'ta Allah ve Peygamber aşkı o kadar kuvvetli tecelli etmiş idi ki, Rabbımız Teala hazretlerinin izni ile her hal ü hareketleri Kur'an-ı Kerim ahkamına ve şefiü'l-müznibin olan Fahri Kainat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz hazretlerinin adabına ve sünneti seniyyesine uygundu.

Bu bakımdan bu büyük velinin menakıbını abdestli olarak, büyük bir saygı, ta'zim ve itina ile okuyan veya dinleyen mü'minlerin ma'nen istifade edecekleri muhakkaktır. Çünkü bu menakıb herhangi düzme bir hikaye veya roman değil, manevi hakikatlerdendir. (Sadık Dânâ)


Muhterem Üstaz Sami Ramazanoğlu hazretlerini yakından tanımak isteyenlere, O'nun biricik varisi Musa Topbaş hazretlerinin yazmış olduğu "Sultanu'l Ârifin eş-Şeyh Mahmud Sami Ramazanoglu" adlı eseri okumalarını tavsiye ederim. Gönenli'nin ifadesiyle, zamanımızın en büyüğü olan bu Zat için, gönlü Hak yolunda olanların bigane kalamayacağı bir eserdir bu...

http://www.erkamalisveris.com/product_info.php?products_id=33
 

dagcan_33

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
15 Eki 2006
Mesajlar
322
Puanları
0
allah onlardan razı olsun onlar ülkemizin tutkalı, başka dünyalara açılan kapı,
 

Nevfal

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
102
Puanları
0
"Sohbetlerinde: “Kıllet-i kelam” (az konuşma), “Kıllet-i taâm” (az yeme) ve “Kıllet-i menâm”(az uyuma) üzerinde çok dururlar, kendileri bunları harfiyyen tatbik ederlerdi. “Mâlâyaninin” (boş söz) hiçbir zaman sadır olduğuna şahit olmadığımız gibi, kelamı O’ndan daha muhtasar kullananı da pek görmedik. Abdest alırlarken birisi paltosunu tutuyor olsa da daha sonra giyerken yardım etmek istese; bize yaptığı gibi tek kelime ile yani “müsaade” kelimesiyle elinden almak isterlerdi. Birlikte pek çok ziyafette bulunduk, çeşit ne kadar çok olursa olsun Hazretin yediğinin tamamı bir kap yemek kadar ancak olurdu. Zaten günde iki öğün yemek yerlerdi. Zaif ve nahif oluşları da kıllet-i taama riayetin çok açık bir göstergesiydi. Uykularının azlığı ve hafifliği ise seyahatlerde kendisini belli ederdi."
 

F a r u k i

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
24 Eki 2006
Mesajlar
14
Puanları
0
allah razı olsun çok hoş bir jest olmuş bu paylaşımınız teşk ler kardeşim .
Şuan çok duygulandım Efendim pirim mürebbim rahmetli üstedim Abdulah faruki Ek-Müceddidi k.s efendimi düşürdün aklıma allah tasarruflarını üzeremizden eksik etmesin nazar ve muhabbetleri üzerimize olsun inş.
 

F a r u k i

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
24 Eki 2006
Mesajlar
14
Puanları
0
kardeşlerim naçizane buraya sitemisin ismini yazacagim girip dolaşmaya zamanınızı ayırısanız umuyorumki manen rızıklanacagınıza inanıyorum http://www.farukinet.com
 

Nevfal

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
102
Puanları
0
"Hayatı muntazam çalışan bir saat gibiydi. Teheccüde kalkıştan, yatak istirahatına geçişe kadarki 24 saatte yapılacak işlerin hepsi bir plan dairesinde ve aksatmaksızın dakik olarak uygulanırdı. Camiye, sohbete ve trene gelişlerden tutunuz, bütün harekat ve sekînet fevkalade muntazam idi. Sohbete veya Cuma namazına götürmek üzere hangi saatte mutabık kalındı ise, o saatte hanelerine vardığımızda, kendilerini dış kapıda hazır bulmuşuzdur. Bir ara Erenköy Zihni Paşa Camii’nde Bayram vaazları yapmışlardı. Kürsiye çıktıklarında cep saatlerini önlerine koyarlar ve namaz saati geldiğinde dakika gecikme olmaksızın kürsiden inerlerdi. Allah’ın bir lutfu olarak lise talebeliğim esnasında sabahları aynı trenle (7.32 treni) Haydarpaşa’ya kadar beraberce gitmiş olduk. Kendileri oradan gemi ile Karaköy’e geçerler ve Galata Köprüsü’nden yürüyerek Eminönü’nde çalışmış oldukları iş yerine giderlerdi. Trene ne çok erken gelip beklerler ne geç gelip telaşlanırlardı. O zamanlar banliyo treni ücreti 1. Mevki 35 kuruştu. Gişe memuru olan zattan sonraları öğrendiğimize göre bu meblağı hergün bozuk olarak, kuruşu kuruşuna verir böylece Allah’ın kullarına kolaylık sağlamanın da ecrini zayi etmezlerdi ."
 

seha

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
16
Puanları
0
kardesler mahmut sami efendimizin bir iki resmini eklemek istedim ama basaramadim

nasil ekleme yapabilirim acaba
selamlar
 

Nevfal

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
102
Puanları
0
"Evlerinin alışverişini kendileri yapmaya itina gösterirlerdi. Erenköy’ün Perşembe pazarına beraberce çıkardık. Esnaf o zaman oldukça kadir–şinas idi. Üstazın kendilerinden alışveriş yapması için can atarlardı. Birşeyler almak için kendisine doğru ilerlediğimiz esnaf kasketini ters çevirir ve saygı ile el öperdi. Satın aldıklarımızı; içerisindekileri göstermemesi için zembil, bez torba ve sepette taşırdık

Merhum Üstazımız kılık kıyafetine son derece itina gösterirdi. Pırıl pırıl ve ütülü giyinirlerdi. Ayakkabıları ve mest lastikleri daima bakımlı olurdu .

Konuşmalarında; “ben”, “biz” yerine “fakir” kelimesini kullanırlardı. Varlık kokusu taşıyan herşeyden uzak dururlardı. Soyundan-sopundan, babasının servetinden, hukuk fakültesi mezunu olduğundan ve yabancı lisan bildiğinden asla bahsetmezlerdi. “Şöyle yaptım”, ”böyle dedim” veya “söyledim” gibi nefsine ait sayılacak hiçbir kelime ve cümleyi hayat boyu telaffuz etmemişlerdir. Hele bazılarının yaptığı gibi kerametlerinden bahsetmek veya bir müridin rüyada gördüğü keramete sahip çıkmak, hatta memnuniyetini yüz hatlarıyla olsun belli etmek; Hazretin hiç semtine uğramadığı şeylerdi. "
 

Aşiyân

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
2 Kas 2006
Mesajlar
738
Puanları
0
Allah üstadızımın üstazını tanısakda daha iyi tanımamıza yardımcı olduğunuz için sizlerden razı olsun.. Bizi Onların yolundan ayırmasın Rabbim.. Nakşi Silsilesi diye tanıdığımız bu büyüklerimizi birer model olarak almak ve onların yaşadığı şekilde yaşamak nasip etsin..

"Sâlihlerden bahsetmenin rahmet nüzulüne medar"dır...

ihvana;

- Siz cemaata devam edin, o şeref ve faziletten mahrum kalmayın, buyurmuşlardır.



Mahmut Sami Razamanoğlu ve Musa Topbaş Efendilerimizin Ruhlarına El-fatiha
 

Nevfal

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
102
Puanları
0
"Merhum Mahir İz ve Ali Yakub Cenkciler Hocalarımın ilerlemiş yaşlarına kadar kimseyi beğenmeyip Efendi Hazretlerine intisab etmeleri; O’nun sîretine hayranlıklarının bir sonucu idi. Her iki merhum hocamız da mürşidde; salah ve takva ile beraber ilim ve gayretin de bulunmasını isterlerdi. Mahir Bey Hocamız müthiş bir rüyanın tesiriyle, Ali Yakub Hocam da; Üstazın sohbetlerinde şahid olduğu Arapça’ya hakimiyetine ve ilmi iktidarına kail olduktan sonra, büyük bir heyecan ve iştiyakla intisab etmişlerdi. İntisab hadiselerini kendileriyle birlikte yaşadığım için bu konuda sahib olduğum hatıraları evvelce neşretmiş olduğumdan burada tekrara lüzum görmedim.

Allah cümlesini ğarka-i ğarîk-i rahmet eylesin. Şefaatlerine nailiyyet nasib buyurup, isr-i mubareklerinden yürüyenlerden kılsın, “Amin”.

Şairin dediği gibi: “Tarifi yerde bitmez, arşa çıkan kibarın.” "
 

gülmisal

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
24 Eki 2006
Mesajlar
146
Puanları
0
Allah razı olsun...
 

Nevfal

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
102
Puanları
0
"Sohbetleri ve vaazları esnasında hemen bütün konuları neredeyse kitap veya defterden okumalarına veya huzurundaki herhangi bir şahsa okutmaların rağmen, kalp mevzuunda bizzat kendileri herhangi bir kaynağa bakmadan konuşurlardı. Bir seferinde buyurdular ki: “Kalb-i selîm, ne incinen ne de inciten kalptir. İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir, fakat incinmemek elde değildir.” Kendilerinin terbiye ile meşgul olduğu kimselerin hallerini gördükçe üzülür, fakat yüzlerine karşı ve arkalarından tevilli sözler bile olsa hiç bir şey söylemezdi. “Hiç kimseden incinmem ve kimseyi incitmemeye çalışırım.” derdi. Hiç kimseye, “Şunu niye yaptınız veya şunu niye yapmadınız.” demez, yeme, içme ve giyinme hususunda, “Şunu alın yiyelim, bunu alın içelim, şöyle olsun veya böyle olmasın.” demezdi."
 
Üst