M. Es'ad Erbilî (k.s.) | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

M. Es'ad Erbilî (k.s.)

İmandanihsana

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
9 Haz 2006
Mesajlar
1,048
Puanları
0
Yaş
33
M.esad Erbİlİ (k.s) Hazretlerİ

BUYRUN KARDESLERIM BU ZATTA MAHMUD SAMI HZ USTADI ALTIN SILSILENIN BIR DIDER HALKASI

M.ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ

Es'ad Efendi uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, süzme gözlü, esmer tenli, şişmana yakın cüsseli, güler yüzlü, tatlı sözlü, vakur bir zat idi. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zatı hemen tanır, konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.

Altın silsilenin otuz üçüncü halkası yine Irak'tan, Musul'un Erbil kasabasından 1264/1847 yılında Erbil'de doğdu. Baba ve anne tarafından seyyiddir. Babası Erbil' de bulunan Halidî tekkesi şeyhi M Saîd Efendidir. Babası tarafından dedesi Hidayetullah Efendi ise Mevlana Halıd el-Bağdadi' nin Erbil'de yaptırdığı tekkeye tayın ettiği halifesidir.

Es'ad Efendi ilk tahsilini Erbil ve Deyr'de ikmal ettikten sonra yirmi üç yaşında iken 1287/1870 yılında manevi bir işaretle Nakşı-Halidi şeyhi Taha'l-Hariri'ye (o 1294/1875) intısab etti. Beş yılda seyru sulükunu ikmal île hilafet aldı 1292/1875 yılında Hicaz'a gitti.

İstanbul'a Gelişi

Hac dönüşü, şeyhi de vefat etmiş bulunduğundan İstanbul'a geldi. İstanbul' da önceleri Salkımsöğüt'te Beşirağa dergahında misafir olarak kaldı. Muhib ve ziyaretçilerinin sayısı artınca buradan ayrılarak Bayezid-Parmakkapı' da Makasçılar içinde bulunan camiinin müezzin odasına yerleşti. Fatih Cami'inde Hafız Divan'ı ile Mevlana Camii'nin Luccetu'l-esrar adlı eserini okuttu. Onun bu derslerine ilim ve irfan ehlinden pek çok kimse devam etti. Bayezid dersiamlarından Hoca Yekta Efendi ve benzeri alimler onu bu derslerinden tanıyarak intisab ettiler.

Kelamî Dergahı Şeyhliği

Kısa zamanda şöhreti İstanbul'u tuttu ve Sultanın damadı olan Derviş-paşa-zade Halid Paşa kendisini saraya davet ederek ondan bir buçuk sene kadar arapça ve dini ilimler tahsil etti. Sultan ikinci Abdülhamit Han tarafından da Meclis-i Meşayıh azalığına tayin olundu. Toplantı günleri meclise, ders günleri Fatih camiine, ara sıra da Saray'a giderdi.

Bu arada evini Bayezid Camii imaretinin kapısı üstündeki odalardan meydana nazır olan kısma nakletti. Ayrıca kendisine bir tekke tevcih olunması için Meşihat' a müracaat etti. Fındık zade Macuncu civarında Şehremini Odabaşı semtindeki Kelamî Dergahı şeyhliği münhal bulunuyordu. Burası Kadirî tekkesi olduğundan tayın için Kadirî icazetname gerekiyordu. Esad Efendi 1303/1883 tarihinde Abdülkadir Geylanî ahfadından Abdulhamid er-Rifkanî'den aldığı Kadiri icazetnameyi ibraz île bu tekkeye tayin olundu. Burada muntesiblerine önce oturarak ve Kadiri evradı okuyarak Kadiri ayini, sonra da Nakşî usulünce "hatm-hacegan" yaptırırdı. Ancak Nakşî tarîkatında sohbet esas olduğundan cuma günleri de zikirden evvel "esrar-ı aşk ve muhabbete dair" sohbet ederdi Es'ad Efendi bir ara Halıcılar' da bulunan Feyzullah Efendi dergahına da devam etti.

Tekrar Erbil'e

İstanbul'a ilk geldiği bu devrede ibadet ve ahlak gibi çeşitli konulardaki hadislerden derlediği "Kenzu'l-İrfan" adlı eserini neşretti. Onun bu esen büyük hüsn-i kabüle mazhar oldu. 1316/1900 yılında Abdulhamid Han tarafından bilinmeyen bir sebeple memleketi Erbil'de ikamete me'mür edildi

Erbil' de saliha bir kadın tarafından kendisi için inşa ettirilen tekkede Meşrutiyetin ilanına kadar irşad hizmetiyle meşgul oldu Mektubat adlı eserindeki mektuplarının ekserisini bu esnada Erbil'de muhib ve müridhanıyla muhabereleri teşkil eder.

İstanbul' a İkinci Gelişi

Esad Efendi, Meşrutiyeti müteakip sevenlerinin daveti üzerine 1324/1908' de tekrar İstanbul'a döndü. Kelamî dergahını zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşa ettirdi. Üsküdar'daki Selimiye Dergahı şeyhliği boşalınca oranın şeyhliği de Es'ad Efendi'ye tevcih olundu. Buraya niyabeten oğlu Mehmed Alı Efendi'yi tayın etti. Kendisi de arasıra gelip irşad hizmetini oğluyla birlikte yürüttü. Milli mücadelenin başlaması üzerine Ankara' ya gidecek olan Fevzi (Çakmak) Paşa'nın bu dergahta Es'ad efendiyle birkaç defa görüştüğü bilinmektedir.

Meclis-i Meşayıh Reisliği

Es'ad Efendi 1330/1914 yılında önce Meclis-i Meşayıh azası sonra da reisi oldu Meclıs-i Meşayıh reisliği zamanında tekkelerin ıslahı ve şeyhliklerine ehliyetli kimselerin tayini ile şeyh evladının en iyi şekilde yetiştirilmelerini temin istikametinde çalışmalar yaptı. Padişah Sultan Reşad' ın sevgisini kazanan Es'ad Efendi, aynı yıl "sürre emînî" olarak hacca gönderildi. 1331/1915 yılında meclis-i Meşayıh reisliğinden istifa etti.

Es'ad Efendi pek çok halife yetiştirdiğinden İstanbul, Anadolu, Yugoslavya ve Bulgaristan'da binlerce müntesibi vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1925) tekkelerin kapatılmasından önce İstanbul'a gelen ve Kelami Dergahı'nda onbeş gün misafir kalan Danimarkalı araştırıcı Carl Vett' in anlattıklarından onun dergahına ilim ve devlet adamlarından pekçok itibarlı kişinin o şartlarda bile devam ettiği anlaşılmaktadır. (bk. Kelamî Dergahından Hatıralar)

Tekkelerin Kapatılmasından Sonra

Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamağa karar vererek Erenköy-Kazasker' de satın aldığı köşkünde inzivayı ihtiyar etmesine rağmen dikkatler üzerinden eksik olmamıştır. 23 Aralık 1930 yılında meydana gelen Menemen vak'asıyla ilgisi bulunduğu iddiasıyla tutuklanarak Menemen'e sevk edildi. İdam talebiyle yargılandı, ilerlemiş yaşı sebebiyle idam cezası müebbed hapse çevrildi. Oğlu M. Ali Efendi ise idam edildi.

Es'ad Efendi Menemen'deki askeri hastanede üremiden tedavi gördüğü sırada 84 yaşında iken 3-4 Mart (1931) gecesi vefat etti. Vefatıyla birlikte zehirlendiği ile ilgili tartışmalar da gündeme geldi.

Edebî Şahsiyeti

Ana dili Türkçe olmakla beraber aynı kuvvetle Arapça, Farsça ve Kürtçe de bilirdi. Divanı ve diğer eserleri buna delildir. Türkçeyi kullanmaktaki mahareti Hüseyin Vassaf Bey' in ifadesiyle "selîka-i kalemiyyesi ve tarz-ı ma'nadaki tevcihi kendisin sahife-i edebiyatta sername-i mübahat eyliyecek derecededir."

Es'ad Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına rağmen tasavvufi halk edebiyatından ziyade divan edebiyatını benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır. O'nun Türkçeyi kullanmaktaki liyakati ve şiirlerindeki başarısını Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir: "Esad Efendinin Kenzü'l-İrfan isimli eserinde asli metne ve Osmanlıca' ya büyük bir sadakat ve hakimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek borcundayız..." "Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh Es'ad Efendi'nin bir hassasiyet ve şiir kabi-liyyetine malik bulunduklarına işarettir..." (Son Devrin Din Mazlumları, s. 169-170)

Eserleri:

1-Kenzü'l-İrfan: Ahlak, ibadet ve takva gibi muhtelif konularda derlenmiş binbir hadis-i şerîfin tercüme ve izahından ibarettir. Eser eski harflerle iki defa neşredildi. (İstanbul, 1317, 1327) Yeni harflerle de pekçok defa basılan bu eser.son olarak Erkam yayınlarınca aslî şekline uygun bir biçimde yeniden yayınlandı. (İstanbul, 1989)

2-Mektubat: Bilhassa Erbil' de bulunduğu sırada muhib ve müridlerine yazdığı tasavvufi mahiyette yüzelli dört mektubtan müteşekkildir. Tamamına yakını Türkçe olmakla beraber birkaç arapça ve farsça mektup da vardır. Mektübat'ın baş tarafındaki ilk altı mektupla 36. mektup Tasavvuf mecmuasında makale olarak yayınlanmıştır. (İstanbul, Tasavvuf mecmuası, sene:1307) Mektubat eski harflerle iki defa yayınlanmıştır. (1338,1341) Mektubat, H. Kamil YILMAZ ve İrfan GÜNDÜZ tarafından ilmi esaslara uygun olarak neşredilmiştir. (İstanbul, 1983) Bu son neşrinde ilk neşirlerde bulunmayan iki mektuba da yer verilmiştir.

3-Dîvan: Türkçe ve Farsça şiirlerinin toplandığı eseridir. Aruz veznini büyük bir ustalıkla kullanan Es'ad Efendi, zaman zaman tasavvuf halk edebiyatı şairleri gibi şiirler ve onlara tahmisler de yazmıştır. Dîvan' da yer yer Arapça manzumelere ve bir kürtçe gazele rastlanmaktadır. Farsça şiirler Ali Nihat Tarlan tarafından tercüme edilerek.Dîvan yeni harflerle Cemal Bayak tarafından yayınlanmıştır.(İstanbul,1991) Dîvan'daki farsça "Mev-lid-i Fatıma" manzümesi, Şeyhin oğlu tarafından nazmen türkçeye çevrilmişir.

4- Risale-i Es'adiyye: Tasavvuf ve tarikatın lüzumu ve faziletiyle seyr u sülukün şekil ve adabından bahseden küçük bir risaledir. Müellif bu eserinde otobiyografisini de müridlerinin talebi üzerine kaleme almıştır. Eski harflerle bir defa basılan bu küçük eser yeni harflerle de yayınlanmıştır. (İstanbul, 1986)

5- Tevhîd Risalesi Tercümesi:

Muhyiddin İbn Arabi'ye izafe edilen bir risalesinin Türkçe tercüme ve şerhidir. Bu risale İbn Arabi' ye değil Evhadid-din Balyani'ye aiddir. Eser, Ali Kadri tarafından yayınlanmıştır, (İstanbul 1337,103s.)

6- Fatiha-i Şerife Tercümesi:

Fatiha süresinin tefsiri bir tercemesidir. Eski harflerle müstakil olarak, yeni harflerle Risale-i Es'adiyye ile birlikte yayınlandı. (İstanbul 1986).

Bunlardan başka Urfalı Şeyh Safvet Efendi' nin çıkardığı, Tasavvuf ile Beyanü'1-hak ve benzeri mecmualarda neşredilmiş yazıları vardır.

Muhammed Es'ad Erbili,meşayıhın ulemasından olması sebebiyle daha sağlığında büyük bir şöhrete ve halk tarafından hüsn-i kabule mazhar olmuştur. Nitekim onun yakınlarından bir meczûb derviş, daha Erbil'de iken şöyle bir rüya görür: "Es'ad Efendi'nin iki kolu, İstanbul merkez olmak üzre, Erbil'den Balkanlara kadar olan geniş bölgeyi ihata etmektedir. Önce bir rüyadan ibaret olan bu hal, elli sene sonra hakikat olmuş ve Es ad Efendi'nin Anadolu'dan Arnavutluk, Bulgaristan ve Sırbistan'a kadar uzanan alanda pek çok müridi bulunmuştur.

Esad Efendi, Muhammedi meşrebde ve îsar ve infak doygunluğunda bir gönül sultanıydı. Nitekim vefatına yakın şunları söylemişti: İntisabımın ilk yıllarında gönlüme: Ya Rabbi, huzur-i ilahiyyene çıplak olarak geleyim. Şayan-ı kabul amelim varsa onları günahkar kullarına bağışlayayım şeklinde bir duygu gelmişti. Şimdi aynı duygularla doluyum.

Es'ad Efendi diyor ki iki mes'ele hakkında şüphem vardı. İmam Rabbanî hazretlerinin mektûbatını okuyunca bu şüphelerim zail oldu:

a) Tarikatte asıl olan tam anlamıyla sünnete bağlanmak olduğuna göre, bazı tarikatlarda riyazat yapmadan manevî yükseliş nasıl olabilir?

Bu sorunun cevabını İmâm-ı Rabbanî'nin Mektûbat'ında buldum."Karnın, temiz ve helal yiyecekle doyarsa fikirde havatır olmaz. Zikir, fikir, rahat ve huzurlu olur. Fakat nefsin hakkı verilmezse huzûra mani olabilir".

b) "Fena-yı kalbden sonra kalbe havatır nasıl gelebilir?

Bunun cevabını da "Kalb fena bulduktan sonra kalbe gelen havatır kalbe zarar vermez, aksine kalb vazifesini yapmaya devam eder." Hükmünde buldum.

Rivayete göre bir Japon generali müslüman olup İstanbul'a gelir, İstanbul da Es'ad Efendi nin Kelamî dergahında bir müddet misafir olur ve zikir meclislerine katılır. Daha sonra bazı dergahlarda da zikir meclislerine katılan bu Japon general "Allah Allah" diye zikretmede gök kuvvet var. Padişahlar da böyle "Allah Allah" deseler, top tüfek kuvvetinin hükmü olmaz" der.

Es'ad Efendiye bir gün İttihad ve Terakki taraftarlarından biri gelip der ki Allah,"Dua ediniz, sizin dualarınızı kabul edeyim" (Gafir, 40/60) buyuruyor. Halbuki biz dua ediyoruz, bize bir şey vermiyor ve duamızı kabul etmiyor. Acaba bu ayete yanlış mana mı veriliyor?" Es'ad Efendi şu cevabı verir:

-"Duanın kabulü için birtakım şartlar vardır. Şart yerine gelmeyince şarta bağlı hüküm de gerçekleşmez. Duanın kabul olunmayışında ayrı bir takım hikmetler vardır. Bazen duanın beklenen ve istenen şekilde kabul edilmeyişi kul için daha büyük bir hayır olabilir. (bk el-Bakara, 2/216) Mesela sıtma hastasının canı bal isterse hemen verilmez. Çünkü bal, sıtma için zehir gibidir. Ayrıca bu ayet bir başka manaya göre "Beni davet edin, ben de meclisinize geleyim" anlamınadır.

Bir başka seferinde yine inançsız birisi Es'ad Efendi'nin tekkesine gelerek müslümanları tezyif etmeye başladı. "Her kötülük müslümanlarda, yalan, hırsızlık gibi fenalıklar hep onlarda Bu nasıl din böyle?"

Es'ad Efendi dedi ki:

- Bu senin söylediklerin bile dinimizin büyüklüğüne delildir. Başka dinler batıl olduğu için şeytan onlarla pek fazla uğraşmıyor. Çünkü boş eve hırsız girmez.

Es'ad Efendi'nin nazarı keskin, sohbeti etkileyici idi. İhvan ve halifelerinden de teveccüh ve nazarı keskin insanlar vardı. Nitekim Es'ad Efendi'nin Erbil'de ziyaret maksadıyla bulunduğu sırada çevre köy ve kasabalardan ihvan akın akın geldiler. Gelenler arasındaki bir genç Es'ad Efendi'nin yanına kadar sokuldu. Efendi hazretleri ona "Okuma yazma bilip bilmediğini, tarikata girip girmediğini'' sordu. O da şöyle konuştu:

- "Okumam yok. Henüz tarik da almadım. Köyümüzden bir kızı sevmiştim. Babasından istettim, vermediler. Muhtar beni askere gönderdi. Ben askerde iken o kızı oğluna almış. Şimdi ben onlardan birini öldürüp intikamımı almadıkça tarikata girmeyeceğim.

Es'ad Efendi, gencin söylediklerine hayretle "ya öyle mi?'' diye mukabele etti. Bu arada halifelerinden Şemseddin Efendiye bu gençle meşgul olmasını işaret etti ve abdest tazelemek için dışarı çıktı. Dönüşünde bu genci değneğini at yapmış koşarken gördü, o haliyle biraz koşuştuktan sonra kalabalığı yararak geldi. Şemseddin Efendi'nin teveccühüyle önce meczûb bir tavır sergileyen bu delikanlı daha sonra Es'ad Efendi'ye gelip: "Bana tarik ver" dedi. Es'ad Efendi:

"Hani sen adam öldürecektin" dedi. Genç, "o hal geçti" karşılığını verdi. Tekrar tarik isteyince Es'ad Efendi "Senin Şeyhin Şemseddin Efendidir" dedi. Fakat o genç "Hayır, hayır o değil, ben biliyorum sensin" karşılığını verdi. Es'ad Efendi, bununla birlikte meczûb tabiatlı olmaktan çok, temkin ehli olmayı tavsiye eder. "Bize serinkanlı insan lazım" derdi.

Esad Efendi, "Ümmetimin şereflileri Kur'an hamilleridir." hadisini ''Kuran tilavetine müdavim, ahkamıyla amil, teheccüt namazı ve zikirle geceleri ihya edenlerdir" diye yorumlardı. Yoksa bazılarının dediği gibi sadece Kur'an hafızları demek değildir. Kuran ahkamına itaatkar olmayan ve namaz bile kılmayan hafızlar neye yarar? Nitekim Kuranda öyleleri hakkında: "Kendilerine Tevrat yükletilip de onu taşımayan; emirlerini tutmayanların durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir" (el-Cumua, 62/5) buyurulmuştur. Sırtında kitap taşıyan merkebe taşıdığının ne faydası vardır?

Es'ad Erbili hazretleri, "Sizden insanları hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülüklerden sakındıran bir topluluk bulunsun. Onlar gerçek felaha erenlerdir." (Ali İmran, 3/104) ayet-i kerîmesini şöyle tefsir eder:

"Ey İslam cemaati! Sizlerden bir taife, dinî ilimleri öğrenip tahsil ettikten sonra avam-ı nası gerçek tevhide ve islamî hayata çağırsın. Şeriatın ve aklın meşru kabul ettiği şeyleri kendisi yerine getirdikten sonra diğer insanlara da emretsin. Yine şeriat ve akıl ölçülerine göre çirkin olan davranışları kendisi terkettikten sonra başkalarını da o kötülükten sakındırsın. İşte bunlar hakîkaten gerçek kurtuluşa erenlerdir. Şayet bu kimseler Cenab-ı Hakk'ın emir ve nehiylerine itina göstermez; ilimleriyle amel etmezlerse ahkam-ı ilahiyi insanlara tebliğ etmeye layık değillerdir. Bu gibilerin tebliğlerinin te'siri de olmaz, sözün kısası, şüphesiz Hak Teala Hazretleri avam-ı nâsın cehalet ve günahtan kurtulması ve marifet nurundan istifade edebilmesi için hususî bir topluluğun ilim ve amel cihetinden yetiştirilmesini emr ile bu vazifeyi farz-ı kifaye olarak müslümanlara yüklemektedir. Bu mukaddes vazifenin medar-ı iftihar olan yükü de şüphesiz, zahiren batınen alim olma sıfatını kazanmış meşayih-i kiramın uhdelerine tevdî buyurulmuştur."

Es'ad Efendi, İbn Arabi'yi çok sevdiği ve vahdet-i vücut fikrine kail olduğu halde bu düşüncenin "ittihad ve hulul" şeklinde anlaşılmasından son derece tedirgin olmaktadır. Nitekim: "Her nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir" (el-Hadîd, 4) ayetinin tefsirinde der ki: "Ayet-i kerimedeki bu beraberlik zata ve zamana müteallik bir beraberlik olmadığı gibi hulûl ve İttihad yoluyla da değildir. Aksine bütün zuhur mahallerinden şimşek ziyası gibi, sadece zuhur ve huzur suretiyledir. Yani Hazreti Allah bütün işlerimizi ve her halimizi bilmekte, görmekte ve vakıf bulunmaktadır. Göklerde ve yerde mevcud bulunan herşey, O'nun kendi mülküdür. Herkese iyi veya kötü ameline göre karşılık vermek onun hakkıdır. Bu ayet-i celîleyi bildikten sonra halktan birinin yanında çirkin bir fiili yapmaya cesaret edemeyenlerin Yüce Mevla'nın huzurunda ne cesaretle o çirkin hareketi yapmaya teşebbüs edebilecekleri hayret verici bir husustur. Acaba bu gibilere akıllı denilebilir mi?"

Yine o: "Size ne oluyor ki Allah yolunda infakta bulunmuyorsunuz? (el-Hadid, 10) Ayet-i kerimesini tefsir ederken şu mühim konulara işaret etmektedir:

1) Kiralık evlerde oturmakta olan kiracıların bir evden diğer bir eve taşınırken bütün eşyasını beraberinde götürüp, sevdiği mallarından hiçbir şeyi bırakmayacağı herkesçe bilindiği halde, herşeye muhtaç olan kabir evine gidenlerin sevgili eşyalarından kısmen olsun birşeyi beraberinde görülmemeleri gerçekten hayret ve dehşet verici bir durumdur.

2) Cenab-ı Hakk'ın kullarına emaneten ihsan buyurduğu mallarından kulun ayrılacağı şüpheye mahal olmayan bir gerçektir. Şu kadar var ki, fakirleri doyurmak, düşkünleri giydirmek, camî ve mescid yaptırmak, İslam'ın zaferi ve ehl-i İmanın kuvvet bulması için gerekli olan harp aletlerine ve nakliye vasıtalarına sarfedecek malı elden avuçtan çıkarmak hemen veya ileride medh ve sevabı celbedecektir. Aksine sadece "pintilik duygusu" denilen adi tabiat yüzünden veya Kur'an ayetlerine ve Peygamberimiz (s.a.)'in hadislerine tam bir îmanla itimat edememek yüzünden cimrilik hastalığını, cömertlik şerefine tercih edenlerin; yani malının fazlasını kısmen de olsa yukarıda bahsedilen yollardan herhangi birine sarfetmeyerek ölüm ile bu mallarından ayrılmak zorunda kalanların ilahî azab ve itaba müstehak olmaktan korkup çekinmemeleri gerçekten üzücü bir haldir.

Es'ad Erbili hazretleri iyi bir alim olduğu kadar usta bir şairdi. Nitekim onun divanından sunacağımız çerçeve içindeki şiir onun duygu ve aşk yüklü dünyasının mahir san'atıyla terennümüdür. Aynı zamanda şiirdeki:

"Ne mümkün bunca ateşle şehid-i aşkı gasleylemek" mısraı da kendisinin şehid olacağını sezip önceden haber vermesi şeklinde bir keramet olarak değerlendirilmektedir.

ES'AD ERBÎLÎ HAZRETLERİNDEN BİR ŞİİR

Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş Gül âteş bülbül âteş sünbül âteş hak ü hâr âteş

Şua'ı âfitâbındır yakan bi'l cümle uşşâkı Dil âteş sîne âteş hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş

Hayal-i şem'-i rûyinle aceb mi yansa cân u dil Nigârım gel de gör kalbimde âteş âh u zâr âteş

Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek Cesed âteş kefen âteş hem ab-ı-hoş-güvâr âteş

Ben el çektim safa-yı hatır u aram-ı canımdan Safa âteş cefa âteş firar âteş karar âteş

Ne yapsam bu dil-i mahzûnu mesrur eylemem şahım Gam âteş gam-güsar âteş temenna-yı mesar âteş

Ümid-i afiyet besler mi Es'ad yardan haşa Saçar oldukça gözden ol nigâr-ı gül-i zâr âteş
 

İmandanihsana

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
9 Haz 2006
Mesajlar
1,048
Puanları
0
Yaş
33
okuyan olmadımı yaa . . .
 

mustafa

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
8 Haz 2006
Mesajlar
1,972
Puanları
0
Allah razı olsun fırat kardeş çok güzel bilgiler emin ol okuyan oluyor
 

Zeynep Özmen

Kevok_84
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
3,306
Puanları
0
Allah şefatinie nasil eylesin
 

İmandanihsana

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
9 Haz 2006
Mesajlar
1,048
Puanları
0
Yaş
33
Allah Razi Olsun
 
M

Murat Sâki

Misafir
firat_antigs' Alıntı:
okuyan olmadımı yaa . . .
Fırat sitemiz yeni olduğu için okuma oranı düşük olabilir bu seni üzmesin zira ilerde emin ol okuyan olur zaten misafirlerde okuyabiliyor bu bölümleri emin ol çok faydalı oluyorsun Allah razı olsun
 

Nevfal

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
102
Puanları
0
ŞEMAİLİ

Es'ad Efendi uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, süzme gözlü, esmer tenli, şişmana yakın cüsseli, güler yüzlü, tatlı sözlü, vakur bir zat idi. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zatı hemen tanır, konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.

Altın silsilenin otuz üçüncü halkası yine Irak'tan, Musul'un Erbil kasabasından 1264/1847 yılında Erbil'de doğdu. Baba ve anne tarafından seyyiddir. Babası Erbil' de bulunan Halidî tekkesi şeyhi M Saîd Efendidir. Babası tarafından dedesi Hidayetullah Efendi ise Mevlana Halıd el-Bağdadi' nin Erbil'de yaptırdığı tekkeye tayın ettiği halifesidir.

Es'ad Efendi ilk tahsilini Erbil ve Deyr'de ikmal ettikten sonra yirmi üç yaşında iken 1287/1870 yılında manevi bir işaretle Nakşı-Halidi şeyhi Taha'l-Hariri'ye (o 1294/1875) intısab etti. Beş yılda seyru sulükunu ikmal île hilafet aldı 1292/1875 yılında Hicaz'a gitti.

İstanbul'a Gelişi

Hac dönüşü, şeyhi de vefat etmiş bulunduğundan İstanbul'a geldi. İstanbul' da önceleri Salkımsöğüt'te Beşirağa dergahında misafir olarak kaldı. Muhib ve ziyaretçilerinin sayısı artınca buradan ayrılarak Bayezid-Parmakkapı' da Makasçılar içinde bulunan camiinin müezzin odasına yerleşti. Fatih Cami'inde Hafız Divan'ı ile Mevlana Camii'nin Luccetu'l-esrar adlı eserini okuttu. Onun bu derslerine ilim ve irfan ehlinden pek çok kimse devam etti. Bayezid dersiamlarından Hoca Yekta Efendi ve benzeri alimler onu bu derslerinden tanıyarak intisab ettiler.

Kelamî Dergahı Şeyhliği

Kısa zamanda şöhreti İstanbul'u tuttu ve Sultanın damadı olan Derviş-paşa-zade Halid Paşa kendisini saraya davet ederek ondan bir buçuk sene kadar arapça ve dini ilimler tahsil etti. Sultan ikinci Abdülhamit Han tarafından da Meclis-i Meşayıh azalığına tayin olundu. Toplantı günleri meclise, ders günleri Fatih camiine, ara sıra da Saray'a giderdi.

Bu arada evini Bayezid Camii imaretinin kapısı üstündeki odalardan meydana nazır olan kısma nakletti. Ayrıca kendisine bir tekke tevcih olunması için Meşihat' a müracaat etti. Fındık zade Macuncu civarında Şehremini Odabaşı semtindeki Kelamî Dergahı şeyhliği münhal bulunuyordu. Burası Kadirî tekkesi olduğundan tayın için Kadirî icazetname gerekiyordu. Esad Efendi 1303/1883 tarihinde Abdülkadir Geylanî ahfadından Abdulhamid er-Rifkanî'den aldığı Kadiri icazetnameyi ibraz île bu tekkeye tayin olundu. Burada muntesiblerine önce oturarak ve Kadiri evradı okuyarak Kadiri ayini, sonra da Nakşî usulünce "hatm-hacegan" yaptırırdı. Ancak Nakşî tarîkatında sohbet esas olduğundan cuma günleri de zikirden evvel "esrar-ı aşk ve muhabbete dair" sohbet ederdi Es'ad Efendi bir ara Halıcılar' da bulunan Feyzullah Efendi dergahına da devam etti.

Tekrar Erbil'e

İstanbul'a ilk geldiği bu devrede ibadet ve ahlak gibi çeşitli konulardaki hadislerden derlediği "Kenzu'l-İrfan" adlı eserini neşretti. Onun bu esen büyük hüsn-i kabüle mazhar oldu. 1316/1900 yılında Abdulhamid Han tarafından bilinmeyen bir sebeple memleketi Erbil'de ikamete me'mür edildi

Erbil' de saliha bir kadın tarafından kendisi için inşa ettirilen tekkede Meşrutiyetin ilanına kadar irşad hizmetiyle meşgul oldu Mektubat adlı eserindeki mektuplarının ekserisini bu esnada Erbil'de muhib ve müridhanıyla muhabereleri teşkil eder.

İstanbul' a İkinci Gelişi

Esad Efendi, Meşrutiyeti müteakip sevenlerinin daveti üzerine 1324/1908' de tekrar İstanbul'a döndü. Kelamî dergahını zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşa ettirdi. Üsküdar'daki Selimiye Dergahı şeyhliği boşalınca oranın şeyhliği de Es'ad Efendi'ye tevcih olundu. Buraya niyabeten oğlu Mehmed Alı Efendi'yi tayın etti. Kendisi de arasıra gelip irşad hizmetini oğluyla birlikte yürüttü. Milli mücadelenin başlaması üzerine Ankara' ya gidecek olan Fevzi (Çakmak) Paşa'nın bu dergahta Es'ad efendiyle birkaç defa görüştüğü bilinmektedir.

Meclis-i Meşayıh Reisliği

Es'ad Efendi 1330/1914 yılında önce Meclis-i Meşayıh azası sonra da reisi oldu Meclıs-i Meşayıh reisliği zamanında tekkelerin ıslahı ve şeyhliklerine ehliyetli kimselerin tayini ile şeyh evladının en iyi şekilde yetiştirilmelerini temin istikametinde çalışmalar yaptı. Padişah Sultan Reşad' ın sevgisini kazanan Es'ad Efendi, aynı yıl "sürre emînî" olarak hacca gönderildi. 1331/1915 yılında meclis-i Meşayıh reisliğinden istifa etti.

Es'ad Efendi pek çok halife yetiştirdiğinden İstanbul, Anadolu, Yugoslavya ve Bulgaristan'da binlerce müntesibi vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1925) tekkelerin kapatılmasından önce İstanbul'a gelen ve Kelami Dergahı'nda onbeş gün misafir kalan Danimarkalı araştırıcı Carl Vett' in anlattıklarından onun dergahına ilim ve devlet adamlarından pekçok itibarlı kişinin o şartlarda bile devam ettiği anlaşılmaktadır. (bk. Kelamî Dergahından Hatıralar)

Tekkelerin Kapatılmasından Sonra

Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamağa karar vererek Erenköy-Kazasker' de satın aldığı köşkünde inzivayı ihtiyar etmesine rağmen dikkatler üzerinden eksik olmamıştır. 23 Aralık 1930 yılında meydana gelen Menemen vak'asıyla ilgisi bulunduğu iddiasıyla tutuklanarak Menemen'e sevk edildi. İdam talebiyle yargılandı, ilerlemiş yaşı sebebiyle idam cezası müebbed hapse çevrildi. Oğlu M. Ali Efendi ise idam edildi.

Es'ad Efendi Menemen'deki askeri hastanede üremiden tedavi gördüğü sırada 84 yaşında iken 3-4 Mart (1931) gecesi vefat etti. Vefatıyla birlikte zehirlendiği ile ilgili tartışmalar da gündeme geldi.

Edebî Şahsiyeti

Ana dili Türkçe olmakla beraber aynı kuvvetle Arapça, Farsça ve Kürtçe de bilirdi. Divanı ve diğer eserleri buna delildir. Türkçeyi kullanmaktaki mahareti Hüseyin Vassaf Bey' in ifadesiyle "selîka-i kalemiyyesi ve tarz-ı ma'nadaki tevcihi kendisin sahife-i edebiyatta sername-i mübahat eyliyecek derecededir."

Es'ad Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına rağmen tasavvufi halk edebiyatından ziyade divan edebiyatını benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır. O'nun Türkçeyi kullanmaktaki liyakati ve şiirlerindeki başarısını Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir: "Esad Efendinin Kenzü'l-İrfan isimli eserinde asli metne ve Osmanlıca' ya büyük bir sadakat ve hakimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek borcundayız..." "Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh Es'ad Efendi'nin bir hassasiyet ve şiir kabi-liyyetine malik bulunduklarına işarettir..." (Son Devrin Din Mazlumları, s. 169-170)

Eserleri:

1-Kenzü'l-İrfan: Ahlak, ibadet ve takva gibi muhtelif konularda derlenmiş binbir hadis-i şerîfin tercüme ve izahından ibarettir. Eser eski harflerle iki defa neşredildi. (İstanbul, 1317, 1327) Yeni harflerle de pekçok defa basılan bu eser.son olarak Erkam yayınlarınca aslî şekline uygun bir biçimde yeniden yayınlandı. (İstanbul, 1989)

2-Mektubat: Bilhassa Erbil' de bulunduğu sırada muhib ve müridlerine yazdığı tasavvufi mahiyette yüzelli dört mektubtan müteşekkildir. Tamamına yakını Türkçe olmakla beraber birkaç arapça ve farsça mektup da vardır. Mektübat'ın baş tarafındaki ilk altı mektupla 36. mektup Tasavvuf mecmuasında makale olarak yayınlanmıştır. (İstanbul, Tasavvuf mecmuası, sene:1307) Mektubat eski harflerle iki defa yayınlanmıştır. (1338,1341) Mektubat, H. Kamil YILMAZ ve İrfan GÜNDÜZ tarafından ilmi esaslara uygun olarak neşredilmiştir. (İstanbul, 1983) Bu son neşrinde ilk neşirlerde bulunmayan iki mektuba da yer verilmiştir.

3-Dîvan: Türkçe ve Farsça şiirlerinin toplandığı eseridir. Aruz veznini büyük bir ustalıkla kullanan Es'ad Efendi, zaman zaman tasavvuf halk edebiyatı şairleri gibi şiirler ve onlara tahmisler de yazmıştır. Dîvan' da yer yer Arapça manzumelere ve bir kürtçe gazele rastlanmaktadır. Farsça şiirler Ali Nihat Tarlan tarafından tercüme edilerek.Dîvan yeni harflerle Cemal Bayak tarafından yayınlanmıştır.(İstanbul,1991) Dîvan'daki farsça "Mev-lid-i Fatıma" manzümesi, Şeyhin oğlu tarafından nazmen türkçeye çevrilmişir.

4- Risale-i Es'adiyye: Tasavvuf ve tarikatın lüzumu ve faziletiyle seyr u sülukün şekil ve adabından bahseden küçük bir risaledir. Müellif bu eserinde otobiyografisini de müridlerinin talebi üzerine kaleme almıştır. Eski harflerle bir defa basılan bu küçük eser yeni harflerle de yayınlanmıştır. (İstanbul, 1986)

5- Tevhîd Risalesi Tercümesi:

Muhyiddin İbn Arabi'ye izafe edilen bir risalesinin Türkçe tercüme ve şerhidir. Bu risale İbn Arabi' ye değil Evhadid-din Balyani'ye aiddir. Eser, Ali Kadri tarafından yayınlanmıştır, (İstanbul 1337,103s.)

6- Fatiha-i Şerife Tercümesi:

Fatiha süresinin tefsiri bir tercemesidir. Eski harflerle müstakil olarak, yeni harflerle Risale-i Es'adiyye ile birlikte yayınlandı. (İstanbul 1986).

Bunlardan başka Urfalı Şeyh Safvet Efendi' nin çıkardığı, Tasavvuf ile Beyanü'1-hak ve benzeri mecmualarda neşredilmiş yazıları vardır.

Muhammed Es'ad Erbili,meşayıhın ulemasından olması sebebiyle daha sağlığında büyük bir şöhrete ve halk tarafından hüsn-i kabule mazhar olmuştur. Nitekim onun yakınlarından bir meczûb derviş, daha Erbil'de iken şöyle bir rüya görür: "Es'ad Efendi'nin iki kolu, İstanbul merkez olmak üzre, Erbil'den Balkanlara kadar olan geniş bölgeyi ihata etmektedir. Önce bir rüyadan ibaret olan bu hal, elli sene sonra hakikat olmuş ve Es ad Efendi'nin Anadolu'dan Arnavutluk, Bulgaristan ve Sırbistan'a kadar uzanan alanda pek çok müridi bulunmuştur.

Esad Efendi, Muhammedi meşrebde ve îsar ve infak doygunluğunda bir gönül sultanıydı. Nitekim vefatına yakın şunları söylemişti: İntisabımın ilk yıllarında gönlüme: Ya Rabbi, huzur-i ilahiyyene çıplak olarak geleyim. Şayan-ı kabul amelim varsa onları günahkar kullarına bağışlayayım şeklinde bir duygu gelmişti. Şimdi aynı duygularla doluyum.

Es'ad Efendi diyor ki iki mes'ele hakkında şüphem vardı. İmam Rabbanî hazretlerinin mektûbatını okuyunca bu şüphelerim zail oldu:

a) Tarikatte asıl olan tam anlamıyla sünnete bağlanmak olduğuna göre, bazı tarikatlarda riyazat yapmadan manevî yükseliş nasıl olabilir?

Bu sorunun cevabını İmâm-ı Rabbanî'nin Mektûbat'ında buldum."Karnın, temiz ve helal yiyecekle doyarsa fikirde havatır olmaz. Zikir, fikir, rahat ve huzurlu olur. Fakat nefsin hakkı verilmezse huzûra mani olabilir".

b) "Fena-yı kalbden sonra kalbe havatır nasıl gelebilir?

Bunun cevabını da "Kalb fena bulduktan sonra kalbe gelen havatır kalbe zarar vermez, aksine kalb vazifesini yapmaya devam eder." Hükmünde buldum.

Rivayete göre bir Japon generali müslüman olup İstanbul'a gelir, İstanbul da Es'ad Efendi nin Kelamî dergahında bir müddet misafir olur ve zikir meclislerine katılır. Daha sonra bazı dergahlarda da zikir meclislerine katılan bu Japon general "Allah Allah" diye zikretmede gök kuvvet var. Padişahlar da böyle "Allah Allah" deseler, top tüfek kuvvetinin hükmü olmaz" der.

Es'ad Efendiye bir gün İttihad ve Terakki taraftarlarından biri gelip der ki Allah,"Dua ediniz, sizin dualarınızı kabul edeyim" (Gafir, 40/60) buyuruyor. Halbuki biz dua ediyoruz, bize bir şey vermiyor ve duamızı kabul etmiyor. Acaba bu ayete yanlış mana mı veriliyor?" Es'ad Efendi şu cevabı verir:

-"Duanın kabulü için birtakım şartlar vardır. Şart yerine gelmeyince şarta bağlı hüküm de gerçekleşmez. Duanın kabul olunmayışında ayrı bir takım hikmetler vardır. Bazen duanın beklenen ve istenen şekilde kabul edilmeyişi kul için daha büyük bir hayır olabilir. (bk el-Bakara, 2/216) Mesela sıtma hastasının canı bal isterse hemen verilmez. Çünkü bal, sıtma için zehir gibidir. Ayrıca bu ayet bir başka manaya göre "Beni davet edin, ben de meclisinize geleyim" anlamınadır.

Bir başka seferinde yine inançsız birisi Es'ad Efendi'nin tekkesine gelerek müslümanları tezyif etmeye başladı. "Her kötülük müslümanlarda, yalan, hırsızlık gibi fenalıklar hep onlarda Bu nasıl din böyle?"

Es'ad Efendi dedi ki:

- Bu senin söylediklerin bile dinimizin büyüklüğüne delildir. Başka dinler batıl olduğu için şeytan onlarla pek fazla uğraşmıyor. Çünkü boş eve hırsız girmez.

Es'ad Efendi'nin nazarı keskin, sohbeti etkileyici idi. İhvan ve halifelerinden de teveccüh ve nazarı keskin insanlar vardı. Nitekim Es'ad Efendi'nin Erbil'de ziyaret maksadıyla bulunduğu sırada çevre köy ve kasabalardan ihvan akın akın geldiler. Gelenler arasındaki bir genç Es'ad Efendi'nin yanına kadar sokuldu. Efendi hazretleri ona "Okuma yazma bilip bilmediğini, tarikata girip girmediğini'' sordu. O da şöyle konuştu:

- "Okumam yok. Henüz tarik da almadım. Köyümüzden bir kızı sevmiştim. Babasından istettim, vermediler. Muhtar beni askere gönderdi. Ben askerde iken o kızı oğluna almış. Şimdi ben onlardan birini öldürüp intikamımı almadıkça tarikata girmeyeceğim.

Es'ad Efendi, gencin söylediklerine hayretle "ya öyle mi?'' diye mukabele etti. Bu arada halifelerinden Şemseddin Efendiye bu gençle meşgul olmasını işaret etti ve abdest tazelemek için dışarı çıktı. Dönüşünde bu genci değneğini at yapmış koşarken gördü, o haliyle biraz koşuştuktan sonra kalabalığı yararak geldi. Şemseddin Efendi'nin teveccühüyle önce meczûb bir tavır sergileyen bu delikanlı daha sonra Es'ad Efendi'ye gelip: "Bana tarik ver" dedi. Es'ad Efendi:

"Hani sen adam öldürecektin" dedi. Genç, "o hal geçti" karşılığını verdi. Tekrar tarik isteyince Es'ad Efendi "Senin Şeyhin Şemseddin Efendidir" dedi. Fakat o genç "Hayır, hayır o değil, ben biliyorum sensin" karşılığını verdi. Es'ad Efendi, bununla birlikte meczûb tabiatlı olmaktan çok, temkin ehli olmayı tavsiye eder. "Bize serinkanlı insan lazım" derdi.

Esad Efendi, "Ümmetimin şereflileri Kur'an hamilleridir." hadisini ''Kuran tilavetine müdavim, ahkamıyla amil, teheccüt namazı ve zikirle geceleri ihya edenlerdir" diye yorumlardı. Yoksa bazılarının dediği gibi sadece Kur'an hafızları demek değildir. Kuran ahkamına itaatkar olmayan ve namaz bile kılmayan hafızlar neye yarar? Nitekim Kuranda öyleleri hakkında: "Kendilerine Tevrat yükletilip de onu taşımayan; emirlerini tutmayanların durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir" (el-Cumua, 62/5) buyurulmuştur. Sırtında kitap taşıyan merkebe taşıdığının ne faydası vardır?

Es'ad Erbili hazretleri, "Sizden insanları hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülüklerden sakındıran bir topluluk bulunsun. Onlar gerçek felaha erenlerdir." (Ali İmran, 3/104) ayet-i kerîmesini şöyle tefsir eder:

"Ey İslam cemaati! Sizlerden bir taife, dinî ilimleri öğrenip tahsil ettikten sonra avam-ı nası gerçek tevhide ve islamî hayata çağırsın. Şeriatın ve aklın meşru kabul ettiği şeyleri kendisi yerine getirdikten sonra diğer insanlara da emretsin. Yine şeriat ve akıl ölçülerine göre çirkin olan davranışları kendisi terkettikten sonra başkalarını da o kötülükten sakındırsın. İşte bunlar hakîkaten gerçek kurtuluşa erenlerdir. Şayet bu kimseler Cenab-ı Hakk'ın emir ve nehiylerine itina göstermez; ilimleriyle amel etmezlerse ahkam-ı ilahiyi insanlara tebliğ etmeye layık değillerdir. Bu gibilerin tebliğlerinin te'siri de olmaz, sözün kısası, şüphesiz Hak Teala Hazretleri avam-ı nâsın cehalet ve günahtan kurtulması ve marifet nurundan istifade edebilmesi için hususî bir topluluğun ilim ve amel cihetinden yetiştirilmesini emr ile bu vazifeyi farz-ı kifaye olarak müslümanlara yüklemektedir. Bu mukaddes vazifenin medar-ı iftihar olan yükü de şüphesiz, zahiren batınen alim olma sıfatını kazanmış meşayih-i kiramın uhdelerine tevdî buyurulmuştur."

Es'ad Efendi, İbn Arabi'yi çok sevdiği ve vahdet-i vücut fikrine kail olduğu halde bu düşüncenin "ittihad ve hulul" şeklinde anlaşılmasından son derece tedirgin olmaktadır. Nitekim: "Her nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir" (el-Hadîd, 4) ayetinin tefsirinde der ki: "Ayet-i kerimedeki bu beraberlik zata ve zamana müteallik bir beraberlik olmadığı gibi hulûl ve İttihad yoluyla da değildir. Aksine bütün zuhur mahallerinden şimşek ziyası gibi, sadece zuhur ve huzur suretiyledir. Yani Hazreti Allah bütün işlerimizi ve her halimizi bilmekte, görmekte ve vakıf bulunmaktadır. Göklerde ve yerde mevcud bulunan herşey, O'nun kendi mülküdür. Herkese iyi veya kötü ameline göre karşılık vermek onun hakkıdır. Bu ayet-i celîleyi bildikten sonra halktan birinin yanında çirkin bir fiili yapmaya cesaret edemeyenlerin Yüce Mevla'nın huzurunda ne cesaretle o çirkin hareketi yapmaya teşebbüs edebilecekleri hayret verici bir husustur. Acaba bu gibilere akıllı denilebilir mi?"

Yine o: "Size ne oluyor ki Allah yolunda infakta bulunmuyorsunuz? (el-Hadid, 10) Ayet-i kerimesini tefsir ederken şu mühim konulara işaret etmektedir:

1) Kiralık evlerde oturmakta olan kiracıların bir evden diğer bir eve taşınırken bütün eşyasını beraberinde götürüp, sevdiği mallarından hiçbir şeyi bırakmayacağı herkesçe bilindiği halde, herşeye muhtaç olan kabir evine gidenlerin sevgili eşyalarından kısmen olsun birşeyi beraberinde görülmemeleri gerçekten hayret ve dehşet verici bir durumdur.

2) Cenab-ı Hakk'ın kullarına emaneten ihsan buyurduğu mallarından kulun ayrılacağı şüpheye mahal olmayan bir gerçektir. Şu kadar var ki, fakirleri doyurmak, düşkünleri giydirmek, camî ve mescid yaptırmak, İslam'ın zaferi ve ehl-i İmanın kuvvet bulması için gerekli olan harp aletlerine ve nakliye vasıtalarına sarfedecek malı elden avuçtan çıkarmak hemen veya ileride medh ve sevabı celbedecektir. Aksine sadece "pintilik duygusu" denilen adi tabiat yüzünden veya Kur'an ayetlerine ve Peygamberimiz (s.a.)'in hadislerine tam bir îmanla itimat edememek yüzünden cimrilik hastalığını, cömertlik şerefine tercih edenlerin; yani malının fazlasını kısmen de olsa yukarıda bahsedilen yollardan herhangi birine sarfetmeyerek ölüm ile bu mallarından ayrılmak zorunda kalanların ilahî azab ve itaba müstehak olmaktan korkup çekinmemeleri gerçekten üzücü bir haldir.

Es'ad Erbili hazretleri iyi bir alim olduğu kadar usta bir şairdi. Nitekim onun divanından sunacağımız çerçeve içindeki şiir onun duygu ve aşk yüklü dünyasının mahir san'atıyla terennümüdür. Aynı zamanda şiirdeki:

"Ne mümkün bunca ateşle şehid-i aşkı gasleylemek" mısraı da kendisinin şehid olacağını sezip önceden haber vermesi şeklinde bir keramet olarak değerlendirilmektedir.

ES'AD ERBÎLÎ HAZRETLERİNDEN BİR ŞİİR

Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş
Gül âteş bülbül âteş sünbül âteş hak ü hâr âteş

Şua'ı âfitâbındır yakan bi'l cümle uşşâkı
Dil âteş sîne âteş hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş

Hayal-i şem'-i rûyinle aceb mi yansa cân u dil
Nigârım gel de gör kalbimde âteş âh u zâr âteş

Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek
Cesed âteş kefen âteş hem ab-ı-hoş-güvâr âteş

Ben el çektim safa-yı hatır u aram-ı canımdan
Safa âteş cefa âteş firar âteş karar âteş

Ne yapsam bu dil-i mahzûnu mesrur eylemem şahım
Gam âteş gam-güsar âteş temenna-yı mesar âteş

Ümid-i afiyet besler mi Es'ad yardan haşa
Saçar oldukça gözden ol nigâr-ı gül-i zâr âteş
 

Uveys El Konevi

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
25 Eki 2006
Mesajlar
284
Puanları
0
......Tekkelerin Kapatılmasından Sonra

Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamağa karar vererek Erenköy-Kazasker' de satın aldığı köşkünde inzivayı ihtiyar etmesine rağmen dikkatler üzerinden eksik olmamıştır. 23 Aralık 1930 yılında meydana gelen Menemen vak'asıyla ilgisi bulunduğu iddiasıyla tutuklanarak Menemen'e sevk edildi. İdam talebiyle yargılandı, ilerlemiş yaşı sebebiyle idam cezası müebbed hapse çevrildi. Oğlu M. Ali Efendi ise idam edildi.

Es'ad Efendi Menemen'deki askeri hastanede üremiden tedavi gördüğü sırada 84 yaşında iken 3-4 Mart (1931) gecesi vefat etti. Vefatıyla birlikte zehirlendiği ile ilgili tartışmalar da gündeme geldi.
Kardeş kim yaptı bu zulümleri haberin var mı..Kavacıklı kardeş sana diyorum...
 

Nevfal

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
102
Puanları
0
İstanbul merkez vaizlerinden değerli alim merhum Hacı Cemal Öğüt hocaefendinin şu acı hatırası da hem bu meseleyi, hem Menemen’in iç yüzünü ortaya sermektedir: “Bir gün eski dostu Emniyet genel müdürü Rıfat bey, Cemal Öğüt’ü Ankara’ya çağırır. Hocaya “Artık Esad efendiyi ziyaret etme. Çünkü onu istemiyorlar. 70 bin müridi var diye korkuyorlar. “Bu adamın mutlaka ortadan kaldırılması lazım” diyorlar. Ben “Niçin?” diyorum, “Kabahati nedir?” diye soruyorum. Ve bu makamda kaldığım sürece de böyle bir işe alet olmayacağım. Ancak, beni buradan alıp vali yapacaklar. Bu makama da bir adamlarını getirip bu işi halledecekler. Sakın sakın Esad efendiyi ziyaret etme...Hatta birkaç ay evinden dışarı çıkma.” Cemal hoca bu sıkı tenbihata rağmen Esad Efendiyi ziyaret eder. Daha o, anlatıp anlatmama kararsızlığı içinde iken Esad efendi büyük bir tevekkülle şu şiiri okur:

“Esad unuttu Erbil’i, Kabe’yi
Canımı cananıma vermişim artık.”
 

inkis@f

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
6 Eki 2006
Mesajlar
12
Puanları
0
allah Razi Olsun........
 

Uveys El Konevi

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
25 Eki 2006
Mesajlar
284
Puanları
0
okuyan olmadımı yaa . . .
Okumaz mıyız kardeş..Silsilemizdeki o Mübarek çile insanını okuruz tabii ki...
Allah razi olsun..
Sizin gibi aşk ehli kardeşlerimiz ve O mübarek zevatın hürmeti ve hatrına Rabbim bize aşktan bir yudum da olsa içebilmeyi nasip etsin...amin:friends: :)
 

Savm

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
25 Eki 2006
Mesajlar
3,874
Puanları
0
Allah Razi Olsun KardeŞİm Ellerİne SaĞlik Allah Razi Olsun.
 

agbi

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
2 Kas 2006
Mesajlar
25
Puanları
0
MAHMUT SAMİ RAMAZANOĞLU

Merhum Ramazanoğlu Mahmut Sami Efendi, 1892 yılında Adana’da dünyaya geldi. Babası Ramazanoğulları’ndan Mücteba Bey, annesi ise Ümmü Gülsüm Hanım’dır. Sami Efendi Hazretlerinin büyük dedesi Abdülhadi Bey’in tespit ettiği aile seceresine göre Ramazanoğulları, Oğuz boyunun Üçok kabilesinden gelmekte ve Hz. Halit bin Velid (r.a.) ile de bağlantısı olduğu anlaşılmaktadır.

İlk, orta ve lise tahsilini Adana’da, yüksek tahsilini ise Daru’l Fünun Hukuk Mektebini birincilikle bitirerek yaptı.

Zahiri ilimleri devrin ulema ve müderrislerinden aldıktan sonra, sıra manevi ilimlere ve batının imarına gelmişti. Suluk ettiği tasavvuf yoluna, Nakşi tekkesi Gümüşhaneli dergahında erbein ve rizayatla meşgul olarak devam etti. Daha sonra Kelami dergahında Erbilli Esat Efendi’ye intisap etti. Kısa sürede kemalat makamına ulaşarak irşatla görevlendirildi. Bir müddet daha mürşidi Es’ad Efendi’nin yanında kaldıktan sonra memleketi Adana’ya irşadla görevli olarak gitti.


ALLAH KULU ALLAH KULUNA DEVREDER GÖREVİNİ HİÇ BOŞ KALMAZ MÜBAREKLERİN YERİ.

ALLAH CC BİZLERE ONLARIN SEVGİLERİNİ NASİP ETSİN.
 

MuhammedMasum

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Eki 2006
Mesajlar
54
Puanları
0
Ne güzeel bi sultan. Ne güzel bi Şehadet. Allahım sefaatinden mahrum etmesin. Hakkıyla evlad olma dileği ile..
Efendimizin çok güzel şiirleri var bi okusanız bütün ruhlara şifa. Divan-ı Esad
 

Gülzar-ı İrfan

..............
İhvan Üyesi
Katılım
24 Eki 2006
Mesajlar
6,736
Puanları
0
okuyan olmadımı yaa . . .
:wave[1]: okumazmıyız kardeş,Mevlam senden razı olsun.Bizlere böyle büyük zatları tanımamız içinsebepler yaratan Rabbime şükürler olsun,yollarından ayırmayıp,şefaatlerine nail eylesin inşaallah.....ALLAHA EMANET OLUN.....
 

HÜRADAM

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
2 Şub 2007
Mesajlar
117
Puanları
0
Yaş
44
ŞEYH MUHAMMED ES’AD ERBİLÎ
(Kuddise Sırruh) -29-

Şiir Sofrasından Seçmeler:​
Gönül nûr-i cemâlinden habîbim bir ziyâ ister
Gözüm hâk-i rehinden ey tabîbim tûtiyâ ister
Safâ-yı sineme zulmet veren jeng-i günâhımdır
Aman ey kân-ı ihsân zulmet-i kalbim cilâ ister
Yetiş imdâda ey Şâh-ı Risâlet Rûz-i mahşerde
Ki derd-i bî-devâ-yı ma'siyet senden şifâ ister
Ne âb-ı dîdeden râhat ne âh-ı sîneden imdâd
Benim bâr-ı günâhım lutf-i şâh-i enbiyâ ister
Sarıldım dâmen-i ihsânına ey şâfi-i ümmet
Dahîlek yâ Muhammed hasta cânım bir devâ ister
Gül-i ruhsârına meftûn olanlar şübhesiz sensiz
Ne mülk ü mâl ü câh ister ne de zevk u safâ ister
Nola bir kerre şâd olsun cemâl-i bâ-kemâlinle
Ki kemter bendeniz Es'ad sana olmak fedâ ister
Mefâîlün / Mefâîlün / Mefâîlün / Mefâîlün​
1. Ey sevgilim, gönül senin güzelliğinin nurundan bir ışık ister. Ey tabibim, gözüm senin yolunun toprağından sürme ister.
Hazret-i Peygamber "Habibullah" yani Allahın sevgilisidir, mânevi hastalıkların da doktorudur. Göze sürme çekilince görüş artar. Es'ad Efendi Hazretleri de "Ya Resulallah! Senin bastığın toprağı gözüme sürme yapayım da bakışlarım keskin olsun" diyor.
Hiç kimse, hiç bir nimete, rahmet ve merhamete nâil olamaz. Olursa ancak o Nur'a tâbi olmakla olur. İster dünya ister ahiret, ister zâhir, ister bâtın...
2. Gönlümün nurunu karartan günahımın kiridir. Aman, ey cömertliğin kaynağı, kararmış kalbim senden cila ister.
Gönül Allah'ın tecelligâhıdır. Bu sebeple ayna gibidir. Ancak ayna cilâlı olmalı, yani temiz ve saf olmalı ki orada akis görünsün. Peygamberler, insanların gönüllerini temizler, cilâlar onu Allah'a layık hâle getirirler. Gönül karanlığının giderilmesi hususunda Beyazid-i Bestami Hazretleri'nin şu tavsiyesi rivâyet edilir: "Tevbe kökünü istiğfar yaprağı ile karıştırıp, gönül havanına koymalı, tevhid tokmağı ile dövüp insaf eleğinden eleyerek gözyaşı ile hamur etmeli, aşk ateşinde pişirip içine muhabbet-i Muhammediye balından katarak kanaat kaşığı ile gece gündüz yemeli."
3. Ey peygamberler Şahı! Mahşer gününde imdada yetiş zira günahın deva bulunmaz derdi senden şifa ister.
Onun âlemlere rahmet oluşu sebebiyledir ki; ümmeti cehennemde ebedî kalıp azap görmekten kurtulacaktır, hasapları bütün ümmetlerden önce görülecek, işledikleri kabahatlere ve diğer hallere diğer peygamberler ve ümmetleri vâkıf olamayacaklardır. Alacakları mükâfatları kat kat olacak cennette nimetlerin en büyüğü olarak Cemâlullah'ı müşâhede edeceklerdir.
4. Beni ne gözyaşlarım rahata ulaştırabilir ne de içimden yükselen ahlar kurtarabilir. Günahımın yükü Peygamberler Şahının lutfunu ister.
5. Ey Ümmetin Şefaatçisi! Cömertlik eteğine sarıldım. Ya Hz. Muhammed sana sığınıyorum, hasta canım deva istiyor, kabul et, imdadıma yetiş.
Kimde onun muhabbeti varsa onda hayat vardır. Kim ki ona tâbi olursa dünya ve ahiret azabından emin olur.
6. Yanağının gülüne aşık olanlar şüphesiz sensiz olan mülkü, malı mevkiyi, zevk ve sefayı da istemezler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e tâbi olmak, yolunda bulunmak, onu malından da hatta canından da fazla sevmek; hem Allah sevgisinin delili ve tezahürü, hem de Allah tarafından sevilmenin sebebidir.
Muhammed'den muhabbet oldu hâsıl,
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?
7. Eşsiz güzelliğinle bir kere mutlu olsa ne çıkar, zavallı köleniz Es'ad sana feda olmak ister.

Eylemez Mecnun gibi Leylâyı hülyâ gönlümüz
Ol Zelîhâ-yı zamâne düştü şeydâ gönlümüz
Yûsuf-ı hüsnünle sermest olduğum günden beri
Oldu bir Mısr-ı muhabbet seng-i hârâ gönlümüz
Dâne-i hâlin metâf-ı ehl-i aşk olmuş gibi
Eylemiş her kûşesinde nakş u imlâ gönlümüz
Çehre-i gül-pâşin itdikçe tahayyül sînede
Şimdi olmuş adeta bir bag-i rânâ gönlümüz
Mushaf-i hâl ü hatundan feyz-yâb olmak içün
Eylemiş tertîb-i sugrâ ile kübrâ gönlümüz
Itme vâiz nâr-i dûzehden hikâyet dinlemem
Olduğıyçün mazhar-ı esrâr-ı esmâ gönlümüz
Mest-i câm-ı bezm-i vahdet germ-ser Es'ad gibi
Zümre-i rindâne girmiş bâde-peymâ gönlümüz
Fâilâtün / Fâilatün / Fâilatün / Fâilün​
1. Bizim gönlümüz Mecnun gibi Leyla'ya kavuşmayı hayal etmez. O çılgın gönlümüz bu devrin Zeliha'sına tutkundur.
2. Yusuf'a benzer güzelliğinle sarhoş olduğumuz günden beri, taş gibi katı gönlümüz yumuşadı, bir sevgi ülkesine döndü.
Bu beyitte Mısır ve Yusuf kelimeleriyle Hazret-i Yusuf kıssasına telmihte bulunuluyor. Mısır hem malum ülkenin adı, hem de "memleket" demektir.
Erbilî Hazretleri her güzel şeyin başlangıcının aşk olduğunu söylüyor.
3. Yüzündeki benin, âşıkların tavaf yeri olmuşa benziyor. Gönlümüz onun her köşesine bir nakış ve güzel yazı yazmış.
Kâbe'nin örtüsü siyahtır ve üzeri ayetlerle, nakışlarla süslüdür. Etrafı da müminlerce tavaf edilir. Sevgilinin yüzündeki siyah ben de hem rengi hem etrafında yazıya benzer ayva tüyleri, hem de âşıkları cezbetmesi, kendine çekmesiyle Kâbeye benzetiliyor.
4. Gönlümüz, senin güller saçan yüzünü hayal ede ede âdeta güzel bir gül bahçesine döndü.
5. Benlerin ve yüz hatlarının mushafından feyiz sahibi olmak için; gönlümüz suğra ve kübrâ tertib edip hüküm çıkardı.
Mantıkla mukayese yoluyla bir sonuca varırken kullanılan kıyas basamaklarına suğrâ ve kübrâ adı verilir. Buna göre:
Mushafın nokta ve çizgilerine bakmak feyiz verir. (Suğra)
Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in yüzündeki ben ve hatlar mushafın nokta ve çizgileri gibidir. (Kübrâ)
Şu halde, Hazret-i Peygamberin ben ve hatlarına bakmak, mushafa bakmak gibi feyiz verir. (Hüküm)
Hazret-i Kur'an, Peygamber Efendimiz'in mübârek kalbine inzâl buyurulmuştur. Öyle olunca, kalb deryasından yüz aynasına Kur'an'ın in'ikası ve yüzünün mushaf misâli feyz kaynağı olması bedîhîdir.
6. Ey vaiz! Gönlümüz, Allah'ın isimlerinin sırlarına mazhar olmuştur. O halde sen bize cehennem ateşinden boş yere bahsedip durma, dinlemem.
Her şey, bu arada cehennem de Allah'ın isimlerinin tecellisi ile mevcuttur. Vaiz cehennemden bahsedip duruyor. Halbuki o isimlerin sırlarına mazhar olan aşığın gönlü daha bu âlemde Cenneti de, Cehennemi de nefsinde yaşamaktadır. Vaiz için çok sonra başlayacak bu hayatı âşık şimdiden yaşamaktadır.
7. Vahdet meclisinin kadehiyle sarhoş, başı kızgın Es'ad gibi aşkın şarabından içen gönlümüz rintler meclisine girmiştir.
Vahdet meclisinden maksat kâlu-belâ'da vaki olan "Elest" meclisidir. Âşık ruhların sarhoşluğu Allah ile bu ilk karşılaşmada başlamış ve hâlâ sürmektedir.

HAKK YOLUNUN YOLCUSUNU HAKK SEÇER
 

kumlucalı07

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
40
Puanları
0
şehid

Allah şehadetini kabul etsin.zehirlenerek şehid edildi.
 

HÜRADAM

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
2 Şub 2007
Mesajlar
117
Puanları
0
Yaş
44

Silsile-i Sâdât -33-

ŞEYH MUHAMMED ES’AD ERBİLÎ
(Kuddise Sırruh) -33-

“Bize Serinkanlı İnsan Lâzım”:
Şeyh Es’ad Erbilî -kuddise sırruh- Hazretlerinin nazarı çok keskin, sohbeti derinden etkileyici idi.
Hatta Sabri Kaptan’la beraber vapurda giderlerken, ona karşısına oturmasını, nazarından istifade etmesini, gayr-i müslim birinin oturup bu lütuftan kendisinin mahrum olmamasını söylemiştir.
Halifelerinden ve ihvanından da teveccüh ve nazarı keskin insanlar vardı.
Nitekim Erbil’de bulunduğu bir sırada çevre köy ve kasabalardaki müridler akın akın ziyaretine gelmişlerdi. Gelenler arasında bir genç, yanına kadar sokulur. Hazret ona okuma-yazma bilip bilmediğini, tarikat-ı aliye’ye girip girmediğini sorar.
Genç şöyle konuşur:
“Okumam yok, henüz tarîk de almadım. Köyümüzde bir kızı sevmiştim, babasından istettim vermediler. Muhtar beni askere gönderdi, ben askerde iken o kızı oğluna almış. Ben şimdi onlardan birini öldürüp intikamımı almadıkça tarikata girmeyeceğim.”
Hazret gencin söylediklerine hayretle: “Yâ! Öyle mi?” diye mukabele eder. Daha sonra halifelerinden Şemseddin efendiye bu gençle meşgul olmasını işaret ederek, abdest tazelemek için dışarı çıkar.
Dönüşünde bu genci, bir değneği at yapmış koşarken görür. Genç o hâliyle biraz koştuktan sonra kalabalığı yararak gelir. Şemseddin efendinin teveccühü ile meczub bir tavır sergileyen delikanlı, daha sonra Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerine gelip: “Bana tarik ver!” diye istirhamda bulunur.
Hazret ona: “Hani sen adam öldürecektin?” diye sorar. Genç: “O hâl geçti.” cevabını verir. Tekrar tarîk isteyince: “Senin şeyhin Şemseddin efendidir.” der. Fakat o genç: “Hayır hayır!.. Ben biliyorum ki sensin!” karşılığını verir. Erbilî -kuddise sırruh- Hazretleri, bununla birlikte meczub tabiatlı olmaktan çok, temkin ehli olmayi tavsiye eder ve:
“Bize serinkanlı insan lâzım.” buyurur.

“Boş Eve Hırsız Girmez”:
İnançsız birisi Dergâh’a gelerek içten içe müslümanlarla alay etmeye başlar. Sonunda da: “Her türlü kötülük müslümanlarda; yalan, hırsızlık gibi fenâlıklar hep onlarda. Bu nasıl din?” diyerek içindeki kinini dışa vurur.
Hazret ona şu karşılığı verir:
“Bu senin söylediklerin bile dinimizin büyüklüğüne delildir. Başka dinler bâtıl olduğu için şeytan onlarla pek fazla uğraşmıyor. Çünkü boş eve hırsız girmez.”

Duâların Kabulü:
İttihad ve terakki taraftarlarından biri bir gün Dergâh’a gelip der ki:
“Allah Kur’an’da: ‘Bana duâ edin, duânıza icabet edeyim.’ buyuruyor. (Mümin: 60)
Halbuki biz duâ ediyoruz, bize birşey vermiyor ve duâmızı kabul etmiyor. Acaba bu âyete yanlış mı mânâ veriliyor?”
Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri şu cevabı verir:
“Duânın kabulü için bir takım şartlar vardır. Şart yerine gelmeyince şarta bağlı hüküm de gerçekleşmez. Duânın kabul olunmayışında da bir takım hikmetler vardır. Bazen duânın beklenen ve istenen şekilde kabul edilmeyişi, kul için daha büyük bir hayır olabilir.
Meselâ sıtma hastasının canı bal istese, bal hemen verilmez. Çünkü bal, sıtma için zehir gibidir. Ayrıca bu Âyet-i kerime bir başka mânâya göre:
‘Beni dâvet edin, ben de meclisinize geleyim.’ mânâsındadır.”

Elli Sene Sonra Hakikat Olan Rüyâ:
Hazret meşayih âlimlerinden olması sebebiyle daha sağlığında iken büyük bir şöhrete ulaşarak halk arasında büyük bir ilgi ve alâka görmüştür.
Nitekim onun yakınlarından meczub bir derviş, daha Erbil’de iken şöyle bir rüyâ görür:
Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerinin iki kolu, İstanbul merkez olmak üzere, Erbil’den Balkanlar’a kadar olan geniş bölgeyi kaplamaktadır.
Önce bir rüyâdan ibaret olan bu hâl, elli sene sonra hakikat olmuş ve Hazret’in Anadolu’dan Arnavutluk, Bulgaristan ve Sırbistan’a kadar uzanan alanda pek çok müridi bulunmuştur.

Sâdık Bir Mürid:
Sâdık bir ihvan; Halep, Şam, Bağdat ve Basra gibi şehirleri gezer, oralardan aldığı kıymetli antika eşyaları İstanbul’a getirir, Hazret’e gösterir, o sat demedikçe satmaz, değerini buluncaya kadar gezdirirdi.
Bir gün arkadaşları kendisine: “Kardeşim, nasıl korkmadan uzak yerlere gidiyor, yanında çok para taşıyorsun?” derler.
O ihvan: “Ben yalnız gitmiyorum ki, Sultan’la beraberim. Onun rûhâniyeti benimle beraberdir. Neden korkayım?” diye cevap verir.
Arkadaşları onun bu sözünü Hazret’e naklederler. Hazret onlara:
“Doğru söylemiş, o hâlis Karakulak suyudur.” buyurur.
O zaman İstanbul’da Karakulak diye meşhur ve kıymetli bir su varmış. Hazret bu sözü ile: “O su nasıl kıymetli ve sular içinde meşhur ise, o müridimiz de bizim yanımızda kıymetlidir.” demek istemiştir.

“Ben Seni Ayıp Görmek İçin Göndermedim”:
Osmanlıların son zamanında, aslen İstanbullu olup, Medine-i münevvere’de mücâvir olarak kalan bir karı-koca, kendilerine rehber ararlar. Daha önceleri bir yerden dersli imişler, şeyhleri vefat etmiş. O zaman Medine-i münevvere’de Kafkasyalı Mehmet Efendi isminde bir zât bulunuyormuş, ona intisap etmeyi düşünmüşler, fakat bazı tereddütleri varmış.
Nihayet bir gün İstanbullu mücâvir bir rüya görür. Karı-koca bir caddeden geçerlerken karşılarına Kafkasyalı Mehmet efendi çıkar. Yüzlerine doğru gelirken, onun arkasından gayet nurânî bir zât-ı muhterem zuhur edip Kafkasyalı’ya:
“Çekil oradan! Onlar benim evlâtlarımdır!” diye bağırır. Kafkasyalı oradan uzaklaşır.
İstanbullu mücâvir uyanır ve hanımına müjdeyi verir.
“Aradığımız Şeyh efendiyi rüyamda gördüm, inşaallah yakında zuhur edecek.” diyerek rüyasını anlatır. Şeyh efendinin şekil ve şemâlini görür, fakat adını ve nereli olduğunu bilmez.
Günler, haftalar, aylar geçer, rüyasında gördüğü zâtı hep araştırır durur.
Hacc mevsimi gelir. Bir gün Ravza-i mutahhara’da kıbleye karşı oturmuş, murakaba hâlinde bulunan bir kimse görür. Gider yanına oturur. Oturur oturmaz ondan mânevî bir feyz geldiğini hisseder. Bu yabancı kendine geldiğinde selâm verir, nereli olduğunu sorar. O da İstanbullu olduğunu söyler.
“Ben de İstanbulluyum, burada mücâvir olarak bulunuyorum.” der ve evine dâvet eder.
Derinlemesine sohbet ederler. Misafire İstanbul’da büyüklerden kimlerin olduğunu sorar. O da doğrudan doğruya Şeyh Muhammed Es’ad Erbilî -kuddise sırruh- Hazretlerinin ismini verir. Ev sahibi, Hazret’in ismini duyunca içine birden feyz dolar. Rüyâda gördüğü zâtı tarif edince misafir der ki: “Evet, işte odur!”
Bunun üzerine: “Hazret’e bir mektup yazar mısın? İki satır da ben yazayım.” der. O da kabul eder ve bir mektup yazar. Mücâvir de mektubun altına: “Efendim! Bizi de evlâtlığa kabul edin.” diye yazar, selâm ve hürmetlerini bildirir.
Bir müddet sonra Hazret’ten cevap gelir. Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri mektubunda:
“Mekke ve Medine’nin vazifesini size verdik. Bir siyahî dahi olsa, müracaatta ders verirsin.” buyurur ve dersin nasıl verileceğini tarif eder.
İki İstanbullu artık kardeş olurlar, yedikleri içtikleri bir yere gider. Mücâvir olan yeni gelene çok izzet ikramda bulunur.
Birgün beraber gezerlerken misafir İstanbullu, arkadaşına:
“Yâhu bu Araplar hiç edebe riâyet etmiyorlar, ayaklarını uzatmışlar rastgele yatıyorlar.” der.
Hemen o gece rüyâsında Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerini görür. Hazret elindeki kamçıyı sırtına öyle bir vuruş vurur ki!..
Hemen akabinde celâlli bir şekilde:
“Biz seni oranın ayıplarını gör diye mi gönderdik?” buyurur.
İstanbullu misafir uyanır ve kamçının acısını sırtında hisseder, hemen tevbe ve istiğfara sarılır. Arkadaşına da hadiseyi utanarak anlatır.

“O El Kimin Eli İdi?”
Bir genç vaktiyle İstanbul’a yakın bir köye düğüne gider. Gençlik eseri olarak bir kadınla tanışır. Bir yer kararlaştırırlar ve orada buluşurlar. Tam harama uçkur çözeceği sırada gâipten bir el göğsüne öyle bir vuruş vurur ki, sırtüstü yere düşer. O eli gözü ile de görür. İkisi de korkarak kaçarlar ve bir daha bir araya gelemezler.
Aradan çok zaman geçer, o hadiseyi çoktan unutur. Gün gelir Gümüşhânevî Hazretlerinden ders alır ve halkasına katılır.
Bu arada Şeyh Es’ad Erbilî -kuddise sırruh- Hazretlerini duyar ve ziyaretine gider. Mübarek elini öper ve oturur.
Hazret, oğlu Ali efendi’ye hitaben: “Oğlum Ali! Gencin dersini tarif et.” buyurur.
Genç: “Efendim, benim dersim var.” der. Hazret birşey söylemez.
Huzurdan ayrılır, ikinci gün tekrar gelir. Hazret yine: “Oğlum Ali! Gencin dersini tarif et.” der.
Genç: “Efendim, benim dersim var.” diye karşılık verir. Hazret birşey söylemez.
Huzurdan ayrılır, üçüncü gün tekrar gelir. Hazret yine: “Oğlum Ali! Bu gencin dersini tarif et!” buyurur.
Genç: “Efendim, benim dersim var, ben Gümüşhâneli’den ders aldım.” deyince Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurur:
“Gümüşhâneli’den ders aldın öyle mi? Falan sene, falan kadınla buluştuğunuzda göğsüne vuran el kimin eli idi?”
Genç o anda başını yere eğer ve:
“Efendim beni affedin, beni bağışlayın!” diye yalvarır. Şeyh Ali efendi de dersini tarif eder. “Meğer Gümüşhâneli’de emaneten duruyormuşum.” der.
•​
HAKK YOLUNUN YOLCUSUNU HAKK SEÇER
 
Üst