İSLÂM’DA NESEB İDDET MÜDDETİ | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

İSLÂM’DA NESEB İDDET MÜDDETİ

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
964
Puanları
18
İSLÂM’DA NESEB İDDET MÜDDETİ

SELİM GÜRBÜZER
İslam’da “Neseb-İddet Müddeti” bilhassa yeni doğmuş bir çocuğun nesebini belirleyicilik açısından çok mühim ikili işaret taşları olarak karşılık bulur. Değim yerindeyse bu ikili işaret taşlarından birincisi soy sop yönünden belirleyicilik içerir, ikincisi de herhangi bir sebeple evliliğin sona ermesi halinde bir kadının beklemek zorunda olacağı süre yönünden belirleyicilik içerir. Ki, neseb deyince ilk evvela ana, baba ve sülale akla gelir hep. İnsanın aklına böyle düşmesi de son derece gayet tabiidir. Neticede bir çocuğun nesebi aynı soy ağacından erkek bireylerin en son halkasında yer alan babasıyla sabit olmakta.

Şayet bir insan kendi soyağacının dışında bir nesebin davasını gütmeye kalkışırsa biliniz ki davasını güttüğü neseb lafta neseb olup hakikatte yok hükmündedir. Zira İslam’da kendi soyunu sopunu inkâr edip kendince suni neseb kütüğü oluşturmak akla ziyan maraz illet olarak addedilir. Asla ısmarlama neseb kabul görmez. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.v) böylelerini lanetlemiş de. Kaldı ki, bir insan nesebini inkâr etse ne etmese ne, sonuçta kendisini doğuran anneyi de inkâr edemez ya. Öyle ya, bir çocuk ister meşru yoldan dünya gelmiş olsun ister gayri meşru yoldan hiç fark etmez her iki durumda da çocuğu doğuran anne besbellidir. Yani çocuk kimden doğmuşsa annesi o’dur. Ama işin içine baba girdiğinde baba için ortada ne hamilelik ne de doğum gibi elle tutulur gözle görülür net bir veri söz konusu olamayacağından çocuğun babası şudur demek pek kolay olmayacaktır elbet. Çünkü ihtilafa konu olan birçok neseb davalarında görüldüğü üzere çocuğun nesebinin bir başkasından çıkması ihtimal dâhilindedir. İşte bu tür ihtimal dâhilinde vuku bulabilecek hadiselere mahal vermemek adına bir çocuğun babalık yönünden nesebinin belirlenmesi noktasında sahih ya da fasit nikâhla bir araya gelmiş eşler arasında cinsel ilişkinin yaşandığına dair en ufak bir emare kifayet teşkil edebiliyor. Keza babanın kendi çocuğu olduğunu kabullenmesi de kâfidir. Tabii, neseb için bu tür dayanak teşkil edecek kifayetler nesebin görünen yüzü bakımdan kifayettir, birde nesebin görünmeyen yüzü vardır ki, o da malum ayrılık ve ölüm gibi hadiselerin ardından vuku bulacak ihtilafa konu olan neseb davaların görülmesiyle ortaya çıkacak olan kifayettir. İşte bu noktada Hanefiler bu tür ihtilafa konu olan davaların arkasından yatan sis perdesinin kalkmasına yönelik ilk adım olarak gebelik süresini en az altı ay, en fazla iki yıl bir süre olarak formüle etmişlerdir. Formüle ederken de Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu “Çocuk yatak sahibine aittir” hadis-i şeriften hareketle dünyaya gelen bir çocuğun nesebi annesinin sahih nikâh akdi kıydığı gün itibariyle üzerinden en az 6 ay veya daha üstü bir zaman diliminin geçmiş olmasıyla sabit olduğunu beyan etmişlerdir. Öyle ki bu tür sabitlik cinsel ilişki yönünden özrü olmayan bir erkeğin yatağına girdiği nikâhlı kadından doğan çocuğun babası olduğunun ilanı anlamında bir sabitliktir.

Evet, öyle anlaşılıyor ki bir çocuğun nesebi sahih nikâhın kıyıldığı an itibariyle belirlenmekte. Ancak fasit nikâh böyle değildir. Malumunuz fasit nikâhta neseb tayini cinsi ilişkiye girildiği an itibariyle belirlenir. Sahih nikâhı esas alındığında ise bir çocuğun altı ay veya altı ay üstü bir zaman dilimi içerisinde dünyaya gelmesiyle birlikte babadan nesebi belirlenmesi gerekir. Velev ki, bu zaman diliminde karı kocanın cinsi ilişkiye girip girmediği hususunda ortada her hangi bir itiraf edilmiş beyan olmasa da hüküm değişmez, yine her halükarda çocuğun nesebi sahih nikâhla evlenmiş aynı babadan sabit olur. Kaldı ki eşler arasında geçen mahremiyetin başkalarıyla paylaşılması caiz olmadığı gibi aynı kapsamda karı koca arasında ki mahremiyeti dışarıdan birilerinin sorgulaması da caiz değildir. Zaten böylesi destursuz bir şeye sorgulamaya kalkışmak hem evli çiftlere suizan etmek olur hem de haddi aşmak olacağından şer’an bu ilişkinin yaşandığının düşünülmesi icab eder.

Peki ya, iddet müddeti bekleyen bir kadının doğurduğu çocuğun nesebi nasıl belirlenir? Malumunuz bu hususta Hz. Aişe (r.anh)'ın beyan buyurduğu “Çocuk annesinin rahminde iki yıldan fazla kalmaz” sözü meselenin özünü açıklığa kavuşmasında önemli bir mihenk taşı olmaya yeter artar da. Şöyle ki; talak iddet müddeti ya da ölüm iddet müddetinin sonlandığını itiraf etmeksizin hamile kalmış bir kadının iki yıla kadar bir sürede doğum vuku bulmuşsa çocuğun nesebi talak ve ölüm nedeniyle ayrı düştüğü kocadan sabit olur. Yok, eğer kadın daha öncesinde iddet müddetinin bittiğini itiraf edip sonrasında da çocuk doğurmuşsa böyle bir durumda iki şıktan biri gerçekleşir:

-Birinci şık olarak şayet bir kadın iddet müddetini itiraf ettiği gününün üzerinden altı ay geçmeden bir çocuk doğurmuşsa bu çocuğun nesebi aynı babadan sabit olur.

-İkinci şık olarak da şayet bir kadın itiraf ettiği iddet müddeti gününün üzerinden altı ay ve üstü bir zaman dilimi geçip de çocuk doğurmuşsa, böyle bir durumda neseb sabit olmaz.

Yine bir kadın düşünün ki, gözden uzak biriyle gıyaben nikâh kıymış olsun, işte böyle bir kadının doğurduğu çocuğun nesebi gıyaben evlendiği o erkekten sabit olur. Bikere kocasının uzak diyarlarda olması cinsi ilişki kurmadığı anlamına gelmez, zira ortada nikâh söz konusu olduğundan eşlerin her an bir şekilde bir araya gelmeleri ihtimal dâhilindedir. Kaldı ki, Hanefiler bırakın eşlerin bir araya gelmelerini icabında aklen ve tasavvur yoluyla da cinsi birleşme (duhul) olabileceğini düşünmüşlerdir. Dolayısıyla Hanefiler bu noktada 'Çocuk yatak sahibinindir' hadis-i şerifini temel ölçü almakla birlikte kerameti de göz ardı etmezler. Böylece 'evliyanın kerameti haktır' düsturunu hem çocuğun nesebini belirlemek hem de kadının ırzını korumak açısından bir fırsat, bir çıkış yolu olarak görmüşlerdir. Öyle ki, bir kadın nikâhlandığı erkekle aralarında duhul (birleşme) olmaksızın boşanmış olsa da hüküm aynıdır. Yani, böyle bir kadın boşandığı günün üzerinden altı ay geçmeksizin bir çocuk doğurmuşsa, çocuğun nesebi boşandığı kocadan sabit olur. Ancak yine de Hanefiler ihtiyatı elden bırakmamak adına ortada herhangi bir cinsi ilişkinin olmaması halinde mulâane (liân-hâkim huzurunda yemin edilerek karşılıklı lanetleşme) yoluyla çocuğun nesebini reddetmenin mümkün olabileceğini belirtmişlerdir. Bunun dışında normal şartlarda bir çocuğun nesebi annesinin daha önceden beyan ettiği iddet müddeti üzerinden altı ay geçmeden doğduğu tarih itibariyle sabit olur. Bu demektir ki, altı ay ve sonrası bir zaman diliminde neseb sabit olmaz. Zaten Ömer Nasuhi Bilmenin Hukuk-ı İslamiyye Kamusuna baktığımızda bu meselelerle alakalı şu şer’i kural ve kaideler dikkatimizi çeker:

-İmamı Azam ve İmam Muhammed’e göre bir kız gerdek gecesinden sonra boşanıp akabinde iddet müddetinin bittiğini itirafla hamile olduğunu ileri sürmeksizin boşandığı tarih üzerinden dokuz aydan az bir zaman kala çocuk doğurmuşsa bu çocuğun nesebi gerdek gecesi sonrası boşandığı kocasından sabit olmaz. Bu hususta İmam Yusuf’a göre de bain talakla (tam boşanma) iki yıla kadar bir sürede, ric’i talakda (geriye dönüş olabilecek boşanma) ise yirmi yedi ay bir sürede neseb sabit olur. Peki ya ergenliğe erişmiş bir kadında durum nasıldır? Malum bu hususta İmam Azam ve İmam Muhammed hem fikir olup ergenliğe erişmiş bir kadının kocasının vefatının üzerinden on ay on günden az bir süre kala çocuk doğurduğunda, çocuğun nesebi sabit olup şayet bu zaman diliminden daha uzun bir süre aşılmışsa bu durumda neseb sabit olmaz demişlerdir. İmam Yusuf ise iki yıla kadar ki sürede neseb sabit olur demiştir.
 

Ekli dosyalar

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
964
Puanları
18
İSLÂM’DA NESEB İDDET MÜDDETİ*2
SELİM GÜRBÜZER

- Evlatlık edinmekle neseb belirlenmez.

-Her ne kadar zina yoluyla dünyaya gelen bir çocuk için neseb sabit olmasa da eğer zina eden kadının hayatta nikâhlı kocası ya da efendisi varsa nesep bunlarla sabit olur.

-Müslüman kadının gayrimüslimle birileriyle evlendiğinde doğacak çocuğun nesebi sabit olmaz.

-Kocası olmayan kadına zina eden bir kişi; ‘Bu benim zinadan olan çocuğumdur’ derse neseb sabit olmaz. Sabit olmayınca da çocuk için ömür boyu bir yıkım olacaktır. Dahası haramlığı sabit olan böylesi çirkin bir fiil sonucu dünyaya gelen çocukların ruh dünyalarını altüst olmasıyla birlikte utangaç vesikası niteliğinde ömür boyu alınlarında bir kara leke bırakacağı muhakkak. İşte zinanın yol açtığı bu tür psikolojik travmalardan dolayı toplum nezdinde hep namussuzluk olarak addedilmiştir. Hatta bu çirkin fiil tüm semavi dinlerce şiddetle kınanıp cezasız bırakılmaz da. Hele zina illeti toplumun tüm katmanlarını sarmaya görsün, artık o toplum kolay kolay iflah olmayacağı gibi fakirlik ve miskinlikten geçilmezde. Derken toplum içerisinde sonu gelmez düşmanlık ve kavgaların fitilini ateşleyecek bir veba olur. Dahası zina yeryüzünde hayır ve bereketi bitirecek, aynı zamanda nesebi ortadan kaldıracak türden çirkin bir fiil olarak gelecek kuşakları esir alır da.

- Bir adam eşine zina isnadında bulunup ve bu isnadın üzerinden altı ay daha geçmeden bir çocuk doğmuşsa neseb sabit olmaz. Fakat adam zinaya yormaz da ‘Bu benim çocuğumdur’ derse nesep kendisinden sabit olduğu gibi doğan çocuk veraset hükümlerine tabii de olur.

- Kocası on yaşından aşağı bir hanımdan dünyaya gelen çocuğun nesebi sabit olmazken, on yaş ve üzeri bir kocadan neseb sabit olabiliyor. Ancak Ebubekr’e göre ise on yaşta olsa ergen olmadıkça neseb sabit olmaz.

-Boşanmış bir kadının doğurduğu çocuğun hemen akabinde daha üzerinden henüz bir altı ay daha geçmeden yeni bir çocuk daha doğduğunda bu çocuğun nesebi yine boşanmış olduğu kocadan sabit olur.

-Bir kimsenin nesebi eşlerin itirafıyla belirlenebileceği gibi delille de sabit olur. Yani, bir adamın sadece ‘Bu çocuk bana aittir’ itiraf etmesi yetmez, aynı zamanda itiraf edenin akıl baliğ olması şartı da aranır. Oldu ya, akıl baliğ bir kimse önce itiraf edip sonra itirafından dönmüş olsa bile önceki itiraf göz önüne alınarak neseb yine kendisinden sabit olur. İlla ki ortaya bir delil konulsun deniyorsa, bu durumda delilin şüphe götürmeyecek derecede açık ve net olması gerekir ki neseb sabit olsun. Malum olduğu üzere delil noktasında iki erkek ve iki kadının şahitliği kâfidir. Ancak şu da var ki; artık günümüz teknolojisinde kimlik tayini çalışmalarıyla neseb davaları çok kolaylıkla DNA testi ile açıklık kazanabiliyor. Anne, baba ve çocuktan alınan biyolojik örneklerin DNA analiz çalışmaları sonucunda; DNA profilleri çıkartılıp karşılaştırılarak çocuğun soy bağı çok rahatlıkla tespit edilebiliyor. Böylece çocuğun hangi anne, hangi babadan olduğu neseben belirlenmiş olmaktadır. Nasıl ki, dünyada her insanın parmak izleri birbirinin aynı değilse, aynen öyle de tek yumurta ikizleri haricinde her insanın DNA tiplemeleri de farklıdır. Bu yüzden kimlik tayininde şahitlere pek iş düşmüyor, bilakis DNA analiz ve tipleme çalışmalarıyla çocuğun kime ait olduğunu belirlemek pekâlâ mümkün. Nitekim bir fakir kimse; ‘Bu benim oğlumdur’ diye delilsiz neseb iddiasında bulunsa dışarıdan bir başka birisi de buna itiraz edip kendi oğlu olduğuna dair DNA analizleriyle sabit olmuş raporu delil olarak gösterse elbette ki böyle bir durumda çocuğun nesebi delili ortaya koyan kişiden belirlenir.

- Bir kadının rahminde iki erkeğin sıvısıyla (spermi) çocuk oluşumu mümkün olsa da, bunun tam aksine bir çocuğun iki kadın sıvısından oluşması mümkün değildir. İşte bu mümkün olandan hareketle İmam Ahmed ve Hanbelî’den aktarılan görüşe göre; dünyaya gelen bir çocuğun uzmanlar tarafından üç dört erkeğe mal edildiğinde bu noktada neseb hepsinden sabit olur. Tabii ki bu tip görüşleri o çağlarda DNA testi gibi güçlü bir delilin olmamasını göz önünde bulundurarak değerlendirmek lazım gelir.

Hâsılı kelâm; şer’i neseb konusu sağlıklı kuşakların doğması ve neslin devamı için her anne ve babanın hassasla üzerinde eğilmesi gereken bir vecibedir.

İddet Müddeti

İddet Müddeti; bir kadının kocasından ayrılıp ya da ölümü gibi sebeplerle belirli bir süre beklemesi gereken zaman dilimi manasına gelen bir kavram. Mesela bir kadın düşünün ki, kocası ölmüş ya da evliliği sona ermiş, işte böyle bir durumda birincisinde ölüm iddet müddeti, ikincisinde ise talak iddet müddeti beklemek durumundadır. Ki; bir kadının başkasıyla evlenebilmesi için iddet müddetinin bitimine dek beklemesine ihtiyaç vardır. Ancak şu da var ki, bir kadın hamile iken kocası vefat etmiş, yine hamile iken kocasından boşanmış veya fesh yoluyla ayrılmışsa bu durumda doğumla birlikte iddet müddeti son bulabiliyor. Çünkü doğum yapmakla rahim (döl yatağı) temizlenmiş olur. Kelimenin tam anlamıyla hamile olan bir kadının iddet müddeti doğum yapıncaya kadardır.
Normal şartlarda bir kadının iddet müddetinin başlangıcı; boşanma, ölüm, karşılıklı fesih ve anlaşma yoluyla ayrılmanın vuku bulmasıyla start alıp bunların her biri için iddet müddeti şer’an kaç aybaşı ya da kaç temizlik günü belirlenmişse o iddet müddetinin sona ermesini beklemesi vacip olur. Sadece iddet müddeti beklemek mi? Bulunduğu meskûn mahalden nakli mekân ederekten bir yere gitmemesi de icab eder. Mesela üç talakla (tam boşama) boşanmış bir kadının iddet müddeti bitmeden seyahat etmesi caiz değildir. Hatta bainen boşanmış (tam boşanmış) veya kocası ölmüş bir kadının değil seyahat etmesi, iddet müddeti içerisinde makyaj yapması, süslenmesi, ipek giyinmesi, eline kına yakması, güzel koku kullanması ve birtakım takılar takmak gibi şeylere tevessül etmesi de caiz değildir, her halükarda sade kalması evladır. Hele ki; kocasının ölümü üzerine süslenmeye kalkışması anısına hürmetsizlik olacaktır. Kelimenin tam anlamıyla iddet müddeti içerisinde sade halde bürünür olmak bir kadın için en dikkat gerektiren mühim bir adaptır. Meseleye birde erkekler açısından baktığımızda şayet bir erkek nikâhlı dört hanımından birini boşayıp bu arada kafasına bir başka hanımla daha evlenmeyi koymuşsa boşamış olduğu kadının iddet müddeti daha sona ermeden beşincisiyle nikâh kıyması caiz olmadığı gibi çok büyük adabsızlık olur da. Belli ki böyle bir hükmün varlık sebebi hem eşlere hürmetsizlik olmasın diyedir hem de dört eş sınırı kuralının ihlal edilip çiğnenmesine fırsat vermemek içindir. Elbette ki bir erkeğin İslam’da şer’i hükümleri yerine getirmek kaydıyla dört hanımla evlenmeye ruhsat vardır. Ama şu da bir gerçek, Kur’an’da Yüce Allah tarafından beyan olunan ‘Yine de sizin için tek olması daha hayırlıdır’ ilahi hükmün de göz ardı edilmemesinde fayda vardır elbet. Hele bir insan ilk göz ağrısı diyebileceğimiz hanımının kıymetini idrak etmeksizin üç talakla boşamaya görsün, iddet müddeti sona erdiğinde boşadığına pişmanlık duyup tekrar yuva kurmak istese de şer’i ölçülere uygun hulle yapmadıkça yeniden bir nikâh kıyıp evlenmesi mümkün olmayacaktır. Tekrar nikâh kıyılabilmesi için illa ki ilk aşamada boşadığı kadının iddet müddetinin dolmasını beklemesi gerekir, ikinci aşamada da boşadığı kadının başka biriyle evlenip ayrılmasını beklemesi gerekir, üçüncü aşamada ise boşadığı kadının evlendiği erkekten ayrılıp bu ayrılık sonrasındaki iddet müddetinin de dolması gerekir ki yeniden evlenebilsin. Aksi halde yapacağı evlilik haram olur. İşte geçirilen bir dizi bu aşamalardan hikmet ise; kadının hamile olup olmadığının tespiti açısından zaman kazanmak, neseb karışıklığına meydan vermemek, taraflara tekrar bir araya gelmeleri için düşünme fırsatı sağlama, kadının karar kılacağı yeni hayata ruhen hazır hale getirmek, daha da önemlisi evlilik müessesinin oldubittiye getirilerek yok edilişinin önüne geçmektir.
 

Ekli dosyalar

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
964
Puanları
18
İSLÂM’DA NESEB İDDET MÜDDETİ*3
SELİM GÜRBÜZER

Anlaşılan o ki; iddet müddeti deyip geçmemek gerekir, bilakis bu hususla ilgili şer’i kural ve kaideler neyse harfi harfine uymak lazım gelir. Öyle ki; bir kadın çocuk yaş çağı ya da yaşlı çağında olması gibi sebeplerle hayız (adet) görmese de yine üç aylık iddet müddetine uymak zorundadır. Tabii iddet müddetiyle ilgili hükümler bu anlatılanlarla sınırlı değil, fıkıh kaynaklarında çok daha ayrıntılı bilgiler var. Biz sadece bu kaynaklar içerisinde en dikkat çeken mevzulardan birkaçına baktığımızda şu kural ve kaidelerle karşılaşırız:

-Sahih evlilikte iddet müddeti başlangıcı talak, fesih ve kocanın ölümüyle start alırken, fasit evlilikte ise iddet müddeti başlangıcı fiili ayrılıkla start alır. Fakat ric'i talakla (geriye dönüş olabilecek boşanma) boşanıp kocası ölen kadın için böyle değildir, sil baştan yeniden iddet beklemesi gerekir.

-Kocası ölen bir kadının hamile değilse ölüm iddet müddeti dört ay on gündür. Hatta kocası duhul öncesi ya da duhul sonrası ölmüş olsa da bu hüküm ayetle sabittir: “İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, kendi kendilerine dört ay on gün (iddet) beklerler” (Bakara, 2/234).

-Ölüm iddet müddeti içerisinde bir kadının nafaka hakkı düşse de iddet müddetini kocasının evinde geçirmesinde hiçbir bir beis yoktur. Her ne kadar ölümle nikâh düşse de sonuçta iddet müddeti tamamlayana dek yine o evin hanımı sayılır.

-Hayız görmeyen bir kadın boşandığında üç ay iddet müddeti beklemesi lazım gelirken, hayız gören bir kadın da ilk temizlik başlangıcından üçüncü hayız halinin bitimine kadar iddet müddeti beklemek durumundadır.

-Hayız görmeyen bir kadın ister küçük yaşta olsun ister büyük yaşta hiç fark etmez, boşandığında beklemesi gereken iddet müddeti yine üç aydır.

-İddet müddeti içerisinde hayız gören bir kadının iddet müddeti sil baştan hayız gördüğü tarih itibariyle start alır. Şu da var ki hayıza göre iddet müddeti bekleyen bir kadın hayız hali kesildiğinde bu kez ay hesabına göre iddet müddeti tamamlaması lazım gelir.

-Duhul (birleşme) ve halvet hali (baş başa) vuku bulmaksızın boşanan bir kadının iddet müddeti beklemesi lazım gelmez.

-Duhul ve halvet hali yaşamış bir kadın boşandığında iddet müddetine uyması gerekir. Hatta fasit bir nikâh ya da şüphe götürür bir duhul söz konusuysa da yine iddet müddeti lazım gelir.

-Bir erkek boşadığı hür karısının iddet müddeti dolmadan cariyesiyle evlenemez. Dahası bir erkek boşadığı kadının mahremiyle evlenmeye kalkıştığında da hüküm yine aynıdır. Hatta bir erkek, üç talakla boşadığı hanımının iddet müddeti dolmadan bir başkasıyla evlenemez hükmü de öyledir. Haram olmasının hikmeti eski evliliğinin üzerindeki etkilerinin soğutulması, şayet üzerinde eski kocasından kalan bir hak hukuk varsa bir süre koruma altına alınması ve ihtimal dâhilinde de olsa neseb karışmasının önüne geçilmesidir.

-Bir başkasından hamile kalmış bir kadınla nikâh kıyan bir erkek, hamilelik son bulmadan, yani çocuk dünyaya gelmeden cinsel ilişkide bulunması helal değildir. Hatta zinadan hamile kalmış bir kadınla nikâh kıymış olsa da bu hüküm değişmez.

-Bir adam düşünün ki, daru’l harbden kaçırmış olsun, işte kaçırılan bu kadın hayız hali görmedikçe o erkeğin cinsel ilişkiye girmesi caiz değildir.

-Bir erkek Daru’l İslam’a geldiğinde Müslüman bir kadını nikâhlamak istese de hamile olması durumunda o kadından çocuk doğuncaya kadar nikâh kıyamaz.

-Bir erkek ölümcül hastalığa tutulduğunda karısına; ‘falan kişi bu eve gelirse sen benden boşsun’ deyip, o şahısta eve geldiğinde şarta bağlı olarak talak gerçekleşir, ama bu süreçte kadının iddet müddeti bitmeden kocası vefat ettiğinde varisliği düşmüş olmaz. Yok, eğer bir erkek şarta bağlı olmaksızın ‘sen filan şahsı bu eve kabul edersen bainen boşsun’ dediği halde kadında gönül rahatlığıyla o kişiyi eve almışsa elbette ki böyle bir durumda varis olamaz.

-Zina yoluyla duhul vuku bulmuş bir kadının iddet müddeti beklemesi gerekmez. Belli ki, bundan maksat veled-i zina nesli meşru nesilden ayırt etmek içindir. Nitekim bu ayırımda; veled-i zina bir çocukla babası arasında sıhrî hısımlık bağı oluşurken, diğerinde ise gerçek anlamda asli neseb babalık bağı oluşur. Zaten İslam’da asl olanda budur, yani zinadan uzak ak ve pak bir neseb edinmek esastır. Her şeye rağmen yine de Hanbelîler ve Malikiler gayrimeşru doğumlar hususunda annenin iddet müddeti beklemesi yönünde görüş belirtmişlerdir. Tabi burada bizim içinde esas olan cumhurun görüşüdür.

Hiç kuşkusuz İslam’da iddet müddeti hükmünden maksat kadına herhangi bir yaptırım uygulamak, eza veya ceza vermek değildir, temel amaç kadının hamile kalıp kalmadığını anlamak ve gelecek kuşak açısından nesebin korunmaya alınmasıdır. Zira bir kadının kocasından her an hamile kalması mümkündür. Dolayısıyla her türlü ihtimalleri göz önünde bulundurarak şer’i hukuk hangi hususlarda ne kadar iddet müddeti belirlemişse işte belirlenen o iddet müddetine uyması gerekir. Aksi halde iddet müddeti sonlanmadan yapılan bir evliliğin nesep karışıklığına kapı aralaması kaçınılmaz olacaktır. O halde her türlü olumsuzluğa mahal vermemek için Yüce Allah’ın (c.c) şu buyruklarına uymak gerekir: “Kadınlarınızdan hayızdan ümit kesmiş olanlar ile henüz hayız görmeyenlerin iddetinden tereddüt şüphe ederseniz, (bilin ki) onların bekleme süresi üç aydır. Hamilenin iddeti ise çocuklarını doğurmaları ile biter (yüklerini bırakıncaya kadardır). Kim Allah'tan sakınırsa onun işinde kolaylık oluşturur” (Talak,65/4). Keza “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hali beklerler (hayız veya temizlik müddeti) beklerler” (Bakara, 2/228) hükmü de öyledir. Şayet bu buyrukların dışında hareket edilirse Allah korusun nasıl ki dinini inkâr eden dinsizlerin etrafımızda kol gezdiği gibi aynı ölçüde soyunu inkâr eden soysuzların da kol gezdiğini görmek her an mümkün.

Velhasıl-ı kelam nesebin korunması için şer’i kurallar neyi ortaya koyuyorsa ona riayet etmek şarttır.

Vesselam.
 

Ekli dosyalar

Üst