Biraz da "Bilenlere" Kulak Verelim.. | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Biraz da "Bilenlere" Kulak Verelim..

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Allah nasip ve müyesser kılarsa, bu başlık altında Ömer Ziyauddin Dağıstani Hazretlerinin Tasavvuf ve Tarikatlerle ilgili merak uyandıran hususlara açıklık getirdiği, delil isteyenlere deliller sunduğu ve sorulan sorulara cevap ve fetva verdiği eserini; Tasavvuf ve Tarikatlerle İlgili Fetvalar kitabını buradan zaman zaman sunmaya çalışacağım..

Tabi ki araya girilebilir, yorum ve katkılarda bulunulabilir..

Her forumda, her ortamda "delil delil" diye çırpınanların hassaten okumasını rica ve tavsiye ederim..

Bismillah Ya Allah..

Hazret-i Resulullaha adet-i zerredatça salavat.. Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammedin ve ala Ali Seyyidina Muhammed.. Bi adedi külli daim ve devaim ve barik ve sellim aleyhi ve aleyhim teslimen kesiran kesira
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Tasavvuf ve Tarikatlarla ilgili FETVALAR

Ömer Ziyâuddîn DAĞISTÂNÎ

Çevirenler
Doç. Dr. İrfan GÜNDÜZ
Doç. Dr. Yakup ÇİÇEK
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
En önce mübarek Alimimiz Ömer Ziyâuddîn DAĞISTÂNÎ'yi tanıyalım ve ilmi yerini ve kapasitesini tespit eden ifadeleri nakledelim:

ÖMER ZİYÂUDDİN (K.S.) EFENDİ HAZRETLERİ

Hayatı:

Ömer Ziyâuddîn Efendi Hazretleri (H. 1266) 1849 yılında Dağıstan'da Çerkay'a bağlı Miatlı köyünde doğmuştur. Babası ulemâdan Abdullah Efendi olup Avar Türklerindendir.

Ömer Ziyâuddîn Hazretleri gençlik yıllarında Şeyh Şâmil ve onun oğlu Gazi Mehmed Paşa'nın maiyetinde, Ruslara karşı yıllarca savaşmıştır. Daha sonra İstanbul'a gelmiş ve tahsiline burada devam etmiştir.

Bu sırada Gümüşhaneli Ahmed Ziyâuddîn Hazretleri ile tanışmış ve onun irşâd halkalarına dahil olarak kendisinden mânevi ilimlerde de “irşâd selâhiyeti” ve Râmûz el- Ehâdis'i okutma “icâzeti” almışlardır.

Mürşidinin kendisine “Hâfız Ömer” hitabı üzerine, kendi kendine çalışarak 6 ayda hıfzını tamamlamıştır. Altı saatte hatim ile teravih namazı kıldırdıkları gibi, iki rek'atlık namazda dahi Kur'an'ı hatm ettikleri olurdu. Kur'an'ı Fâtiha okur gibi okurdu.

Kendilerinin hadîs hâfızlığı da vardı. Zübdetü'l-Buhârî ve diğer bazı hadîs kitaplarını ezber bilirlerdi.

Ömer Ziyâuddîn Hazretleri dinî ilimlerde icâzet aldıktan sonra (15 Muharrem 1297) 1880'de, alay Müftüsü olarak Edirne'de 16 yıl görev yapmış, daha sonra 13 yılda Malkara Kaza Kadılığında bulunmuştur. Burada Nazife Hanım'la evlenmiş ve kendisinden 8 çocuğu olmuştur. Daha sonra 2,5 yıl da Tekirdağ kadılığında görev yapmıştır.

Meşrutiyetin ilânından sonra tekrar İstanbul'a gelmiş bir müddet sonra da Medine'ye gitmiştir. Orada Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa ile tanışıp, kendisinin daveti üzerine Mısır'a gitmiştir. O sırada Birinci Dünya Harbi devam etmekte idi. Bir ara Mısır'da İngilizler tarafından hapse atılmıştır.

Mısır'dan İstanbul'a döndükten sonra, “Dârü'l-Hilâfe Medresetü'l-Mütehassisın'de Mezhebler ve Hadîs İlmi derslerini okutmuştur.
İsmail Necati Efendi Hazretleri'nin vefatı üzerine ise Gümüşhaneli Hazretleri'nin üçüncü halefi olarak irşâd görevini üstlenmiştir. Bu arada Râmûz el-Ehâdis kitabını da okutmaya devam etmişlerdir.

Sultan Vahdettin'in bizzat gelip yaptıkları “Şeyhülislâmlık” teklifini ise, “işgal altında bulunan bir memlekette Fetva makamı işgal edilmez” diyerek kabul etmemiştir.

Hazret (H. 18 Rebiülevvel 1339) 1921 tarihinde bir Cuma gecesi 72 yaşlarında iken vefat etmişler ve Süleymaniye Camisi haziresindeki makberelerine defn olunmuşlardır.

Şahsiyeti ve Eserleri:

Kendileri uzunca boylu, beyaz yüzlü, beyaz sakallı vakur ve son derece cömert idiler. Arapça, Farsça, Rusçadan başka. Orta Asya Türkçeleri diyalektleri uzmanı idiler.

Eserleri arasında: Zübdetü'l-Buhârî Tercümesi, Lezgi dili ile mevlûd (1000 beyitlik), Lezgi dili ile Kısas-ı Enbiyâ, Buhârî-i Şerîfden Süneni Ekval-i Nebeviyye (4541 Hadîs), Kırâat-ı Aşare, Miftâhü'l-Kur'an ve daha birçokları vardır.

(Bu bilgilerin çoğunluğu “Zübdetü'l-Buhârî Tercümesi” adlı kitabdan alınmıştır.) Kendilerine Allah'dan rahmet dileriz.

...
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52

BEYÂNÂT-I FETÂVÂ-YI ÖMERİYYE Fİ'T-TARÂİKI'L-ALİYYE

İhsan ve iltifâtı büyük, ni'metleri nâ-mütenâhî olan Allahü Azîmüşşân'ın yüce adıyla... Her türlü hamd; bütün kapıları açarak güçlükleri kolaylaştıran, zulmânî ve nûrânî perdele-i aralayarak hakîkatleri gösteren Cenâb-ı Zülcelâl'e...

Salât ü selâm; sevgililer sevgilisi Hazret-i Muhammed Mustafa Aleyhi Ekmeli't-tehâyâ Efendimiz ile O'nun şerefli âl ve Ashâbına...

Tarikatlar ve tasavvufla ilgili FETVÂLAR kitabı, Kur'ân-ı Azîmü'l-Burhân ve Ahâdîs-i Nebeviyye başta olmak üzere en güvenilir fıkıh kitaplarından derlenmiş, Bâbü'l-meşâyih'in ileri gelenlerinden, Alay Müftîsi eş-Şeyh el-Hâcc Hâfız Ömer Ziyâuddîn b. Abdullah ed-Dağıstânî el-Mırtî - Allah kalblerini Mu'tî' ism-i şerifinin feyz ve bereketiyle ma'mûr kılsın - tarafından tertîb edilmiş, esere FETÂVÂ-YI ÖMERİYYE Fİ'T-TARÂKI'L-ALİYYE adı verilmiştir.

Gayret bizden, tevfîk ve hidâyet, kullarını yoların en doğrusuna ileten Cenâb-ı Hak'tandır.

 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
İNTİSÂB NİÇİN GEREKLİDİR?

SORU:

Şimdiye kadar olduğu gibi bundan böyle de, tasavvuf ve tarikat büyüklerini, yol gösterici bir şeyh ve mürşid olarak benimsemek, onlara intisâb etmek doğru mudur? İslâmî emir ve yasaklara uygun bir davranış mıdır?

CEVAP:

Tasavvuf ve tarikat şeyhlerini, mürşid olarak tanımak, onların irşâd ve işâretlerine göre özümüzü, sözümüzü ve davranışlarımızı düzenlemek şer'-i şerife (İslam Şeraitine) uygun, güzel ve hattâ herkes için lüzumlu bir husûstur.

Kendisine ma'nevî kir ve bulanıklıktan âzâde “kalb-i selim” (26 eş-Şu'arâ, 89) ihsan edilmeyen kişinin, kâmil bir şeyh ve mürşidden gönül hastalıklarından kurtulma çârelerini öğrenip uygulaması vâciptir.

Zâhiri ilimleri öğrenmenin lüzûmuna gelince; kalbi kirleten ve gönül hayâtını körelten duygulardan arınabilmek için bu ilimleri öğrenmekten müstağni (ihtiyaçsız) kalmak mümkün değildir. Gelmiş-geçmiş büyük âlimlerin pek çoğu, zâhiri ilimlerde kemâle erdikten sonra, ma'nevi hayâta girmişler, seyr ü suluk (Tarikat yolculuğu) sonunda terakki ederek irşâd mevkii'ne yükselmişlerdir. (Tuhfet-i İbn-i Hacer min kitâbi's-siyer)

Aklı başında ve âlim olan kimselerden, doğru yolu göstermelerini isteyiniz. Ki doğru yolu bulabilesiniz. Onları dinleyin. Söz ve nasîhatlerine uyun. Gösterdikleri yoldan dışarı çıkmayın. Aksi halde pişman olursunuz.” -Hadîs-i Şerîf-

Mü'min mü'minin aynasıdır.” -Hadîs-i Şerîf

Şeyhi olmayan kimsenin şeyhi şeytandır.” - Bâyezîd-i Bistâmî

Bir başka ifâde ile de:

Kılavuzu olmayan kişinin yol göstericisi şeytandır” denilmiştir.

Nitekim İmam Kuşeyri meşhûr Risâle'sinde şöyle buyurmaktadır:

“Bakıcısız ve bahçıvansız, dağ başında, kendiliğinden büyüyen ağaç, yaprakla donansa bile meyve vermez. Meyve verse de lezzeti, bağ ve bahçe meyvelerinin lezzeti gibi olmaz. Böyle bir ağaç bir yerden diğer bir yere nakledildiği zaman hem çok güzel olur, hem de bol meyve verir. Çünkü ona emek verilmiş ve üzerinde tasarruf vukû bulmuştur. (gerçekleşmiştir)

Şer'-i şerif (Şeriat), köpeklerin bile eğitilip terbiye edilebileceğini kabûl etmiş, öldürdüğü veya yakaladığı av hayvanının helâl olabilmesi için, bu konuda yetiştirilmesini şart koşmuştur. Aksi takdirde sıradan bir köpeğin getirdiği avın eti yenmez. (Rûhu'l-beyân)

Muhakkak ki köpek, hayvanların temiz olmayanlarından biri, et ve et ürünlerine karşı da en muhteris (hırslı) olanıdır. Buna rağmen o bile terbiyeyi kabûl edip eğitilebiliyor, onun ete ve kemiğe karşı olan ihtiras ve arzûsu kırılabiliyor da, mahlûkâtın madden ve ma'nen en şereflisi olan insanın bunu kabûl etmemesi nasıl düşünülebilir?

Bu yüzden meşâyih-i kirâm (Büyük Meşayihler, Şeyhler):

Kurtarıcısı ve yol göstericisini görmeyen ve bulmayan kişi kurtulamaz” buyurmuşlardır.

Bizim için, Rasûlullah'ın hayâtında ta'kîb edilmesi gereken en güzel örnekler vardır. Bu sebeple Rasûlullah’ın muhterem Ashâbı bütün ilim, edep ve ahlâki davranışlarını, Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz'den almışlardır. Bir kısım Sahâbeden:

Def'-i hâcet (tuvaletini giderme) şekline varıncaya kadar her şeyi biz Allah’ın Resûlü’nden öğrendik” haberi rivayet edilmiştir.

Fahreddin-i Râzi ise: “Bizi dosdoğru yola ilet” âyet-i kerimesinde Cenâb-ı Hakk sâdece “sırâta'l-müstakim” (İstikamet üzere olan dosdoğru yol) ifâdesi ile iktifâ etmemiş (yetinmemiş), peşinden “Kendilerine ni'met lütfettiğin kimselerin doğru yoluna ilet” ibâresini ilâve etmiştir. Bu durum, müridi, vuslata, hidâyet makamlarına ve mükâşefeye götürecek bir yolun bulunmadığına, ancak kendisini doğru yola sevk edecek, yanlışlık ve sapıklıktan koruyacak bir şeyh ve mürşide uyması hâlinde hidâyetin gerçekleşebileceğine delâlet eder” demektedir.

Bu eksiklik ve ihtiyaç bütün varlıklar için geçerlidir. Zira onların akılları hak ve hakikatin idrâkine, doğruyu eğriden ayırma gücüne yeterli değildir. Bu sebeple, eksik ve kendi kendine yeterli olmayan kimselere, kendisine uyulan ve yol gösterici olan kâmil bir mürşid gereklidir. Ki böylece onun eksik aklı, mürşidin kâmil aklı ve doğru tavsiyeleri ile takviye edilsin. O da böylece sa'âdetlerin (kurtuluş ve huzur) yoluna ve kerâmetler basamağına ulaşabilsin.

Bu gerçeğe işâret etmek üzere: “Önce arkadaş sonra yol” denmiştir.

Adı geçen ifâdeler ışığında: Herkes için hem hissi, hem de ma'nevî bir mürşidin bulunmasının zarûrî olduğu söylenebilir. (Tefsiru'l-kebir)
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
MEZHEP İMAMLARI VE TASAVVUFLA İLGİLERİ

SORU:

Dört büyük mezhebin kurucusu bulunan imamların bizzat kendileri, çağdaşı olan şeyhlerden tarikat almışlar mı? Ferdî veya toplu zikir meclislerinde onlarla bir arada bulunmuşlar mı? Teveccüh ve mukâbele ile yapılan niyaz merâsimlerine katılmışlar mı?

Tasavvuf ve tarikat büyüklerine karşı mütevâzı (alçak gönüllü) bir tavır takınıp onlara karşı saygı ve hürmet göstermişler midir?

CEVAP:

Mezkûr (adı geçen) imamların hepsi de bir şeyhe intisâb etmişler ve ondan ma'nen feyz almışlardır. Nitekim İmam-ı A'zam Hazretleri, vefatlarından iki sene önce kendi öğrencilerinden birine (Cafer-i Sadık Hazretlerine) intisâb ederek tarikat almış, vefât ederken de: “Son iki senem olmasaydı helâk olurdum” buyurmuştur.

İmam Şâfi'î Hazretleri ise, aslen ümmî (okuma yazma bilmez, zahiri ilmi olmayan), fakat gönlü ilm-i ledünnî ile dolu Şeybân-ı Râ'î gibi bir zâtın önünde, anasının dizi dibinde oturan bir çocuk gibi mütevâzı bir tavır içinde bulunur ve teveccüh (kendisine yönelmesi) için beklerdi. Hattâ İmam-ı Hanbelî Hazretleri:

—Yâ İmâm-ı Şâfi'i! Şeybân-ı Râ'î gibi bir ümmiye karşı niçin bu kadar tevâzû gösteriyorsunuz?

Diye sorduğunda O:

Yâ imâm-ı Hanbelî! Bizim ilim ve îman konusundaki sözlerimiz bu zâtta fiilen yaşanılan bir hâl ve davranış şeklinde tezâhür etmiştir

Diye cevap vermiştir. Hattâ İmâm-ı Hanbelî, imtihan etmek ve ilmî seviyesini ölçmek maksadıyla Şeybân-ı Râ'î Hazretleri'ne, fıkhın en çetrefil (Karmaşık, içinden çıkılması zor) mes'elelerinden birkaç soru sormuş, aldığı pek ince ve nükte dolu cevap karşısında hayret etmekten kendini alamamış ve düşüp bayılmıştır.

Bu hâdiseden sonra da İmâm-ı Şâfi'î ile birlikte Şeybân-ı Râî’nin zikir ve sohbet meclislerine katılmışlar, diğer âlim ve öğrencilerine de sufiyye meclislerine devam etmelerini tavsiye buyurmuşlardır.

İmam Azam Ebû Hanife rahmetullah aleyh'in vefâtından iki sene önce sûfiyye yolunu benimseyerek talebelerinden birine intisâb edip ondan tarikat aldığı, vefâtı esnâsında da: “Ömrümün son iki senesi olmasaydı Nu'man helâk olurdu” sözleriyle de bunu vecizeleştirdiği ve ölümsüzleştirdiği bilinmelidir. (Mektûbât-ı Rabbani)

İmam A'zam Hazretleri Hadîs-i Şerifte de işaret edildiği üzere, abdest suyuyla birlikte akan günâhın necâsetini keşfen gördüğünden, abdest alımında kullanılmış müsta'mel suyun, tekrar abdest almak için kullanılamayacağına hükmetmiştir. (Şa'rânî, Mîzânü'l-Kübrâ) (Yani manen bu kadar ilerlemiş büyük bir alimken helak olacağını söylemiştir)

İmam Şa'rânî Tabakât'ında İmam Şâfi'i ile Ahmed b. Hanbel'in sûfiyye meclislerine devam etme ve onların zikir ve sohbetlerinde bulunma konusunda i'tinâ gösterdikleri, kendilerine; zikir ve sohbetten başka meşgaleleri bulunmayan sûfilerle niçin haşir-neşir oluyorsunuz? Denildiğinde de:

Takvâ, zikir, muhabbet ve ma'rifetten meydana gelen dini hayâtın ana sermâyesi sûfîler nezdinde bulunmaktadır

cevâbını verdiklerini nakletmektedir.

İmâm-i Şâfi'i Hazretleri, Şeybân-ı Râî’nin huzûrunda anasının önünde diz çöken çocuğun duruş ve oturuşu gibi saygılı bir tavır içinde bulunurdu. İmam Ahmed b. Hanbel İmâm-ı Şâfi'î'nin yanında otururken bir gün Şeybân-ı Râ'î çıka geldi. Ahmed b. Hanbel:

Bu zât, zâhiri ilimlerdeki eksikliğine rağmen hâlâ bâtın ilmini elde etmeğe çalışıyor, bu yüzden kendisine fıkhı birkaç mes'ele sormak istiyorum” deyince İmâm-ı Şâfi'î: “Bunu yapma” dediyse de İmam Ahmed b. Hanbel kendisini alamayarak Şeybân-ı Râ'î ye:

“Beş vakit namazdan birini kazaya bırakıp, bilâhare kazâ edeceği zaman da bu vaktin hangisi olduğunu unutan bir kimse hakkında ne dersin? Böyle bir kimse ne yapmalı ve nasıl davranmalıdır?

Diye sordu. O'nun:

Allah'tan gâfil ve habersiz olarak yaşayan böyle bir kimse bu hâlinden vazgeçinceye ve gafleti unutuncaya kadar cezâlandırılmalıdır

şeklindeki cevabı karşısında Ahmed b. Hanbel kendinden geçerek yığılıp kaldı ve bayıldı. Ayılınca İmâm-ı Şâfi'i: “Ben sana O'na karşı gelmemeni söylememiş miydim?” dedi.

Başka bir zaman da develerin zekâtının nasıl verilmesi gerektiğini sordu ve şu cevâbı aldı:

“Fıkhın sâdece ilmiyle uğraşan sizlere göre, her beş deveye karşılık bir koyun verilir. Ama bize göre beş devenin beşi de, hattâ varsa koyun da zekât olarak verilir”

Buyurdu. “Bu konuda delilin nedir ve dayanağın kimdir?” diye sorulunca da:

“İmâmım Ebû Bekri's-Sıddîk'tır. Zira O, bir mücâhede sırasında elinde ve avucunda ne varsa hepsini ordunun teçhizi için Rasûlullaha arz ettiğinde, kendisine: “Senin ve ehl ü ıyâlin için geride ne bıraktın? Diye sorulunca: “Evet onlar için Allah ve Resûlü’nü bıraktım” cevâbını lütfetti. Bunun üzerine huzûrda bulunanlar hayret ve şaşkınlık içinde kaldılar.

Şeybân-ı Râ'i bir ümmi (Medrese rahlesinden geçmemiş, okuma yazma bilmez) idi. Ümmîsinin hâli böyle olunca, âlim olan sûfilerin durumunu buna göre düşünmek ve takdir etmek gerekir.
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
İRŞAD GERÇEĞİ VE GEREKLİLİĞİ

SORU:

Büyük âlimler ve İslâm hukukçuları (fakîhler) tarîkatlardan birine girdiler ve o tarîkat şeyhlerinden birini yol gösterici mürşid olarak benimsediler mi?

Ma'nevî bakımdan kâmil ve mükemmil bir mürşidi şeyh edinmek hakkında, fıkhî eserlerde açık bir hüküm var mıdır?

CEVAP:

Vardır. Çoğu kimseler seyr ü sulûka girmişlerdir. İmam Gazâli, Ibnü'l-Hümâm, Suyûti, İbn-i Hacer, Şa'rânî, Şürünbülâlî, Hayrüddin er-Remli, el-Hamevi, Muhşi'l-Eşbâh, 'Izz b. Abdüsselâm, Tâcü's-sübkî, Kadı Zekeriyyâ el-Ensâri, Şâzelî, Abdülkâdir el-Gîlânı, Mevlânâ Câmi gibi pek çok âlim ve fakîh buna misâl olarak verilebilir.

İmam Gazâli başta olmak üzere, pek çok imam ve âlim tarikatlardan birine intisâb etmiştir. Bu zâtın İhyâu 'ulûmiddin adındaki eserine başvurulduğunda daha detaylı ve geniş bilgi alınabilir. Durum bütün açıklığı ile görülebilir. İbnü'l-Hümâm, es-Suyûtî, İbn-i Hacer ve benzerleri bu meyanda zikredilebilir.

Riyâ, kendini beğenme (ucb), hased, ihtirâs ve benzeri kötü huylar gibi kalbi hastalıklar ile bunların mâhiyeti (içeriği), sebepleri ve kurtuluş çârelerini bilmek, bunların zıddını öğrenip yaşayarak nefsin alışkanlıklarını kırmak ve kötülüğü âmir (emreden) karakterini değiştirmek, ilâhi takdir ve tecelliye rıza göstermek gibi güzel hasletleri benimsemek demek olan bâtın ilmi, insanlardan pek azına nasib olan kalb-i selim sâhipleri dışında herkese farz-ı ayn'dır. Kesinlikle riâyeti gereken bir husûstur.

Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensari:

“Tasavvuf ve tarikat büyükleri ile bir araya gelmeyen her fakîh, kupkuru, katıksız bir ekmek gibidir. Zira ilim, ağır sorumluluklar isteyen bir haslettir. Nefsin âlimlere karşı kurduğu aldatıcı tuzaklar pek çok ve çeşitlidir. Değil öğrenciler, çoğu zaman âlimler bile kendilerini onun ağına düşmekten kurtaramazlar” buyurdu.

“Ma'nevî hayâtında irfân, gönül dünyâsında kemâl isteyen kimse, yol gösterici, kâmil ve güvenilir bir mürşid edinmelidir. Bu konuda mutaassıb (katı ve söz dinlemez) olanlara iltifât etmemelidir. Şeyhlerin en ârif ve en fazla verâ (Takva ve güzel ahlak) sâhibi olanını tercih etmelidir. Şeriat ve hakikatin inceliklerini en iyi bilen ve benimsemiş olan takvâ sâhibi bir şeyhe bağlanıp, emir ve işâretlerine boyun eğerek, kulluk görevlerinde şekilcilikten kurtulmalı, ibâdetlerinden haz almaya, huşû' ve huzû' duygusunu yakalamaya çalışmalıdır. Bu husûsiyetlere sâhip bir mürşide rastlayan kimseye düşen, söz ve sohbetlerinden istifâde ve istifâzaya (feyz alma) gayret göstermek, dinî hayâtında mükemmelliğe doğru yürümektir.

Bu durum edille-i erba'a (Kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâ) ile sâbit olduğu gibi, bütün semâvî kitapların sarih (açık) beyânı ile de teşvik edilmektedir. Hepsinde de tasavvuf; tarikat ve irfân yolu şeklinde açıklanmaktadır. Gelmiş-geçmiş semavi kitapların ve ilâhî dinlerin hepsinde durum böyle gösterilmektedir. Bütün âlem bir araya gelse, İslâmi esaslara müstenid tasavvufun bir noktasını bozmaya ve değiştirmeye kalksalar buna Kitâbî ve şer'i bir mesned bulamazlar.

Fıkıhta Şâfi'ilerin önde gelen âlimlerinden olan İbn-i Hâcer'in mezkûr mütalâası bu gerçeğin açık bir ifadesidir.
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Âlimlerin Mürşide İhtiyacı

SORU :

Şer'i hükümlere göre kendilerine uyulan mürşidlerin, kutup ve gavs derecesine vâsıl olsalar dahi, dört fıkhî mezhepten birini benimseyip, ona göre yaşaması farz-ı ayn olduğu gibi, içtihâd derecesine ulaşmış olan imamlar ile sâir âlimlerin de bir şeyh ve mürşide muhtaç bulunmalarının sebebi nedir?

CEVAP:

Âlimlerde söz, davranış ve bilgilerinin kendilerine hâl olması, kalblerindeki bazı değişikliklerin sükûnet bulması, ilme'l-yakîn (ilm ile bilmek, ilm ile yakin –anlayış- sahibi olmak) bildiklerini ayne'l-yakin (görerek bilmek ve anlayış sahibi olmak) görebilmelerini sağlamak için ehil bir mürşide muhtaçtırlar.

Nitekim Hz. Ömer el-Fârûk radıyallahü anh Enes İbn-i Mâlik radıyallahü anh'in huzûrunda diz çöküp, mütevâzi bir edâ içinde oturdu ve:

— "Yâ Enes! Siz yıllarca Rasûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem'in hizmetinde bulundunuz. Binâenaleyh O'nun huzûr-ı saâdetlerinde ömrünüzü geçirdiniz. Bu sebeple siz, münâfıkların hallerini, kalblerinde nifak bulunup bulunmadığını çok rahat kestirebilirsiniz. Benim kalbimde de nifak alâmeti var mıdır? bakınız”

diye ricâ ettiği zaman, Hazret-i Enes hüngür hüngür ağlamaya başladı. Hazret-i Ömer, Hazret-i Enes'in bu ağıt ve gözyaşlarını kalbinde nifak izleri taşıdığına hamlederek, onu bastırırcasına daha şiddetle ağlamaya başladığında Hazret-i Enes:

— "Yâ Ömer! Lütfen susunuz ve sâkin olunuz. Fârûk olan siz bile nifak belâsından bu kadar korkmaktasınız. Bu yüce hassasiyetinize bakıyor ve ben kendi başıma yanıp ağlıyorum.."

cevabını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer;

— "Yâ Enes! Nifak ve imtihandan ancak münafıklar emin olur. Allah'ın mekr ve imtihanından emin olma!”

buyurdu. Burada söylenen nifaktan maksadın şirkle değil riyâ ile ilgili olduğu unutulmamalıdır.

İmam Kuşeyri meşhûr Risâle'sinde şöyle buyurmaktadır:

Tarikat şeyhi durumunda bulunan sûfiler, nakli, aklî ve zahiri ilimleri ilme'l-yakin bilmekten, ayne'l-yakin görme derecesine yükselmiş kimselerdir. Öyle ki insanlar için gaybî olan bir şey, onlar için apaçık ve gözleri önünde seyredilebilir. Diğer insanlar taklid ve istidlâl, onlarsa tahkik ve vuslat ehlidir.

“Leylâ, bizler senin güzelliğinle aydınlanmakta, insanlar ise karanlıkta kalmaktadır” denilmiştir.

Fahreddin-i Râzî kuddise sirrehu'dan bu konuya ışık tutmak üzere şöyle bir rivâyet anlatılmaktadır.

Bağdat'a gitmek üzere yola çıkan Râzi, şehrin girişine yaklaştığı vakit, ihtiyar bir kadın dışında bütün yöre halkının kendisini karşılamak üzere beklediğini görür. Kadının hayret verici bu hareketi Râzî'ye haber verilince, onun bu davranışı merâkını celbetmiş ve ziyâret etmek maksadıyla yanına gitmiş, karşılamaya çıkmamasının sebebini sormuştu. Bunun üzerine kadın:

“— Sana ta'zim ve hürmet göstererek debdebe ile karşılamanın sebebi nedir? Ne özelliğin var ki böyle davranmak gerekiyor?” şeklinde cevap verdi. Râzi ise:

“—Ben Allah'ın varlığı ve birliğini binlerce delîl ile isbâta muktedir bir ilim adamıyım. O yüzden olsa gerek..” deyince yaşlı kadın ibret verici ve düşündürücü şu cevâbı lütfetti:

"Allah ü Azimüşşân'ın varlığı ve birliği konusunda bir şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Dolayısıyla O'nu isbât için bir delil ve dayanak aramak ihtiyâcını da hissetmiyoruz. Zira biz Cenâb-ı Hakk'ın tevhid denizinin dalgaları arasında gark olmuş, müşahede ve vuslat ehliyiz. Siz ise taklid ve istidlâl ehlisiniz.

Fahreddîn-i Râzi kadının ma'rifet ve irfan dolu bu cevâbını gönülden tasdik etti.

Sûfî ve meşâyih huzurunda mezhep imamları bile her zaman saygı ve hürmet hissi duymuşlar, onları kendi nefsleri üzerine tercih etmişlerdir. Eğer meşâyihde cezbedici böyle bir meziyet bulunmasaydı, durumun tam tersiyle tecelli etmesi gerekirdi.

Kaldı ki İmam Şâfii'nin ümmî şeyh Şeybân-ı Râi'ye gösterdiği saygı gözlerimizin önündedir. Bütün celâl, azamet ve büyüklüğüne rağmen Hazret-i Ömer el-Fârûk radıyallahü anh, Enes b. Mâlik radıyallahü anh'in önünde mütevazı bir şekilde diz çökerek oturur ve şöyle derdi:

“—Ey Enes! Sen Allah'ın Resûlü Efendimiz'in ve yüce Ehl-i beyti'nin yıllarca hizmetinde bulundun. Muhakkak ki Allah ve Celle ve Ala münâfıkların durumunu ve iç görüntülerini size öğretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hakk:

Kalblerinde hastalık olanlar, yoksa Allah'ın kendilerine besledikleri kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar? (Hem Hazret-i Peygamber'e, hem de mü'minlere kin besleyen münâfıklar kâfirlere yardım ediyor, buna karşılık iman ve cihâd gibi ilâhi hoşnûtluğa sebep olacak davranışlara yönelmiyorlardı. Bu yüzden görünürdeki amelleri boşa gitmiştir.) Biz isteseydik onları sana gösterirdik desen, onları yüzlerinden tanırdın. And olsun ki, sen onları konuşma üslûblarından tanırsın. Allah bütün işlediklerini bilir.”

Bu âyetin nüzulünden sonra Hazret-i Peygamber'e hiçbir münâfık gizli kalmadı. Hepsini simâlarından tanırdı. Münâfıkların tanınan bir başka yönleri de konuşmalarıydı. Çünkü onlar Rasûlullah’ın huzûrunda konuşurlarken Müslümanlar hakkında üstü kapalı ve incitici konuşmalar yapanlardı.)” (Muhammed 29~30) buyurmuştur.

— "Kalbime bak ey Enes! İçerisinde bir nifak alâmeti görebiliyor musun?” deyince: Hazret-i Enes, Halîfe Ömer'in nifak karşısındaki bu hassâsiyet ve endişesinden hayrette kalıp ağlamaya başlayınca, onun bu davranışının kendi kalbindeki nifaktan kaynaklandığına hükmeden Hazret-i Ömer daha şiddetle feryâd etmeğe başladı.

Bunun üzerine Hazret-i Enes radıyallahü anh:

“— Yâ Ömer! Ağlama. Ben sizin nifaktan duyduğunuz korku ve endişemizin şiddetinden ağlıyor ve sizin bile bundan emin olmamanıza yanıyorum”

deyince: Hazret-i Ömer el-Fârûk radıyallahü anh:

“— Yâ Enes! nifaktan ancak münâfıklar emin olur. Allah'ın mekr ve imtihânından yalnızca hüsrâna uğrayan gafiller emniyette olur” buyurdu. Burada sözü edilen nifak, şirkle değil riyâ ile ilgili olan nifâktır.
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Şeyh Niçin Gereklidir?

SORU:

“Ma'nevî terbiyeyi ikmâl etmek ve kemâl kazanmak için ahlâkî ve tasavvufî eserleri yalnızca okuyarak ve gereğini gerektiği şekilde yaşayarak yetişmek yeterlidir. Bir mürşid aramaya ve şeyhi benimsemeye lüzum yoktur” gibi iddialarla şeyh seçimine karşı çıkanların düşünceleri doğru mudur?

CEVAP :

Bu tür fikir ve iddialar yalan değil, fakat yanlıştır. Zira tasavvufi eserleri okumakla boş yere ömür tüketeceğine, o eserlerdeki sözler kendisinde hâl olmuş ve şahsında yaşanır bir şekle getirmiş canlı bir mürşide teslim olup onun işâreti üzere amel ederek zikir, fikir, huzûr, Allah'ın dışındaki diğer duygu ve düşüncelerden kalben kopmaya çalışması daha iyi ve daha kolaydır.

Ancak sen; ben bir mürşidi şeyh olarak, benimsemeden, şer'î ve tasavvufi eserleri okuyarak nefsin gâilelerini, kalbi hastalıkları ve tedâvi yollarını öğrenebilirim dersen ben de buna evet cevâbını veririm. Ne var ki bir kimsenin zikir, fikir, huzûr, kalbi ilgi ve alakalardan kurtulması, vücûd ve varlığıyla, bir anlık meşgûliyeti, sayısız kitap ve eserleri senelerce kuru kuruya okunmaktan daha hayırlıdır.

Hazret-i Şâh-ı Nakşibend - kuddise sırruhu'l-emced -:

“Bize göre namaz ve oruç Allah'a götüren yol olsa bile en kısa ve kestirme vuslat yolu nefy-i vücûd usûlüdür. Nefy-i vücûd (Beşeri ve bedeni ihtiyaç ve icapların Allah'ı unutturmasından kurtulma) olmadıkça, yalnızca namaz ve oruç, gaflet ve nisyânı (unutmayı) giderecek derecede vuslata (kavuşmaya) yetmez. Bu sebeple: 'Nefsinin, duygu ve düşüncelerinin, Allah'ı unutturacak ve dolayısıyla günahlara batacak şekilde dünyâya yönelişi, diğerleriyle mukayese edilemeyecek derecede büyük bir günahdır' buyurulmuştur.

Bundan dolayıdır ki sâlikin, zâhiri ve bâtıni istimdâddan (yardım ve destekten) elde ettiğini, sâdece şekilden ibâret olan namaz ve oruçta bulması mümkün değildir. Ey sâlik! Bu durumu göz önünde bulundurarak farz, vâcip ve farza bağlı sünnetlerin dışında kalan faydasız şeylere pek iltifât etme. Bunun yerine, kalbini mâsivâ bağından, Allah'tan gafil bırakan her şeyden sıyırmaya çalış. İşlerini, Allah şuûrunu dipdiri hissederek yap. Kötü âdet ve alışkanlıklarını ifnâ (yok etme) ve imhâ etmeye gayret eyle. Ma'bûd-ı ilâhi'ye (Allah’a) vuslat, her an O'nun azamet, kudret ve tasarrufunu yanı başında hissetmen, özüne, sözüne ve hareketlerine bu duyguyla şekil vermendir.

Bâyezîd-i Bistâmî - kaddesallahü sırrahü's-Sâmi -:

“Allah'ın azamet ve kudretini düşünerek bir an muhasebe (kendini hesaba çekme) ve murakabe (nefsini ve derununu manevi denetim) ile oturmak, şuûrsuz yapılan bin hacc'dan hayırlıdır. Allah'ın dışındaki bütün duygu ve düşünceleri bir kenara iterek, yalnız O'nu tefekkür etmek, gafletle ifâ edilen bin haccdan hayırlıdır. Çünkü bunlardan birincisi: Azamet-i ilâhiyyeyi hissederek ve düşünerek bir anda vuslata erer ve nisyândan (unutmaktan) kurtulur. Ama ikincisi ise: Kitap ve bilgi yüküyle dolu merkep gibi hacca gider fakat Hakk'ın azametini, O'nun va'd ve va'îdini hissedemez, düşünemez ve dolayısıyla kötü ahlâk ve alışkanlıklardan da kurtulamaz

buyurmuştur.
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
İzinsiz Zikir Olur mu?

SORU :

Bir şeyhe intisâb etmeksizin ve ondan izin almaksızın zikir ve fikirde bulunmak, evrâd-ı şerife okumak câiz midir?

CEVAP :

Câiz ise de böylesi bir zikir ve fikirle ma'nen mesâfe kat'edilemez. Terakki mümkün değildir. Silsilesi sahih yetkili bir şeyhin bereketi ve te'siri çoktur.

Şeyh ve mürşid edinmeksizin zikr ve fikr etmek mümkün olmaz mı? diye sorarsan, âdâb, erkân ve usûlüne uymak şartıyla evet derim. Ancak ruhâni terakki ve ma'nevi yükseliş kolay olmaz. Kısır bir döngü içerisinde gözü kapalı olarak dönen ve döndükçe mesâfe aldığını zanneden insan gibi uzun yol kat'ettiğini sanır ama aynı çember içinde dönüp durduğundan haberi olmaz. Yetkili ve kâmil bir şeyhin izniyle başlatılan zikrin bereketi ve te'sîri çoktur.

Feyz ve bereket isteyen bir müridin, necât (kurtuluş) isteyen bir tâlibin kâmil bir şeyhe bağlanması gereklidir.

Şeyhi olan ve irşâd edilmesini isteyen kimse kurtulmuş, şeyhi olmayan ve mürşidsiz kalan kimse de hüsrâna uğramıştır. Her hakikat tâlibine kâmil ve edib bir şeyh, nefsinin ayıplarını, nefsinin âfâtını, amellerinin fesâdını, düşmanın kalbine nüfuz etme yollarını gösteren hâzık bir üstâd lâzımdır. Ona bir baba gibi ivazsız ve garazsız nasihat edecek ve doğru yolu gösterecektir. Böyle birini bulduğu zaman, onun sohbet ve zikir meclislerine devam etmeli, onun gösterdiği âdâb ile edeplenmelidir. Ki böylece bâtıni bir hâlden diğer bir hâle seyredebilsin. Yanan bir kandilden, yakılan diğer bir kandil gibi feyz alsın. Nefsânî irâdesinden tamâmen sıyrılsın. Böyle birine teslimiyet Allah'a ve Resûlü’ne teslimiyettir.

Allah'ın Resûlü’ne ita'at eden Allah'a itâ'at etmiş olur” âyeti gereğince silsile-i şerife Allah ve Rasûlullah'ta son bulur. (Rûhü'l-beyân)
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
İrşâd İzni ve İcâzetnâme'nin Lüzûmu

SORU:

Sahih ve sağlam bir silsileye sâhip, kâmil bir şeyhden irşâd icazeti almaksızın, bir şahsın kendi kendine irşâda başlaması ve müridlerini terbiyeye muktedir olması mümkün müdür?

CEVAP:

Mümkün değildir.

Tarikatta sahih bir mensûbiyeti olmayan kimse, bilmediği ve ehli olmadığı işi yapan kimse gibidir. Böyle birinin mürşidlik da'vâsına kalkışarak irşada başlaması aslâ câiz değildir. Ancak tarikat âdâbını kâmil bir şeyhden öğrendikten, intisâb ile girdiği seyr ü sulûku başarı ile bitirip icâzet aldıktan sonra câizdir. Tarikatta Cenâb-ı Hakk'ın celâl ve cemâl tecellîlerine erdikten sonra o zâta, selefin ta'kip ettiği usûl üzere zikir telkini ve irşâd iznine dâir açık bir icâzet verilir.

İsnâd dindendir” denmiştir. Eğer silsile yoluyla nesebi ve intisâb zincirini Rasûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem'e kadar ulaştırmak olmasaydı dileyen dilediğini söyler, canının istediği gibi davranırdı.

Bu sebeple “İsnâd, mü'minin silâhı ve selefin sünnetidir” denmiştir.

Ahmed b. Hanbel ve İmam Şa'rânî'ye ait olan bu ifâdeler Envârü'l-kudsiyye'de yer almaktadır. Tarikat ehli, şeyh edinme ve benimsemenin gerekliliği konusunda icmâ etmişlerdir. Mürşid, müridin Hakk'ın huzûrunda bulunmasına mâni olan kalbindeki mezmûm sıfatları ortadan kaldırmak, namaz ve huşû'un sıhhatini sağlamak için lüzumludur.Herhangi bir vâcibin kendisiyle tamamlandığı öteki şey de vâcipdir.” Kalbi hastalıkların tedâvi yollarını öğrenmek, bu rahatsızlıkları gidermeye çalışmak vâciptir. Âyetler ve hadîsler bu vecibenin yerine getirilmesine delâlet etmektedir.

Bu ma'nevî lekelerden bizzat kendisi kurtulmuş olan bir mürşidin irşâd ve yol göstericiliği olmaksızın bunlardan kurtulmak mürid için mümkün değildir. Kendisi yüzlerce kitabı ezberlese bile durumu, tıbbi eserleri bilen, ancak hangi ilâcın hangi derde devâ olduğunu bilmeyen, hastalığın teşhisini koyamayan ve ismini dahi bilmeyen doktor taslağından farksızdır. Bu sebeple mutlaka bir şeyh edin. Sûfiyye tarikatı ve şeyhinin gerekliliği ile ilgili Kitap ve Sünnette bir delil yoktur demekten sakın. Çünkü böyle mesnedsiz ve indî bir iddia küfrü mûcibdir.

Tarikat ve tasavvuf, Muhammedi ahlâkın, Hazret-i Peygamberin söz, fiil ve davranışlarının eksiksiz yaşamasından ibârettir. Bu durum karşısında muhtevâsı Allah Resûlü’nün ahlâkı olan tasavvuf hakkında, âyet ve hadis yoktur şeklinde delil yetersizliği ileri sürmek, Kur'an'dan ibaret olan Muhammedi ahlâkın âyet ve hadislerde bulunmadığını iddia gibi bir sapıklıktır.
 
H

hod-ray

Misafir
Allah razı olsun Hirahos abi...Şimdi anladım ki bir şeyhimiz olması lazım...Ama o kadar çok şeyh var ki günümüzde...Nasıl seçeceğiz,nasıl anlayacağız acaba???Bir şeyhe gönül vermek işi bambaşka bir şey çünkü...
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
İcâzet-nâme'nin Önemi

SORU :

Şer'i ve zahirî ilimlerde kâmil bir âlimden ders okuyup, tahsilini ikmâl ettikten sonra, başkalarını okutabilmek için herhangi bir izin ve icâzet-nâmeye ihtiyaç var mıdır?

CEVAP:

Evet vardır. Ehliyet ve liyâkati isbât eden bir icâzetin bulunması gâyet güzel bir şeydir. Bâtınî ilimlerde gerekli olan bu husûs zâhiri ilimlerde de aynen geçerlidir. Ders ve tahsilini, okutabilecek ve anlatabilecek derecede ikmâl ettikten sonra, bunun üstâddan alman bir icazet ve izin belgesiyle tevsik edilmesi gereklidir.

Eşbah'da şöyle bir hâdise nakledilmektedir. İmam Ebû Yûsuf, İmam A'zam rahmetullahi aleyh'den izinsiz olarak - kendi kendisine -, başkalarına ders okutmağa başladı. İmam A'zam Ebû Hanîfe o halkaya beş mes'ele ile ilgili sorular sordurmak üzere bir adam gönderdi. O zât:

a. Bir boyacı, boyanmak üzere kendisine teslim edilen elbiseyi inkâr eder, sonra da yerine boyanmış başka bir elbiseyi getirirse bu adam boyama emeği karşılığı ücret almaya hak kazanır mı? şeklinde bir soru sordu. Ebû Yûsuf'un; kazanır ve kazanmaz diye verdiği iki tür cevâba da yanlış diyen o zât: “Boyama işi inkârdan önce yapılmışsa ücrete hak kazanır. Aksi halde alamaz” şeklinde durumu tavzih edici bir açıklamada bulundu.

b. Namaza farz ile mi, yoksa sünnetle mi girilir? diye sordu. İmam Ebû Hûsuf'un farzla girilir cevâbını yanlış, sünnetle girilir cevâbını da yanlış olarak niteleyen o zât:

Tekbir almak farz, elleri tekbir sırasında kaldırmaksa sünnettir. Dolayısıyla namaza farz ve sünnetle ikisi bir arada girilir diyerek ikaz edici bir cevap ileri sürdü.

c. Kazanda pişirilmekte olan yemek ve et içerisine ansızın bir kuş düşse, yemek ve o kuş yenir mi?

Yenmez mi? Ebû Yûsuf'un yenir ve yenmez şeklindeki cevaplarını yanlış olarak değerlendiren o zât:

“Eğer kazan içerisindeki et kuş düşmeden evvel pişmişse, et üç def'a yıkanır, suyu atılır ve yenir. Aksi halde ne yemek, ne de suyu yenmez” şeklinde cevapladı.

d. Bir Müslümanın zimmi ve hâmile olan hanımı vefat ettiğinde hangi kabre defnedilir? İmam Ebû Yûsuf'un Müslüman mezarlığına defnedilir cevâbına yanlış, zimmiler mezarlığına defnedilir cevâbına da yanlış şeklinde cevap veren o zât:

“Hanımın karnındaki çocuğun yüzünün Kıble'ye yönelmesi için, zimmî zevcenin yüzü kıble'ye ters gelecek şekilde Yahûdî kabrine defnedilir. Zira ana karnındaki çocuğun yüzü annesinin sırtına doğru dönüktür” dedi.

e. Efendisinin izni olmaksızın evlenen ümm-i veled bir câriyenin, efendisinin vefâtından sonra iddet beklemesi gerekir mi? gerekmez mi? diye bir soru daha sordu. Ebû Yûsuf'un gerekir cevâbına ve gerekmez cevâbına da yanlış diyen o zât: “Câriye ile yeni evlendiği kimse arasında zifaf vukû bulmuşsa iddet gerekmez. Aksi halde gerekir” şeklinde Ebû Yûsuf'u ikaz mâhiyetinde cevaplar verdi.

Hocasından izinsiz tedrise başlamanın yanlışlığını anlayan Ebû Yûsuf, derhal İmam A'zam Ebû Hanife'ye gelerek yaptığı yanlış davranış ve kusûrdan dolayı özür diledi. (Rûhü'l-beyân)
 

HÜRADAM

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
2 Şub 2007
Mesajlar
117
Puanları
0
Yaş
44
Mârifetullah İlmi:
İlim ikidir: Birisi zâhiri ilim, diğeri Mârifetullah ilmi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” buyurmuşlardır. (Buharî)
Nübüvvetin üstünde hiç bir rütbe olamayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük bir şeref tasavvur edilmez.
•​
Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri bu Hadis-i şerif hakkında şöyle buyurmuşlardır:
“Ulema vâris-i nebidir.” denilmek caiz olduğu gibi, “Kim vâris-i nebi ise ancak âlim odur.” diye mânâ vermek de caizdir.
Bu itibarla Hadis-i şerif’e ikinci mânâyı vermek uygun olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı bilmeyen ve tanımayan, Cenâb-ı Hakk’tan korkmayıp masiyet işleyen kimseye âlim denilmesi caiz olmaz.
Âlim billâh olan, halkı hiç bir ücret ve menfaat mukabili olmayarak liveçhillah Hakk’a, şeriat-ı mutahhara’nın emirlerine davet eder. Bunlar için büyük bir müjde vardır:
“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.” buyurmaktadır. (Âl-i imran: 110)
Hiç bir peygamberin ümmeti vâris-i enbiya mertebesine nail olmamıştır. Yani hiç bir peygamberin ümmetine “Emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i anil-münker” vazifesi verilmemiş, ancak bu vazife ümmet-i Muhammed’e tevdi ve ihsan buyurulmuştur.
Bu vazifeyi ifaya memur olan ümmetin hayırlısından murad; ulemâ-i rüsûm denilen zâhir ulemâsına peygamber varisi denilemez. Çünkü “İrs” tabiri bir pederden evlada bilâ-kesb intikal eden şeye denir. Ulemâ-i zâhirin ilmi ise irsî değil, kesbîdir. Medreselerde tahsil edilir, vehbî değildir. Vehbî olmayan ve kesbî bir ilme irs tabiri sahih olamaz. Ulemâ-i zâhire, vâris-i enbiyâdır demek asla doğru olamaz.
Âyet-i kerime’de:
“Kulları içinde Allah’tan en çok korkanlar âlimlerdir.” buyuruluyor. (Fâtır: 28)
Zira Allah-u Teâlâ’yı en çok bilen en çok korkar.
•​
Bunlar öyle kimseler ki bütün işleri Allah içindir. Hiç bir kimseden hiç bir ücret, hiç bir menfaat beklemezler. Her şeyleri liveçhillahtır, Hazret-i Allah’a dayanır.
Vâris-i enbiyâ kimdir?
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi kendisine çekmişse, emanetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nûrunu kime takmışsa, işte onlar Peygamber vârisidir.
Onların muallimi bizzat Hazret-i Allah’tır.
Âyet-i kerime’de:
“Takvâ üzere olursanız mualliminiz Allah olur.” buyuruluyor. (Bakara: 282)
Muallimleri Hazret-i Allah olduğu için ilimleri kesbî değildir, yani herhangi bir hocadan medreseden tahsil etmezler. Onların ilimleri vehbîdir, doğrudan doğruya Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’dan gelir.
Ey Nasara Yensurucular!
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu ilmi tarif ediyor ve Hadis-i şerif’lerinde buyuruyor ki:
“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak Ârif billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.
Binaenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Azîz ve Celîl olan Allah onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.”
(Erbaîn)
Kur’an-ı kerim’de beyan buyurulduğuna göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz için de müşrikler böyle söylediler. “Peygamberlik filân filân kimselere verilseydi?” dediler.
Yani Allah-u Teâlâ’nın takdir ve taksimine rızâ göstermediler. Neden? Nefis putu “Ben!” diyor, başka kimseyi dinlemiyor, o bir puttur.
•​
Onların vâris-i nebi oldukları nasıl bilinir?
Hiç kimseden hiç bir tahsil görmediği halde en doğrusunu bilirler.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz.” (Nahl: 43)
Ehl-i zikirden murad evliyâullah hazerâtıdır.
Hiç kimseden çekinmeden hakikatı söyler. Neden? Vazifedar olduğu için. Mühim olan emr-i ilâhîdir, mahlûkun hiç hükmü yoktur.
Kendilerine ihsan ve ikram edilen o lütuf ve o nûr sebebiyledir ki, Allah-u Teâlâ’nın bildirdiği kadar bütün hakikatları bilirler, hiç kimseden çekinmeden hakikatı söylerler.
Ve Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde onları şöyle tarif eder:
“Hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” (Mâide: 54)
Size Niyazi Mısrî -kuddise sırruh- Hazretlerinin bir beyitini hatırlatmak isteriz;
Ey Cahil! Merkeb izinde su gördün de,
Kendini deryada mı sandın?
Derya odur ki; derinliğini
Semek dahi bilmez ola.

İlmullah:
Tahsil görmek şarttır diyorsunuz. Halbuki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de hiçbir yerde okumamış, tahsil görmemiş ve yapmamıştı.
Hiç bir kitap okumadığı, asla hiç kimseden tek harf öğrenmediği, yazı da yazmadığı halde; geçmişin ve geleceğin ilimlerini özünde toplamıştı. Kur’an-ı kerim’i ezberinde tutuyordu.
Okuyup yazmak için bir muallimden öğrenmek lâzımdır. Onun böyle bir kimseye minnettarlığı, beşeri bir ilim kaynağına ihtiyacı yoktur.
Muallimi ve mürebbisi bizâtihi Hazret-i Allah’tır:
“Resulüm! Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın.” (A’lâ: 6)
Zira o; okumak ve yazmak için değil, okutmak ve yazdırmak için gönderilmişti. Verdiği haberlerin, öğrettiği hakikatlerin menbaı tamamen ilâhidir. O menbâdan sulanan bir şuura dünyevî tahsil aramak, böyle bir kaynağın mevcudiyetini inkâr etmek demektir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Sen kitap nedir, iman nedir önceleri bilmezdin.” (Şûrâ: 52)
“Bu Kur’an’dan önce bir kitaptan okumuş ve elinle de yazmış değildin. Öyle olsaydı, bâtıl söz söyleyenler elbette şüphelenirlerdi.” (Ankebut: 48)
Nitekim Mekke’li müşrikler Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i doğumundan itibaren tanıdıkları halde, ona iftira etmekten çekinmediler. Küçük yaşından itibaren beşeri ihtiraslardan uzak ve bütün güzel huylarla bezenmiş bir şahsiyet olduğunu bildikleri için “Emin” ünvanını vermek zorunda kalmışlardı. Allah-u Teâlâ kendisine lütufta bulunup peygamberlik verdikten sonra, ona karşı ne şekilde iftirada bulunacaklarını şaşırdılar. Kalplerde şüphe uyandırmak için; bazen sihirbaz, bazen şâir, bazen mecnun, bazen de ‘Ona bir insan öğretiyor.’ diyorlardı.
Allah-u Teâlâ onların bu iddia ve iftiralarına bir cevap olarak şöyle buyuruyor:
“Andolsun ki biz onların ‘Ona bir insan öğretiyor.’ dediklerini biliyoruz.” (Nahl: 103)
Yeri gelmişken bir temsil arzedelim.
Karadeniz Ereğli’den bir kardeş diyor ki:
Kalabalık bir konvoyla Şevket Kazan Ereğli’ye gelmişti. Bir polis memuru arabanın önünde durdu. Şevket Kazan’a “Yahu Ömer Öngüt sizin hakkınızda şunları söylüyor, küfre düştüğünüzü beyan ediyor. Siz buna neden cevap veremiyorsunuz?” diye sordu. O da “Bursa’da bir profesör var, o ona öğretiyor, o ilim okumuş değil.” dedi. Polis “Peki niçin cevap veremiyorsunuz?” dediğinde orada rezil oldu.
Binaenaleyh daha evvel de arz edilmişti ki, o kanalda kalpten kalbe ne boşalttı ise onun zerreleri var. O hülâsa, diğerleri zerreleri. Çünkü Resulullah Aleyhisselâm’ın kalbi o kadar geniş ki, genişliğini yalnız Yaratan bilir. Bunun için o hazine-i ilâhiyeden boşalan ne varsa o kalp rahat alıyordu.
Fakat kalpten kalbe boşaldığı zaman, kalp alacağı kadarını alır. Hakk Celle ve Ala Hazretleri kimisine fazla dolup tecelli eder, o da ifşa eder. Kimisine yandan vurur. O da Allah-u Teâlâ’nın nerede olduğunu bilir ve fakat feveran etmez. Çünkü voltajı fazla değildir. Onun kalbi onu almış ve anlamıştır. Bu Allah-u Teâlâ’nın hikmetindendir. Kalbe düşüyor amma feveran etmiyor.
Onun için deriz ki, “Kitaplarda yok ki okuyayım. Ben bilmiyordum ki söyleyeyim. Ne verilir, ne dökülürse o.” Öyle ise bu ilim ilmullah’tır.
•​
Resulullah Aleyhisselâm hiç bir kimseden bir şey öğrenmediği halde, müşriklerin böyle bir iddiada bulunmaları, cahilce bir iftiradan başka bir şey olmadığına dair Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“İnkâr edenler ‘Bu Kur’an olsa olsa (Muhammed’in) uydurduğu bir yalandır ve başka bir topluluk da bu hususta kendisine yardım etmiştir.’ dediler. Böylece onlar hiç şüphesiz, haksızlığa ve iftiraya başvurmuşlardır.
Yine onlar ‘Bu Kur’an, onun başkasına yazdırıp da sabah-akşam kendisine okunan eskilerin masallarıdır.’ dediler.
Resulüm! De ki: Onu göklerdeki ve yerdeki sırları bilen Allah indirmiştir. O çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”
(Furkan: 4-5-6)
Resulullah Aleyhisselâm onların bu iddiâlarından tamamen beridir, hiç bir kimseden bir şey öğrenmemiş olduğu apaçık bir gerçektir.
Bunu size açıklıyorum. Bir gün dahi zâhiri tahsilim yoktur. Allah-u Teâlâ göğsüme neler döktü ise, yani Allah-u Teâlâ bana ne öğretti ise, ne bildirdi ise onu biliyor ve o bilgiyi kitaplara döküyorum.
Şimdilik oniki büyük, otuz tane küçük kitap mevcuttur. Bu büyük kitaplar yedibin sahife yapıyor. İnşaallah’ür-rahman bu dokuzbine çıkacak. (Şu anda muhterem müellifin 21 büyük, 33 adet küçük kitabı mevcuttur. Büyük kitaplarının toplam sayfa adedi ise 12500 'e ulaşmıştır.)
İyi bilin ki Allah-u Teâlâ’nın öğrettiğini de kimse bilmez.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Öyle ilim var ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak Ârif billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.
Binâenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Cenâb-ı Hakk onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.”
(Erbâin, Ebû Hüreyre -radiyallahu anh-den.)
Az evvel de arzettiğimiz bu Hadis-i şerif; onlara verilen ilmi, beşeriyetin anlayamayacağını da teyid ediyor. Onlar bu ilimden bahsederken halk anlamaz. Çünkü akılları ve ilimleri yetmez. Onların muallimleri Hazret-i Allah olduğu için, onlara verilen ilim Allah-u Teâlâ’dan verildiği için, bir kimse âlim de olsa bu ilmi idrâk edemez. Çünkü onun muallimi benîbeşerdir. Zâhirî ilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin bu ilmi anlamaz.
İtiraz edenler bu Âyet-i kerime’lerin, bu Hadis-i şerif’lerin tecelliyâtlarından mahrum oldukları için bilmeyerek itiraz ediyorlar.
İlim mesleğinin ehli ve âşinası olmadığı, vukûfiyet kesbedemediği, ilmi ve aklı yetmediği için birinci basamakta kalmış. O ise kendisini allâme zannediyor.
HAKK YOLUNUN YOLCUSUNU HAKK SEÇER
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
İNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHARE

SORU :

Bir şeyh, intisâb etmek ve tarikat almak maksadıyla huzûruna gelen bir müridine öncelikle istihâre yapmasını öğretir ve öğütler. Bilinen ve sünnet olan şekliyle müridin istihârede bulunması doğru mudur?

CEVAP:

Doğru ve dînen de uygun görülen bir husûstur. İstihâre: Kulun sıkıntı çektiği ve tereddüte düştüğü bir konuda işi Allah'a havale ederek O'ndan hayırlısını istemektir.

Halebi; “İstihâre ve iki rek'at istihare namazı nafilelerdendir” buyurmuştur.

Hazret-i Câbir radıyallahü anh'den: Rasûlullah sallâllahû aleyhi ve sellem Kur'ân-ı Kerim'den bir sûreyi bize nasıl öğrettiyse, bütün işlerimizde istihâre etmeyi de öylece öğretir ve şöyle buyururdu :

"Sizden biriniz dünyevi bir işe yöneldiği zaman, iki rek'at nâfile namaz kılsın. Sonra da şu duayı okusun :

'Yâ İlâhi! Sen bildiğin için, senden hakkımda hayırlı olanı bildirmeni isterim. Ve kudretin yettiği için ben senden kuvvet ve tâ'at dilerim. Hayra ermemi senin büyük fazl u kereminden niyâz ederim. Çünkü sen her şeye kadirsin, bense kâdir değilim. Sen her şeyi bilirsin, bense bilemem. Sen ğayblara da tamâmen vâkıfsın.

Yâ Rabbi! Sen bilirsin, eğer bu iş; benim dinim, yaşayışım, âkıbet-i emrim, dünyâm ve âhiretim hakkında hayırlı ise bunu bana nasîb ve müyesser eyle.

Sonra bunda benim için feyz ve bereket vücûda getir. Ve eğer bu iş, benim dinim, hayâtım ve âkıbet-i emrim hakkında, dünyevi ve uhrevi husûslarda benim için bir şer ve zarar varsa bunu benden çevir. Beni de bundan çevir. Bunun için gönlümde bir meyil bırakma ve benim için hayır nerede ise müyesser et. Sonra da beni bu mukadder hayr ile hoşnûd buyur. Ey kerim olan Halikım.'
"

Bu duanın ardından ihtiyâcını Cenâb-ı Hakk'a arz eder. İstihâre neticesinde hissettiği gâlib kanaat istikâmetinde hareket eder. (Halebi)

Bir başka hadiste ise: “İstihâre eden zarar görmez. İstişâre eden pişman olmaz.

Diğer bir hadiste: “Fetvayı kalbinden iste, çünkü o hayra karşı mutmain, şerre karşı muzdarip olur. Müftiler her ne kadar fetvâ verse de, gönlünün ızdırap duyduğu şeyi yapma” buyurulmuştur.

Bu tür istihâre uyanıkken yapılabilirse de, âlimler tarafından uykuda yapılan istihâre daha uygun mütalâa edilmiştir. İki rek'at istihâre namazından sonra yukarıdaki duayı okuyan ve ihtiyâcını Hakk'ın yüce huzûruna arz eden ve öylece uyuyan mürid; rüyasında beyaz renkli temiz bir şey, Mushaf-ı şerif, mescid gibi güzel bir yer, âlim, şeyh ve benzeri büyük bir kimse görürse niyet ettiği husûs hayırlı olacak demektir. Eğer rü'yâsında çirkin, haram ve beğenilmeyen bir şey görürse istihâresini yedi def'aya kadar tekrar etmesi gerekir ki gördükleri şeytânî ve nefsâni bir aldatmaca olmasın. Rahmâni olsun. Zira şeytan zikir telkini ve tarikat alma gibi hayırlı bir işe teşebbüse rıza göstermez. Zikir, âyât-ı kirâm ve ahâdis-i şerife ile sâbit hayırlı ve şer'-i şerife uygun bir harekettir. Ayrıca namaz, oruç, hacc, zekât ve zikir gibi kitap ve sünnetle sâbit husûslarda istihâre yapılmaz. Bunun dışında meşâyih-ı kirâm, hayırlı bir işin zamanlaması ve şeyhin seçimi gibi konularda istihârenin müstehap olduğuna hükmetmişlerdir. Yapılması düşünülen ve neticesi hakkında tereddüde düşülen diğer hayırlı işler konusunda istihâre yapılması, işin Hakk'a havâle edilerek hayırlı olanın istenmesi daha uygun görülmüştür. Nitekim bir hadis-i şerifte:

Bir işi iyice düşünüp karar verdikten sonra neticesini hayır görürsen yap. Zararlı görürsen o işten vaz geç, yapma” buyurulmuştur.


İstihare Namazı Nasıl Kılınır?

Ulemânın bir kısmı, istihâre namazının ilk rek'atında zamm-ı sûre olarak Kâfirûn Sûresi'nin, ikinci rek'atında da İhlâs Sûresi'nin okunmasının güzel olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Bâcûri ise: Birinci rek'atta el-Kasas Sûresi (28) 'nin 68 ve 69. âyet-i kerimelerini; ikinci rek'atında da el Ahzâb Sûresi (33)'nin 36. âyet-i kerimesi'nin okunmasının lüzûmuna işâret etmişlerdir. Bu âyetlerin ma'nâları şöyledir:

Rabbın dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onlara ait değildir. Allah onların ortak koştukları şeylerden uzaktır. Rabb'ın onların göğüslerinin neyi gizleyip neyi açığa vurduğunu bilir.” (el-Kasas (28), 68-69).

Allah ve Resûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (el-Âhzâb (33), 36).

Şeyhinin emriyle istihâre eden bir müridin sadâkati, istihâre ile isbât edildikten sonra kendisine zikir telkini nasıl yapılır? Mürşidinin işareti ve izni ile istihâre eden ve işinin hayra vesile olmasını dileyen müridin, istihâresi ve rü'yâsında gördükleri uygun ise, şeyh müridine; gusül abdesti alarak geçmiş günahlarına tevbe etmesini, sonra iki rek'at tevbe namazı (kumasını, ardından da fakir, öksüz ve güçsüzlere tasaddukta bulunmasını emreder. Bunların eksiksiz, ifâsından sonra şeyhinin huzûruna gelir ve önünde diz çöker. Dizlerini şeyhinin dizlerine bitiştirir. Şeyh onun sağ elini musâfaha eder gibi eline alır.

Bilâhâre ondan, ömrünü törpüleyen, hayatına heder eden bütün ma'siyet, isyân ve günahlardan tevbe etmesini ister. Müridden, tevbe ettiklerine tekrar dönmeyeceğine, üzerinde hakkı bulunan hak sâhiplerine haklarını helâl ettireceğine, düşmanları ile barışarak her türlü kin ve husûmetten kurtulacağına dâir söz alır. Böylece mürid, kalbini meşgûl edebilecek, dikkatini kendisine çekerek gaflete sürükleyebilecek bu ilgi ve alâkalardan kurtulmaya çalışır. Ayrıca sünnet-i seniyye-i peygamberi'ye kesinlikle uyacağına, ruhsatları terk edip azimetlerle amel edeceğine, her türlü bid'attan uzaklaşacağına, güzel ahlâk ile ahlâklanıp, her türlü kötülük ve çirkin davranışlardan (Sakınacağına dâir yemin ederek mürid şeyhine söz verir. Ardından da mürşid ile mürid şu şekilde istiğfar ederler :

Ondan başka ilâh olmayan, Hayy ve Kayyûm olan, arzın ve semânın yaratıcısı olan Yüce Allah'tan, bütün günahlarımın ve kendi aleyhime işlediğim zulümlerin afvını isterim. Kendi kendine zulmeden bir kulun tevbe ve pişmanlığı ile O'na tevbe ederim. Çünkü kul, kendi kendisini öldürme, kendi kendine hayat verme ve öldükten sonra dirilme gücüne sâhip değildir.

Sonra şeyh: el-Fetih Sûresi (48)'nin şu 10. âyet-i kerimesini okur:

Sana biat edenler (İslâm uğrunda ölünceye kadar savaşmak üzere sana söz verenler) gerçekte Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur ve kim Allah'a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.

Bilâhare şeyh ve mürid ellerini dizlerinin üzerine kor, gözlerini yumarlar. Sonra şeyh, müridinin kalbine ta'lim ve telkin niyetiyle kalben üç def'a Cenâb-ı Hakk'ın Zât ismini “Allah, Allah, Allah,” diyerek tam bir teveccüh ve huzûr ile zikreder. Gözlerini açarlar. Şeyh ve mürid ellerini kaldırarak, şeyh duâ eder, mürid de âmin der. Ellerini yüzlerine çalarlar.

Bundan sonra mürid, şeyhinin elini öperek yerinden kalkar ve izin isteyerek huzûrdan ayrılır. Mürşidinin tavsiye ettiği şeylerle meşgûl olarak, ona verdiği ahd ve mensûbiyetle, duyduğu muhabbeti her zaman muhafaza etmeye çalışır. Verdiği söz ve yeminin gereklerini yapar. Ömrünün sonuna kadar da asla ahdini bozmaz. (Hadimi, fi't-Tarikati'n-Nakş-bendî)
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Tarikat Nasıl Alınır?

SORU :

Tarikat şeyhleri, istihâre neticesinde intisâbı uygun görülen müridlerine, kendi an'ane ve geleneklerine göre: Diz-dize ve yüz-yüze oturarak ya bir tek mürid veya birkaç mürid ile toplu olarak oturup musâfaha ederek tevbe ve istiğfar eder, Fetih Sûresi'nin 10. âyetiyle, bir Fatiha, üç ihlas-ı şerif'i, salât ü selâmı ve du'â-i lâtifi okuyarak, karşılıklı bir söz alışverişinde bulunurlar. Bu şekilde bir şeyhe biat ederek ahid alış-verişinde bulunmaları şer'an uygun mudur? Kitap ve sünnetde bununla ilgili bir delil var mıdır?

CEVAP:

Kitap ve sünnetle sâbit, oldukça da önemli bir husûstur. Zira Fahr-i Âlem Sallâllahü Te'âlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Hudeybiye andlaşmasında, kendilerinin imâmetinde Mekke-i Mükerreme'ye gitme ve Kâ'be-i Muazzama'ya girme arzusunda bulunan Müslümanların bu hareketi, inkarcı Kureyşin ileri gelenleri tarafından engellendiği zaman, bir ağaç altında 1400 kadar sahabe ile bizzat musâfaha ederek şu konularda onlardan biat almışlardır.

1. Şehid oluncaya veya Keremli Mekke fethedilinceye kadar düşmanla savaşacaklarına, korkuya kapılıp cepheden firar etmeyeceklerine,

2. Bütün ilâhi emirleri ifâ ve icrâ, şer'i yasak ve haramlardan uzak kalacaklarına söz verdiler. Böylece haklarında el-Fetih Sûresi'nin 10. âyetiyle, aynı sûrenin son kısmındaki “Rıdvân âyetleri” nâzil olmuştur.

Bîat Nedir?

Tasavvuf büyükleri ile sûfilerin, derviş ve müridlerinden ahid almaları, mürîdlerin belirli konularda onlara söz vermelerinin müstehap olup olmadığı sorulduğu zaman şöyle cevap verilmiştir:

Şeyh ile mürid arasında gerçekleştirilen ahid alış-verişi oldukça güzel bir hareket ve değer verilen bir davranıştır. Böyle bir sözleşme neticesinde varılan andlaşmanın getirdiği sorumluluk ve mükellefiyet, dervişler üzerinde bir murakabenin doğmasına, dolayısıyla onların islâmî bir hassâsiyete sâhip olmalarına sebep olur. Bu ahid ve sözleşmede şeyh müridine;

Her türlü ma'siyyet ve isyândan uzak kalacağı, bütün ibâdet ve tâ'atlara sımsıkı sarılacağı ma'nâsına gelen sözünü hatırlatarak kusûrlarına ânında müdâhale edebilir. Bu konuda oldukça çok hadis-i peygamberi mevcuttur.

a. Ubâdetü'bnü's-Sâmit radıyallahü anh'den, Rasûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem'in huzûrunda bulunan Sahâbe-i kirâmdan bir guruba şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

"Allah'a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmayacağınıza, hırsızlık yapmayacağınıza, zinâ etmeyeceğinize, çocuklarınızı öldürmeyeceğinize, ma'rûf olan hiç bir husûsta isyân etmeyeceğinize dâir bana söz verip biat ediniz. Kim söz verdiği konulara ri'âyet ederek gereğini eksiksiz ifâ ederse ecir ve sevabı Allah'a aittir. Kim de bir suç ve günah işler de cezâsı dünyâda verilirse bu cezâ o kimse için keffâret olur.

Sâhibini uhrevi ıkâbdan korur. Kim de bir günah ve suç işler Allah da bunu gizler ve ortaya çıkarmazsa (dünyâda cezasız kalırsa) neticesi Allah'a aittir. Dilerse afv eder. Dilerse cezâlandırır. Biz bu konular üzerinde Rasûlullah’a biat ederek söz verdik. Doğrusunu en iyi bilen Allahü Te'âlâ'dır.
"(Fetâvâ-yı Halîli eş-Şâfi'î el-Makdisi - kaddesallahü sırrahü'l-celi -)

Biat ve sözleşmenin tanımlanmasına gelince :

Âyet-i Kerimesi'nden sonra, bir Fâtiha-i Şerife, üç İhlâs okunur. Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve selleme salât ü selâmdan sonra, şeyh müridine takva ve benzeri güzel şeyleri tavsiye eder. (Fetâvâ-yı Halîlî)

Selemetü'bnü'l-Ekva' radıyallahü anh'den şöyle rivâyet edilmiştir:

“Biz Kudeybiye'de kaylûle uykusunda iken, Kureyşlilerin ziyaret için Mekke-i Mükerreme'ye giriş isteğimizi kabûl etmediklerini işittik. Birden Rasûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem'in münâdîlerinden birinin: “Bî'ata, bî'ata..” diye çağırdığını duyduk. Cebrail aleyhisselâm indi. Biz. ağaçlıklı ve gölgelik bir yerde bulunan Rasûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem'in huzûruna çıktık ve O'na bi'at ettik. Orada bulunan Ashâb-ı kirâm: “Mekke fethedilinceye veya şehid oluncaya kadar savaştan kaçmayacaklarına” dâir Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'e bî'at ettiler.

Kureyşliler bi'at hâdisesini duyunca korkuya kapılıp savaşmaktan çekindiler. Rasûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem'in o sene Hudeybiye'den Medine'ye dönmesi ve ikinci sene gelip Mekke'yi ziyâretle umre yapmak şartıyla sulh teklifinde bulundular. Rasûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem de: Araplar “Müslümanlar Mekke'ye kılıç kuvveti ile ve zorla girdiler” demesinler diye bu teklife rıza gösterdi. Sahâbe de aynı şekilde andlaşma yaptılar ve döndüler. Rasûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem'in Hudeybiye'den dönüşünde, başından sonuna kadar Fetih Sûresi ve sonra da şu bî'at âyeti nâzil oldu.

Muhakkak Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'e itâata sımsıkı sarılacağına, müşriklerle sonuna kadar savaşta kararlı olacağına, ilâhî emirleri ifâ ve yasaklardan sakınacağına dâir söz verenler, “Ancak Allahü Teâlâ'ya söz vermiş yani sanki Allah'la sözleşmiş ve O'na bî'at etmiş gibidir".

Çünkü Allah Resûlünün bi'attan maksadı yalnızca Cenâb-ı Hakk'ın rızası ve verilen sözle Allah'ın emirlerine sımsıkı sarılmaya ve yasaklarından sakınmaya ri'âyetin tevsikidir. Burada Rasûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem ancak bir elçi, Allah ü Te'âlâ ile kulları arasında bir vâsıtadır.

Allah'ın eli onların elleri üzerindedir"

Yâni Allah'ın eli, seninle musâfaha ve mubâyaa ettikleri esnâda sanki onların elleri üzerindedir. Böylece sözlerine sâdık kalıp, bî'atlarına hassasiyetle riâyet etsinler. Allah onları korusun ve bi'atlarının gereklerini terk etmekten onları alıkoysun. İki kişi arasında akdedilen bir alış-veriş merâsiminde, bir üçüncü şahıs bulunur, sözlerini yerine getirmeleri ve ahidlerini bozmamaları için ikisinin ellerini birbirine bağlar ve kendi ellerini de onların elleri üzerine kor ki, ahidleri sağlam, sözleri sâdık ve alış-verişleri bereketli olsun.

Araplar ticâri hayatta bu âdeti benimsedikleri için böyle bir teşbih yapılmıştır.

Ya da: “Allah'ın eli onların elleri üzerindedir” demek; “Allah'ın nazar ve nusratı, kuvvet ve kudreti onlar üzerindedir” demektir.”

Kim sözüne sâdık kalmaz ve bî'atını bozarsa, onun bu bozgunculuğunun zararı yine kendi aleyhinedir. Çünkü verdiği sözden cayan başka biri değil, bizzat kendisidir."

Kim de verdiği sözde durur ve bi'atının gereklerini hakkıyla ifâ ederse Allah onu cenneti ve rızâsı ile mükâfatlandıracaktır. Cennette cemâlini görmek ve vechini müşâhede etmek şerefine eriştirecektir."
 
Üst