• Reklamsız versiyon için ÜYE OL

Bediüzzaman Said Nursi

mustafa

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
8 Haz 2006
Mesajlar
1,972
Beğeniler
3
Puanları
0
#1
Gençliği ve Tahsil Hayatı: I. Meşrutiyet Devri
1878 (1) ’de Bitlis’in Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğan Bediüzzaman, ilk eğitimini ağabeyi Molla Abdullah’tan aldı. Beş yıl süren tahsil hayatı boyunca, bir çok medresede kısa sürelerle bulunarak ders aldı. Sonunda, Doğu Beyazıt’ta bulunan Şeyh Mehmet Celali’nin medresesinde üç ay süren bir eğitim neticesinde (2) , İcazet (3) aldı.






O dönemin medrese alimleri arasında gelenek halinde olan ilmi münazaralarda elde ettiği başarılar ve mütalaa ettiği kitapları kolaylıkla ezberine alması gibi özellikleri sebebiyle, kendisine “Bediüzzaman”(4) lakabı verildi.
1893 yılında Miran aşiret reisi Mustafa Paşa’yı yöre halkına yaptığı baskı ve zorbalıktan vazgeçirmek için (5) Cizre’ye giden ve burada bir müddet kalan Said Nursi, 1894’te Mardin’e geldi. Burada bir müddet kaldıktan sonra Bitlis’e gelen Bediüzzaman’a, Vali Ömer Paşa, Vilayet konağında bir oda tahsis etti. Bitlis’te geçirdiği iki yıllık süre zarfında Konağın büyük kütüphanesinden istifade eden Bediüzzaman, ilmi açıdan ulema ve nüfuzlu kimseler arasında hatırı sayılır bir şöhret kazandı.
İki senelik Bitlis hayatından sonra Said Nursi, Vali Hasan Paşa’nın daveti üzerine gittiği Van’da o­n yıl kadar kaldı. Konağın kendisine ayrılan bölümünde uzun süre kalarak çalışmalarına devam eden Bediüzzaman’ın zihninde, eğitim esasları ve yönetim şekliyle “Medreset’üz Zehra” adını verdiği bir üniversite projesi teşekkül etmişti.(6)
Valinin konağında okuduğu gazetelerin birinde, İngiltere’nin Sömürgeler Bakanı Gladstone’un Avam Kamarasında, elinde bir Kur’an-ı Kerim ile kürsüye gelerek; “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz o­nlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, bu Kur’an’ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları o­ndan soğutmalıyız” dediğini (7) okumuş ve buna karşılık “Kur’anın bu asra bakan manevi mucizesi”ni insanlara ispat ederek gösterme kararını vermişti.(8)
Said Nursi, idealindeki üniversite düşüncesini hükümete iletmek maksadıyla, 1907 yılının başlarında İstanbul’a gitti.(9) Hükümet, Üniversite ile ilgili dilekçeye ilgi göstermedi. Ancak İstanbul ulemasının, talebelerin, medrese hocalarının ve siyasetçilerin o­na olan ilgisinden rahatsız olarak Bediüzzaman’ı önce Tımarhaneye (10) daha sonra da hapishaneye gönderdi.
II.Meşrutiyet Devri
Said Nursi’nin serbest bırakılmasından kısa bir süre sonra 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildi. Meşrutiyetin 3. gününde, Sultanahmet’te ve daha sonra Selanik Meydanı’nda tekrarladığı ve metnini birçok gazetenin yayınladığı “Hürriyete Hitap”(11) adlı nutkunda, meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslâmiyet’e aykırı olmadığını anlatıyordu. Yine Doğudaki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekerek (12) meşrutiyetin ve anayasal sistemin İslâmiyet’e aykırı olmadığını anlatıyordu.
31 Mart 1909 ayaklanması esnasında Said Nursi, yayınladığı makaleler ve askerlere yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, olaya karıştığı iddia edilerek tutuklandı ve Divan-ı Harb-i Örfi’de, idam talebiyle yargılandı. Daha sonra “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi” adıyla neşredilen savunmasının ardından beraat etti.
Bediüzzaman 1910 yılı baharında Van’a döndüdöndü. Hakkari, Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Urfa yörelerini dolaşarak, bölgedeki aşiretleri ziyaret etti. o­nlara Meşrutiyet ve meşveretin İslami temellerini anlattığı bu seyahat notları “Münazarat” adı altında yayınladı.
1911 yılı başlarında Şam’a gelen Said Nursi, alimlerin daveti üzerine Emeviye Camii’nde bir hutbe verdi. İslam dünyasının siyasi, ekonomik ve sosyal sorunları ve çözüm yollarını anlattığı hutbesini “Hutbe-i Şamiye” adı ile neşredildi.
Şam’dan İstanbul’a geçerek Sultan Reşad’ın Rumeli seyahatine Şark Vilayetlerini temsilen iştirak etti.(13) Üsküp Üniversitesi’nin temel atma törenine katıldı. Balkan Savaşları yüzünden yapımı duran Üsküp Üniversitesi için ayrılan tahsisatın, Medreset-üz Zehra projesine aktarılmasını hükümete kabul ettirdikten (14) sonra İstanbul’dan ayrılarak Van’a döndü. Medreset-üz Zehra’nın temeli 1913 yılının yaz aylarında Van Gölü kıyısındaki Artemit’te atıldı.(15) Ancak bu defa da I. Dünya Savaşının başlaması bu projenin de ertelenmesine sebep oldu. Said Nursi de talebeleriyle birlikte Doğu Milis Teşkilatı’nı kurdu ve Van-Bitlis cephesinde gönüllü alay komutanı olarak Ermenilere ve Ruslara karşı savaştı.(16) Bu savaş esnasında, “İşarat-ül İcaz” adındaki tefsirini te’lif etti.(17) 1916’da Bitlis savunması sırasında bir çok talebesi şehid oldu, kendisi de yaralanarak Ruslara esir düştü ve Kosturma’daki esir kampına götürüldü.(18)
Şubat 1917’de başlayan Rus ihtilalinin sebep olduğu bu karışıklıktan istifade eden Said Nursi firar etti. Kosturma’dan Petersburg’a geçerek Varşova’ya gitti. Buradan da Viyana’ya geçti ve Alman makamları tarafından düzenlenen bir belgeyle de Sofya üzerinden İstanbul’a geldi.(19)
Enver Paşa, İstanbul’da kurulma aşamasında olan Darül-ül Hikmet-il İslamiye’ye o­nun da aza olarak tayin edilmesini hükümete teklif etti.(20) Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin teklifi ile de Sultan Vahidüddin tarafından kendisine İlmiye’de Mahreç payesi verildi.(21)
13 Kasım 1918’de İstanbul’un Müttefik Kuvvetler tarafından işgal edilmesinden sonra İngiliz yanlısı kamuoyu ciddi kuvvet kazanmıştı. Bunun üzerine Bediüzzaman, ulema çevresinden de İngiliz propagandalarına destek verenlerin etkisini kırmak ve halkı uyarmak için “Hutuvat-ı Sitte” adlı eserini yayınladı.(22) Bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Harrington’ın emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep oldu.(23) Anadolu’da başlayan İstiklal Savaşı’nın ve Kuva-yı Milliye’nin aleyhine çıkarılan Şeyhülislam fetvasına karşı bir de fetva yayınladı.(24) Bediüzzaman, yazı ve makalelerinde de İstiklal Savaşını ‘cihad’, Kuva-yı Milliyecileri de ‘mücahid’ ilan ederek Anadolu’daki İstiklal mücadelesini destekledi.
Bediüzzaman’ın çalışmalarını ve mücadelesini yakından takip eden Mustafa Kemal ve arkadaşları, müteaddit defalar çektikleri telgraflarla Bediüzzaman’ı ısrarla Ankara’ya davet ediyorlardı. Eski Van valisi Tahsin Bey gibi dostlarının da ısrarlı davetleri sonucu, 1922 yılının Kasım ayı ortalarında Ankara’ya gitti.(25)
Büyük Millet Meclisi ve Şeflik Devri
Bediüzzaman, 25 Kasım 1922’de BMM’nde düzenlenen resmi hoş geldin merasimiyle karşılandı.(26) Said Nursi, II. Meşrutiyet döneminde Van’da temelini attığı fakat savaş yüzünden inşaatı başlatılamayan üniversitenin yeniden kurulması için mebuslara bir kanun teklifi hazırlattırdı. Bu teklif mecliste bulunan 200 milletvekilinden 163’ünün imzasıyla kanunlaştı.(27) Mecliste bir beyanname (28) yayınlayarak namazın önemini anlattı ve o­nları dinin emirlerine riayet etmeye davet etti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal bundan rahatsız oldu ve aralarında sert tartışmalar yaşandı.(29) Bu olay, Bediüzzaman ve yeni rejimin kurucuları arasındaki görüş farklılıklarının ilk işaretleri idi.
Ankara’daki çalışmaları sırasında yeni rejimin önde gelenlerinin bambaşka bir yolda olduğunu anlayan Bediüzzaman, Şark Vilayetleri Umumi Vaizliği ve mebusluk tekliflerini reddederek (30) 1923 yılının Mayıs ayı başlarında Van’a gitti.(31)
1925 yılında patlak veren Şeyh Said isyanına destek vermemesine ve hatta o­nu isyandan vazgeçirmeye çalışmasına rağmen hükümet, Bediüzzaman’ı 1925 yılının Mayıs ayı ortalarında Burdur’a sürgüne gönderdi.
25 Ocak 1926’da Isparta’ya nakledilen Bediüzzaman, oradan da Isparta’nın daha ücra bir köyü olan Barla’ya nakledildi.(32) Barla, bir iman inkılabına beşiklik ediyordu. Risale-i Nur Külliyatının büyük bir kısmı burada neşredildi.
Said Nursi’nin Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, daha yakından kontrol edebilmek amacıyla o­nun 1934 yılının yaz aylarında Isparta’nın merkezine getirilmesini istedi. Bediüzzaman, burada da iman hizmetinden geri durmadı. Polis 20 Nisan 1935 de Said Nursi’nin oturduğu evde arama yaptı ve o­nun bütün kitaplarına el koydu. Bediüzzaman’ı da emniyete götürerek sorgulayan polis suç unsuru herhangi bir şeye rastlamayınca serbest bırakmak zorunda kaldı. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatıldı. Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlara bindirilerek Eskişehir hapishanesine gönderildi.
Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava müddetince tutuklu kaldı. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nin 19 Ağustos 1935 tarihinde verdiği kararla, Said Nursi’ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu’da mecburi ikamet; o­n beş talebesine de altışar ay hapis cezası verildi.(33)
Eskişehir Cezaevi’nden tahliye edilen Bediüzzaman Said Nursi serbest bırakılmayarak, polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu’ya gönderildi. Kastamonu’da da Bediüzzaman’ın etrafını yeni talebeleri almaya başlamıştı.
Said Nursi, 20 Eylül 1943’ de Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklandı. Ağır hasta olmasına rağmen 3 Ekim 1943 tarihinde Isparta’ya gönderildi. Askeri konvoyla Çankırı üzerinden Ankara’ya oradan da trenle Isparta’ya getirildi.
Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli’deki davayla birleştirilmesi kararının alınmasıyla 25 Ekim 1943’te Denizliye sevk edildi. Denizli hapsi yine tecrit altında başladı. Çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur’un telifine devam etti. 15 Haziran 1944 günü Mahkemenin verdiği berat ve tahliye kararına (34) rağmen CHP hükümeti Said Nursi’nin Afyon’un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını emretti.
Emirdağ’a gelen Bediüzzaman hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirildi. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve tarassuda tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Bediüzzaman’a Denizli hapishanesini bile aratıyordu. Hukuki ve kanuni yollardan Bediüzzaman’ı alt edemeyen muhalifleri o­nu zehirleyerek imha etmek istiyordu. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ’da gerçekleşmişti.
Bu zulümler ve olumsuzluklar yaşanırken Risale-i Nurların telifi devam ediyor ve sıkıntıları hafifletecek sevindirici gelişmeler oluyordu. Yargıtay Birinci Ceza dairesi, 30 Aralık 1944 tarihinde verdiği kararla Savcı tarafından temyiz edilen Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararını o­nayladı. Diğer bir gelişme ise artık Risale-i Nurların teksir makinesi ile çoğaltılması imkanının doğması idi.
Her geçen gün Risale-i Nurların yaygılaşarak muhtaçlara ulaşması Hükümeti yine rahatsız etmeye başlamıştı. 17 Ocak 1948 günü Said Nursi ve o­n beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishasine gönderildiler. Bütün ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman yazmaya devam ediyor, o­ndördüncü ve o­nbeşinci Şuaları burada yazarak Risale-i Nurların telifini tamamlıyordu.
Ve nihayet mahkeme, 6 Aralık 1948 tarihinde Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezasına hükmetti. Karar temyiz edildi ve Yargıtay, kararı Bediüzzaman’ın lehine bozdu. Yargıtay’ın bozma kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağladı. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, 20 Eylül 1949’da serbest bırakıldı. Ancak Ankara’dan gelen emirle Afyon’da mecburi iskana tabi tutuldu ve nihayet 28 Aralık 1949 tarihinde Emirdağ’a dönebildi.
Demokrat Parti Devri
Bediüzzaman, 14 Mayıs 1950’de başlayan Demokrat Parti devrini 23 Ağustos 1953’e kadar kaldığı Emirdağ’da karşılamıştı. Demokrat Parti iktidarının getirdiği ferahlığa rağmen, CHP’li bürokrasi Bediüzzaman’la uğraşmaya devam ediyordu. 1951 yılında Emirdağ’da şapka meselesinden Bediüzzaman’a bir dava açılmış ve ifadesi alınmıştı. Bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul’da, Gençlik Rehberi adlı kitabı hakkında bir dava daha açılmıştı. Bediüzzaman bu davanın duruşmasına katılmak için 22 Ocak 1952 tarihinde İstanbul’a gitti. 5 Mart 1952’de yapılan son duruşmada mahkeme heyeti, men-i muhakeme kararı vererek davayı sonuca bağladı. Bir süre için Emirdağ’a giden Bediüzzaman, 1953 yılının bahar mevsiminde tekrar İstanbul’a döndü.
İstanbul’da yaklaşık üç ay kadar kalan Bediüzzaman, 1953 yılının ortalarında Emirdağ’a oradan da 23 Ağustos 1953’te Isparta’ya geldi. Isparta’da açılan bir davanın daha sorgu hakimliğinde iken reddedilmesi ile artık o­nun hayatında mahkemeler devri kapanmıştı. Bu arada Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı talebeleri tarafından kaleme alınmış ve bizzat kendisi tarafından kontrol edildikten sonra gerekli düzeltmeler yapılarak Risale-i Nur Külliyatı’na dahil edilmişti.
2 Aralık 1959’da Ankara’ya yaptığı ziyaret artık Bediüzzaman’ın veda seyahatlerinin başladığını gösteriyordu.
Ankara’da bir gece kalarak dost ve talebeleriyle görüştükten sonra 3 Aralık 1959 günü Ankara’dan Emirdağ’a, oradan da Isparta’ya gitti. Ancak, o­n beş gün sonra tekrar Emirdağ’a döndü. Konya’daki talebelerinin daveti üzerine 19 Aralık 1959 günü Emirdağ’dan ayrılarak Konya’ya gitti. Burada talebeleriyle görüştü ve Mevlana’nın türbesini ziyaret etti. Aynı gün Isparta’ya gitmek üzere Konya’dan ayrıldı.
Talebelerinin daveti üzerine 31 Aralık 1959 günü Ankara’ya geldi. Burada bir gece kaldı ve ertesi gün İstanbul’a hareket etti. İstanbul’da da bir gece kalarak talebeleriyle görüşüp vedalaştı ve 3 Ocak 1960 gününün akşamında Ankara’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. “Vasiyetnamem Hükmündedir” dediği son dersini Ankara’da yaptı.
6 Ocak 1960 günü saat 10.30 sularında Konya’ya gitmek üzere hareket etti. Konya’da kardeşi Abdülmecit’i ve Mevlana’nın türbesini ziyaret ettikten sonra Emirdağ’a, dört gün sonra da Ankara’ya gitmek için yola çıktı. Ancak bu kez Said Nursi’nin şehir merkezine girişi polis tarafından engellenmişti.(35)
Ankara’ya girmesi engellenen Said Nursi, Emirdağ’a geri döndü. Buradaki bir haftalık ikametinden sonra 20 Ocak günü Isparta’ya gitti ve bir buçuk ay da burada kaldı. Ramazan ayı geldiğinde Bediüzzaman ağır hastaydı. Takvimler 19 Mart 1960 tarihini gösteriyordu. Said Nursi yanındaki talebelerine Urfa’ya gitmek istediğini söyledi. Arabası hazırlandı ve 83 yaşındaki Bediüzzaman ağır hasta haliyle arabanın arka koltuğunda yola çıktı. 20 Mart’ta yağmurlu bir havada başlayan bu yolculuk o­nun son yolculuğuydu.
21 Mart günü Urfa’ya ulaşıldığında talebeleri kendisine Halilürrahman Dergahı’nı göstermek istediler. Ama o yürüyemeyecek kadar ağır rahatsızdı. o­nu şehrin en iyi oteli olan İpek Palas Oteli’ne yerleştirdiler. Bu arada otele gelen polisler, İçişleri Bakanı’nın emriyle derhal Isparta’ya geri dönmeleri gerektiğini tebliğ ettiler. Bunu duyan halk otelin önüne toplandı. Polis, Bediüzzaman ve yanındaki talebelerinin ısrarla Urfa’dan ayrılmalarını istiyor ve Ankara’nın emrini hatırlatıyordu.(36) Bu baskı sürerken Bediüzzaman 23 mart 1960 günü, 27 numaralı odada sabaha karşı vefat etti. Hayatı boyunca dayanılması güç acılara ve baskılara maruz kalmasına rağmen hayat tarzıyla bir destan yazan Bediüzzaman, arkasında miras olarak 6000 sayfalık Risale-i Nur Külliyatı ile milyonlarca Nur Talebesini bırakmıştı. Bediüzzaman’ın naaşı Halilürrahman Dergahı’nda kendisine ayrılan türbeye defnedildi.
Bediüzzaman’ın vefatından iki ay sonra 27 Mayıs 1960’da bir hükümet darbesi oldu. Alparslan Türkeş’in liderliğinde kurulan Milli Birlik Komitesi hükümeti, ilk iş olarak geniş çaplı tevkifler başlatarak Demokrat Partinin ileri gelenlerini Yassıada hapishanesine topladıktan sonra, Bediüzzaman’ın kabrinin nakledilmesine karar verdi. Kanuni prosedürü de ihmal etmeyen ihtilal komitesi Bediüzzaman’ın Konya’da yaşayan kardeşi Abdülmecit Nursi’den bir nakil dilekçesi alarak 12 Temmuz 1960 gecesi Urfa’daki mezarını kırdırdı. Bediüzzaman’ın naaşı askeri bir uçağa konularak Afyon askeri havaalanında indirildi ve yerini Abdülmecit Nursi’nin de bilmediği bir mezara defnedildi.(37) Hayatında iken O’nun varlığını istemeyenler, vefatından sonra da rahat bırakmamışlardı.
DIPNOTLAR:
(1) 1878 tarihi için bkz. Doğum Tarihi.
(2) Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990, C.1, s. 10.
(3) Sadık Albayrak, Son Devrin İslam Akademisi, İstanbul, 1972, s. 198.
(4) Bediüzzaman Said Nursi, İçtimai Reçeteler, İstanbul, 1990, C.1, s. 23. ; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, 1990, C. 1, s. 76.
(5) Abdurrahman Nursi, Bediüzzaman’ın Hayatı, İstanbul, 1993, s. 28.
(6) Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990. C.1, s. 24.
(7) Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Germany, 1994, s.438.
(8) Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Germany, 1994, s. 83.
(9) Abdurrahman Nursi, Bediüzzaman’ın Hayatı, İstanbul, 1993, s. 45
(10) Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, İstanbul, 1995, s. 87.
(11) Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, İstanbul, 1995, s. 73.
(12) Age.s. 21
(13) Age.s.69. ; Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Germany, 1994, s. 402.
(14) Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Germany, 1994, s. 439.
(15) Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, 1990, C.1, s. 297.
(16) Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Germany, 1994, s. 77.
(17) Bediüzzaman Said Nursi, İşârât’ül İcâz, İstanbul, 1994, s. 13.
(18) Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990, C.1, s. 28.
(19) Age. s. 234. ; Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990. C.1, s. 29.
(20) Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990. C.1, s. 29.
(21) Sadık Albayrak, Son Devrin İslam Akademisi, İstanbul, 1972, s. 201.
(22) Bediüzzaman Said Nursi, Mektubât, Germany, 1994, s. 76.
(23) Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, Germany, 1994, s. 387.
(24) Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990. C.1, s. 193.
(25) Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, Germany, 1994, s. 462.
(26) Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul, 1994, s. 254.
(27) Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikası, Germany, 1994, s. 439.
(28) Beyannamenin metni için bkz. Bediüzzaman Said Nursi, Bediüzzaman Said Nursi: Tarihçe-i Hayatı, Germany, Temmuz 1994.
(29) Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, Germany, 1994, s. 387. ; Bediüzzaman Said Nursi, Mektubât, Germany, 1994, s. 214.
(30) Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, Germany, 1994, s. 314.
(31) Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, 1990, C. 1, s. 457.
(32) Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul, 1994, s. 279.
(33) Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, 1990, C.2, s. 832.
(34) Age.s. 1079.
(35) Age.s. 1629, 1635. ; Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Germany, 1994, s. 453.
(36) Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, 1990, C.3, s. 1735, 1739.
(37) Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul, 1994, s. 454.
 

SuskunSuvari

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 Ocak 2007
Mesajlar
53
Beğeniler
0
Puanları
0
#3
Said Nursî 1873 yılında Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde doğmuştur. Ciddi anlamda sadece üç ay medrese tahsili yaptığı kabul edilmektedir. (Tarihçe, 33). Buna rağmen "Molla Said"in daha 16 yaşlarında iken, yaptığı tartışmalarda yörenin bütün alimlerini susturduğuna inanılmaktadır. Cizre'nin (Tarihçe, 40), Siirt'in (Tarihçe, 37) daha doğrusu bütün Doğu Anadolu'nun alimleri mat edildikten sonra, 1896'da İstanbul'a gelir gelmez, orada da meydan okurcasına bütün ulema ile münazaraya girişmiş, onları da susturmuştur! (Tarihçe, 48). Artık Nursi'nin hedefi bütün dünya alimleridir: 35 Yaşlarında iken, o günlerde İstanbul'a gelmiş bulunan, Ezher Şeyhlerinden Şeyh BAHlD ile münazaraya girişmiş ve haliyle onu da pes ettirmiştir! (Tarihçe, 49-50).
Bu yıllarda (1907) Said Nursî delilik muamelesi görerek, Toplası Tımarhanesine kapatılmıştır. (Şahiner, 70 vd.)
II. Abdülhamid'in "istihdafına karşı çıkan Nursî, 1908 yılında Selanik Hürriyet meydanında meşrutiyet nutku atacak kadar meşrutiyetçidir. (Şahiner, 81).
Osmanlı istihbarat servisi olan Teşkilat-ı Mahsusa'da Nursî görev almıştır. (Şahiner, 128-131). I.
Dünya savaşında Ruslar'ın eline esir düşmüş ve esareti yaklaşık iki buçuk yıl kadar sürmüştür. (Tarihçe, 104)
Yeni kurulan Kuvay-ı Milliye'yi destekleyen Nursî, çağrı üzerine 1922'de Ankara'ya gitmiştir. (Tarihçe, 124}. Ve o şimdi artık Cumhuriyetçidir. (Emirdağ L. 27). 1950 Yılından itibaren de demokrat olacaktır...
1950 Mayısında DP'nin iktidara gelmesiyle Reis-i Cumhur Celal BAYAR'a telgraf çekerek, yeni hükümeti tebrik eder. (Emirdağ L. 280). Celal Bayar da bilmukabelede bulunmuştur. (Şahiner, 350). Nursî'nin öğrencileri de DP'lilere akıl vererek, hem nurcuları ve milleti memnun etmek, hem de Amerikan yardımcılarını kaybetmemek için ezan meselesini v.s. tamir etmeleri gereğini tavsiye ve telkin ederler. (Emirdağ L. 288). Bu kanaatin asıl sahibi de kendisidir. (Tarihçe, 547).
CHP döneminde hapishanelerle barışık olan Said Nursî için 1956 yılı artık DP'lilerin bizzat, kitaplarını yayınlamak için teklifte bulundukları bir dönemdirl (Şahiner, 376). Her şeyin bir karşılığı olmalıdır; O da "dindar demokratları" her fırsatta över ve 1957 seçimlerinde oyunu da onlara verir... (Şahiner, 378)
1960, Said Nursi'nin ölüm yılıdır.

Mütercim Said Nursî

Said Nursî bir mutasavvıf olarak adlandırılmamasına rağmen, bütün söylemleri, dîni anlayış ve yorumlayış biçimi tamamen tasavvufîdir; tasavvuf kültürünün bütün mentalitesini içkindir. Yani o, adı konulmamış bir mutasavvıftır.

Said Nursi, risalelerini Allah'a atfeder. Kitaplarının hemen hemen tamamında, kendisinin Allah tarafından görevlendirildiğine inandığını gösteren beyanatlara rastlamak mümkündür. Hatta bu kanaati o kadar kesin ki, kendinde manevî kuvvetler bulunduğuna, istese 28 senelik düşmanlarından intikamını bir günde alacağına inanmaktadır. (Tarihçe, 550). Fakat özellikle "Sikke-i Tasclîk-i Gaybî" adlı risalesinde baştan sona, kendisinin bilgileri doğrudan Allah'dan aldığını olanca çıplaklığıyla, gayet samimane(!) anlatmaktadır. Onun zihin yapısını anlamak için sadece bu risalesini tetkik etmek yeterlidir. Kitabının adı da, kendisine gaibden gelen bilgilerin doğruluğunun, isbatının kanıtı, mühürü anlamını ifade etmektedir...

Nursî'nin, andığımız kitabında anlattığı, kendisiyle ilgili bir anekdot, ta küçükten beri nasıl bir haleti ruhiye ile yetiştiğini ifşa etmektedir: Daha kendisi 8-9 yaşlarında iken, etrafındakilerin Nakşî olmalarına ve orada meşhur Hizan Gavsı'ndan istimdat ederlerken, kendisi Gavs-ı Geylanî'ye hitab etmekte, ondan istimdat etmektedir! Binlerce kez, kaybolan bir şeylerini buldurmak için Gavs'ı yardıma çağırmış ve yardım görmüştür! (Sikke, 116). Yani molla Said övüneyim derken, kendini ele vermiş... Çünkü Allah'dan başkasını bu anlamda yardıma çağırmanın şirk olduğunu Kur'an bize öğretmektedir.

Said Nursi'nin doğup-büyüdüğü çevrenin, şeyhlerin mutlak otoritesine dayalı mistik kültürü, evliyalar menkıbeleri, onun gelecekteki kişiliğinin ve din anlayışının temelini oluşturuyordu.

O da diğer sufiler gibi kitap yazımına rüya ile başlıyordu. Çocukluğunda (12-13 yaş) gördüğü bir rüyada Hz. Peygamberin elini öpmüş ve Peygamber, "ümmetine sual sormamak kaydıyla" ona Kur'an ilimlerinin verileceğini müjdelemiştir(!) (Tarihçe, 32-33). Bir başka rüyasında da Abdulkadir Geylanî ona Miran aşireti reisi Mustafa Paşa'ya giderek, onu namaz kılıp zulümden vazgeçmeye çağırması, aksi durumda öldürmesi talimatını vermiştir. Molla Said de rüya gereğince davranmıştır. (Tarihçe, 39 vd.).

Şimdi burada Said Nursi'ye, rüyada Allah'dan Kur'an ilimlerini almanın imkanından, kendisinin yoksa nebî mi olduğundan sormazdan önce; A. Kadir Geylani'nin, mezarda çürümüş olduğu halde, dünyaya nasıl hükmettiğinin, bu gücü nereden aldığının, yoksa yarı-ilah mı olduğunun sorulması ilzam eder. Üstelik, kabirden dünyayı yöneten Geylanî'nin, sözkonusu görevi bizzat kendisinin ifâ etmeyip de Nursiyi görevlendirmesi de bir nebze çelişki olmuyor mu?
Anlaşılan o ki, böyle büyük(!) rüyalarla anlatılmaya çalışılan küçük(!) dünyalar var, onun için bu rüyalara ihtiyaç var!
Said Nursî, risaleleri yazmakta kendisinin sadece bir "mütercim" olduğuna kesin olarak inanmaktadır. O, bu risaleleri ihtiyarı dışında yazmıştır! (Sikke, 91). O yalnızca, kendi hissesine "şükretmek" düşen bir mütercimdir. (Sikke, 60).
Şakirtlere göre, Celcelutiye, Mesnevi-i Şerif ve Fütuhul Gayb gibi eserlerin müellifleri, nasıl yalnızca
bunların mütercimleri iseler, Üstadları da aynen öyledir! Risale-i Nur tamamen Kur'an'ın nurudur. (Sikke, 215).
"İ'caz-ı Kur'an"ı beyan etme görevini kendisine, "vakıa-i sadıka" da gördüğü "mühim bir zat" vermiştir! (Sikke, 187). Bu mühim bir zat, Allah mıdır, peygamber midir, bilemiyoruz.

Said Nursî, kendisinin Şark tarafından zuhur edecek nur olduğuna (Sikke, 189) kesin inanmıştır, hernen hemen bütün risalelerini kendisinin yazmadığını, kendinin bundan aciz olduğunu, hakikatleri beyan etmede o kadar başarılı olmadığını... anlatır. Dolayısıyla Nursinin yazıları "doğrudan doğruya bir inayet-i ilahiyye ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-İ Kur'aniyye"dir. (Sikke, 192, 195). Yani, risaleler, telaffuz edilmese de vahiyden başka birşey değildirler! Zaman zaman, risaleleri yazarken, kuş v.s. suretinde gelip, kendisini murakebe ve taltif eden (Sikke, 196), gayb alemiyle bağlantılarını ifşa(!) eder.

Şakirtleri, üstadlarının "zevahiri kurtarmak için" üç aylık bir tahsil müddeti içinde evvel ve ahirîn alemlerine, ledünnî ilimler ve eşyanın hakikatına, kainatın esrarına, ilahî hikmetlere varis kılındığına inanmaktadırlar. Ve üstelik şimdiye kadar hiç kimse bu makama nail olamamıştır! (Sikke, 216). Nursi'nin bizzat kendisinin de, Risale-i Nurlar dışında bir tek kitaba dahi ihtiyaç duymamış (okumamış) olması (Kastamonu L. 48), acaba, geleneksel kabuldeki, peygamberin ümmî oluşuna bir atıf, bir nazire midir bilinmez... Risale-i Nur onun değildir (Emirdağ L. 46, 49), Allah'a aittir...

Said Nursi'nin, "izin olmadığından yazılmadı"; "bir iki sahife yazdım, perde kapandı..."; "birden şiddetli ihtar ile"; "bir meseleyi beyan etmek ihtar edildi"; (Kitaplarının tamamına yayılmış durumdadır, örnek için, Sikke, 152) gibi mütemadiyen tekrar ettiği ifadeler, Allahdan vahiy aldığına kesin olarak inandığının gayet açık ve net delilleridir.

Kur'an'ın 33 ayeti hem Said Nursi'yi, hem de Risaleleri ta o zamandan ihbar etmiştir! Bu ayetlerden bazıları, 3/18, 4/176, 5/14, 108/1 ayetleridir. (Kastamonu L. 54, 137-138). Said Nursi'nin, kitaplarının vahiy ürünü olduğunu ispatlamak için en çok başvurduğu ve yüzde yüz inandığı bir yöntem de cifir/ ebced hesabıdır. Sikke-i Tasdik-i Gaybî risalesi bununla doludur.

Zümer, Casiye ve Ahkaf surelerinin başlarında bulunan "tenzîlül Kitab" ifadesi, o gün için Kur'an'a delalet ediyordu, şimdi de Risalen Nur'a delalet etmektedir. (Sikke, 78-79).

Said Nursi, Celcelûtiye adını verdiği tamamen uydurma, bir sözde dua metninin de kendisinden bahsettiğinden emindir! (Sikke, 107). Ona göre celcelutiye, Peygamber'e vahiyle inmiştir. (Sikke, 101).

Şu halde hem Allah doğrudan ve rüya yoluyla, hem Kur'an aracılığıyla, hem Peygamber vasıtasıyla, hem Celcelûtiye, hem Hz. Ali ve hem de A. Kadir Geylani aractlığıyla Said Nursi'yi haber vermiş, risale-i nurun "imanı kurtaracağım" müjdelemiştir!!

Risale-i Nur'un tamamını buraya dercedemeye-ceğirniz için bu kadar iktibasla yetiniyor ve rüya-zan-vehim-uydurma rivayet geleneği-cifir-ayetlerin kasden yanlış yorumlanması gibi bâtıl ayaklar üzerine bina edilmiş bir nurculuk düşüncesinin etkisinden bütün müslürnanların korunmasını temenni ediyoruz.

Said Nursi'nin, Allah'dan kendisine inzal edildiğine, yazdırıldığına mutlak surette iman ettiği risalelerdeki bu kanaatlere katılmak mümkün değildir. Allah'ın, Hz. Muhammed'den sonra hiç bir kimseye vahiy indirmediğine iman ediyoruz. Nursi'nin iddiaları zandan, vehimden, kuruntudan başka bir şey değildir.

C- TASAVVUF EHLİNİN "ANLAŞILAMAZLIK" MİT'İ
Tasavvuf erbabı, kendilerine yöneltilen bütün ciddi eleştirilere, "bizi anlamazsınız" zırhına bürünerek karşı koymuşlardır. Bizi, tasavvufçu olmayanlar anlamaz demek, iyi bir savunma mekanizmasıdır.

Füsusül Hikem mütercimi M. Nursi GENCOSMAN, İbnül Arabi'yi red ve inkar edenlerin "rüsum uleması, fıkıh bilginleri" olduğunu, oysa bunların Ibnül Arabi'yi anlayamayacaklarını ileri sürer. Zira onların farklı ıstılahları, ayrı lisanları varmış. Tasavvuf terminolojisini bilmeyenlerin tasavvuf bahsinde söz ve salahiyet sahibi olmalarına imkan yokmuş! (Gencosman, X.).
A. Avni KONUK ise savunmasında aynı üslubu kullanır: "Bu ulûm ve hikemi anlamayanlar kendi istidatlarına kusur bulmalıdır." (A. Konuk, 95). Ona göre "akıllı adamlar" (erbabı ukûl) Ibnül Arabi'yi anlayamazlar. (A. Konuk, 1).
Celaleddin Rumî, "biz Kur'an'ın özünü, ruhunu, içini ve cevherini aldık, postunu kufuryoklerin önüne attık" derken (Uludağ, 141), "bizi herkes anlamaz" psikozu ile savunma geliştirmiş oluyordu.

Said Nursi'ye göre de Risaie-i Nur'a itiraz edilemez (Sikke, 56) çünkü onlar Tanrısaldır. Hatta risalelere "Kutb-u Azam"dan itiraz gelse yine de dikkate alınmaz! (Kastamonu L. 145). Çünkü Kutb-u Azam{!) yanılabilir. (Kutb-u Azam meğer pek de cahilmiş!)

Şüphesiz C. Rumî de, İbnül Arabî de, S. Nursî de, tasavvuf epistemolojisi bağlamında gayet haklıdırlar. Bu iddialar tasavvufun temel âmentülerine gayet uygundur. Birileri, yazdığı şiirlerinin, risalelerinin, tevillerinin ALLAH tarafından kendisine vahyedildiğine, doğrudan Allah'dan geldiğine inanmışsa, kendileri bu işde yalnızca mütercim rolünde iseler, bunlara itiraz edilemez olması doğal bir sonuçtur. Mütercimin bu işde bir kabahati olmayacağına göre, anlayamayanlar kendilerini kontrolden geçirmeleri gerekecektir!
Tasavvuf erbabının, "bunu ancak yaşayanlar anlar" tezleri tamamen bir rnanipülasyondur. Zira, eğer ki, bir sözü anlamak için mutlaka o sözün ait olduğu yaşam tarzını tecrübe etmek gerekli olsaydı, hiç bir müşrikin müslüman olmazdan evvel vahy'i anlamamış ve de anlayamaz olması gerekirdi! Örneğin, Nemrud'un, İbrahim'i hiç anlamadan öldüğünü kabul etmemiz mantıken zorunlu olurdu; çünkü müslüman olmamıştı! Böyle kalın kafalı bir adamın nasıl kral olduğu; ama aynı zamanda bu kalın anlayışının, İbrahim (a.s.)ı ateşe attırmayı düşünecek kadar da nasıl inceldiği, makul bir izahı gerektiren paradoks olurdu. Halbuki bir müşrik, anladığı için müslüman olur, yahut da yine anladığı için müslüman olmaz!

En azından vahiy, ilkesel olarak "anlaşılır" özelliktedir. Ve anlaşılsın diye vahiy inzal edilir. Eğer vahiy anlaşılabiliyor da, İbnül Arabi'nin, S. Nursi'nin v.s. felsefeleri anlaşılmıyorsa bu durum, anlamayanlarla ilgili bir sorun olmaktan ziyade, ilgili felsefelerin doğasıyla alakalıdır. Kısacası, bu felsefeler bir çelişkiler yumağı, hurafeler bütünü ve herhangi bir realiteye dayanmayan, havaî söylemler olduğu için anlaşılmazdırlar.

Tasavvuf felsefesi, şeyhin lâyuhtî, lâ-yüs'el mutlak otoritesine mutlak teslim olmayı merkeze alan mutlak kabul esasına, yani kula kulluk esasına dayandığı İçin, bu felsefeyi kabul edenler, anlıyor değiller, sadece körü körüne teslim oluyorlar. Yani, "bunları tasavvufcu olmayanlar anlamazlar" tezi, dayatmacılığın, mutlak mûtî "kullar" edinmenin bir biçimidir. Bu "anlaşılmazlık" dayatmasını yutanlar, perdelerini indirip, dışa kapanıyorlar, akıl ve iz'an dışı söylemlerle akıllarını ipotek ettirip ruhsal dengelerini sarsıyorlar. Dolayısıyla tasavvuf akideleri anlamakla değil, dogmatik olarak teslim olmakla alakalıdırlar.

Bu bağlamda, "erbab-ı ukûl"ün, tasavvufu "anlamamaları" kadar normal bir şey olamaz. Ve dahi "anla-mamalıdırlar"...

Kendilerinden başka bütün insanları panteist felsefelerini anlamamakla suçlamak, tasavvuf ehlinin, sadece kendilerini akıllı, alemi kör sanmak gibi bir megalomani belirtisidir.

Kendilerini İslam'a nisbet eden insanlar sadece Allah'ın vahyi olan Kur'an'dan sorumludurlar. O'nu anlamak ve O'na göre yaşamak zorundadırlar. Kendilerini Allah'a değil de, İbnul Arabi'ye, C. Rumi'ye veya S. Nursi'ye nisbet edenler ise Allah'ı veli olarak bulamayacaklardır. Hesap gününde hesabı görecek olan, bu şahıslardan biri değil, Allah'ın kendisidir.
 

SuskunSuvari

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 Ocak 2007
Mesajlar
53
Beğeniler
0
Puanları
0
#4
Bu yazida Üstadı kötülemek maksadıyla yazılmış hazır gerçek olan varken ekleyeyim dedim...
İnsanoğlu hiç değişmeyecek..

Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksad yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk'ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.(Sözler 5.Söz)
 

PUTYIKAN

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
24 Şub 2007
Mesajlar
175
Beğeniler
0
Puanları
0
#5
Bediüzzaman Hazretleri kimdir?
O öyle bir zât-ı âlidir ki, Hazret-i Allah zâhiri ilimle, tarikat ilmiyle, mârifetullah ilmiyle mücehhez kılmıştı. O Allah-u Teâlâ’nın sevdiği, seçtiği veli kullarındandı. Bediüzzaman Hazretleri bir iman abidesi idi. Nûr saçan kandildi. Hayatı boyunca Allah-u Teâlâ’nın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın emir ve hükümlerine candan bağlı idi. Her cefaya katlandı. Ve fakat bu cefalar onun imanını arttırmaktan, azmini çoğaltmaktan başka bir şeye yaramadı.
Ona tâbi olanlar, onun ahlâkını alanlar da yine aynı öyledir. Onlar hapishaneden hapishaneye giderdi, fakat her çıkan iman ile gürlerdi. Onları hiçbir şey yıldırmadı. Canını verdi, fakat imanını vermedi.
Hiçbir zaman haksızlığa boyun eğmedi. Canını hiçe saydı. Dinde, imanda asla en küçük taviz vermedi. Dünyaya asla meyil etmedi. Dünyaya hiçbir zaman iltifat etmedi. Allah-u Teâlâ’nın iman ile küfür arasındaki berzahına daima dikkat ederdi. Koyduğu hudutları muhafaza ederdi. Bunu en büyük ve en mühim vazife sayardı. Hakk ve hakikatı bildirmek için, bütün ömrünü bu yolda ve bu uğurda geçirdi. İman edenler için güzel bir nümune idi.
Ömrünü bu nûrlu yolda geçirdiği gibi, iman edenler için de güzel bir iz bıraktı. Öylesine güzel bir iz ki, Resulullah Aleyhisselâm’ın izinde idi. Nûr kaynağı ancak Resulullah Aleyhisselâm’dır.
Her işte o “Sirâcen münîrâ = Nûr saçan kandil” (Ahzab: 46) Âyet-i kerime’sinden nasibi kadar nûr alırdı. Ve o nûru saçardı. Bütün gayesi imanı kurtarmak idi. Allah-u Teâlâ’nın dostlarına, velilerine nasıl tazim edilmesi gerektiğinin izahını yapardı.
Sahte nurcular ise “Devir tarikat devri değil, tarikatlar misyonunu yitirmiştir.” diyorlar. Bunlara en güzel cevabı Bediüzzaman Hazretleri bizzat kendisi vermektedir. Bu sözleri ile dahi onun yolundan ayrılmışlardır.
Bediüzzaman Hazretleri’nin tarikat hakkında Mektubat adlı eserinin 29. Mektubundaki 3. Telvih’te şu beyanları ne kadar arza şayandır... Bunun hakikatını öğrenmek için bu mektubu tetkik etmek lâzımdır:
“Madem Adalet-i İlâhiyye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür, tarikat, yani Sünnet-i seniyye dairesinde tarikatın hasenatı seyyiatına kat’iyyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Adi bir samimi ehl-i tarikat, sûrî, zahiri bir mutefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur, faat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşayihi, onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.
Bir şey daha var ki; Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatiyle, tarikat mahkum olamaz. Tarikatın, dini ve uhrevi ve ruhani çok mühim ve ulvi neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeki kudsi bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, te’sirli ve hararetli vasıta tarikatlar olduğu gibi, âlem-i küfrün ve siyaset-i hıristiyaniyyenin, Nûr-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslâmiyyeden bir kal’asıdır.
Merkez-i Hilafet olan İstanbul’u, beşyüz elli sene bütün âlem-i hıristiyaniyyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı Tevhid ve o Merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde “ALLAH, ALLAH!” diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve Mârifet-i ilâhiyyeden gelen bir muhabbet-i ruhani ile cuş u huruşlarıdır.
İşte ey akılsız hakimiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyet-perverler! Tarikatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyiatlardır, söyleyiniz?..”
(29. Mektup)
•​
Buradan da anlaşılıyor ki; imanı kurtarmak ancak şeriat, tarikat ve hakikatla kaim olduğunu bu zât beyan etmiştir.
Ve yoldan çıkan bu gibi kimseleri de çok güzel belirtiyor.
Asla kimseden para dilenmezdi. Her lokmasının helâl olmasına dikkat ederdi. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın emirlerine, hükümlerine sımsıkı bağlı idi.
•​
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri II. Mektubunda; para toplayan nurculara da şöyle sesleniyor:
“O mezkûr ve malûm talebesinin hediyesine karşı cevaptan bir parçadır.
Bana bir hediye gönderdin, gayet ehemmiyetli bir kaidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki: “Kardeşim ve biraderzadem olan Abdülmecid ve Abdurrahman’dan kabul etmediğim gibi senden de kabul etmem.” Çünkü sen onlardan daha ileri ve ruhuma daha yakın olduğundan, herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir defaya mahsus olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münasebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim.
Şöyle ki:
Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde kaidesini bozmadı. Eski Said’in, senin bu biçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun’i bir istiğna değil, belki dört beş ciddi esbaba istinat eder.
Birincisi; Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-ı cer etmekle itham ediyorlar, “İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar” deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lazımdır.
İkincisi; Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakim’de, Hakkı neşredenler “Benim mükafatım âlemlerin Rabbine aittir.” (Yunus: 72, Hud: 29, Sebe: 47) diyerek insanlardan istiğna göstermişler. Sûre-i Yasin’de “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, ancak onlar doğru yoldadırlar.” (Yasin: 21) cümlesi, meselemiz hakkında çok manidardır.
Üçüncüsü; Birinci sözde beyan edildiği gibi, Allah namına vermek, Allah namına almak lazımdır. Halbuki, ekseriya ya veren gafildir, kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün’im-i Hakkiye ait şükrü, senâyı zâhîrî esbaba verir, hatta eder.
Döndüncüsü; Tevekkül kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzak-ı Zülcelale yüz binler şükrediyorum ki küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiye-i ömrümü de o kaideyle geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.
Beşincisi; Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat’i kanaatım oldu ki, halkların malını hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor, belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, bazen bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.
Hem bende bir tevahhuş var. Herkesi her vakit kabul edemiyorum. Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabul etmek lazım geliyor. O da hoşuma gitmiyor. Hem tasannu ve temellükten beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en âlâ baklavasını yemek, en murassâ libasını giymek ve onların hatırını saymaya mecbur olmak bana nâhoş geliyor.
Altıncısı; Ve istiğna sebebinin en mühimi, mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hâcer diyor ki: “Salâhat niyetiyle sana verilen birşey sâlih olmazsan kabul etmek haramdır.”
İşte, şu zamanın insanları, hırs ve tama yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir biçareyi, sâlih veya veli tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer -hâşâ- ben kendimi salih bilsem, o alâmet-i gururdur, salâhatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir. Hem ahirete müteveccih a’mâle mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.”
 

Kerem Buldu

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
564
Beğeniler
0
Puanları
0
#6
piyasada benim tanıdığım yada bana anlatılan 3 çeşit said nursi var...

Allahın izniyle risale okumaya niyet ettim. başlayacağım... artık kimseden birşeyler öğrenmek istemiyorum... kaynağına başvuracağım inşallah... araştırmalı insan...
 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#7
SAİD NURSÎ;

Son devirde yetişen âlim ve velîlerden.

Milâdî 1876 (H.1293) da Bitlis’in Hizan kazasına bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyâya gelmiştir. Babasının adı Mirzâ, anasının adı Nûriye’dir.

Çocukluk yıllarını, dokuz yaşına kadar, anne ve babasının yanında geçiren Said Nursî, keskin zekâsı, hârikulâde hâfızası ve üstün kâbiliyetleriyle çok küçük yaşlardan itibaren dikkatleri üzerinde toplamıştır. Normal şartlarda yıllarca süren klasik medrese eğitimini kısa bir zamanda tamamlamıştır. Gençlik yıllarını alabildiğine hareketli tahsil hayatı ile değerlendirmiş; ilimdeki üstünlüğünü, devrinin ulemâsıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münâzaralarda fiilen ispatlamıştır.

Said Nursî 15-16 yaşına kadar Doğu vilâyetlerindeki muhtelif yerlerde resmî ve ilmî şahsiyetlerle beraber olmuş, onlarla birçok meselede, bilhassa dînî meselelerde mütâlâalarda ve münâzaralarda bulunmuş, birçok kaynak eseri tetkik ile dînî ilimlerdeki eğitimini tamamlamıştır.

Bu yaşlardayken, geldiği Van’da on beş sene gibi bir müddetle halkın eğitimine ehemmiyet vermiş, bu maksatla halk arasında seyahatlerde bulunmuştur.

Ancak, bu asırda, eski tarzdaki kelâm ilmi ile İslâm dînine yapılan hücûmları bertaraf etmenin yeterli olmadığını gören Said Nursî, çeşitli fenlerin de tahsilini lüzumlu görmüştür.

Bu maksatla incelemeye başladığı fizik, kimya, astronomi, felsefe, matematik, târih ve coğrafya gibi birçok ilmin esaslarını çok kısa bir zamanda elde etmiştir.

Böylece dinde ve fen ilimlerinde yaptığı bütün münâzaralarda devrinin o bölgedeki âlimlerini hayrette bırakan genç Said, “çağın eşsiz güzelliği” mânâsına gelen Bediüzzaman lâkabı ile anılmaya başlanmıştır.

Bediüzzaman Said Nursî sadece ilim tahsili ile değil, aynı zamanda dünyâ ve bilhassa İslâm âlemiyle alâkalı gelişmeleri de yakından takib ederek, içinde bulunduğu toplumun ve bütün İslâm âleminin en önemli meselesinin eğitim olduğu kanaatine varmış; bunun için şarkta din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite kurulması için yardım istemek maksadıyla 1907’de İstanbul’a gelmiştir.

1909 yılının sonlarına kadar İstanbul’da kalan Bediüzzaman Said Nursî burada yaptığı münâzara ve konuşmalarda da kısa sürede ilim çevrelerine kendisini kabul ettirmiştir.

Meşrûtiyetin îlânı esnâsında İstanbul’da büyük hizmetlerde bulunan Bediüzzaman, meşrûtiyete İslâmiyet adına sahip çıkmış; meydanlarda verdiği nutuklar, cemiyet faaliyetleri ve gazetelerde neşrettiği yazılarıyla halkın hürriyet ve meşrûtiyeti doğru olarak anlamasına gayret göstermiştir.

Selânik Hürriyet Meydanında nutuk vermesi, şark vilâyetlerine çektiği telgraflar vasıtasıyla hürriyet ve meşrûtiyeti anlatması, İstanbul’daki 20.000’e yakın hamallık ve işçilik yapan şarklı hemşehrilerinin ayaklanmalarını güzel bir konuşma ile yatıştırması, 31 Mart Olayında askerlerin isyanını bastırmak için konuşmalar yapması bunlardan birkaçıdır.

Bu çalışmalarıyla birlikte, meşrûtiyet ve hürriyeti “meşrûtiyet-i meşruâ” ve “hürriyet-i şer’iye” mânâsı ile yerleştirmeye gayret gösteren Said Nursî, ittihâd-ı İslâm düşüncesinin yayılması için çalışmıştır.

devamı..
 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#8
1909’da patlak veren 31 Mart Olayında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, haksız ithamlarla Sıkıyönetim Mahkemesine [o zamanki adıyla Dîvân-ı Harb] çıkarılmış, ancak berâet etmiştir.

Bundan sonra, İstanbul’da daha fazla kalmamış ve 1910 yılı başında tekrar Van’a dönmüştür.

Oradan da Mart 1911’de Şam’a giderek, İslâm ittihadı fikrini bütün Müslümanlara yerleştirmek için gayret göstermiştir.

Şam’daki Emeviye Camiinde birçok İslâm âliminin de bulunduğu binlerce kişiye hitab ederek bu görüşlerini anlatmış; bu maksada büyük hizmet edecek eğitimin verileceği, âlem-i İslâmın merkezi durumundaki şark vilâyetlerinde kurulmasını istediği üniversite için yardım istemek üzere tekrar aynı günlerde İstanbul’a dönmüştür.



O zamanlar Kosova’da büyük bir İslâm Dârülfünunu kurulmasına çalışılıyordu.

Bu maksatla Rumeliyi gezen Sultan Reşad’la birlikte Bediüzzaman da gider.

Ancak kısa bir zaman sonra Balkan Harbi patlak verince teşebbüs yarım kalır.

Bu defa oraya ayrılan 19.000 altın liralık tahsisatı Bediüzzaman ister.

Bu isteği kabul edilen Bediüzzaman, tahsisatı da alarak 1912’nin sonlarına doğru tekrar Van’a döner.

Van’a dönen Bediüzzaman, Van Gölü kenarındaki Edremit’te üniversitenin temelini atmışsa da, patlak veren Birinci Dünya Harbi sebebiyle yarım kalmıştır.

Talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayı teşkil ederek cepheye koşan Said Nursî, vatan müdâfaasında çok büyük hizmetler görmüştür.


Savaşta birçok talebesi şehid olmuş; kendisi de Bitlis müdâfaası sırasında yaralanarak Ruslara esir düşmüştür. Yaklaşık üç yıl Rusya’da esâret hayatı yaşadıktan sonra fevkalâde hayret verici şekilde firar ederek, Petersburg, Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla Haziran 1918’de tekrar İstanbul’a dönmüştür.

İstanbul’a üçüncü gelişinde ilim çevrelerince büyük bir teveccühle karşılanan Bediüzzaman, dört yıl kadar burada kalmıştır.

Gelir gelmez Mehmed Âkif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi Yazır gibi devrin meşhûr şahsiyetlerinden müteşekkil bir İslâm akademisi mahiyetindeki “Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye” üyeliğine tâyin edilir.

Bir taraftan Anadolu’daki Kuvâ-i Milliye hareketini desteklerken, diğer taraftan İstanbul’u işgal eden kuvvetlere karşı da cesaretle mücâdele eder. Çanakkale Harbi devam ettiği esnâda neşrettiği Hutuvât-ı Sitte adlı eseriyle büyük hizmetler yapmış; işgalci kuvvetlerin plânlarını bozmuştur.


İstanbul’un işgal edilmesinden sonra İngilizler tarafından ölüm emri çıkarılmasına rağmen, o cesaretle çalışmalarına devam etmiştir. Bu faaliyetleri Anadolu’da kurulan Millet Meclisi tarafından takdirle karşılandığı için Mustafa Kemâl tarafından ısrarla Ankara’ya dâvet edilmiştir.

Birçok defâ Ankara'dan yapılan bu dâvetlere, “Ben tehlikeli yerde mücâhede etmek istiyorum; siper arkasında mücâhede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum” diyerek icâbet etmemiş; araya çok yakın dostlarının da girmesiyle ve vazifesini önemli derecede yerine getirdiği inancına sahip olduktan sonra Ankara’ya gitmeyi kabul etmiştir.




devamı..
 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#9
1922 sonlarında Ankara’ya gelen Bediüzzaman'ı, Meclis, resmî bir hoşâmedî merâsimiyle karşılamıştır. Ankara’da kaldığı günlerde, yeni kurulan devlete hâkim olan kadronun dîne bakış tarzının menfî olduğunu görünce, on maddelik bir beyannâme neşrederek Meclis üyelerine dağıtmıştır.

Bu beyannâmede, tamamına yakını Müslüman olan bu memleket insanının, kendileri yaşamasalar bile, başındaki idarecilerin en azından dindar ve inançlara saygılı olmalarını istediğini ve bu bakımdan, dikkatli olunması gerektiğini söyler.

Bilhassa yapılması düşünülen inkılâplar üzerinde durarak, bunların muhakkak İslâmiyete uygun olmasına dikkat etmek gerektiğini belirtir.

“Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâpvârî bir iş görmek, İslâmiyetin kâidelerine bağlılık ile olabilir, başka olamaz, hem olmamış; olmuş ise de, çabuk ölüp, sönmüş” diyerek ilgilileri uyarmıştır.


Beyannâmenin sonunda, memleket idâresi açısından çok daha önemli bir noktaya temas ederek, dîne gösterilen lâkaydlıktan her şeyden evvel tesis edilmek istenen cumhuriyet, yani meşrû meşrûtiyet, meşveret ve hürriyet mânâlarının zarar göreceğini ifade etmiştir.

Eğer bu Meclis İslâm şartlarına bizzat kendisi de uyarak insanların uymasına çalışmakla hilâfet mânâsını vekâleten yerine getirmezse, ortaya konan cumhuriyetin asıl mânâsından ziyâde isim ve gösterişten ibâret bir rejim haline geleceğini söyler.

Son olarak da, “Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeâirini tahrib ediyorlar. Öyle ise zaruri vazifeniz, şeairi ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak, şuurlu düşmana yardımdır” ikâzını yapar.

Ankara’da iken de, başlıca maksadı olan Şark Üniversitesinin tesisi için uğraşmaktan geri durmayan Bediüzzaman, 163 mebusun imzası ile yüz elli bin banknotluk yardım kararı çıkartmaya muvaffak olur.

Beyannamenin akabinde Mustafa Kemal’le birkaç görüşmesi olmuş; kendisine şark umumi vaizliği, milletvekilliği ve Diyânet âzâlığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek, 1923 yılı ortalarına doğru Van’a dönmüştür.

Kısa bir zaman sonra şark vilayetlerindeki isyan ve ihtilâl hareketlerinin başlaması, Bediüzzaman için de uzun ve sıkıntılı bir hayatın başlangıcı olmuştur.

Said Nursî, Van kalesindeki mağarada uzlete çekildiği esnâda Şeyh Said’in kendisinden destek istemesi üzerine, asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş olan bu milletin torunlarına kılınç çekilmeyeceği cevabını vererek bu isteği reddetmiştir.

Ne yazık ki, Şeyh Said İsyanıyla hiçbir ilgisi olmadığı halde, Bediüzzaman isyan sonrasında ikâmet ettiği uzlethânesinden alınarak Burdur’a, oradan da 1925-1926 yıllarında Isparta’nın Barla nâhiyesine götürülmüştür.

Burada “mânevî cihad” hizmetini başlatmış ve telif ettiği eserlerde iman esaslarını terennüm etmiştir.


Bu eserler, îmânını tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş; elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır.


Doğru dürüst yolu bile bulunmayan küçücük bir kasaba olan Barla’da başlattığı hizmetin halka mal olması, devrin idârecilerini rahatsız ettiğinden 1935’te Eskişehir, 1943’te Denizli, 1947’de Afyon, 1952’de de İstanbul mahkemelerine çıkarılmıştır.

Ayrıca muhtelif sürelerle Kastamonu, Emirdağ ve Isparta’da, sıkı tarassud ve takib altında mecburî ikâmete tâbi tutulmuştur.



Ömrünün son günlerine kadar keyfî muâmele ve eziyetlerden kurtulamayan Bediüzzaman Said Nursî,

buna rağmen, îman hizmetini büyük bir kararlılıkla devam ettirmiş; o zor şartlar altında telif ettiği 6000 küsur sayfalık Risâle-i Nur külliyatını tamamlamaya ve yaymaya muvaffak olmuştur.


Gençlerin anlayışına uygun ve ikna edici bir üslupla meseleleri izah ve ispat eden ve vehbî olarak, içinden geldiği gibi ilhâmen kaleme alınan bu eserler, onun çileli hayatının en güzel meyvesidir.


Cumhuriyetin îlânıyla birlikte başlayan işkenceli, sıkıntılı ve çileli bir hayattan sonra 1960’ın baharında Urfa’ya dönen Bediüzzaman Said Nursî, 23 Mart 1960 (H.1379)ta Hakkın rahmetine kavuşmuştur.

1) Dîvan-ı Harb-i Örfî

2) Hutbe-i Şâmiye

3) Hutuvât-ı Sitte

4) Mesnevî-i Nûriye

5) Münâzarât

6) Sünuhât

7) Tarihçe-i Hayat

Evliyalar Ansiklopedisi?


eski alimlerin hayatlarını okuyun tek tek..hapse girmemiş çile çekmemiş,idam edilmemiş kaç alim var bakın..onlar en sıkıntılı zamanlarda çok çileler çekmiş,sonradan gelenler rahat lüks içinde anca eleştiri etmesini biliyorlar kusur bulmasını biliyorlar..

Rahman şefaatlerine nail eyylesin..tırnakları olamayız hiçbirimiz..
 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#11
Bediüzzaman Hazretleri de gençliğinde Esad Erbilli Hazretlerinden Kadiri dersi alırdı.

Bir defasında Bediüzzaman gittikten sonra, Esad efendi

“Bu genç, gençlere hizmetle görevli. İstikbalde gençlere iman davasında çok büyük hizmetler yapacak. Ama hala kendisi bunu bilmiyor, kendisine söylenmedi” dedi.


Altınoluk dergisi yazarlarından Taha Kılınç, iki Allah dostunun münasebetine bir örnekle farklı bir açı getirdi:


" Rahmetli Bediüzzaman Hazretleri Sami Efendi ile pirdeş idi.

Merhum, doğudan gelen hemşerilerinin tasavvuf yoluna intisap etme arzularını izhar ettiklerinde, onlara adres olarak sadece Sami Efendi Hazretleri'ni gösterir ve eklerdi: 'İrşadla görevli kişi Sami Efendi'dir ona gidiniz, biz sadece iman hakikatlerini yazmak ve yaymakla memuruz'."




Abdülvahid Mutkan Bey anlattı:

“Sami Efendi Hazretleri benim tespit ettiğime göre Üstad Bediüzzaman Said Nursi'yi birkaç kez ziyaret etmiş. Birisinde Draman’da, birisinde zannedersem Akşehir palas otelinde...

Orada Üstadımız daha önceden ağabeylere tembihte bulunuyor ki: “Hocaefendi geldiğinde elini öpün” diye”





Lütfi Eraslan anlatıyor;

“Yunak müftüsü Süleyman efendi bir gün M. Sami Üstadımıza sormuş: “Efendim, Said Nursi hazretleri o karanlık günlerde nasıl korkusuzca cihada devam etti?


Mahmud Sami Üstadımız cevaben buyurmuşlar ki: “Bir insanın Allah korkusu her tarafını ihata ederse,sair korkular onun bedenine girmeye yer bulamaz.”


Metin Balkanlıoğlu hocamız bir kandil gecesi herzamanki gibi şen şakrak vaaz ederken vaazın bir yerinde kaşlarını çatıp "utanmadan, sıkılmadan Bediuzzaman hazretlerine saldıranlar var.." diye bir cümle etmişti...

 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#12



Bediüzzaman’ın elini öptüm



1952’lerde Isparta İmam Hatip’te okurken hocalarımız bizi sıraya sokar, Ulu Cami’ye getirirlerdi. Orada bir Nureddin Hoca vardı, hem güzel Kur’an okurdu, hem de kıvırcık saçı ve sakalı ile Namık Kemal’e benzerdi. Çok güzel de hutbe okurdu.



Bediüzzaman hazretleri de oraya Cuma’ya gelirdi. O zaman sıkı bir takipte değildi. Cumaları Ulu Cami’ye gelirdi. Hatta Ulu Caminin altında bir mahalle vardır, orada bir yerde kalırdı. O evin arka sokağında ben kaldım bir sene kadar, daha sonraları..



Biz o zaman küçüğüz tabii. Camiden çıktıktan sonra caminin önünde sıra olurdu herkes. Ben de o sıradaydım. Öyle bir elini öptüm yani..


Zayıf, gür kaşlı, sarığı böyle yöresel sarık, beyaz bir sarık değil. Üzerindeki giysilerde yöresel idi. Çok kimseye elini öptürmezdi, çekerdi elini. Bir defa, küçük olduğumdan herhalde, öpebildim. Kendisini çok gördüm de, bir defa elini öpebildim.



Mehmed Zahid Efendiye Üstad Bediüzzaman’ın ziyareti



İki defa ziyaretine geldiğini Hocaefendi bana söylemişti. Mesele nasıl açılmıştı hatırlayamıyorum. Yalnız şunu söyledi Hocaefendi; “İki defa geldi, ziyaret etti ve şunu söyledi; “Ben Gümüşhanevi hazretlerinin Mecmuat-ül Ahzab’ını okuyorum. Beni sekiz defa zehirlediler, ama bu duaların sayesinde zehir bana tesir etmedi” dedi. Bunu ben bizzat Hocaefendi’den duydum.



Biz de Gümüşhanevi dergâhının adamıyız. Hocaefendi de oradan seçilmiş duaları okurdu sabah namazından sonra…




 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#13
Bediüzzaman'a Selâm...

Cuma, 16 Ekim 2009 10:43 Mehmet Şevket Eygi




MERHUM Üstad Bediüzzaman Said Nursî hazretleri (Allah ona rahmetiyle muamele buyursun) çok değerli, çok hizmet etmiş, çok fütuhata nail olmuş bir İslâm büyüğüdür.

Başlıca özellikleri şunlardır:

1. Kur'ân, Sünnet,Cemaat yolunda olmuştur.

2. Bid'atlerden uzak durmuştur.

3. Haliq (Yaratan) veKur'ân yolunda yaptığı hizmetlerden dolayı mahlukattan (yaratıklardan) ücret, maaş almamıştır.

4. O bir ihlâs kahramanıdır.

5. Keşif ve keramet sahibidir.

6. En karanlık devirlerde ümidini yitirmemiş ve hizmetlerini sürdürmüştür.

7. "Belânın en şiddetlisi Peygamberlere (Selam olsun onlara) gelir. Sonra derece derece..." Hadis-i şerifinde haber verildiği üzere, ona gelen belâ ve musibetler mânevî derecesinin yüksekliğini gösterir.
8. Âdil ve fani dünyaya sırt çevirmiş; mal, mülk, servet edinmemiş, kût-i lâ yemut ile iktifa etmiş gerçek bir zâhiddir.

9.Kendisine çok eziyet ve zulm edenlere bile beddua etmemiş mürüvvetli ve sabırlı bir Müslümandır.

10. Şahsına, enesine pâye vermemiş, hizmeti ön planda tutmuştur.

11. Tek kelimeyle o bir iman, İslâm, Kur'ân, Sünnet, ihlâs kahramanıdır.

12. Milyonlarca Türkiyelinin imanının kurtulmasına vesile olmuştur.
Onun ve has talebelerinin çektikleri çileleri, mâruz kaldıkları baskıları bendeniz az buçuk biliyorum. Bunlar insan takatini aşan çilelerdir. Üstad'tan ve has talebelerinden Allah razı olsun, Resûl-i Kibriya'nın (salat ve selam olsun O'na) şefaatine nâil olsunlar; Türkiye'deki İslâm ümmeti onlara çok şey borçludur.

Üstad'ın ölümünden bu yana yarım yüz yıla yaklaşan bir zaman geçti. Genç nesiller o eski karanlık günleri, o çekilen eziyetleri tam mânâsıyla bilmiyor.

Merhum Üstad Bediüzzaman hazretleri hakkında, gerçeklere uymayan birtakım lâflar ediliyor, iddialar ortaya atılıyor.

Üstadın, "İslâm'ın Allah katında tek hak, makbul, muteber, geçerli din olduğu" inancına aykırı hiçbir sözü yoktur.

Bugünkü Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü cereyanı ile onun arasında bağ kurulamaz.

Üstad dört hak mezhebin doğruluğuna, fıkhın lüzumuna inanmış bir alimdi.

Üstad tasavvufa ve turuk-i aliyyeye muhalif değildi. Telvihat-ı Tis'a risalesinde tasavvufu övmektedr.

Üstad Gavs-i Ekber Abdülkadir Geylanî'ye, İmamı Gazalî'ye, İmamı Rabbanî'ye bağlı ve hürmetkârdı.

Üstad hazretleri ölümüne kadar evradını ve ezkarını okumuştur.
Giyimde kuşamda, yeme içmede, maişette adat-ı islamiyyeye ve Şeriat-ı Garra-i Ahmediyye ahkamına bağlı kalmıştır.

Hiçbir konuda Frenkleri taklid etmemiştir.

Bir keresinde Ağır Ceza Mahkemesi reisi, başından sarığını çıkartması konusunda ısrar etmiş, Bediüzzaman "imamemi ancak başımla birlikte çıkartabilirsiniz" cevabını vermiştir.

Böyle büyük bir zatın bozuk bid'at cereyanlarıyla hiçbir ilgisi olamaz. O, Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan kıl kadar ayrılmamıştır.

Onun "Muharref ve bozuk dinler de İbrahimî dindir, haktır... Onların da mensupları ehl-i necat ve Cennetliktir..." gibi vahim bid'at inançlarıyla alâkası yoktur.


Risale-i Nur'daki bazı gavamız, esrar ve dakaikin tevilleri vardır.

Dinimize, İmanımıza, Kur'ân'ımıza, Şeriatımıza, Sünnet-i seniyyeye hizmet etmiş büyüklerimizin hatıralarını koruyalım.

Bid'atçilerin onları bozuk bid'at cereyanlarına alet etmelerine fırsat ve imkân vermeyelim.


Gelmiş geçmiş, halen hayatta olan bütün ulemâya, fukahaya, meşâyihe, kâmil mürşidlere, iman ve Kur'ân hizmetkârlarına, gerçek mücahidlere, evliyaullaha, ricalullaha selam ve hayır dua ederim.

Ruhaniyetleri üzerimize sâyeban olsun. Âmin...
 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#14
Süleyman efendinin bendelerinden Arif Hikmet Köklü beyefendi 14.09.2001'de şu enteresan hatırayı anlatmışlardır;



"Bazı kimseler Bediüzzaman Said Nursi aleyhinde neşriyatta bulunuyorlardı.Onların tesirinde kalarak Şeyh Süleyman efendi hazretlerine "Biz Said Nursi'yi nasıl bileceğiz?" diye sordum.

"Bu Bediüzzaman hazretleri Türkiye'de en sevdiğim zattır" dediler.

Yanından bir zat çıkıyordu,onu kast ederek "Siz gelmeden önce bir zat gelmişti. Said Nursi hazretlerinin yanından gelmiş ve sohbetinde bulunmuş. Sohbette bizim bahsimiz olmuş.Ayağa kalkarak: "Ne kadar sevap kazanmışsam yarısını Şeyh Süleyman efendiye veriyorum" dediğini bize nakletti.

Biz de o zata dedik:"Biz de bu güne kadar sevap ve hayır namına ne kazandı isek hepsini Said Nursi hazretlerine hediye ediyoruz. Bunu kendisine bildirirsiniz."



...Yine Arif beyin nakline göre Süleyman efendi şöyle buyurmuş:


"Said Nursi'ye makamını bizzat Resulullah vermiştir.En yüksek dereceye çıkmıştır.Hz.Allah'ın ilham ettiği şekilde yazacak,onun hizmeti de öyle..."



...Halen Hollanda'da bulunan Abdullah Tekin hocaefendi de şöyle bir hatıra naklediyorlar:


"Risale-i nurları okumakla birlikte çeşitli hocaefendilerimizden dersler de alıyorduk.
Hacı Süleyman efendi hazretlerinden de uzun zaman ders aldık.
Merhum bizim nurlarla irtibatımızı biliyordu.

Bir gün yakın talebelerine; "
Bediüzzaman Hazretlerinin talebeleriyle aranızda zerre miktar bir ihtilaf çıkarırsanız huzur-u ilahide iki elim yakanızdadır...Abdullah evladımız iki yerden feyiz alıyor.Bediüzzaman hazretleri o vazife ile tavzif edilmiş, biz de bu vazife ile tavzif edilmişiz.
" buyurdu.

cevaplar.org
 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#15


Risale Haber-Haber Merkezi


Prof. Canan'ın Said Nursi hatırası

14 Ekim 2009 / 10:06

Elim bir trafik kazasında vefat eden Prof. İbrahim Canan 1959'un sonunda Bediüzzaman'ı ziyaret etmiş ve talebeleriyle birlikte resmini çekmişti

Dün gece elim bir trafik kazasında vefat eden Prof. Dr. İbrahim Canan 1959'un sonunda Ankara'da Beyrut Palas Otelinde Bediüzzaman'ı ziyaret etmiş, merdivenlerde talebeleriyle birlikte resmini çekmişti.

Prof. Canan, Bediüzzaman Said Nursi ile görüşmesini Son Şahitler adlı eserde şöyle anlatmıştı:

"Üstad Bediüzzaman 1959 senesinin son günlerinde 31 Aralık'ta, Ankara'ya gelmiş, Beyrut Palas Otelinin 37 numaralı odasında kalmıştı.

"İlk zaman fazla gelen ziyaretçilerden dolayı çok tehacüm olmuştu. Bu günlerde müsait bir vakti bekleyip, o vakitte Üstadı ziyaret edip, ellerini öpmek istiyordum.

"O zaman Üstad lavaboya çıkmıştı. İşte, Üstadı ilk defa o zaman görmek saadetine ermiştim. Daha sonra otelden çıkarken de ziyaret etmiştim. Otele eski DP milletvekillerinden Dr. Tahsin Tola gelmişti. Üstadın büyük bir gayesi olan tevafuklu Kur'ân-ı Kerimin basılması için arzusu vardı. Üstad kendisine çok iltifat edip, Kur'ân'ın basılması için Dr. Tahsin Tola'ya tam âyetler sayısınca 6666 lira verdi. Her âyete bir lira mukabil oluyordu. Dr. Tahsin Tola'nın başını okşayıp, teveccüh edip, dualar etti.

"Zübeyir'in yerine kabul ettim"

"İşarâtü'l-İcaz basılırken tashih işlerinde çalışmıştık. Basılan formaları Senirkentli Hüseyin Aşçı ile Üstada gönderiyorduk. Hem de selâmlarımızı götürüyordu. Daha evvel de Üstad, Said Özdemir Ağabeye benim için 'Ben onu Zübeyir'in (Gündüzalp) yerine kabul edip dua ediyorum' demişti.

"Hasan Okur, şimdi ilâhiyat profesörü olan Günay Tümer ve Said Özdemir, Üstadın etrafında Beyrut Palas Otelinden iniyorlardı. Said Özdemir Ağabeyin de işareti üzerine, tam merdivenlerde iken resimlerini çektim.





"Hüseyin Aşçı tashihler için Isparta'ya sık sık gider gelirdi. Son defasında Isparta'da tashihleri verirken, Üstad taksi ile bir yere gidiyormuş, 'Seni taksiye bindirmek isterdim, ama şimdi acele işim var, hemen gideceğim. Yalnız seni Ankara'da taksiye bindireceğim' demiş. Hüseyin Aşçı bize bu hadiseyi anlatmıştı. Aradan epey zaman geçtikten sonra Üstad Ankara'ya gelmişti. Taksi ile Ankara'da giderken Ulus'ta Hüseyin Aşçı'yı görürler ve taksiye alırlar. Bunu Hüseyin Aşçı aynen anlatmıştı.

"Hüseyin Aşçı çok gayretli ve çalışkan, Senirkentli bir Nur talebesiydi. Ben Ankara'ya ilk geldiğim zaman onların yanında kalmıştım. O zaman Mesnevî-i Nuriye basılıyordu, kendisi bu iş için matbaaya gidip geliyordu. Nihayet kitap basıldı, çıktı. Kendisi de parasını vererek bir kitap satın aldı. Halbuki kitabın basılmasında emeği çok fazla idi. Onun bu hali, o zaman, bende çok büyük tesir yapmıştı, çok hayretler ve takdirler içinde kalmıştım. Bu meseleyi hatırladıkça halen de düşünürüm. Demek Allah rızası yolunda ihlâs zerre gibi küçük de olsa, aslında güneş gibidir."

(Son Şahitler, Necmeddin Şahiner, Nesil Yayınları)
 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#16


Abdülkadir Geylani ile ruh bagi kurmustu

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri

O ne acilar ne kederler görmüstü

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri



Hak icin bu aciz bedeni yordu

Bizler icin huzur bagi kurdu

Biz ac iken ilimle doyurdu

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri



O hakka davet etti bizi

Iliminle ferahlattirdi yüregimizi

Ne güzel anlatmis dinimizi

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri



Cogu zaman hapis hayati yasadi

Kendini Allaha vermis bir kisidi

Zikir ile tevhid onun isidi

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri



Bir agacin üstünde zikir ederdi

Dostu olarak Allah ona yeterdi

Islamiyetin saadeti gözünde tüterdi

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri



Nice acilar nice dertler cekti

O yüregimize acan bir cicekti

Onun hayat mücadelesi bir gercekti

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri



O büyük bir muallimdi

Hakki seven bir alimdi

O gönülleri fetheden bir ilimdi

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri



Bizler icin nice eserler yazdi

Hayatimizin yolunu ne güzel cizdi

Cözemedigimiz Kör dügümü o cözdü

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri



ASIK ABDULLAH söyler sözü

Mevlam sefaatine nail eylesin bizi

O can acti bizim gözümüzü

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri
 

Sofuoglu

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
29 Tem 2006
Mesajlar
4,442
Beğeniler
170
Puanları
63
Web sitesi
www.vuslatkervani.com
#17
Bediüzzaman Hazretleri hakkinda birde muhterem Ömer Öngüt Efendiden iktibas edelim....

O öyle bir zât-ı âlidir ki, Hazret-i Allah zâhiri ilimle, tarikat ilmiyle, mârifetullah ilmiyle mücehhez kılmıştı.
O Allah-u Teâlâ’nın sevdiği, seçtiği veli kullarındandı.
Bediüzzaman Hazretleri bir iman abidesi idi. Nur saçan kandildi.
Hayatı boyunca Allah-u Teâlâ’nın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın emir ve hükümlerine candan bağlı idi.
Her cefaya katlandı. Ve fakat bu cefalar onun imanını artırmaktan, azmini çoğaltmaktan başka bir şeye yaramadı.

Bediüzzaman Hazretleri etrafındakilere imanı, İslâm’ın faydalarını, ebedî saâdete nâil olmaları için her fırsatta Allah-u Teâlâ’nın emirlerini ve yasaklarını, Resulullah Aleyhisselâm’ın sünnet-i seniyyesinden ayrılınmamasını beyan ettiği gibi kendisi de en güzel numune idi.
Bir iman abidesi, Allah-u Teâlâ’nın has, veli kullarından idi.

İş ve icraatlarına gelince;

Bu nur-u ilâhî’yi yaymak için, beşeriyete ışık tutmak için, küfür ve dalâletten kurtarmak için bütün sıkıntı ve meşakkatlere tahammül etti. Velev can pahasına dahi olsa, imandan bir zerre tâviz vermedi ve hiçbir dalâlet ehline bükülmedi.

Hiçbir zaman haksızlığa boyun eğmedi. Canını hiçe saydı. Dinde, imanda aslâ en küçük taviz vermedi. Dünyaya aslâ meyil etmedi. Dünyaya hiçbir zaman iltifat etmedi. Allah-u Teâlâ’nın iman ile küfür arasındaki berzahına daima dikkat ederdi, koyduğu hudutları muhafaza ederdi. Bunu en büyük ve en mühim vazife sayardı. Hakk ve hakikatı bildirmek için, bütün ömrünü bu yolda ve bu uğurda geçirdi. İman edenler için güzel bir numune idi.

Ömrünü bu nurlu yolda geçirdiği gibi, iman edenler için de güzel bir iz bıraktı. Öylesine güzel bir iz ki, Resulullah Aleyhisselâm’ın izinde idi. Nûr kaynağı ancak Resulullah Aleyhisselâm’dır.

Her işte o “Sirâcen münîrâ = Nûr saçan kandil” (Ahzab: 46) Âyet-i kerime’sinden nasibi kadar nur alırdı ve o nûru saçardı. Bütün gayesi imanı kurtarmaktı. Allah-u Teâlâ’nın dostlarına, velilerine nasıl tazim edilmesi gerektiğinin izahını yapardı.

Bediüzzaman Hazretleri’nin o devirleri ne güzel bir saâdet devriydi. Bütün gayeleri imanlı müslümanlar yetiştirmekti.

İbadet ve taata çok düşkündü. Çok büyük feragat sahibiydi. Bütün hayatı feragat misalleri ile dolup taşmaktadır. Bir kap çorba, bir lokma ekmek, bir bardak su ile yetinirdi, elbisesi pek basit ve fakirâne idi. En sevmediği şey siyasetti, talebelerini de siyasetten şiddetle menederdi. Madde ile işi olmaz, kimseden ücret istemezdi.

Bu zât-ı muhterem etrafını nurlandırdı. Onun izinden gidenler helâl ve harama çok dikkat ederlerdi. İbadet ve taata çok düşkündü ve etrafı öyle idi.

Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Van’da bulunan Hazret, daha önce “Hazır olunuz, büyük bir musibet geliyor!” diye haber verdiği savaşa talebeleri ile birlikte gönüllü milis alayları teşkil ederek katıldı.
Ruslarla yapılan savaşta pek çok talebesi şehid oldu, kendisi de esir düşerek ikibuçuk sene kadar Sibirya taraflarında esaret hayatı yaşadı. Nihayet firar ederek, Allah-u Teâlâ’nın yardımıyla İstanbul’a geldi.

İstanbul’da büyük bir teveccühle karşılandı ve “Dâr’ül-Hikmetü’l-İslâmiyye” âzâlığına tayin edildi. Bu devrede resmi vazifesinden aldığı maaşla kendi kitaplarını bastırdı ve parasız olarak yaymaya çalıştı.

Bütün ömrü Nûr-i Muhammedi’yi yaymakla geçti. Bu cihatla ömür geçirdi. Ömrünün son nefesine kadar bu yolda ve bu uğurda yürüdü, bununla mücadele etti.
 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#18
İSMAİL ÇETİN EFENDİ’NİN ESERLERİNDE ÜSTAD BEDİÜZZAMAN
Bu yazı : 667 defa okunmuştur.









Nadire-i Cihan Hz. Bediüzzaman hakkında alimlerimizin sözlerini sizlere zaman zaman aktarıyoruz. Bu hafta da ülkemizin değerli alimlerinden muhterem İsmail Çetin Hocaefendi’nin bazı görüşlerini sizlere aktaracağız. İstifadeye medar olması dileklerimle. Salih Okur, cevaplar.org


İsmail Çetin Hocaefendi “Mufassal Medeni Ahlak”adlı değerli eserinde şöyle yazıyor;

“Ben neyim, ahlaken yerim nedir? Nereden gelip, nereye gidiyorum?” şeklindeki soruları her insanın ruhu onun nefsinden sorar. Öyle ise her insan bu soruların cevabını araştırmaya mecburdur. Ben neyim cevabını bulmak çok rahat olmakla beraber hem de zordur. Yani iman yoluyla bunu bilmek kolay, küfür ve inkâr yoluyla da çok zordur. Evvelce ne idim, şimdi neyim, nereye gidiyorum?


Gerçek şudur ki, ruhum dört yaşımdan itibaren her an, her lahza bu soruları benden sorar, ben de aynı soruları ana babamdan sorardım. Onsekiz yaşıma vardım. Ruhumun dimağıma vurduğu bir balyozla her gördüğüm hocadan bu soruları sorarım. Her birisi öyle cevap verir ki, onun cevabı beni bin sene mesafelik asli vatanımdan uzaklaştırır, hakikatini benden gizler.”


“Bu arada “Asrın müceddidi ve zamanın bedii Isparta’dadır” diye bir fısıltı kulağıma geldi. Bir zatın vesilesi ile ziyaretine gittim. O zat beni huzuruna götürdü ve ona şöyle dedi;

“bu genç kardeşin müşkülleri varmış. Çoklardan sorar der ki; “Ben neyim, nereye gidiyorum, nasıl kendimi tanıyacağım?”


Bediüzzaman kafasını eğdi, derin düşünceye daldı. Zannettim ki kafası göğsünde kayboldu. Sonra kafasını kaldırdı. “Bu iş zor; ara bul erbabını. Ne faydaki ömrümün sonunda bana geldin. Yaralı olduğunu bildim. Bu sorularının cevabı nazari değil, amelidir. Zaman ister, ara bul erbabını”


Ve muazzam bir bakışla “Eğer doğru diyorsan doğruları bulursun. Hadi git, ara bul erbabını” Ağlayarak ayrıldım…” (Mufassal Medeni Ahlak-s: 19-Dilara Yayınları-Isparta)


İsmail Efendi bu arayışı sonunda Abdülhakim Hüseyni Efendi ile tanışır ve sorularının cevabını bulur. Tafsilat için Edeple Varış Lütufla Dönüş adlı eserine bakılabilir. İsmail Çetin Hoca tasavvuf kapısına intisabına rağmen Risale-i Nur’dan istifadeyi sürdürür.


Kendisiyle görüşmemizde, hangi eserleri okumamızı tavsiye ettiğini sormamız üzerine şöyle demişti:

Kelam ve Sıfat ilminde Bediüzzaman çok ileridir. Ehl-i Sünnet Akaidini öğrenmekte onu ve Ömer Nasuhi Efendi’nin Muvazzah İlm-i Kelam’ını tavsiye ederim.” (Hocalarımız Konuşuyor-s: 194)




İsmail Çetin hocamızın eserlerinde, Üstad hakkındaki sözlerinden bir nebze aşağıda naklediyoruz:


Keşşaf-ı hakikat ve en yetkili Üstad (Milliyetçilik Şuurumuz-s: 67..)




“Bir çok kelamcıların imanı kâmil ise de, felsefecilerin itikadı kesin sabit ve olaya mutabık olmadığndan şek, vehim, zan ve tahminden hâli kalmamaktadır. Bunların, imanın tahkiki ve yakini derecelerini bilmemeleri ayrıca cehl-i mürekkeptir.


Yahudi ve Hristiyanların itikadı olaya mutabık değildir. Materyalistlerin ve benzerlerinin imanı ise şer’an ve örfen imanın zıddıdır.


Şu halde her mümin kendini bunları taklit etmekten korumalı, araştırmalarında onların delil ve terimlerinden sakınmalıdır. Hatta onların ortaya koymuş oldukları ölçülerle yola çıkmamalı, bilakis elçilerin mirasçıları olan kelamcıların, ehl-i tasavvufun, fukahanın, özellikle asrın müceddidi olan Ekmel-ül Ulema’nın takip ettiği yolla araştırmaya girmelidir. (Şüpheden Hakikate-s: 272 )




Özleşme Yolu adlı eserinde, Abdurrahman Tagi hazretlerinden bahisle,

“İşte onun bu hizmeti ve sadakati sayesinde Cenab-ı Hak Teâlâ Celle celaluhu birçok insanları dalaletten çıkarıp, hidayete erdirmiştir. Hamdolsun şimdi de Türkiye’de bulunan ulema onun zamanında yetişenlerin semeresidir. Ez cümle, Bediüzzaman o medresenin nispetinin bir örneğidir.”(5)

(5)Özleşme Yolu-s:190. Hz. Üstaz da bir mektubunda Abdurrahman Tagi’nin gayretlerine şöyle değinir: “Nahiyemiz olan Hizan kazasına tabi' Isparta’da, (İsparit) birden bire meşhur “Seyda” namında “Şeyh Abdurrahman-ı Tağî” himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki; bütün Kürdistan onlar ile iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazara-i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat içinde, öyle bir vaziyet hissediyordum ki; güya ruy-i zemini fethedecek bu hocalardır.” ) Emirdağ Lahikası-1- s:63



Ekmel-ul Ulema, Nur İsm-i şerifinin mazharı olduğu için, kendisine gelen nurdan kıvılcımları, eserlerini okuyanların kalplerine aksettirdiğine inanıyorum. Simaları yüzlerinde görülür. Bu nurdan mahrum olan nurcu sayılmaz.” (Ahlaki Reçeteler-s: 397 )






“Ekmel-ül Ulema, Cevşen-ül Kebir’de Evrad-ı Kudsiyeyi tayin etmiştir.” (Ahlaki Reçeteler-s: 38.)



Asrın müceddidi Şafiyyül mezheptir. Fıkhi meselelerde ekseriyet İbnu Hacer el Heytemi’ye dayanıyor. Ondan ayrılmaz desem de doğrudur.”(Cemaat-s: 200 )



Hakim-ül Ümme olan Üstad”(Cemaat-s: 200 )


Ekmel-ül Ulema diyor ki; “Ey şakirdler! Birbirinizle alışveriş etmeyin. Çünkü dünya alışverişi kalplerdeki sevgiyi bozar.” Ne güzel hakikat! ( Mufassal Medeni Ahlak-s: 734 )


“Üstad Bediüzzaman gibi zevat, istidlali imana tahkiki iman demişlerdir.”(Ehl-i Sünnetin Nazarı-s: 8 )


“Özelikle Ekmel-ul Ulema’nın Mesnevisi itikadi meseleler için tiryaktır. Ne fayda ki, tastamam, kemaliyle tercüme edilmedi.”(Tek Çare-s: 119 )


“Risalemiz, o Feyz-i Ahmediyye’nin trafosu Bediüzzaman’ın sözleriyle bereketlensin diye Türkçeleştirmedim. Bu eserde ibarelerini aynen alıyoruz.”(Ahlaki Reçeteler-s: 280 )


Ey tahrifçiler! Kevser suyu gibi Bediüzzaman’ın deyim ve terimlerini, Türkçeleştiriyoruz, izah ediyoruz, şerhediyoruz bahanesiyle, neden gençlerimizi, dini, ıstılahi kelimelerden uzaklaştırıp eskiyi unutturuyorsunuz? Bu tahrif mi, tashih mi, tahrir mi? Ne? (İttiba Ehl-i Sünnetedir-s: 280 )





Not: İsmailÇetin hocamızın eserlerinde Bediüzzaman hazretlerinden yaptığı nakilleri de ziyaretim sırasında bir gece vakti not almıştım. Merak edenler için paylaşayım istedim.


Özleşme Yolu: s: 17, 66, 170, 190


Tek Çare: s: 16, 17, 119, 528, 655


Talim-i Asfiya: s:23


Müminin İstikameti-s: 96, 148, 150, 269, 270


Milliyetçilik Şuurumuz-s: 67, 70, 91


Şüpheden Hakikate-s: 95, 228, 229, 271, 272


Ehl-i Sünnetin Nazarı-s: 8, 48, 216, 292, 458, 460, 551, 557, 569


Ölçüler-s: 26, 58, 194, 318, 321, 395, 448, 618, 734


Cana Can-s: 88, 89, 90, 91, 96,98, 305


Terbiye-i Nefs-s:141


Tebliğ-s: 286, 288, 290, 307


Cemaat-s: 326, 335


Mufassal Medeni Ahlak-s: 175, 308, 614, 617, 642, 734


Edeble Varış-s: 62, 237, 338


Tahkim-i Sâdat-2: 752


İttiba-s: 168, 216, 294, 295, 428


Aşk: 1: 60


Öz İnci-s: 190


Ahlaki Reçeteler-s: 12, 200, 252, 261, 263, 270, 275, 276, 337, 352, 488, 508, 541, 606


Salih Okur
 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#19
Elmalılı Hamdi Yazır


Bir gün Mustafa Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi’nin tefsir sahasında çok dirayetli bir âlim olduğundan söz etti ve onun Üstad Bediüzzaman Said Nursi hakkındaki:


’’Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul’un alimlerinin gözü öyle bir alim görmemiştir’’ sözlerini bize nakletti.(Mehmed Kırkıncı)

..
 

dostluk

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Haz 2007
Mesajlar
5,663
Beğeniler
304
Puanları
83
Yaş
45
#20
Lâdikli Ahmet Ağa


"Konya'nın Sarayönü kazasının Lâdik köyü'nde Lâdikli Ahmet Ağa diye mübarek bir zat vardı. Birinci Cihan Harbinde, Gazze Cephesinde çarpışmış, yaralanmış, bir mağaraya sığınmış, orada Hızır Aleyhisselamla görüşmüş, kerametleri zahir olan bir mübarek insandı.


"Üstad'ın sık sık Eskişehir taraflarına gittiği bir zamandı. Eskişehir'de hep zelzele oluyordu. Lâdikli Ahmet Ağa, Üstad'ın Eskişehir'e devamlı gitmesini şu şekilde değerlendiriyordu:


"Bediüzzaman her gün Eskişehir'e gidiyor, siz niçin bu kadar sık gittiğini biliyor musunuz?'


"Hakikaten Üstad her gün sabah gidip, akşam dönüyordu, şehre girmiyordu. Şehrin dışında namaz kılıyor, dua edip geliyordu.


"Ona vazife verdiler. Sen dua et, çünkü Eskişehir yıkılacak, taş taş üstünde kalmayacak, dua et, Cenab-ı Hakka yalvar dediler. Hastayım diye özür beyan ettiyse de özrünü kabul etmediler. Onun için gidiyor her gün Eskişehir'e...'Lâdikli Ahmed Efendi bu hâdiseyi böyle ifade edip, böyle değerlendiriyordu. (Tahir Barçın)


Osman Aydın anlatıyor: "Mustafa Kırıkçı'yla birlikte Konya'nın Lâdik kazasına giderek, büyük velilerden Hacı Ahmed Efendiyi ziyaret etmiştik. Bu zatın devamlı Hızır (A.S.) ile gezdiği ifade edilir. Bizim Üstaddan geldiğimizi öğrenince, Üstaddan çok sitayişle bahsetmişti. Kendisi için, 'Ben Hızır'la yüz sene hizmet etsem, yine Üstad Bediüzzaman'ın mertebesine yetişemem' demişti.


Muhiddin Yürüten anlatıyor: "Yarbay Reşat Bey, Konya'da arkadaşına, Bediüzzaman Hazretlerini ve eserlerini anlatıyor. Arkadaşı ise Üstadın büyüklüğünü ve eserlerin hakkaniyetini reddediyor. Reşat Bey de, 'Madem bana inanmıyorsun, gel, Lâdik köyüne gidip Ahmed Ağayı bulalım, ona Bediüzzaman'ı soralım' diyor."Reşat Bey arkadaşı ile birlikte mübarek bir zat olan Ahmed Ağa'nın yanına gidiyor ve kanaatlerini sunuyorlar. Ahmed Ağa şu şekilde karşılık veriyor:


"Ben size onu nasıl anlatayım ki? O bizim gibi herhangi bir tarikat silsilesine bağlı değildir. O ne Kutbü'l-Aktab'a, ne de herhangi bir kutuba bağlıdır. O doğrudan doğruya Peygamberimizden (a.s.m.) feyiz alır, ona göre hareket eder. Bir hatıramla onun manevî makamını size anlatmaya çalışayım. Bir gün Hızır (a.s.) gelerek, 'Eskişehir'de zelzele olacak. Taş üstünde taş kalmayacak. Gel, Bediüzzaman'a gidelim ve dua etmesini isteyelim ki, bu zelzele hafiflesin' dedi. Beraberce gidip, Bediüzzaman'a vaziyetini anlattık. 'Haberim var, haberim var' dedi. Hızır (a.s.), 'Dağlara gidip dua edelim' dedi. Bediüzzaman, 'Ben hastayım, siz dağlara çıkıp dua edin, ben buradan dua edeceğim' dedi. Eğer onun duası olmasaydı, Eskişehir'de gerçekte taş üstünde taş kalmazdı.'


Bu sözleri dinleyen Yarbay Reşat Beyin arkadaşı ikna olup Bediüzzaman ve eserlerine taraftar bir vaziyete giriyor.
 
Üst