• Reklamsız versiyon için ÜYE OL

Yiyecekler hakkında mezheplerin görüşleri

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#1
Yiyecekler hakkında mezheplerin görüşleri - 1


YİYECEKLER ve İÇECEKLER


İslâm, insanın bedenine ve canına önem verdiğinden kişinin hayatını muhafaza etmek ve canının telef olmasını önlemek/( ed-Dürrü'l-Muhtâr, V, 238.) ve kişinin namaz, oruç ve benzeri dinî görevleri yerine getirebilmesi için asgari veya zaruri miktarda yeme ve içmesini vacip kılmıştır. Zaruretin dışında kalan miktar ise, israf noktasına varmadığı sürece mubahtır. Yemede ve içmede vücudun takatinden fazlasını kullanarak israf etmek, hem zararlı, hem tehlikeli, hem de haramdır. İtidal üzere olmak, istenen bir şeydir. Hanefîler eğer ertesi günün orucunu tutabilmek için güç kazanmak yahut da misafi*rin utanmamasını sağlamak vb. maksatlar ile ve zarardan korkmuyor ise itidalden fazla miktar yemeyi istisna ederek, bunların haram olmadığını söylemişlerdir. Yü*ce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey Âdemoğulları! Her mescitte (yani tavaf ederken veya namaz kılarken. Çünkü avretin örtülmesi her ikisinde de vaciptir. Avretin dışında kalan yerlerin örtülmesi ise vacip değil, sünnettir) linetlerinizi alın Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü O israf edenleri sevmez." (A'râf, 31).

Giyilen ve yenilen şeyler helâl ve temiz oları şeylerdir. Allah yeryüzünde fay*dalı oları her şeyi insanlar için helâl kılmıştır: "Yerde her ne varsa hepsini sizin için yarattı." (Bakara, 29). Yüce Allah A'râf suresinde az önce zikrettiğimiz ayet-i keri*meden hemen sonra şöyle buyurmaktadır: "De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları kim haram kılmıştır?" (A'râf, 32). Bunların mubah oldu*ğunu vurgulamak konusunda Kur'an-ı Kerim ayetleri ile hadis-i şerifler oldukça çoktur. Meselâ, yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan şeylerden helâl ve temiz olarak yiyiniz." (Bakara, 168). Bir başka yerde de yine şöy*le buyurmaktadır: "(O Peygamber) onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri de haram kılıyor." (A'râf, 157) Allah'ın Rasulü (a.s) da şöyle buyurmuştur: "Yiyin, için, tasadduk edin ve giyinin. Şu kadar var ki israf etmeyin ve kibirlenip kendinizi beğen*meye kalkışmayın. Çünkü şanı yüce Allah nimetinin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever." (Bu hadisi İmam Ahmed Müsned'mdc Nescî, Ibn-i Mace ve Hâkim, Abdullah b. Amr'dan rivayet etmiştir)

Hanefîler şöyle demektedir: İbadet eda etme gücünü zayıflatacak kadar yeme*ği azaltmak suretiyle riyazet yapmak caiz değildir. (Reddü'l-Muhtâr, V, 238)


YİYECEKLER

1. Yenen Şeylerin Çeşitleri ve Her Bir Çeşidin Hükmü:
İnsan gıdası olarak yenen şeyler iki çeşittir: Bitki ve hayvan. Yenen bitkinin her türlüsü helâldir; necis, zararlı ve sarhoşluk verici plarıları müstesna (Bidâyetul-Müctehid, I, 450-452, 456; el-Kavâninü'l-Fıkhıyye, 171; el-Mühezzeb, I, 246, 250 Muğni'l-Muhtâc, IV, 305.) Necis ya*hut da necasetin kanştığı (yani müteneccis) ise yenmez. Çünkü yüce Allah: "Onla*ra pis ve murdar şeyleri haram kılar." buyurmaktadır. Necis ise pis ve murdardır. Şayet sirke, pekmez, sıvı yağ, zeytin yağı gibi temiz oları bir şey necis olursa haram olur. Çünkü Peygamber (a.s) tereyağına düşüp de ölen fare hakkında şöyle buyur*muştur: "Eğer bu yağ donuk ise fareyi ve çevresindeki kısmı dışarıya atınız, geri kalarıını yiyiniz. Şayet sıvı ise yağı dökünüz." (Bu hadisi Buharî, Ahmed ve Neseî Peygamber (a.s)'in hanımı Hz. Meymûne'den rivayet etmiştir. Sübülü's-Selâm, IH, 8) Şayet kullarıılması helâl olmuş ol*saydı, dökülmesini emretmezdi.
Sarhoşluk verici olursa onun da yenmesi haram olur. Çünkü onun hakkında yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O, şeytanın pis işlerindendir. Artık ondan kaçı*nın ki, kurtuluşa erersiniz." (Mâide, 90)
Zararlı olarıın yenilmesi de helâl olmaz. Zehir, sümük, meni, toprak, taş gibi. Çünkü yüce Allah: "Kendinizi öldürmeyiniz." (Nisa, 29); "Kendi ellerinizle kendi*nizi tehlikeye atmayınız." (Bakara, 195) buyurmaktadır. Bu gibi şeyleri yemek teh*likeli olduğundan, yenmemeleri icabadır. Ancak Malikîler şöyle demektedirler. Çamur hakkında mekruh da denilmiştir, haram da denilmiştir, tercihe değer oları görüş haram olduğudur.
Meyve ve taneli yiyecekler gibi zararlı olmayan şeyleri yemek helâldir. Çün*kü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: Allah'ın kulları için çıkarmış olduğu ziyneti ve hoş ve temiz oları rızıkları haram kıları kimdir?" (A'râf, 32).
Hayvanlar ise suda yaşayan ve karada yaşayan olmak üzere iki çeşittir. Burada helâl ve haram olarılarını kısaca zikredeceğiz; buna dair geniş açıklamalar ise kesi*len hayvanlar konusunda hayvan kesme ve avlarıma bölümüne bırakacağız.
Suda yaşayan hayvanlardan balık ittifakla helâldir. Şu kadar var ki, kendiliğinden ölüp suyun üstüne çıkmış oları Hanefilere göre helâl değildir; diğer mezhep*lerde ise helâldir. İmam Malik su domuzu (Yunus balığı veya ondan küçük bir ba*lık) yemeyi kerih görmüştür. Malikîlerde mutemet oları görüşe göre bu balık ile kö*pek balığının yenmesi mubahtır.
Malikîlerin dışında kaları cumhura göre, kurbağa yemek helâl değildir. Çünkü Peygamber s.a.v. kurbağanın öldürülmesini yasaklamıştır. Şayet yenilmesi helâl ol*saydı öldürülmesini yasaklamazdı. Malikîler haram kılındığına dair bir nas varit ol*madığı için, kurbağa yemeyi mubah kabul etmişlerdir.
Kara hayvanlarına gelince: Boğazlarımadan ölmüş (meyte), kan ve domuz, Allah'tan başkası adına kesilmiş (yani boğazlarıdığı zaman Allah'tan başka ilahın adı anılarak kesilmiş) boğularak öldürülmüş bir hayvan tarafından toslarıarak ölmüş, bir darbe yiyerek ölmüş, yüksekten düşüp ölmüş, vahşi hayvan tarafından karnı yarılarak öldürülmüş hayvanların yenmesi haramdır. Ancak bu sonuncusu henüz canlı iken kesilirse yenilmesi helâl olur.
Kurt, asları ve kapları gibi yırtıcı hayvanların yenmesi cumhura göre haramdır, Malikîlere göre mekruhtur. Aynı şekilde doğan, şahin, akbaba ve bunlara benzer yırtıcı kuşların yenilmesi de haramdır. Malikîler ise, yarasa müstesna bunların mu*bah olduğunu söylemişlerdir. Racih oları görüşe göre yarasanın yenilmesi mekruh*tur.
Köpeklerin, ehli eşeklerin ve katırların yenmesi haramdır. Çünkü köpek pis şeylerdendir. Bunun delili ise Peygamber (a.s)'in: "Köpek pistir, onun bedeli de pistir." ( Bu hadisi İmam Ahmed, Müslim, Ebû Dâvud ve sahih olduğunu belirterek Tirmizî ve Neseî, Rafı' b. Hadîc'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Köpeğin kıymeti pistir." Neylü'l-Evtâr, V, 143, 284) Diğer taraftan Peygamber Efendimiz Hayber günü ehli eşeklerle katırla-nn etlerini yemeyi yasaklamıştır (Bu hadisi Hakim el-Müstedrek'lc, Câbir b. Abdullah'tan rivayet etmiş ve Müslim'in şartına göre sahih bir hadis olmakla birlikte Buharî de Müslim de rivayet etmemişlerdir, demiştir. Nasbu'r-Râye, IV, 197) Malikîlerce mutemet oları görüşe göre, ehlî kö*pek mekruhtur; fakat köpek balığı mubahtır. Akrep, yıları, fare, karınca ve an gibi yer haşerelerinin yenilmesi de haramdır. Çünkü bunlar hem zehirlidir hem de selim tabiat sahibi kimseler bunlardan tiksinirler.
At ve eşekten doğan katır ile yabanî eşek ile ehlî eşekten doğan eşek gibi, eti yenen ve yenmeyenin birleşmesinden doğan da haramdır. Çünkü böyle bir hayvanbirisi yenen, ötekisi yenmeyenden halk edilmiştir. Bu sebepten dolayı "haram kılıcı, helâl kılarıa takdim edilir" (el-Mühezzeb, I, 249; Muğni'l-Muhtâc, IV, 303; Keşşâfu'l-Kınâ', VI, 190)kaidesiyle amel etmek üzere haram yönü ağır basar.
Malikîlere göre: Akrep, osurgan böceği, hamam böceği, çekirge, karınca,kurt, güve gibi yerde yaşayan böceklerin kesim suretiyle yenilmeleri mubahtır. Ay*nı şekilde boğazından kesildiği takdirde ve zehirinden yana emin olursa yıları ye*mek de mubahtır. (eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 115. Arapçada bu gibi haşerata (haşaş ) adı verilmektedir. Yerin altına girip aynı şekilde mutlaka bir başka yerden çıkması ve çıktıktan sonra hemen oraya geri dönmeleri sebe*biyle bu adı alırlar)
Şafiîlerle Hanbelîlere ve İmam Ebû Hanife'nin iki arkadaşına göre: Asil olsun olmasın, bütün çeşitleriyle atların yenilmesi helâldir. Çünkü Peygamber (a.s) Hayber günü buna izin vermiştir/2) Ebû Hanife ise at etinin yenilmesinin tenzihen (Bu hadisi Buharî ve Müslim rivayet etmişlerdir. Nasbu'r-Râye , IV, 198) mekruh olduğunu söylemiştir. Çünkü at etinin yenilmesini yasaklayan hadis varitolmuştur (Ebû Dâvud, Ncseî ve Ibni Mace, Hâlid b. el-Velid'den rivayet etmişlerdir. Nasbu'r-Râye , IV,196. Mâlikî mezhebinde meşhur oları görüş ise, at etinin haram kılınmasıdır. (Bidâyetul-Müctehid, I, 455; eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 117)
Şafiîlerle Hanbelîler büyük keler ile sırtları yemeyi mubah kabul etmişlerdir. Şafıîlerde ayrıca tilki de mubahtır. Hanbelîler ise bunu haram kabul etmişlerdir. Hanefîler bütün bunların yenilmesini haram kabul etmişlerdir. Malikîler ise daha önceden de açıkladığımız gibi, bütün vahşi hayvanları kerahetle birlikte mubah görmüşlerdir.
En'am. yani deve, sığır ve koyunun yenmesi, icma ile caizdir. Çünkü Kur'an-ı Kerim nassı ile bunlar mubah kılınmıştır. Aynı şekilde yırtıcı olmayan güvercin, ördek, deve kuşu, kaz, bıldırcın, toygar kuşu, sığırcık kuşu, bağırtlak, keklik, bülbül ve buna benzer kuşların yenilmesi de caizdir.
Ceyları, yaban öküzü ve yabani eşek gibi saldırgan olmayan yabani hayvanla-nn yenilmesi de helâldir. Çünkü Peygamber (a.s) yenilmelerine izin vermiştir (Buharî ve Müslim rivayet etmiştir) Tavşan ve çekirgenin yenilmesi mubahtır. Çünkü sünette mubah oldukları sabit ol*muştur. Malikîlerin dışındakilere göre kurtlar haramdır. Ancak yemek ve meyvede meydana gelen kurtlar ile tahıllardaki kurtlar, sirkedeki kurtlar, bunlarla birlikte ölü olarak -ve kişi bunlardan tiksinmeyecek olursa- yenilmeleri helâl olur. Çünkü bun*ları yenilecek şeylerden ayırmak gerçekten zordur. (Muğnil-Muhlâc, IV, 268, 303; el-Muğnî, VIII, 605)
Mubah ve Haram Kılınanlar Konusunda Mâlikî Mezhebi’nin GörüşlerininÖzeti (ed-Desûkî ile birlikte ed-Derdîr, eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 115)Yapıları açıklamalardan anlaşıldığı gibi, yiyecek ve içeceklerden mubah şey*ler konusunda en geniş mezhebin Mâlikî mezhebi olduğu görülmektedir. Bu ba kımdan bu mezhep ile ilgili bu konuda bir özet yapmayı yerinde görüyorum:
Mubah olarılar: İstek hâlinde temiz oları her türlü yiyeceğin yenilmesi veya içilmesi mubahtır. Deniz hayvanı, isterse deniz insanı ve domuzu diye bilinenleri olsun ve isterse deniz hayvanı ölü bulunsun; bütün türleriyle kuşlar, celâle (Cellâle: Necaset kullarıan demektir. Sözlük manası itibarıyla "necaset yiyen inek" demektir. Fakihler aynı şekilde necaset yiyen her türlü hayvan hakkında kullarıırlar) veya şahin, kartal, akbaba gibi pençeli hayvan dahi olsa hepsi de mubahtır. Ancak yarasa bunlardan müstesnadır, tercih edilen görüşe göre yenilmesi mekruhtur. Cellâle da*hi olsa davar (deve, sığır ve koyun) yırtıcı olmayan vahşi geyik, yaban eşeği, cerbo-ğa, köstebek, ada tavşanı, (Cerboğa: Gelincik kadar bir hayvan olup arka ayakları ön ayaklarından daha uzundur. Köstebek: Pisliğe ulaşamayan kör faredir. Ada tavşanı: Tavşana benzeyen cerboğadan biraz daha büyük, bit*ki ve baklagiller yiyen, kediden küçük, kirli beyaz bir hayvandır) tavşan, kirpi, durbûb (Kirpi: Fareden büyük olup başı, karnı, ön ve arka ayakları dışında her tarafı dikenli bir hayvandır. Durbûb: Dikenleriyle kirpiyi benzer. Ancak şekil itibarıyla koyuna daha yakındır. Hanbelîler cer*boğa, ada tavşanı ve sırtlarıın yenilmesini mubah kabul etmişlerdir. el-Muğnî, VIII, 592; Ke§ş-âfu'l-Kınâ', VI, 191. Şafiîler de hayvan kesimi ile ilgili bölümde açıklayacağımız gibi sırtları, bü*yük keler, tilki, cerboğa ve fenek (derisi kürk olarak kullarııları bir tilki çeşidi) ve (kediye benzer) samurun yenilmesini mubah kabul etmişlerdir. Araplar arasında bu son iki hayvana Türk Ülkesi Tilkileri denilir. Aynı şekilde (farelere düşmanlık eden fare yuvalarına girip onları çıkartan bir hayvan oları) gelincik yemeyi ve turnagillerden beyaz bir kuş olup büyükçe bir kursağı bulunan Mı*sır'da çokça görülen ve derisinden kürk de yapıları Pelikan kuşunun, yine aynı şekilde derisinden kürk yapıları kâkim (gelinciğe benzeyen bir çeşit hayvan)'in etlerini de mubah örmüşlerdir. Çünkü bunlar tayyibât (temiz ve helâl oları şeyler)dendir. Muğni'l-Muhtâc, IV, 299) boğazından kesilmesi hâlinde ve zehirinden zarar görmeyeceğinden emin olduğu takdirde yıları (Yiyen kişi zehirlenmekten emin ise yiyebilir. Zehri kendisi için herhangi bir hastalık sebebiyle faydalı oları kimsenin zehriyle dahi yemesi caizdir) mubahtır.

Aynı şekilde yerde yaşayan osurgan böceği, hamam böceği, cundub (Hamam böceği: Kokusu kötü, evlerdeki pis yerlerde bulunan değişik renkli, yan taraftan birçok ayakları bulunan bir hayvandır. Cundub: Çekirgenin bir türüdür) karın*ca, yer kurdu ve yiyecek kurdu gibi böcekler de mubahtır.
İlk sıkıldığı esnada üzüm suyu, fukkâ', akid (kaynamış ve katılaşmış üzüm su*yu) sarhoşluk vermeyeceğinden emin olduğu subya (Fukka (şerbet): Aslında buğday ve hurmadan yapıları bir içecektir. Subya: Ona eklenen çekirdek ve benzeri şeyler dolayısıyla nispeten ekşi bir içecektir. Akid (kaynamış ve katılaşmış şerbet): Katıla*şıncaya ve sarhoşluk verici özelliği kayboluncaya kadar ateş üzerinde kaynatıları üzüm suyudur. Arapçada ona aynı şekilde (er-rübbü's-samit) adı da verilir) un içilmesi mubahtır.
Haram Olarılar: Katı veya sıvı necis oları her şeyin yenmesi, karada yaşayan domuz, katır at ve eşek; isterse yabani iken sonradan evcilleştirilmiş olsun, haram*dır. Tercih edilen görüşe göre çamur, toprak, kemik, ateşte yanmış ekmek de ha*ramdır.
Mekruh Olarılar: Yırtıcı hayvan, sırtları, tilki ve kurt, vahşi dahi olsa kedi, fil, pars, ayı, kapları, firavun faresi (nems) (Fukka (şerbet): Aslmda buğday ve hurmadan yapıları bir içecektir. Subya: Ona eklenen çekirdek ve benzeri şeyler dolayısıyla nisbeten ekşi bir içecektir. Akid (kaynamış ve katılaşmış şerbet): Katıla*şıncaya ve sarhoşluk verici özelliği kayboluncaya kadar ateş üzerinde kaynatıları üzüm suyudur. Arapçada ona aynı şekilde (cr-rübbü's-samit) adı da verilir) ve mutemet oları görüşe göre evcil köpek mekruhtur. Zahir oları görüşe göre maymun, nesnas (uzun kuyruklu maymun)ın yenmeleri mekruhtur. Meşhur oları görüşe göre necasete ulaşan ev fareleri mekruh*tur. Necasete ulaşıp ulaşmadıklarında şüphe edilirse mekruh olmaz. Şayet necasete ulaşmıyorlarsa mubahtır.
Cellâle Eti: Hanefi'lerin tarif ettiğine göre cellâle, sadece leş ve necaset yeme*yi alışkanlık hâline getirmiş, bununla birlikte başka bir şey yemeyen ve kötü kokan hayvandır. Hanefi'lerin dışındaki mezheplere göre ise cellâle yediklerinin çoğunlu*ğunu necaset teşkil eden hayvandır. Fakihler böyle bir hayvanın etinin yenilmesi konusunda farklı görüşlere sahiptir.
Daha önce de açıklamış olduğumuz gibi Malikîler (eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 115; Bidâyetul-Müctehid, I, 451) cellâle hayvanının etini mubah görürler. İmam Malik mekruh görmüştür. İmam Ahmcd'den gelen bir riva*yete ve Hanefîlerle Şafiî'lere göre de mekruhtur. (Tebyînü'l-Hakâik, 1,10; el-Bedâyı, V, 39*vd; el-Mühezzebf\, 250; Muğni'l-Muhtâc, IV, 304; ed Dürrul-Muhtâr, V, 339.) Hanbelîler ise haram kabul et*mişlerdir. (Kessâful-Kınâ', VI, 192; el-Muğnî, VIII, 593)
Bu konudaki ihtilâfiannın sebebi, kıyasın bu konuda varit olmuş oları haberler ile çelişkili olmasıdır. Sözü geçen haber İbn-i Ömer'in rivayet ettiği: "Peygamber (a.s) cellâlenin etinin yenilmesini ve sütünün içilmesini yasaklamıştır." (Bu hadisi imam Ahmed, Ebû Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiş olup Tirmizî; "hasen-garib bir hadistir" demiştir. Ebû Davud'un bir rivayetinde: "Cellâlenin sırtına binmek yasaklarıdı." denilmektey*ken bir diğerinde: "Develerden cellâle olarıın sırtına binilmesi yasaklarıdı." denilmektedir, imam Ahmed, Neseî ve Ebû Dâvud, Amr İbn-i Şuayb'dan, o babasından o da dedesinden rivayet ettiğine göre: "Peygamber (a.s) evcil hayvanların etinin yenilmesini, cellâlenin sırtına binilmesini ve eti*nin de yenilmesini yasakladı.")şeklin*deki hadistir. el-Hallal, isnadını da belirterek Abdullah b. Amr'dan Resullullah (a.s)'ın, cellâle devenin etinin yenilmesini yasakladığını ve ona ancak tabaklarımış derilerin yüklenmesini, kırk gün süre ile ona ayrıca alaf verilmedikçe insanların sır*tına binmesini nehyettiğini rivayet etmiştir.
Bu haberler ile çelişen kıyasa gelince: Hayvanın karnına giren şey ete dönü*şür. Cellâlenin helâl olduğunu söyleyen Malikîler bu gıdanın değişip ete dönüşme*sini, tıpkı kanın ete dönüşmesi gibi değerlendirmişlerdir.
Hanbelîler ise haram olmasını gerektiren yasaklamanın zahirini esas almışlar*dır. Çünkü böyle bir hayvanın eti necasetten oluşmaktadır. Dolayısıyla necasetin külü gibi bu da necis olur. Hanefîlerle Şafiîler ise bu hadisi tenzihî kerahete hamletmişlerdir. Malikîler dışındaki diğer mezheplerin bu husustaki ibareleri şöyledir:
Hanefîlere göre: Cellâlenin eti de sütü de mekruhtur. Tıpkı dişi eşeğin etinin, sütünün ve at eti ile deve sidiğinin mekruh olması gibi. Ancak Ebû Yusuf tedavi maksadı ile onu (yani deve sidiği ile at etini) caiz görmüştür. Cellâle, etinin pis ko*kusu gidinceye kadar hapsedilir. Bu da tavuk için üç gün, koyun için dört, deve ve sığır için de on gün olarak -azhar oları görüşe göre- takdir edilmiştir. Şayet cellâle, necaset ile birlikte başka şeyler de yer ve eti pis kokmazsa yenilmesi helâl olur. Ni*tekim domuz sütü ile beslenen oğlağın yenilmesi de helâldir. Çünkü eti değişmez. Almış olduğu gıdayı tüketir ve etkisi kalmaz. Buna göre böyle bir tavuğun etini ye*mekte mahzur yoktur. Çünkü necaset ile birlikte başkalarını da yemekte ve eti değişmemektedir ((Rivayete göre Peygamber (a.s) tavuk eti yermiş. Buna göre, (cellâle) tavuğun üç gün süreyle hapsedileceği ve ondan sonra boğazlarıacağına dair rivayet onun pisliğinden sakınmak maksadıyladır; şart olduğundan değildir. Tebyînü'l-Hakâik, a.y.)
Şafiîlere göre: Cellâlenin yenilmesi mekruhtur. Cellâle, yediklerinin çoğun*luğunu dışkının teşkil ettiği deve, koyun, inek, horoz veya tavuk gibi hayvanlardır. Çünkü az önce gördüğümüz İbn-i Ömer'in rivayeti bunu anlatmaktadır. Ancak bu gibi hayvanların etini yemek haram değildir. Çünkü bunlarda oları sadece etinin de-ğişmesidir, daha fazlası değildir. Bu durum ise haram kılınmalarını gerektirmez. Eğer cellâleye tâhir bir yiyecek yedirilirse mekruh da olmaz. Çünkü İbn-i Ömer: "Cellâleye temiz alaf verilir. Eğer deve ise kırk gün, koyun ise yedi gün, tavuk ise üç gün süreyle buna devam edilir." demiştir.
Hanbelîlere göre: Cellâle haramdır. Bu, yediklerinin çoğunluğunu necasetin teşkil ettiği hayvandır. Böyle hayvanın aynı şekilde sütü de haram olur. İmam Ah-med'den gelen rivayetin biri budur. Diğer rivayet ise onun haram değil, mekruh ol*duğudur. Keraheti ise bu hayvanı hapsetmekle, ittifakla, zail olur. Bu sürenin ne ka*dar olacağı konusunda ise ihtilâf vardır. İmam Ahmed'den gelen bir rivayette ister kuş cinsinden olsun ister hayvan olsun, üç gün süreyle hapscdilcccği belirtilmekte*dir. Yine ondan gelen bir diğer rivayete göre tavuk, üç gün süreyle; deve, sığır ve benzerleri kırk gün süre ile hapsedilir. Cellâle oları hayvanın sırtına binmek de mekruhtur.


2.Nas Olmayan Hususlarda Arap Âdetini Hakem Kabul Etmek:
Şafiîlerle Hanbelîlere göre (Muğni'l-Muhtâc, IV, 303 vd.; el-Mühezzeb, I, 249; el-Muğnî, VIII, 585.) Kitap, sünnet ve icmada hass veya âmm olsun, haram ve helâl ile ilgili her hangi bir nas bulunmayan ve yine hakkında öldürülmesi ya da öldürülmemesine dair nas varit olmayan, Arapların çoğunluğunun selim ta*biat sahipleri ve servet ve varlık sahibi oları kimseler -Şafiîlere göre hâllerinde şehir veya köy halkı sakinleri Hanbelîlere göre ise Hicaz halkı veya büyük şehir sakinle*rinin çoğunluğu- tarafından tiksinmeden yenilebilen, hayvanın etinin yenilmesi helâldir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Hoş ve temiz oları şeyleri onlara helâl kılıyor; pis ve murdar şeyleri de onlara haram kılıyor." (A'râf, 157). Bunun diğer bir sebebi ise Allah'ın Kitabının üzerlerine indiği, ona ve sünnete muhatap oları kimseler Araplardır. Dolayısıyla Kitap ve sünnetin mutlak lafızlarında başka*larının değil, sadece onların örfüne başvurulur.
Buna göre bu konuda kaide şudur: Yenilmesi haram kılınan hayvanlar, yüce Allah'ın Kitabında nas ile bildirdikleridir. Arapların hoş ve temiz diye adlarıdırdıklarıysa helâldir. Arapların pis ve murdar diye nitelendirdiği ise haramdır.
Bu konuda çölde yaşayan katı tabiatlı, fakirlik ve zaruret içerisinde yaşayan kimselerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü bu gibi kimseler zaruret ve açlık çeken kimseler olduklarından bulduklarını yiyebilirler.
Hanbelîlere göre Hicaz halkının yanında bulunmayan hayvanlar. Hicaz böl*gesinde ona en çok benzeyen hayvanın durumuna göre değerlendirilir. Şayet bu hayvana benzeyen her hangi bir hayvan yoksa o mubahtır. Çünkü şanı yüce Al*lah'ın şu buyruğunun genel ifadesi içine girer: "De ki: Bana vahyolunanlar arasın*da yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde ölmüş hayvan etinden.. başka haram kılınmış bir şey bulmuyorum." (En'âm, 145). Diğer taraftan Hz. Peygamber (a.s): "Allah'ın susup hakkında bir şey söylemediği ise bağışladığı, affettiği şeydir. (Bu hadisi Tirmizî ve îbni Macc, Selman el-Farisî'den rivayet etmişlerdir. Neylü'l-Evtâr, VIH, 106)diye buyur*muştur.
Şafiîler şöyle demektedir: Eğer hayvanın adı bilinmemekte ise, Araplara onun hakkında sorulur ve onların verdikleri isme göre helâl veya haram ise, ona göre amel edilir. Çünkü bu konuda başvurulacak kaynak, hayvanın ismidir ve bu dili bi*len kimseler de onlardır. Eğer onların bu hayvana verdikleri bir isim yoksa, tanıdık-ları hayvanlar arasında şekil, tabiat veya etinin tadı itibanyla ona en çok benzeyen hayvanın hükmüne tabi kabul edilir. Eğer iki benzeme yönü birbirine eşit olursa ve*ya benzer bir tarafı yoksa esah oları görüşe göre helâl olur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "De ki: Bana vahyolunanlar arasında yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde ölmüş hayvan etinden... başka haram kılınmış bir şey bulmuyorum." (En'âm, 145).
3. Zaruret Hâli:
Zaruret, şer'in bütün hükümlerini kapsayan mütekâmil bir nazariyedir. Buna-yasağın mubah olması ve vacibin terk edilmesi hükümleri terettüp eder. Bu konuda söylenecek sözler oldukça fazladır (Nazariyyetü'z-Zarureti'ş-Şer'iyye adlı eserimize bakınız) Ben bu konuda önemli oları hususları kaydet*meye çalışacağım ki, bunlar zaruretin tarifi, hükmü, şartları, aynı zamanda hem yolculuk hem de ikamet hâllerini şamil olup olmadığı, zaruret sebebiyle mubah oları şeylerin veya kullarıılması caiz oları şeylerin türü, kullarıılacak oları şeyin fazilet sıralamasının keyfiyyeti, kullarıılması caiz oları miktar, leşten (meyte) ne kadar yararlarıılacağı, zaruret sebebiyle başkasının yemeğini zorla almanın hükmü, ihti*yacın özel bir takım hâlleri (meyve bahçesinden geçenin durumu, ekinden yemek ve yolu geçen kimsenin davarların sütünü sağması)dir. (el-Mebsût, XXIV, 48; el-Bedâyî, V, 124; Reddu'l-Muhtar, V, 238; Ahkâmu'l-Kur'ân (el-Cessâs) I, 147 vd.; eş-Şerhu'l-Kebir, II, 115 vd.; el-Kavâmnul-Fıkhıyye, 173; Bidâyetul-Müctehid, I, 461 vd.; el-Mühezzeb, I, 250 vd.; Muğni'l-Muhıâc, IV, 188, 306-310; el-Muğnî, VIII, 595-603; Keş-şaful-Kınâ', VI, 194-200.)
Zaruretin tarifi ve hükmü:
Zaruret, ilmen (yani kesin olarak) veya zannen helâk olmaktan korkmaktır. Buna göre, ölme kertesine gelinceye kadar sabretme şartı yoktur. Dört mezhepte de hükmü, (el-Mebsût, a.y.; el-Dedâyi', VII, 176; Tebyînul-llakâik, V, 185; ed-Dürrul-Muhtâr ve Reddu l-Muhtâr, V, 92; 338; Dürerul-Ilukkâm, I, 310; eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 115; Muğni'l-Muhıâc, IV, 306; el-Muğnî, VIII, 596; el-Furûk, IV, 183; Ahkâmu'l-Kur'ân (el-Cessâs), 1,148, 150; Ahkâmu Kur'ân (IbnU'l-Arabî), I, 56) haram oları şeyden kendisini ölümden kurtaracak (yani hayatını koruya*bilecek kadar) ve ölümden yana emin olacak miktarda yemenin vacip olmasıdır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Fakat her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa (zaruret duyarsa) saldırmamak ve haddi asmamak şartıyla yerse onun üze*rine günah yoktur." (Bakara, 173); "Ve ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız." (Bakara 195); "Kendi kendinizi öldürmeyiniz." (Nisa, 29). Şayet ölünceye kadar yemeyi ve içmeyi terk edecek olursa asi olur. Çünkü bu gibi durumlarda nefsi tehli*keye atmak vardır ki, Kur'an-ı Kerim'in hükmüyle bu yasaklarımıştır. Diğer taraf*tan o, Allah'ın kendisine helâl kılmış olduğu şey ile kendisini hayatta tutabilmek imkânına sahip olduğundan bunu yapması, -tıpkı beraberinde helâl bir yiyecek bu*lunması hâlinde olduğu gibi- lâzımdır.
Ancak ölünceye kadar tedavi olmayı kabul etmeyen kimsenin durumu bunun hilâfınadır. Bunu kabul etmesi üzerine vacip değildir, tedaviyi terk etmekle de asi olmaz. Çünkü yapıları tedavinin ona şifa vereceğine dair kesin bir kanaat yoktur. Bununla birlikle Hanbelîler, muztar kimsenin dilenmeyi meyte yemekten öne al*masının vacip olduğunu belirlemişlerdir.
Ebû Yusuf ve el-Mühezzeb'in müellifi Ebû İshak gibi bazı âlimler ile Hanbelîlerdeki bir görüşe göre, muztar bir kimsenin meyte veya domuz etinden yemesi va*cip değildir, aksine mubahtır. Çünkü onun bu gibi hayvanın etini yemeyi terk etmekte belirli bir maksadı vardır ki, o da kendisine haram kılınan şeyden uzak dur*maktır. Diğer taraftan meyle etini yiyemeyebilir ve bundan tiksinebilir. Bunun di*ğer bir sebebi ise Resülullah s.a.v. ashabından Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî (r.a)'den rivayet edildiğine göre; Bizanslıların zâlim bir yöneticisi onu üç gün sü*reyle hapsetmiş ve yanına su katılmış şarap ile kızartılmış domuz eti koydurmuş, fakat o bundan ne yemiş ne de içmişti. O kadar ki, açlık ve susuzluktan başını tutamaz olmuş, öleceğinden korkmuşlar ve oradan çıkarmışlardı. Bunun üzerine Ab*dullah o zâlime: "Aslında Allah onu bana helâl kılmıştı. Çünkü ben muztar bir kim*seyim, ancak senin İslâm dininde (başıma gelen bu musibet sebebiyle) sevinmene fırsat vermek istemedim." demiştir.



Diğer taraftan böyle bir hâlde, bu gibi şeylerin yenilmesinin mubahlığı da bir ruhsattır. Diğer ruhsatlar gibi bundan da yararlarıması onun için vacip değildir. (el-Muğnî, VIII, 596; Tekmiletu Fethi'l-Kadîr, VII, 298.)Bunun bir başka sebebi ise yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Halbuki O size neleri ha*ram kıldığını ayrı ayrı bildirmiştir. Zaruret içinde ona muhtaç kaldıklarınız müs*tesna." (En'âm, 119). Burada zaruret hâlinde ihtiyaç duyularılar, haramdan istisna edilmiştir. Haramdan istisna edilen şey ise, -usul âlimlerinin de belirlediği gibi-helâl veya mubahtır.
Böylelikle anlaşılmaktadır ki, ölüm ile sonuçlarıacak olursa hapishanelerde ve benzeri kurumlarda açlık grevi, sözü geçen her iki görüşe göre helâl olmaz.
Zaruretin şartları veya belirleyici ölçüleri:
Zaruret iddiasında bulunan herkesin bu iddiası kabul edilmez veya haram fiil işlemesi ona mubah olmaz. O bakımdan zaruretin bir takım şartları veya belirleyici unsurları taşıması kaçınılmazdır. Söz konusu şartlar aşağıdaki gibidir: (Yazarın, adı geçen eseri, 66 vd.)


1) Zaruretin gelecekte bekleniyor olması değil de fiilen varolması gerekir. Ya*ni yemek yemeyecek olursa, tecrübelere göre büyük ihtimalle, nefsin veya malın helâk olmasından gerçekten korkulması veya telef olma tehlikesinin kesinleşmesi lâzımdır. Bu konuda haram yemek için ikrah hâlinde olduğu gibi, zannetmek yeter*lidir. Kesinlik yahut da ölecek noktaya gelmek şart değildir. Aksine bu noktaya ge*linecek olursa Şafiîlerin açıkça belirttiği gibi yemek yemenin faydası olmaz ve ye*mek de helâl olmaz.

2- Zaruret içerisinde bulunan (muztar) kimsenin şer'an haram oları bir şeyi işlemek zorunda kalması, yani karşısında bu tehlikeyi defedebilmek için haram kul*larımaktan başka her hangi bir mubah yolun kalmış olmaması. Çünkü zaruret hâlin*de haram oları şeyleri kullarımanın sebebi, beslenme zaruretidir. Yani kendisi ile beslenilecek helâl bir şey bulunamadığı zaman böyle bir şey söz konusu olur. Bun*da da her hangi bir görüş ayrılığı yoktur.

3- Haramı kullarımasını mubah kılacak bir özrün gerçekleşmesi. Yemeği terk edecek olursa yürüyemeyecek ve dolayısıyla arkadaşlarından uzak kalıp helâk ol*maktan korkmak, binmekten âciz kalıp helâk olmaktan korkmak hâlinde olduğu gi*bi; canını veya bir organını telef olmaktan korumak istemek. Bundan açıkça anlaşı*lıyor ki, teyemmüm etmeyi mubah kıları her bir sebep -nitekim Şafiîlerle Hanbelîler bunu açıkça ifade etmişlerdir- haram oları şeyi yemeyi yahut da mahzur (haram) kılınmış bir işi işlemeyi mubah kılmaktadır. Bu konuda bir dış organda aşın derece*deki bir kusurun husule gelmesinden korkulması, -hastalığın uzamasından korkul*ması gibi- nazar-ı itibara alınır. İşte bu iki hâlin her birisi de haram oları şeylerden yemeyi mubah kılar.

4- Muztar (zaruret içerisinde bulunan kişi)'ın İslam’ın ilkelerine muhalefet et*memesi. Hiç bir şekilde zina, katil, küfür ve gasp helâl olmaz. Çünkü bu gibi işler, bizatihi fesattırlar. Bununla beraber başkasının yiyeceğini -eğer o anda o kimse de zaruret derecesinde muhtaç değilse- zorla almaya ruhsat verilmiş olduğu gibi; kal*bin İslâm ile dopdolu olması şartı ile sadece dille küfrü gerektirici sözler söylemeye de ruhsat verilmiştir. Bundan açıkça anlaşılıyor ki, mubahlık ruhsattan farklıdır. Çünkü mubahlık haramı helâle çevirir ve haram olmak niteliğini ortadan kaldırır. Ruhsat ise günahı kaldırır; fakat fiil haram olmak özelliğini muhafaza eder.

Bununla birlikte, kesinlikle insan öldürmek ve onu yemek mubah değildir. Ni*tekim, Şafiîlerin dışında cumhura göre ölmüş insanı yemek de mubah olmaz. Bunu ileride açıklayacağız. Dört mezhep imamının râcih oları görüşüne göre, başka bir şey bulunamayacak olursa boğazda tıkanıp kalmış bir lokmayı indirebilmek için ol*ması hâli müstesna şarap içmek haramdır. Malikîlere göre de kan, pislik yahut kay*bolmuş devenin yenilmesi hiç bir şekilde helâl olmaz.

5- Biraz sonra açıklayacağımız gibi, cumhurun görüşüne göre asgarî miktarı ya da zararı önlemek için gereken miktarı almakla yetinecek ve bunu aşmayacak. Çünkü haramın mubah olması bir zarurettir ve zaruret de kendi miktarı ile takdir edilir.

6- İlaç için zaruret bulunması hâlinde, haram oları ilacı âdil, dinine ve ilmine güvenilir bir doktorun belirlemesi ve haram olmayan ve onun yerini tutan bir başkailacın bulunmaması.Zaruret durumu belirli bir zaman ile mukayyet değildir. Çünkü bu konuda ki*şiler arasında farklılık vardır. (Keşşaful-Kınâ', VI, 194; el-Muğnî, VIII, 595)

Zaruret hem yolculuk hem de ikamet hâllerini bir arada kapsamakta mı*dır?

Hem ikamet hem de yolculuk hâlinde zorunlu olarak ihtiyaç duyulacak olursa haramlar mubah olur. Çünkü zaruret ile ilgili ayet-i kerimede: "Kim mecbur kalır*sa..." (Bakara, 173) buyrulmuş ve burada bu iki hâlden belirli herhangi bir hâl ile kayıtlı olmaksızın mutlak olarak zikredilmiştir. Bu, muztar oları her kişi hakkında umumi bir lafızdır. Diğer taraftan zaruret, bazen genel bir açlık zamanında, ikamet hâlinde de söz konusu olur. Mubahlığın sebebi ise, canı helâk olmaktan korumaya ihtiyaç duymaktır ki, bu her iki durumda da umumi bir hâldir. (İbn Kudâme'nin imam Ahmcd mezhebine dair kaydettiği görüş budur el-Muğnî, VIII, 596. Diğerkitaplardaki ifadelere de uygundur. Keşşafu'l-Kınâ', VI, 194)



Bu hüküm dört mezhebin ittifakıyla böyledir. Hanefîler ise (et-Tavzîh, n, 194; Musellemu's-Subût, I, 113; Ahkâmu'l-Kur'ân (el-Cessâs), I, 147) ister mâsiyet maksadıyla yapıları bir sefer olsun, isterse de mubah bir sefer esnasında günah iş*lensin ayırım gözetmezler. Dipnotta da belirtildiği gibi Hanbelîler tarafından tercih edilen görüş budur. Mâlikî mezhebinde meşhur oları ise şudur: (el-Muvâfakât, I, 337; Ahkâmu'l-Kur'ân (Ibnü'l-Arabî), I, 58; Kurtubi, II, 333; el-Kavânînul-Fık hıyye, 173; Bidâyetü'l-Müctehid, I, 462) Muztar kimsenin mâsiyet yolculuğunda meyte ve benzerlerinden yemesi caizdir. Ancak böyle bir kimsenin namazını kısaltması yahut da orucunu açması caiz değildir. Çünkü yüce Allah:"'saldırmaksızın ve haddi açmaksızın" (Bakara, 173) buyurmuştur.



Malikîler, meşhur oları görüşlerinde Şafiîler ve Hanbelîler ise (Kavâidü'z-Zerkeşî (yazma) yk. 107; el-Eşbah ve'n-Nezâir, Suyuti,, 124; Muğni'l-Muhtâc, VU, 64 268.; el-Muğnî, VIII, 297; eş-Şerhu's-Sağîr, I, 477) mâsiyet kastıyla yolculuk ile sefer esnasında mâsiyet arasında fark gözetmişlerdir. Meselâ, ko*casına karşı itaatsizlik ederek yola çıkan kadının veya eşkıyalık ya da insanlara zu*lüm maksadıyla yola çıkanın yolculuğunda olduğu gibi, bizatihi mâsiyet kabul edi*len bir yolculuğa başlayanın meyteden yemesi yahut da şer'î ruhsatları kullarıması mubah değildir. Çünkü mâsiyetler ruhsatlara esas değildir. Diğer taraftan yüce Al*lah şöyle buyurmuştur: "Kim mecbur kalırsa saldırmamak ve haksızlık etmemek üzere (yerse) üzerine günah yoktur."Tabiîn âlimlerinden Mücahid, Müslümanlara karşı haksızlık ve serkeşlik etmeksizin, demiştir.

Kim aslen mubah oları bir yolculuğa çıkar ve bu yolculuğu esnasında meselâ şarap içmek gibi bir günah işleyerek asi olursa bu, yolculuğunda asi oları kimsedir. Böyle birisine şer'î ruhsatlar mubahtır. Çünkü şer'î ruhsatların esası yolculuktur ve yolculuğun bizzat kendisi mâsiyet değildir ve böyle bir yolculukla da günah olmaz.

[/FONT]
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#2
Yiyecekler hakkında mezheplerin görüşleri - 2

Zaruret sebebiyle mubah oları şeyin cinsi:

Dört mezhepte de açlığı yahut susuzluğu giderecek her türlü hayvan leşi, do*muz, başkasına ait yemek vb. gibi haram oları her şey zaruret dolayısıyla mubah olur. (eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 115 vd, IV, 352 vd.; Bidâyetü'l-Müctehid, I, 463; el-Kavânînü'l-Fıkhıyye. 173; ed-Dürrul-Muhtâr ve Reddul-Muhtâr, V, 238; Muğni'l-Muhlâc, IV, 306; el-Muğnî, VID 595; Keşşafu'l-Kınâ', VI, 194)
Hanbelîler zehir ve buna benzer zararlı şeyleri istisna etmiştir. Malikîler ise in*sanı, kanı, domuzu, necis yiyecekleri ve -boğazda tıkanmış bir lokmayı gidermek için şarap dışındaki kaları- necis içecekleri istisna etmişlerdir. Bunlar açlık sebebiy*le de susuzluk sebebiyle de mubah olmaz. Çünkü bunları gidermek özelliği yoktur. Mubah olacağı da söylenmiştir. Meşhur oları görüşe göre ölümden korkulacak olsa dahi şarap ile tedavi helâl olmaz.
Aynı şekilde Malikîler, kaybolmuş deveyi de istisna etmişlerdir. Şu kadar var ki, şayet ondan başkası olmadığı için yalnız onu yemek taayyün etmişse bu, müs*tesnadır. Eğer kaybolmuş deve ve meyte birlikte bulunursa meyteye öncelik tanı*nır.
Mezhep imamları, Müslüman’ın yahut masum bir kâfirin öldürülmesinin veya herhangi bir uzvunun telef edilmesinin yemek zarureti sebebiyle mubah olmayaca*ğı hükmü üzerinde ittifak etmişlerdir. Çünkü böyle bir şey (haram kılınmış oları) müsledir. Kişinin kendisi hayatta kalmak için onu telef etmeye kalkışması caiz de*ğildir. O halde canlı bir insan mubah olamaz. Nitekim Şafiîlerin dışında kaları cum*hurun görüşüne göre, ölmüş bir insanın yenilmesi de mubah değildir. Zira Hz. Pey*gamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ölmüş kişinin kemiğini kırmak hayatta iken ke*miğini kırmak gibidir." (Bu hadisi Müsned'mde imam Ahmed, Ebû Dâvud ve İbn-i Mace, Hz. Aişc'den rivayet etmişlerdir.İmam Malik, İbn-i Mace, Ebû Davud, Sa'd el-Ensarî dışında sahih bir isnatla rivayet etmişlerdir. (Sa'd hakkında İmam Ahmed zayıftır, derken, çoğunluk onun sika olduğunu belirtmiştir). Câbiı (r.a)'dan gelen bu hadis şöyledir: "Peygamber (a.s) bir kemik çıkartan mezar kazıcısına şöyle de*di: "Onu kırmayasın. Çünkü senin onu ölmüş olarak kırman hayatta iken kırman gibidir. Ancak kabrin bir tarafına onu göm." İbn Mace, Ümmü Seleme'den Peygamber (a.s)'in şöyle buyurduğu*nu rivayet etmektedir: "Ölmüş kimsenin kemiğini kırmak, günah bakımından hayatta iken kırmak gibidi. ") Meselâ birisi ötekine: "Elimi kes ve onu ye!" diyecek ol*sa helâl olmaz. Çünkü zaruret hâlinde insan eti mubah değildir, çünkü insanın şerefi vardır.

Şafiîler (Muğni'l-Muhtâc, IV, 307) zaruret içerisinde bulunan kimsenin, şayet başka bir meyte bulamıyorsa ölmüş insanı yemesini caiz görmüşlerdir. Çünkü hayatta olarıın haramlığı öl*müş kişinin haramlığından daha büyüktür. Ancak ölmüş kimsenin Peygamber ol*ması hâli bundan müstesnadır. Kesinlikle ondan bir şey yemek caiz değildir. Yahut ölen Müslüman, zaruret içerisinde bulunan da kâfir ise İslâmın şerefi dolayısıyla kâfirin ondan yemesi caiz değildir. el-Minhâc'ı şerheden el-Hatîb eş-Şerbînî şöyle demektedir: "Hatta bizim mezhebimizde şöyle bir görüşümüz de vardır: Ölü bir Müslümanın etini yemek zaruret hâlinde oları Müslüman için dahi olsa caiz değil*dir." İşte bu gibi istisnalar ile Şafiîler de diğer mezheplere yaklaşmış oluyorlar.

Hanbelîler masum olmayan, yani harbî, mürted, zina etmiş muhsan ve yol ke*serken katil olmuş kimseler gibi kanı mubah oları ölmüş insanın yenilmesini caiz gönnüşlerdir. (Keşşaful-Kınâ', VI, 198)
Aynı şekilde Şafiîlerle Hanbelîler, zaruret hâlinde oları kimsenin harbîyi ve mürtedi öldürüp yemesini caiz görmüşlerdir. Ancak onun bazı organlarını kesmesi caiz değildir. Mürted ve harbînin öldürülmesi masum olmamaları sebebiyle helâ*ldir. Çünkü onların hürmeti (ihtiram gereken yönleri) yoktur; dolayısıyla bu gibi kimseler yırtıcı hayvan durumundadırlar. Zaruret hâlinde bulunan kimsenin ölü*münden sonra onu yemesi izni vardır. Çünkü onun hürmeti söz konusu değildir.
Yine Şafiîlerle Hanbelîlere göre muztar bir kimse, muhsan zaniyi öldürebile*ceği gibi, yol kesen ile üzerinde kısas bulunan kişiyi de öldürebilir. İsterse öldürül*mesine imam izin vermemiş olsun. Çünkü bunlar ölümü hak etmişlerdir. İmamın (İslâm devlet başkanının) izni ise, ona karşı edep ve saygıdan dolayı zaruret hâlinin dışında nazar-ı itibara alınır. Zaruret hâlinde ise edebe riayet söz konusu değil*dir.
Zaruret içinde bulunan bir kimsenin, zimmî, müstemen ve muahid kimseyi öl*dürmesi -onları öldürmenin haram olması sebebiyle- caiz değildir. Esah oları görü*şe göre, harbî bir çocuğu ve harbî bir kadını öldürmesi helâldir. Çünkü bunlar ma*sum (kanları korunmuş) kimseler değildir; onların öldürülmeleri zaruret dışında men edilmiştir. Bu men edilme ise onların hürmeti dolayısıyla değil, (savaş hâlin*de) onları ganimet alarıların hakkını korumak içindir.

Otopsi ve Organ Nakli:
Peygamber s.a.v.’in: "Ölmüş kimsenin kemiğini kırmak hayatta iken kırmak gi*bidir." hadisiyle amel ederek, Malikîlerle Hanbelîler, ölmüş hamile kadının kar*nında bulunan cenini çıkartmak için karnının yarılmasının caiz olmadığı görüşün*dedirler. Çünkü âdeten böyle bir çocuk, yaşamaz ve yaşayacağından da kesinlikle emin olunmaz. O hâlde zayıf bir ihtimal sebebiyle kesin olarak riayet edilmesi gere*ken bir hürmetin çiğnenmesi caiz değildir.
Şafiîler ise, karnındaki çocuğun çıkartılması için ölmüş kadının karnının yanılmasını caiz görmüşlerdir. Aynı şekilde içinde bulunan değerli bir malı çıkartmak için ölmüş kimsenin karnının yarılmasını da caiz kabul ederler. Hanefîler de başka*sının malını yutması hâlinde kendisinin o malın ödenebileceği bir terekesi yoksa ve kimse de onun yerine tazminatı ödemeyecekse, ölmüş kimsenin karnının yanılma*sını, Şafiîler gibi, caiz kabul ederler. (ed-DUrrü'l-Muhlâr ve Reddü'l-Muhtâr, I, 246)
Malikîler de aynı şekilde kendisinin ya da başkasının malını ölümünden önce yutmuş olsa, bu mal çoksa -bu çokluk da zekât nisabı kadardır- bu malı da onun telef olmasından korkarak yahut da bir özür sebebiyle yutmuş olması hâlinde, ölmüş kimsenin karnının yarılmasını caiz kabul etmişlerdir. Şayet, meselâ mirasçıyı mah*rum etmek maksadıyla bu malı yutmuşsa az dahi olsa, yine karnı yarılıp çıkartı*lır.
İşte mubah kıları bu görüşlere binaen, zaruret hâlinde yahut da tıbbî bir takım maksatlar için, öğrenim maksadı gibi bir ihtiyaç dolayısıyla yahut ölüm sebebini bulmak ve öldürmek ile ilham edilen kimsenin aleyhine cinayeti ispat etmek vb. maksatlar ile ve eğer cinayet konusunda gerçeği bulmak yalnızca otopsinin yapıl*ması ve bundan alınacak sonuca bağlı ise otopsi caizdir. Çünkü hükümlerde adalet*te bulunmanın vücubuna delâlet eden deliller vardır. Ta ki, suçsuz bir kimseye zul*medilmesin ve suçlu günahkâr bir kimse de cezadan kaçamasın.
Aynı şekilde hayvanların cesetlerine otopsi yapılması da caizdir. Çünkü öğre*timde gerçekleşecek oları fayda hayvanın acı duyma sınırlarını aşar.
Fakat durum her ne olursa olsun, organların görevlerini bilmek, cinayetleri araştırmak için otopsi konusunda işin genişletilmemesi ve zaruret veya ihtiyaç miktarı ile yetinilmesi gerekir. Çünkü cesedin açılmasındaki gaye elde edildikten son*ra ölen insana saygı duymak, ona değer vermek, onu gömmek, vücudunun parçalarını bir araya getirip kefenlemek, cesedi dikerek ve benzeri yollarla eski şekline ia*de etmek gerekir.
Aynı şekilde bir insanın bir takım organlarını bir başkasına nakletmek de caiz*dir. Müslüman ve adâletli kendisinden organ alınacak kişinin ölü*münden kesinlikle emin olması hâlinde, kalp ve gözünün nakledilmesi gibi. Çünkü hayatta oları bir kimse, ölmüş bir kimseden daha üstündür. Bir insanın görmesini veya hayatta kalmasını sağlamak, şer'an istenen büyük bir nimettir.

Şarap İle Tedavi:
Dört mezhep imamına göre: (el-Bedâyi', V, 113; ed-Dürrü'l-Muhtâr ve Ibni Abidin Haşiyesi V, 320; el-Muntekâ ale'l-Muvatta III, 154, 158; el-Tâcu ve'l-lklil, VI, 318; eş-Şerhul-Kebîr, IV, 352 vd.; el-Mühezzeb, I, 251;Muğ-ni'l-Muhtâc, IV, 187; Keşşafu'l-Kınâ', VI, 198; Zadul-Meâd, III, 114; el-Muğnî, IV, 255, VIII 308, el-Ferâidü'l-Behiyyefı'l-Kavaidi'l-Fıkhıyye, 286)Racih oları görüşe göre şarap ile diğer sarhoş edici maddelerden tedavi ve başka maksatlarla -yağda, yemekte, bir ilacı eritmekte veya bir çamuru ıslatmakta kullarıılması gibi- yararlarımak haramdır. Çünkü Pey*gamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah size haram kıldığı şeylerde şifanızı halket-miş değildir." (Bu hadisi Buharî, Ibni Mes'ud'dan rivayet etmiştir. Aynı şekilde Abdurrezzâk, Taberî, Ibni Ebû Şeybe ise Ibni Mes'ud'dan mevkuf olarak rivayet etmişlerdir. Beyhakî, Ahmed, Ebû Ya'lâ ve el-Bezzar merfû olarak zikrederlerken Ibni Hibbân, Ümmü Scleme'den gelen rivayet ile sahih oldu*ğunu belirtmiştir)
Yine Tank b. Süveyd'den, onun Peygamber (a.s)'e şarap hakkında soru sordu*ğu, ona bunu yapmayı yasakladığı veya yapmasını kerih gördüğü; onun "Ben şarabı tedavide kullarıılsın diye yapıyorum." demesi üzerine: "O bir ilaç değildir, bilakis bir hastalıktır." dediği rivayet edilmiştir. (Bu hadisi Müslim, Ebû Dâvud, Ahmed, Ibni Mace, Ibni Hibbân ve sahih olduğunu kaydederek Tir-mizî rivayet etmişlerdir. Ibni Abdülber de sahih olduğunu belirtmiştir. Ayrıca: "Haram ile tedavi olmayınız." ifadesini Ebû Dâvud ve Taberanî'nin rivayet ettiği bir hadiste kaydetmiştir. Bunun se*nedinin mavileri sika kimselerdir. Rivayet Ebu'd-Derdâdan şu lafız ile gelmektedir: "Allah hastalı*ğı da ilacını da yaratmıştır; bu sebepten tedavi olunuz, fakat haram ile tedavi olmayınız." Mec-mau'z-Zevâid, V, 86)
Fakat Hanefîler şöyle demektedir: (el-Hediyetü'l-Alâiyye, 251) Eğer şifa vereceği kesin olarak bilinmekte ve onun yerine başka bir ilaç geçmemekte ise haram kılınmış şey ile tedavi caizdir. Şifa verdiği zannolunursa caiz olmaz. Tabibin sözü ile de yakîn hâsıl olmaz. Fakat domuz eti ile tedaviye başka bir ilaç bulunmasa bile ruhsat verilmez.
Şarap ile tedavinin haram oluşunu Şafiîler (Muğni'l-Muhtâc, IV, 188) bir başka şeyin içerisinde kaybo*lacak şekilde karıştırılmaması ve sırf şarap olması hâli ile kayıtlamışlardır. Şarap ile yoğrulmuş, hamur hâline getirilmiş, tiryak ve buna benzer şarabın içinde telef oları şeyler ile ise, yerine geçecek ve tedavide kullarıılabilecek temiz şeyler bulun*madığı zaman tedavi caiz olur. Yıları eti ve sidik gibi bir necaset ile tedavinin caiz olması gibi. Aynı şekilde Müslüman ve âdil bir doktorun bunu haber vermesi veya daha önceden bununla tedavi edildiğinin bilinmesi ve kullarııları miktarın sarhoş*luk vermeyecek kadar az olması şartı ve iyileşmeyi çabuklaştırmak maksadıyla da sözü geçen şeylerle tedavi caizdir.
el-Izz b. Abdussclâm der ki: (Kavâidul-Ahkâm, I, 81) Yerine geçecek temiz bir şey bulunmayacak olursa necasetlerle tedavi caizdir. Çünkü sağlık ve afiyet gibi bir mashalat, necaset*ten uzak durmak maslahatından daha üstündür. Şu kadar var ki, onunla şifa gerçek*leşeceğinin bilinmesi ve ondan başka bir ilacın bulunmaması hâli müstesna esah oları görüşe göre şarap ile tedavi caiz değildir.
Mâlikî mezhebi âlimlerinden İbnü'l-Arabî ve el-Kurtubî şöyle demektedir*ler: (Ahkâmu'l-Kur'ân, (İbnü'l-Arabî), I, 56 vd.; Kurtubi, II, 231) Zaruret dolayısıyla şaraptan faydalarımak caizdir. Çünkü yüce Allah: "Kim mecbur kalırsa, haddi aşmaksızın ve haksızlık yapmaksızın..." buyurmuş ve böyle*ce zaruret, tahrim hükmünü kaldırmış ve zaruret hâli haramın umumi hükmünü tah*sis etmiştir. Çünkü tedavinin ihmal edilmesi, bazen ölüme sebebiyet verebilir.

Susuzluk Hâlinde Şarap İçmek:
Fakihlerin cumhuru (Ahkâmu'l-Kur'ân , (İbnü'l-Arabî,) I, 147; Bidâyelü'l-Müctehid, I, 462; el-lfsâh, II, 274; Kurtubin, 238) susuzluk, boğazda lokmanın tıkanması yahut ikrah (zorlama) gibi bir zaruret hâlinde, bu zarureti ortadan kaldıracak miktar kadar şara*bın içilmesini caiz kabul etmişlerdir. Çünkü hayatı korumak, susuzluğu gideren her şeyin mubah olmasını gerektirir.
Susuzluk zarureti dolayısıyla şarap içmeyi Hanbelîler (el-Muğnî, Vm, 308, 605) içilecek şarabın su*suzluğu giderecek şekilde başka bir şey ile karıştırılmış olması şartıyla mubah gör*müşlerdir. Saf şarap içerse veya içliği şarap susuzluğu gidermeyecek kadar başka şey ile az miktarda karıştırılmışsa, bu onun için mubah değildir ve şarap içen için tayin edilmiş ceza ona verilir.

Zaruret hâlinde yenilecek şeyler arasında sıralanış keyfiyeti:
Zaruret içeriside bulunan kişi, bir meyte, başkasına ait bir yiyecek, ihramlı ki*şi tarafından avlanılmış bir av yahut da usulüyle boğazlanmamış bir yiyecek bulur*sa meyteyi veya başkasını takdim edip öncelik tanıyabilir mi? Bu konuda fakihlerin iki görüşü vardır:
Cumhura (Hanefîlere mutemet kabul ettikleri görüşe göre Şafiîler ve Hanbelîler) göre: (el-Eşbâhu ve'n-Nezâir, Ibni Nüceym I, 124; Ahkâmu'l-Kur'ân (el-Cessâs), I, 148; Muğni'l-Muhlâc, IV, 309; el-Miihezzeb, I, 250; el-Muğnî, VIII, 600; Keşşafu'l-Kınâ', VI, 194 vd)Böyle bir kişi meyteyi yer. Çünkü meyteyi yemek, (zaruret hâlin*de) nas ile sabit olmuştur. Başkasına ait oları yiyeceği yemek yahut da avın mubah kılınması ise, içtihat ile sabit olmuş bir hükümdür. Nassa bağlanmış oları bir hükmü alıp uygulamaksa daha uygundur. Diğer taraftan mevte üzerinde dünyada da ahirette de hiç bir kimsenin her hangi bir hakkı olmaz. O hâlde onun etinden yemek, baş*kasının yemeğinden yemekten daha hafiftir. Çünkü insanların haklarında esas oları, bu konuda işin sıkı tutulmasıdır. Yüce Allah'ın hakkı ise daha geniştir. Şayet meytenin yenilmesi ile bir zarar meydana gelecek olursa ve bu zararın tedavi ile şifa bulması umuluyorsa bu durumda Hanbelîlere göre, meyte etini yemekten önce di*lenmek vacip olur.
İhramlı bir kişi canlı bir av hayvanı veya bir meyte bulursa meyteyi yer. Çünkü avın boğazlanması (ihramlı için) bir hac cinayetidir. İhram hâlinde böyle bir cina*yet işlemesi onun için caiz değildir. Şayet zaruret içerisinde bulunan kişi, meyte bu*lamayacak olursa o vakit, av hayvanını boğazlar ve yer.
Eğer zaruret içerisinde bulunan kişi yiyecek hiç bir şey bulamayacak olursa, Hanbelîlere göre, (el-Muğnî,m, 601)organlarından bazısını yemesi mubah olmaz. Çünkü kendi vü*cudundan bir şeyler yemesi, onun ölümüne sebep teşkil edebilir ve böylece kendi kendisini öldürmüş olur. Ayrıca cesedinden bir parça yemekle hayatta kalacağın*dan kesinlikle emin olunmaz.
Nevevî, el-Minhâc'da der ki: (Muğni'l-Muhtâc, IV, 310) Esah oları, organının tamamını değil de bir kıs*mını kesmesinin caiz olduğudur. Çünkü bu, bütününü hayatta tutmak maksadıyla bir kısmını telef etmektir. Ancak bu cevazın iki şartı vardır: Birincisi, meyte ve benzeri şeylerin bulunmaması, ikincisi de bu organının kesilmesinden dolayı mey*dana geleceğinden korkuları tehlike, yemenin terki hâlinde söz konusu olacak tehli*ke ve korkudan az olmalıdır. Şayet onun kadar veya daha çok olursa, kesinlikle ha*ram olur. Aynı şekilde, zaruret hâlinde bulunan iki kişiden birisinin vücudunun bir parçasını başkası için kesmesi de kesinlikle haram olur. Çünkü başkası için vücudundan bir şeyler kesmesinde kendini hayatta tutmak maksadıyla parçanın kesil*mesi diye bir olay yoktur. Zaruret içerisinde bulunan kişiye, kanı dökülmemesi ge*reken bir hayvandan kendisi için bir parça kesmesi de haram olur.

Malikîlere göre:(eş-Şerhu'l-Kebir, II, 116; el-Kavâninul-Fıkhıyye, 173; Kurtubi, II, 229) Zaruret halinde meyte etini yemek, domuz etini yemekten vücuben önce gelir. Çünkü domuz eti, bizatihi haramdır. Mey tenin haram oluşu ise arızîdir. Aynı şekilde zaruret içerisinde bulunan bir ihramlı da meyteyi yemeyi ih-ramlı bir kimsenin avladığı yahut avlarımasında yardımcı olduğu hayatta oları avı yemeye de takdim eder. Şu kadar var ki, meytenin yenilmesi hâlinde kendisine za*rar geleceğinden endişe edecek kadar değişmemesi gerekir. Şayet değişmiş olması söz konusu ise, sözü geçen avdan yemeye öncelik tanınır. Eğer zaruret içerisinde bulunan kişi ihramlı değilse ihramlı kimsenin avına meyteye göre öncelik tanır.
Başkasına ait oları yemeği yemek, meyte etini yemeye, vacip olarak değil de mendup olarak öne alınır. Ancak bir organının kesilmesinden, dövülmekten veya buna benzer kendisine bir eziyetin gelmeyeceğinden emin olması gerekir. Çünkü böyle bir yemek tâhirdir. Ve çoğunlukla insan zaruret içerisinde bulunan bir kişiye yemeğini bağışlar ve bu konuda her hangi bir tereddüt göstermez. Akla yatkın oları görüş de budur. Hatta ben zarureti önlemek maksadıyla, başkasına ait oları yemek*ten yemeyi, meyteyi yemeye öncelik tanımanın vacip olduğu görüşündeyim.
İbn-i Kesîr der ki; (İbn-i Kesîr, Tefsir, I, 205) Zaruret içerisinde bulunan kişi, hem meyte hem de organı*nın kesilmesi yahut da eziyet vermesi söz konusu olmamak üzere başkasına ait oları bir yiyecek bulursa, onun için meyleden yemek helâl değildir. Görüş ayrılığı söz konusu olmaksızın başkasına ait oları yemeği yer. (İbn-i Kesîr böyle demektedir. Ancak meselede farklı görüşlerin olduğunu öğrenmiş bulunuyo*ruz)

Zaruret sebebiyle yenilmesi caiz oları miktar:
Meyte gibi haram oları bir şeyi yemek zorunda kaları kişi, zararı önleyebile*cek kadar yemekle mi yetinir, yoksa doyuncaya kadar yemesi onun için mubah mı*dır? Bu konuda fakihlerin iki görüşü vardır:
Cumhura (Hanefıler, Şaflîlerde daha zahir oları görüş, Hanbelîlerdeki iki ri*vayetten esah oları ve İbnu'l-Mâcişûn ile İbnü'l-Habîb gibi bazı Malikîler) göre:(Reddu'l-Muhtâr, V, 238; el-Mühezzeb, I, 250; Keşşafu'l-Kına, VI, 194; el-Muğnî, VIII, 595, 59' Muğni'l-Muhtâc, IV, 307)Muztar, haram, meyte veya başkasına ait oları maldan açlığını gidermek için yer, susuzluğunu gidermek için içer. Onun bu maksatla kullarıacağı miktar ise, kendisi*ni ölümden kurtaracak veyahut da ölmeyeceğinden emin olacak kadar bir miktar*dır. Bu miktar ise, ayakla namaz kılmasına ve oruç tutmasına imkân verecek bir miktar olup bunlar sayılı bir kaç lokmayı geçmez. Bunun süresi ise, kendisi ile beslenebileceği bir şey bulamayacağı durumdan itibaren başlar, bulabileceği zamana kadar devam eder. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kim mecbur kalırsa haddi aşmamak ve haksızlık etmemek şartıyla üzerine günah yoktur.” (Zaruret sebebini aşmaksızın ve ihtiyacından fazlasını yiyerek haksızlık etmeksizin, demektir)
Bunun di*ğer bir sebebi ise: "Zaruret sebebiyle caiz olarıın zaruret miktarınca takdir edilme-si"dir. Muztar bir kimse ise, ölmeyecek kadar yedikten veya içtikten sonra, artık muztar olmaktan çıkar, dolayısıyla (fazlasını) yemek onun için helâl olmaz; ölüm*den kurtaracak kadarından sonra ise muztar duruma düşmeden önceki hâle döner. O vakit ise onun için yemek mubah değildir. Zaruret hâlinin ortadan kalkmasından sonraki hüküm de budur.
Mutemet oları görüşlerine göre Malikîler şöyle demektedir (Bidâyetul-MUclehid, I, 462; Ahkâmu'l-Kur'ân (Ibnü'l-Arabî) I, 55; eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 116 vdel-Kavânînü'l-Fıkhıyye, 173; Kurtubi, II, 226)Muztar oları bir kimsenin haram oları şeyden doyuncaya kadar yemesi caizdir. Ayrıca yolculuğu es*nasında tekrar zaruret ile karşılaşmaktan korkacak olursa meyte ve benzerinden ya*nında alıkoyabilir de. İhtiyaç duymayacak olursa, onu atar. Çünkü onu yanında bu*lundurmaktan her hangi bir zarar gelmez. Zaruret ile karşılaşacağı zaman zaruretini gidermek ve ihtiyacını görmek için hazır bulundurmasında da bir mahzur yoktur. Çünkü böyle bir yiyecekten ancak zarurete düşmesi hâlinde yer.
Delilleri ise zaruretin haram hükmünü kaldırdığıdır. Dolayısıyla tamamıyla meyte ve ona benzer yiyecekler mubah olur. Çünkü yüce Allah'ın "Kim mecbur ka*lırsa, haddi aşmamak ve haksızlık etmemek üzere..." buyruğunun zahiri bunu ge*rektirmektedir. Zaruret, yiyecek bir şeyin bulunmaması hâlinde söz konusu olup, bulunacağı ana kadar sürer. Çünkü bu hâlde yenecek her şey mubah olur. Dolayısıyla insanın kendini ölümden kurtaracak miktarda yemesi caizdir; helâl oları ye*mekte olduğu gibi, doyuncaya kadar yemesi de caizdir.
Ancak bu hüküm, her hangi bir zamanda karşılaşılan bu açlığın nadir olması hâlinde söz konusudur. Şayet açlık, genel ve sürekli ise, meyte ve benzeri diğer ha*ram yiyeceklerden doyuncaya kadar yemenin caiz olduğunda, ilim adamları ara*sında görüş ayrılığı yoktur.
Şafiîler ve rivayetlerinin sahih olanlarında Hanbelîler (Muğni'l-Muhtâc, IV, 307; el-Muğnî, VIII, 597; Keşşafu'l-Kınâ', VI, 194) haram şeylerden ya*nına alıkoymanın cevazı konusunda Malikîlerle aynı kanaattedirler. Velev ki, helâl oları şeye ulaşacağını umsun. Bulacak olursa helâl oları yemekten yemeye başlama*sı onun için vaciptir. O helâl lokmayı yemediği sürece, haramdan yemesi -zaruretin tahakkuk edebilmesi için- caiz olmaz
Şafiîler açıkça şunu ifade etmektedirler: Eğer haram, nadir olma hâli müstes*na, helâl bulunamayacak şekilde yeryüzünün her tarafını kaplayacak bir genellik arz ederse, ihtiyaç duyuları şeyin kullanılması caizdir ve burada sadece zaruret miktarını almakla yerinilmez, ihtiyaç kadarı alınır. el-İzz b. Abdüsselâm bunun sebebi*ni şöyle açıklar. (Kavâidul-Ahkâm, II, 160) Böyle bir zamanda haramın kullanılması zaruretler çerçevesinde kalmaz. Çünkü amme maslahatı, özel zaruret gibidir.
[/FONT]
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#3

Zaruret sebebiyle zorla yiyecek almanın hükmü:


Yemek veya mal sahibi oları kişinin buna zaruret derecesinde ihtiyacı yoksa açlığın veya susuzluğun eziyetini, sıcak veya soğuğun etkisini yahut da gelecekte ona ulaşması muhtemel bir zararı önleyebilmek için, ihtiyaç içerisinde oları kimse*ye bunu kıymeti karşılığında vermesinin vacip olduğu hususunda fakihler arasında görüş ayrılığı yoktur. (Reddü'l-Muhtâr, V, 238; el-Muvafakât, II, 352; eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 116 vd.; Muğni'l-Muhtâc, 1250; el-Mühezzeb, I, 250; Keşşafu'l-Kına, VI, 195; Gâyetul-MUntehâ, I, 316; el-Muğnî, VITl 602; et-Turukul-Hukmiyye, 26; el-Hisbe, 40; el-Kavâid, (Ibni Receb), 227) Eğer vermeyecek olursa yahut semen-i misilden fazlasını isteyecek olursa zorla almak maksadıyla -bu kişi Müslüman dahi olsa- onunla çar*pışmak caizdir. Çünkü Müslümanlar hem rahat hem de sıkıntılı hâllerinde birbirle*riyle dayanışma ve yardımlaşma içerisinde olmalıdırlar. Yüce Allah şöyle buyur*muştur: "İyilik ve takva üzere yardımlasınız; fakat günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayınız." (Mâide, 2). Çünkü mala veya yiyeceğe sahip oları kişinin, bunu zaruret içerisinde bulunana vermekten kaçınması onun ölümüne "yardımcı" ol*maktır. Hadis-i şerifte ise şöyle denilmektedir: "Kim bir Müslüman’ın öldürülme*sinde yarım bir kelime ile dahi yardımcı olacak olursa, Kıyamet gününde alnının ortasında 'Allah'ın rahmetinden ümit kesmiştir' yazısı ile gelir. (Ibni Mace, Ebû Hureyre'den rivayet etmiştir; zayıf bir hadistir)Diğer taraftan yüce Allah böyle bir durumu mutlak olarak şu buyruğu ile kötülemiş bulunmakta*dır: "Ve onlar kendi aralarında yardım yoluyla verilecek şeyleri engellerler." (Mâûn, 7).

Bu durumda oları zaruret sahibinin meyteden yemesi caiz değildir, çünkü böy*le bir kişi muztar sayılmaz. Ayrıca onun, yemeğin kıymetini ödemek zorunda ol*ması, şer'an kabul edilmiş bir hükümdür. Çünkü zaruret dolayısıyla haramın mubah olması, gereken bedeli ödemeye aykırı değildir. (Şerhu'l-Mecelle, (el-Etâsî), 76 vd.; Şerhu'l-Mecelle, (el-Mehasinî), 60 vd., el-Furûk, 1,195 vd.; IV,)"Zaruret içerisinde olmak başka*sının hakkım ortadan kaldırmaz." kaidesinde bu durum açıkça belirtilmiştir.

Genel bir açlık hâlinde ise kişinin yemeğini zaruret içerisinde olarılara verme*si lâzım değildir. Çünkü zarar bir başka zarar ile izale olunmaz. (Keşşafa l-Kınâ', VI, 198)


Zaruret veya ihtiyacın özel bazı durumları:

Başkasının bahçesinden geçenin, ekin veya meyveden yemenin, başkasına ait davarlara rastlayanın özel bir takım durumları vardır. Bu durumda oları bir kimsenin bunlardan alıp yemesi caiz midir?


Bahçelerdeki Meyvelerden Yemek:

Meyveli ağaçları bulunan bir bahçenin yanından geçen kişi, zaruret hâlinde ve kıymetini ödemek şartıyla, oranın yaş meyvesinden, etrafı duvarla çevrilmiş dahi olsa, yiyebilir.

Şayet yemesini gerektirecek bir zaruret yoksa fakihlerin cumhuruna göre, (Reddü'l-Muhtâr, V, 238; el-Mühezzeb, II, 251; el-Mîzân, II, 59)yoldan geçen kimsenin sahibinin izni olmaksızın oradan bir şey alması caiz değildir. Nitekim oradan beraberinde bir şeyler alıp taşıması da caiz değildir. Çünkü Pey*gamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Müslüman’ın malı gönül rızası ile olmadıkça helâl değildir." (Bu hadisi sahih’lerinde Hâkim ve İbn-i Hibbân, Ebû Humeyd es-Saidî'den şu lafızla nakletmektedir: "Kardeşinin bir sopasını dahi gönül hoşluğu ile olmaksızın almak kimse için helâl değil*dir.") Peygamber (a.s) bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: "Gerçek şu ki, şu gününüzün hürmete değer olması gibi, kanlarınız, mallarını ve namuslarınız birbirinize haramdır." (Buharî ve Müslim rivayet etmiştir. Ayrıca Müslim ve başkaları Ebû Hureyre'den şu rivayeti yapmaktadırlar: "Müslümanın her şeyi Müslümana haramdır: Kanı, malı ve namusu.") Görüldüğü gibi bu görüş, vera ve takvaya daha uygun ve dinen daha ihtiyatlıdır.


Hanbelîlere göre: (el-Muğnî, Vm, 597) Açlık ve ihtiyaç hâlinde iken bir meyve ağacının yanın*dan geçen bir kimsenin beraberinde bir şey görülmemek üzere ondan yemesi caiz*dir. İmam Ahmed şöyle demiştir: Eğer bahçenin etrafı duvar ile çevrili değilse ve kişi de aç ise ondan yiyebilir; aç değilse yiyemez. Peygamber (a.s)'in ashabından birden fazla kişi bunu yapmıştır. Ancak bahçenin etrafını duvarla çevrilmişse yiye*mez. Çünkü o, artık bu duvar sayesinde bir çeşit hududu belirlenmiş yer olur. Bu*nun diğer bir sebebi ise İbn-i Abbas'ın şu sözüdür: "Şayet bahçenin etrafında duvar varsa artık o başkasının hakkıdır; ondan yeme. Eğer etrafında duvar yoksa mahzu*ru yoktur." Diğer taraftan meyvelerin duvar çevrilerek koruma altına alınması, meyve sahibinin onları gönül hoşluğu ile vermediğinin ve bu konuda müsamahakâr olmadığının delilidir.


Bahçenin duvarının olmaması hâlinde, ihtiyaç sebebiyle yemenin caiz oluşu*nun delili ise Peygamber(a.s)'ın şu buyruğudur: "İhtiyaç sahibi kimsenin oradan her hangi bir şey kucaklamaksızın alıp yemesi dolayısıyla üzerine bir şey gerekmez. Oradan bir şey alıp çıkartanın üzerine ise, iki katının tazminatı ve ayrıca ceza düşer." (Bu hadisi Tirmizî ve İbn-i Mace, İbn-i Ömer'den rivayet etmişlerdir. Tirmizî şöyle demektedir: "Bu hasen-garip bir hadistir, onu bildiğimiz tek yol Yahya b. Selûl'un rivayetidir.")Bir başka hadisinde ise şöyle buyurmaktadır: "Bir bahçeye gidersen üç defa bahçe sahibine seslen. Şayet sana cevap verirse (iznini al), değilse her hangi bir zarar vermeksizin ye!" (Ahmed ve İbn-i Mace, Ebû Said el-Hudrîden rivayet etmiştir. Ravileri sika kimselerdir. Aynca Saîd, el-Hasen'den buna benzer bir rivayet gelmektedir)Ebû Zeyneb et-Teymî'den şöyle dediği rivayet edilmekte*dir: "Enes b. Malik, Abdurrahman b. Semure ve Ebû Bürde ile yolculuk yaptım. Meyvelerin yanından geçtikleri zaman sadece ondan yemekle yetinirlerdi (bera*berlerine bir şey almazlardı)." Aynı zamanda bu, Hz. Ömer'in, İbn-i Abbas'ın ve Bürde'nin de görüşüdür. Hz. Ömer şöyle demiştir: "Ondan yer, fakat beraberindeki bir şey alıp çıkmaz." (el-Muğnî, VIH, 598)


İmam Ahmed'den bir başka rivayet daha vardır ki, buna göre etrafı çevrilme*miş meyve bahçelerinin yanından geçen kişinin, aç olsun veya olmasın yemesi mutlak olarak caizdir. Bu bakımdan el-İknâ metni ile Keşşaful-Kınâ’da şöyle de*nilmektedir: (el-Muğnî, VIH, 598) Bir bahçedeki meyveli ağaçların veya ağaçların altına düşmüş mey*velerin yanından geçen kişi, şayet etrafı çevrilmemiş ve koruyucusu da yoksa yol*cu veya muztar olmasa dahi bedelsiz olarak o meyvelerden yiyebilir. Yemeye ihti*yacı olmasa dahi bu böyledir. Aym şekilde her hangi bir şey atmamak veya vurma*mak yahut da ağaca çıkmamak şartıyla, dalından yiyecek olsa yine hüküm böyledir. Çünkü Ebû Saîd el-Hudri’nin rivayet ettiği daha önce geçen: "Bir bahçe duvarının yanından geçerse..." hadisi bunu böylece ortaya koymaktadır. Doğrusu şu ki; o za*manlar insanlar arasında mevcut olan örfe göre uygulama bu şekilde idi. Onlar âdeten gelip geçenin ağaçların dalından ve yere düşmüş meyvelerden sahibinin izni olmaksızın alıp yemesine müsaade ediyorlardı. Ancak kendisi meyveyi toplamakta ise yahut da insanların o meyvelerden almasını yasaklamış ise müstesnadır. (el-Eşbah ve'n-Nezâir, S uyut i, 81)


Ekinden Yeme


Başkasına ait ekinin yanından geçip de -ihtiyaç sebebiyle- ondan yemek iste*yen kişinin hükmü hakkında İmam Ahmed'den iki rivayet gelmiştir. (el-Eşbah ve'n-Nezâir, S uyut i, 81)


Birinci rivayete göre şöyle demiştir: Bu kişi ekinden yemez. Çünkü müsaade ekinde değil, meyvelerdedir. Ayrıca şöyle demektedir: Ekinden bir şeyler alıp yiye*bileceği konusunda her hangi bir şey işitmedim. Meyve ile ekin arasındaki farka ge*lince: Yüce Allah meyveleri taze olarak yenmek üzere yaratmıştır, bazen de insanın canı onu çekebilir. Ekinin durumu ise bunu hilâfınadır.


İkinci rivayet ise şöyledir: Böyle bir kişi firik (olgunlaşmış buğday)'ten yiye*bilir. Çünkü âdeten firik taze olarak yenir; bu bakımdan meyvelere benzer.


İbn-i Kudâme şöyle demektedir: Meyvelerde olsun, öbürlerinde olsun evlâ olan sahibinin izni olmaksızın onlardan bir şey yememektir. Çünkü bu konuda gö rüş ayrılıkları vardır ve haram olduklarına dair haberler gelmiştir.


Başkasının Davarını Sağmak


Davarın sütünü sağmak konusunda İmam Ahmed'den iki rivayet gelmiş*tir. (el-Muğnî, a.y.) Bu iki rivayetten birisine göre muhtaç olan kimsenin başkasına ait davarın sü*tünü sağıp içmesi caizdir, ancak beraberinde bir şey alıp götürmemesi gerekir. Çün*kü Hz. Semure'nin rivayet etüği hadiste şöyle denilmektedir: "Sizden her hangi bi*riniz davarların yanından geçecek olursa ve onların sahibi de orada ise, ondan izin alsın. İzin alacak olursa sütünü sağsın ve içsin. Eğer orada değil ise üç kere seslensin. Ona cevap veren olursa ondan izin alsın, cevap veren bulunmazsa sağıp içsin; fakat beraberinde bir şey götürmesin.” (Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiş ve: "Bu, hasen-sahih bir hadistir" demiştir)


İkinci rivayete göre ise sağması da içmesi de caiz değildir. Çünkü Peygamber (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Kimse kimsenin davarını izni olmadıkça sağmasın. Sizden her hangi birinizin su deposuna girilip su kabının kırılması ve oradan yiye*ceğinin alınması hoşuna gider mi? İşte davarların memeleri de onların yiyecekle*rini depolar. Bu bakımdan hiç kimse başkasının davarını izni olmaksızın sakın sağ*masın." Bir başka lafızda da şöyle denilmektedir: "Gerçek şu ki, onların davarları*nın memelerinde bulunan, ötekilerin sularının bulunduğu yerde olanlara ben-zer." (Buharî ve Müslim rivayet etmiştir)


1. Ziyafet Davetlerini Kabul Etmek, Münker Sofralarda Oturmak ve Yemek Adabı:


Ziyafet davetlerini kabul etmek ve münker sofralarda oturmak:

Düğün yemeği davetine icabet etmek meşrudur. Çünkü Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "En kötü yemek, asıl gelecek kimselerin alıkonulduğu ve gelmek iste*meyenlerin davet edildiği düğün yemeğidir. Davet edildiği hâlde gitmeyen kişi ise, Allah'a ve Resulüne asi olmuştur."(Müslim, Ebû Hureyre'den; Tirmizî müstesna diğer Kiitüb-i Süte sahipleri ise Ebû Hureyre'den mevkuf olmak üzere şu lafızla rivayet etmişlerdir: "En kötü yemek zenginlerin çağrıldığı ve fakir*lerin de çağırılmadığı ziyafet yemeğidir. Davete icabet etmeyerek gitmeyen ise, Allah'a ve Resulü*ne asi olmuştur." Nasbu'r-Râye, IV, 221)


Düğün yemeğinin meşru bir sünnet olduğun*da görüş ayrılığı yoktur. Çünkü Peygamber (a.s) evlendiği zaman Abdurrahman b. Avf a: "Bir koyun ile dahi olsa (ziyafet) ver." Buyurmuştur. (Bu hadisi imam Malik, imam Ahmed ve KUtüb-i Süte sahipleri Enes b. Malik'ten rivayet etmişlerdir) İmam Şafiî'nin arka*daşlarının kaydettiklerine göre, düğün yemeği davetine gitmek vaciptir. Bunun sebebi ise, görmüş olduğumuz bu Hadis-i Şeriftir. Onlardan müstehap olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü düğün yemeği meydana gelen bir sevinç dolayısıyla veri*len bir yemektir, diğer yemek davetlerine olduğu gibi vacip değildir. Âlimlerin ço*ğunluğunun görüşü de budur. (el-Muğnî, VII, 2)


Hanefîlere göre davete icabet sünnettir. (Tekmiletul-Feih, VIII, 87; Tebyînü'l-Hakâik, VI, 13) Şayet orada münker veya eğlence yoksa, Şafıîlerle Hanbelîlere göre icabet vaciptir. (el-Mühezzeb, E, 64; el-Muğnî, VII, 2; Muğni'l-Muhtâc, IH, 245)


Malikîlere göre, Şafıîlerle Hanbelîlerde olduğu gibi, düğün yemeği davetini kabul edip gitmek vaciptir. (el-Kavânînü'l-Fıkhıyye, 194; el-Miihezzeb, II, 64-65; Gâyetul-MUntehâ, İÜ, 77; eş-Şerhu's Sağîr, H, 500 vd) Kişinin kardeşlerine sevgi ve muhabbeti dolayısıyla yaptığı davete icabet ise müstehaptır. Akîka gibi davete icabet caizdir; ancak övün*mek ve gösteriş için yapılan davetlere icabet mekruhtur. Borçlunun ve davalılardan birisinin hâkime hediye vermesi hâlinde olduğu gibi, hediyesi haram olan kişinin yapacağı daveti kabul edip gitmekse haramdır. Bu, Mâlikî mezhebinde gerçekten güzel ve yerinde bir açıklamadır.


Yemeği bitiren kişinin yemek sahibine dua etmesi müstehaptır. Çünkü İbn-i Mace Abdullah b. ez-Zübeyr (r.a)'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Resulul*lah (a.s) Sa'd b. Muâz'ın yanında orucunu açtıktan sonra şöyle dedi: "Oruçlu lar sizde iftar etsin, melekler size dua etsin, yemeğinizi de takva sahibi kimseler ye*sin."


Davete İcabet Etmeyi Engelleyen Münker:


Davet edilen kişi oyun, şarkı, eğlence, heykellerin dikilmesi, duvar, perde ve*ya yastıklar üzerinde resimlerin bulunması gibi, bir takım münkerlerin varlığını oraya gitmeden önce bilecek olursa gitmemelidir. Çünkü Peygamber (a.s) şöyle bu*yurmuştur : "Benim ümmetimden şarabı, domuz etini, ipeği ve çalgı aletlerini helâl kabul edecek kavimler olacaktır." (Bu hadisi Buharî ve Ebû Dâvud, Abdurrahman b. Gunm'dan rivayet etmiştir. Neylii'l-Evtâr, II, 92) Bu hadisin bir başka lafzında da şöyle denil*mektedir: "Ümmetimden bazı kimseler başka isim vererek şarabı içecektir. Onla*rın başlarının ucunda çalgılar çalınacak ve kadın şarkıcılar şarkı söyleyecektir. (Çalgı aletleri olmaksızın şarkı söylemek konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı âlimler bu iki hadisinmutlak ifadeler taşımaları sebebiyle mutlak olarak haram olduğunu, onu dinlemenin mâsiyet oldu*ğunu söylemişlerdir. Ansızın işitecek olursa, günahı yoktur. Bazıları da şöyle demektedir: Kafiye düzenini ve fesahati anlamak gibi bir fayda sağlamak maksadıyla teğannide bir mahzur yoktur. Ki*misi de şöyle demiştir: Kişi yalnız başına ise eğlenmek maksadı ile değil de teselli bulmak maksadı ile teğanni caizdir. Serahsî'nin görüşü budur. Şayet şiirde hikmet, ibret, fıkıh ve muayyen olmayan bir kadından sözediliyorsa mekruh olmaz. Tebyînü'l-Hakâik, VI, 14. Şafiîler şöyle demektedir: Çalgı aleti olmaksızın şarkı söylemek de, mekruhtur. Çalgı aletlerinin kullanılması ise şarkısız olarak da haramdır. el-Mühezzeb, II, 326 vd.)


Allah onları yerin dibine geçirecek, onları maymun ve domuza dönüştürecek*tir." (İbn-i Mace ve Beyhakî, Ebû Malik el-Eş'arî'den rivayet etmişlerdir)


Eğer davet edilen kişi, davete gidip de münker ile karşılaşacak olursa meselâ, sofrada şarap gibi bir şey varsa, kesinlikle oturmamalıdır. Çünkü yüce Allah: "Ha*tırladıktan sonra zâlimler topluluğu ile beraber oturma." (En'am, 68) buyurmuş*tur.


Ebû Dâvud, İbn-i Mace ve Hâkim, İbn-i Ömer'den şunu rivayet etmektedirler: "Resulullah (a.s) şarap içilen sofraya oturmayı ve kişinin yüz üstü uzanmış olarak yemek yemesini nehyetti."


Eğer sofrada değil de ziyafetin verildiği evde bulunuyor ise menetmeye gücü yeterse onları meneder. Çünkü Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin. Gücü yetmezse diliyle, gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin; bu ise imanın en zayıfıdır." (Buharî ve Müslim, Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet etmişlerdir) Eğer menedecek gücü yoksa ve çevrece örnek alınan bir kimse ise oturmaz, çıkar, gider. Çünkü bu durumda otur*ması din için bir kusur, Müslümanlara da mâsiyet kapısını açmaktır.


Eğer önder bir kişi değilse sabreder, oturur, yer, çıkmaz. Çünkü davete icabet sünnettir. (Tekmiletul-Felh, Tebyînul-llakâik, a.y,; el-Mühezzeb, II, 64; Muğni'l-Muhtâc, III, 247)


Yeme ve İçme Adabı:


Sünnet-i Seniyye’de yeme ve içmenin birçok âdabı varit olmuştur. Aşağıda sı*ralayacaklarımız bunlar arasındadır. (ed-Dürrü'l-Muhtâr ve Reddü'l-Muhtâr, V, 239; el-Kavânînul-Fıkhıyye, 437 vd.; Muğni'l-Muhtâc.ffl, 250, IV, 310; el-Muğnî, VIÜ, 614-616)


Yemeğin başında yerken veya içerken besmele çekmek, sonunda Allah'a hamd etmek sünnettir. Yemekten önce ve sonra ellerini yıkar ve eğer başında "Bismillahirrahmanirrahim" demeyi unutmuşsa arada (hatırladığında); "başında da sonunda da bismillah" der, beraberinde bulunanlara hatırlatmak maksadı ile de se*sini yükseltir. Şu kadar var ki yemek yemeye devam edenler varsa yüksek sesle hamd etmez. Hamd edeceği zaman: "el-Hamdü lillahi tayyiben mübareken fihi" = Allah'a mübarek kılınmış çok ve güzel hamdü senalar olsun." (Buharî)veya "el-Hamdü lillahi'llezî atemenî ve sekânî min gayri havlin minnî ve Lâ kuvveh"= Benim bu ko*nuda gücüm ve takatim olmaksızın beni yediren ve içiren Allah'a hamdolsun" der.


Sağ elle yemek ve içmek müstehaptır. Bunun delili ise Peygamber (a.s)'ınÖmer b. Ebû Mesleme'ye söylediği şu sözlerdir: "Allah'ın adını an, sağ elinle ye ve önünden ye!" (Ahmed, Buharî, Müslim, Ibni Mace ve Ebû Dâvud, Ömer b. Ebû Sekmeden rivayet etmiş; Tirmizî sahih olduğunu belirtmiştir. Neylul-Evtâr, VIII, 161) Bir başka hadiside Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Biriniz yemek yiyecek olursa sağ eliyle yesin. İçecek olursa sağ eliyle içsin. Çünkü şeytan sol eliyle yer ve sol eliyle içer." (İmam Ahmed, Müslim, Ebû Dâvud, Ibni Mace ve Tirmizî, Ibni Ömer'den rivayet etmiş; Tirmizî sahih olduğunu belirtmiştir. Neylii'l-Evtâr, VIII, 160)Önünden yemek ise aynı yerden yemek olur. Şu kadar var ki, değişik meyveleri bulunan bir tabaktan yemekte ise nereden isterse yi*yebilir. Çünkü çeşit vardır. Nitekim bu konuda haber bu şekilde varit olmuştur. Peygamber (a.s)'den sabit olan rivayet dolayısıyla üç parmak ile yemek müstehaptır. (imam Malik Ka'b b. Malik'ten rivayet etmiştir) Yemeği az yemek ve midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini suya ve üçte bi*rini de nefese ayırmak, yemek yerken -selefin âdetinde olduğu gibi- yayılmamak ve yaslanarak yememek müstehaptır. (Buharî, Ebû Dâvud, Tirmizî ve imam Ahmed, Ebû Cuhayfe'den şöyle dediğini rivayet etmektedir:Resulullah (a.s): "Bana gelince ben yaslanarak yemek yemem." diye buyurdu. Neylul-Evtâr, VI ü, 161) Ancak Hanefîler, yaslanarak yemekte bir mahzur yoktur, demektedirler. Yediği yemeğe ve içtiği suya üflememek, kabın içe*risine teneffüs etmemek, kendisi ile birlikte yemek yemekte olanlara uygun olarak lokmaları küçültüp çiğnemeyi uzatmak ve ağır ağır yemek, kabın ağzından içme*mek de müstehaptır. Ayakta su içmek caiz olmakla birlikte, oturmak daha efdaldir. Eğer kendilerine su ikram edilenler topluluk ise sağdan itibaren kendisinden önce*kinden sonra suyunu alır.


Tatlı yiyeceklerden yemek, yemeğe uzanan ellerin çok sayıda olması, misafi*rine ikram, fazla olmamak üzere yemek esnasında güzel sözlerle konuşmak, sün*nettir. Susmak ise Mecusîlere benzemek sebebiyle mekruhtur.


Yemek başkasına ait ise, kusurlarını söylemek mekruhtur. Çünkü bu yemek sahibini rahatsız eder. Kendisinin ise, mekruh değildir. Kabın alt tarafından yemek sünnet, üst ve ortalarından yemek mekruhtur. Çünkü bereket ortasına iner. (İmam Ahmed, Ibni Mace ve Tirmizî'nin, Ibni Abbas'dan rivayet edip, Tirmizî sahih olduğunu belirttiği hadise göre Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bereket yemeğin ortasına iner, o bakım*dan kenarlarından yiyiniz, ortasından yemeyiniz." Neylii'l-Evtâr, VIII, 160)


Yemeğe tuzla başlayıp tuzla bitirmek de sünnettendir. Çünkü tuz yetmiş has*talığa şifadır. Sol ayağını yatırır, sağ ayağını diker, yemeği sıcak yemez ve koklamaz.




Kaynak: Prof Dr Vehbi Zühaylî, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, c 4, s 319-344
[/FONT]
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Üst