TÜrk Tİyatrosu

mustafa

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
8 Haz 2006
Mesajlar
1,972
Beğeniler
3
Puanları
0
#1
TÜRK TİYATROSU

Türk tiyatrosu Anadolu uygarlığını oluşturan çeşitli toplumların, Anadolu'ya göç eden
Türklerin atalarının ve İslâm dünyasının kültürel birikimine dayanan, hem Doğu hem de
Batı kaynaklı etkileri içeren bir seyirlik geleneği üstün de gelişmiştir.



BATILI ANLAMDA TÜRK TİYATROSU

Türk halkı Batı modelinde tiyatroyla azınlıkların sunduğu tiyatro gösterileri yoluyla bir
ölçüde tanışıyordu. Osmanlı sarayı ise yabancı toplulukların gösterilerine büyük önem
vermiştir, Batı tiyatrosunu Türk halkından daha önce benimsemiştir.
Batı tiyatrosunun Türk kültürüne tam anlamıyla aktarılması Tanzimat'ta oluşmuştur. Batı
tiyatrosunun, 1839 Tanzimat Fermanı'nın öngördüğü ilkeler doğrultusunda Batıya
yönelen Osmanlı toplumuna girişi, geleneksel Türk tiyatrosuna bir yandan bir çok
olumlu katkıda bulunurken, bir yandan da onun çağdaş doğrultuda gelişmesini
engellemiştir. Batı modeli tiyatronun benimsenmesiyle Türk tiyatrosuna yeni bir yöneliş
içine girmiştir. Her şeyden önce tiyatro da yazılı metne geçilmiş, yabancı yazarlardan
yapılan çeviri ve uyarlamalar yanında Türk yazarları da oyun yazmaya başlamışlar,
böylece Batıya oranla çok geç de olsa bir dram geleneği başlamıştır. Batı modelinde
tiyatronun Türkiye'ye gelmesi sonucunda çerçeve sahneli yeni tiyatro yapıları kurulmuş,
topluluklar bu tiyatrolarda düzenli olarak oyun sergilemeye başlamışlardır. Böylece
tiyatroyu kurumsallaştırma yönünde önemli bir adım atılmıştır. Batı tiyatrosu modelini
benimseyen Türk tiyatrosunun gelişimi çok genel bir yaklaşımla iki aşamada
incelenebilir.
Tanzimat Fermanı'nın ilanıyla, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması arasında (1839- 1923)
yer alan hazırlık aşaması ve Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze uzanan gelişme
aşaması.

1839- 1923 DÖNEMİ

Çağdaş Türk tiyatrosuna ilk öneli adım 1860'ta yapılan Gedikpaşa Tiyatrosu'yla atılmıştır.
1861'de bu tiyatroyu kiralayan Güllü Agop, 1868'de Osmanlı Tiyatrosu adlı bir topluluk
kurarak Türk yazarlarına ve Türkçe oyunlara yöneldi. 1870'te Sadrazam Ali Paşa'nın
İstanbul'un çeşitli bölgelerinde Türkçe oyunlar sergileyen tiyatrolar kurması koşuluyla
kendisine sağladığı destekle, Türkçe oyunlar oynama imtiyazını 10 yıl elinde tutan Güllü
Agop'un topluluğunda Ermeni oyuncular yanında Müslüman Türk oyuncularda yetişti. Bu
oyuncular içinde en ünlüsü Ahmed Fehim'dir. Osmanlı Tiyatrosu'nda Namık Kemal,
Ahmed Mithat Efendi, Abdülhak Hamid, Recaizade Mahmut Ekrem gibi ünlü şair ve
yazarların yapıtları, Ahmed Vefik Paşa'nın usta işi Moliere uyarlamaları, özellikle ünlü
Fransız melodram, güldürü ve vodvillerinin çevirileri, kantolar, müzikli oyunlar ve
operetler sahnelendi. Güllü Agop'un Osmanlı Tiyatrosuna yön verdiği 15 yılın en önemli
sonuçlarından biri de izleyicinin tiyatroya alışması oldu. Bu arada padişahlarda tiyatroya
büyük ilgi gösteriyordu. Abdülmecid 1858'de Dolmabahçe sarayının yakınında bir saray
tiyatrosu, tiyatroya baskı ve sansür koymasıyla ünlü Abdülhamid de 1889'da Yıldız
Sarayı'nın bahçesinde yabancı tiyatro ve opera oyunlarının sahnelendiği bir tiyatro
salonu yaptırdı.
Türkiye'de Batılı anlamda tiyatronun kuramsallaşması ve Türkçe oyun sergilenmesi
yolunda Ermeni sanatçıların katkısı, melodrama ağırlık veren Mardiros Mınakyan ve
Ahmed Vefik Paşa'nın Moliere uyarlamalarına ağırlık veren Tomas Fasulyeciyan'ın
katkılarıyla sürdü. Bu dönemde halk tiyatrosu sanatçılarının tuluat adı verilen yeni tür bir
tiyatro geliştirdiği görüldü. Batı tiyatrosunun konukları ve tipleriyle geleneksel tiyatronun
tiplerini ve oyunculuk biçimini birleştiren ve doğaçlamaya dayanan tuluat, bir anlamda
ortaoyunun sahne üstüne çıkarılmış biçimiydi. Ortaoyunu ustalarından Kavuklu
Hamdi'nin önderliğinde 1875'te ortaya çıkan bu tür, Cumhuriyet'in ilk yıllarına değin
yaygın bir biçimde yaşadı. Ayrılmaz öğesi olan kantoyla birlikte İstanbul'un Şehzadebaşı
semtinde ramazan ayında şenlenen Direklerarası'nın başlıca gösterilerinden biri olmayı
sürdürdü. Türk oyuncuların eğitimi için bir konservatuvar ve yerel yönetimce parasal
açıdan desteklenen bir uygulama sahnesi oluşturulması yolunda ilk adım ise 1914'te
Darülbedayi'nin kurulmasıyla atıldı; ilk Türk-Müslüman kadın sanatçı olan Afife Jale'de
sahneye ilk kez 1920'de Darülbedayi'de çıktı. Tiyatroda Batı modelinin benimsendiği
hazırlık aşaması döneminde oyun yazarlığında patlak bir atılım görülmedi. Yazarlar,
daha önce hiç denemedikleri bir türde kalem oynatırken ister istemez Batılı ustalara
öykündüler. Türk yazarları en çok etkileyen yabancı kaynaklar Victor Hugo'nun
,Shakespeare'nin, Moliere'nin oyunlarıyla yabancı melodramlar oldu. Bu bakımdan Türk
dram sanatının İbrahim Şinasi'nin yazdığı ve ilk özgün Türk oyunu olan Şair
Evlenmesi'yle (1860) başladığı kabul edilir. Bu oyunu, özellikle romantik yurtsever
duygularıyla yüklü oyunlar izledi. Bu yapıtlar içinde en ünlüsü Namık Kemal'in Vatan
Yahut Silistresi'ydi (1873). Meşrutiyet'ten sonra da özgürlük konusunu işleyen romantik
tarihsel oyunlar ağırlık kazandı. 1839- 1923 dönemi içinde yazılan oyunlar genel olarak
komediler, tarihsel dramlar, romantik dramlar, orta sınıf trajedileri ve melodramlardı.
Bu dönemde yazılmış yüzlerce oyundan günümüzde de oynanabilir olanların sayısı çok
azdır. Bu tür oyunların başında Ahmed Vefik Paşa'nın Moliere'den yaptığı uyarlamalarla
oyun yazarlığını Cumhuriyet döneminde de sürdüren Musaphizade Celal'in Batı'nın töre
komedisi geleniği içinde Osmanlı toplumunu eleştirdiği oyunlar gelir.



1923'TEN GÜNÜMÜZE

Cumhuriyet döneminde tiyatroda Batı modelini benimseyen Türkiye, gerek tiyatronun
kurumsallaşması, gerekse oyun yazarlığının gelişmesi bakımından önemli atılımlara
sahne oldu.

Tiyatroyu Türkiye'de çağdaş bir sanat alanına dönüştürme yolunda ilk büyük katkı ünlü
tiyatro ve sinema adamı Muhsin Ertuğrul'dan geldi. 1927'de, Darülbedayi'nin başına
geçen Ertuğrul, yerli yazarları yüreklendirmesiyle, izleyiciye sunduğu çağdaş çeviri
oyunlarla, sahneleme, oyunculuk ve dekor kullanımında güncel anlayışı yerleştirmesiyle,
yetişmelerine katkıda bulunduğu kadın ve erkek oyuncularla bugünkü Türk tiyatrosunun
temellerini attı.
Eğitim görmüş tiyatrocuların yetişmesinde büyük hizmet vermiş olan Ankara Devlet
Konservatuvarı ise, Musiki ve Temsil Akademisi'nin bir bölümü olarak açıldı. Burada, ilk
mezunların çıktığı 1941'de Tatbikat sahnesi oluşturuldu. Bu hazırlık aşamalarından
sonra da 1949'da Devlet Tiyatroları resmen kuruldu.

1950'den sonra tiyatro kuramlarının gelişmesi bakımından önemli atılımlar
gerçekleştirilmeye başlandı. Tiyatronun yaygınlaştırılması yolunda devlet eliyle
sürdürülen çabalar sonucunda Devlet Tiyatroları, Ankara,İstanbul, İzmir, Bursa, Adana,
Trabzon ve Diyarbakır gibi kentlerde perdelerini açarak ve turneler düzenleyerek
Türkiye'nin her yanında izleyiciye ulaşır hale geldi. Yetmiş yılı aşan tarihi boyunca çeşitli
iniş çıkışlar yapan İstanbul Şehir Tiyatroları da çeşitli semtlerde beş sahneye sahip
oldu. Türk tiyatrosunun gelişmesinde her zaman önemli rol oynamış olan özel
tiyatroların sayısında 1960'larda büyük bir artış görüldü. Etkinliklerini 1960'lardan bu
yana sürdüren özel topluluklar arasında Kent Oyuncuları, Ankara Sanat Tiyatrosu,
Dormen Tiyatrosu ve Dostlar Tiyatrosu sayılabilir. Oyunculuk ve sahneleme açısından
Batı modelini izleyen ödenekli ve özel tiyatrolar yanında, ortaoyunu ve tuluat
tiyatrosunun oyunculuk tarzını sürdüren özel topluluklar da oldu. 1970'lerin ortalarında
pek çok özel tiyatro kapandı, yeni açılanların bir bölümü de başarılı olamadı. 1980'lerin
ortalarından bu yana İstanbul'daki özel tiyatrolar yeniden bir canlanma dönemine
girdiler.
Türk oyun yazarlığı, Cumhuriyet döneminde Batı modelini uygulayan tiyatronun
kurumsallaşması yolunda yapılan atılıma koşut olarak gelişme gösterdi. Gerçekçi
Avrupa tiyatrosundan büyük ölçüde etkilenen Türk yazarları, gerçekçi doğrultuda
yazdıkları oyunlarda öncelikle, Osmanlı toplumundan modern Türk toplumuna geçilirken
yaşanan sancıları dile getirdiler. Bu geçiş dönemini yansıtmakta en başarılı olmuş
yapıtlar Reşat Nuri Güntekin'in Yaprak Dökümü (1930) ve Ahmet Kutsi Tecer'in
Köşebaşı'sı (1984) idi. Çok üretken bir yazar olan Cevat Fehmi Başkut ise toplumsal
eleştirel yaklaşımını çoğunlukla güldürü çerçevesi içine yerleştirdi.
Türk oyun yazarlığında Cumhuriyetin ilk 30 yılında ağırlık kazanan eleştirel gerçekçi
yaklaşım etkisini günümüze değin sürdürdü. 1950'lerden çok partili döneme
geçildiğinde devlet yönetimine ilişkin siyasal sorunlarda tiyatro sahnesinde gündeme
getirildi. Aynı zamanda, toplumsal sorunları yansıtma aşamasından, bu sorunların
kaynak ve nedenlerini irdeleme aşamasına geçildi. Bu dönemde Türk tiyatrosu yeni
yazarlar kazandı. Aziz Nesin ve Haldun Taner bildik gerçekçi dram kalıplarını zorlayarak
yeni biçim denemelerine giriştiler.
1960'lar Türk tiyatro edebiyatı içinde parlak bir dönem oldu. Siyasal, ekonomik, kültürel
açılardan önemli bir bilinçlenme aşamasının yaşandığı bu dönemde tiyatro, işçi ve köylü
kesiminin sorunlarına eğildi. Bir yandan, orta sınıftan ailelerin yaşadığı toplumsal ve
ekonomik sorunları irdeleyen gerçekçi oyunlar yazılırken, köy ve gecekondu ortamı da
yaşama ve giyinme biçimi ve dil özellikleriyle sahneye getirildi.
Bu dönemin en yaygın türlerinden biri de konularını Osmanlı tarihinden, halk
kahramanlarının yaşamlarından ve mitolojiden alan, şiir diliyle yazılmış oyunlardır.
Güngör Dilmen, Orhan Asena, Turan Oflazoğlu, Necati Cumalı bu doğrultuda yapıtlar
verdiler. 1960'ların sonlarına doğru siyasal içerikli belgesel oyunlarda yazılmaya
başlandı. Sermet Çağan'ın, Brecht'in epik tiyatro yöntemini doğrudan uyguladığı Ayak
Bacak Fabrikası (1964), bu dönemde toplumcu gerçekçi yaklaşımın bir örneği oldu.
Türk oyun yazarlığına öz ve biçim açısından kişiliğini kazandırma yolunda önemli bir
katkı 1960'larda Haldun Taner'den geldi. Ahmet Kutsi Tecer'in 1940'larda geleneksel
Türk tiyatrosunun gevşek dokulu oyun yapısını ve göstermeci anlatımını kullanarak
yazdığı Köşebaşı oyununun ardından, 1950'lerde ve 1960'ların başlarında göstermeci
anlatımı kullanma ve tiyatroda açık biçim anlayışını benimseme yolunda oyun
denemeleri yazmış olan Taner, 1964'te Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu tarafından
sahnelenen Keşanlı Ali Destanı'yla geleneksel Türk tiyatrosunun belirleyici özelliklerini
çağdaş anlamda toplumsal siyasal bir içerikle birleştiren yeni bir yerli türün, yerli epik
müzikalin yaratıcısı oldu.
1970'lerde pek çok topluluk ağırlıkla politik tiyatro üstünde durdu. Bu dönemde sık sık
yerli ve yabancı siyasal-belgesel oyunlar sahnelendi; bir yandan da gerçekçi köy
oyunları, tarihsel oyunlar, geleneksel Türk tiyatrosunun özelliklerine dayalı müzikli
oyunlar, kabare oyunları, epik oyunlar yazıldı. Ülkede yaşanan toplumsal siyasal
çalkantılardan tiyatronun da olumsuz bir pay aldığı bu dönemin en başarılı oyunlar,
geleneksel Türk tiyatrosunun anlatım biçimlerini kullanmayı sürdüren Turgut
Özakman'ın aynı biçemi benimseyen Oktay Arayıcı'nın ve Asiye Nasıl Kurtulur? Oyunuyla
üne, gene epik türde yazdığı toplumcu gerçekçi oyunlarla pekiştiren Vasıf Öngören'in
ürünleridir.
1980'lerde ise oyun yazarlığı nicelik ve nitelik açısından bir durgunluk yaşadı. Bu
dönemde Refik Erduran, Orhan Asena, Turan Oflazoğlu, Necati Cumalı, Melih Cevdet
Anday, Turgut Özakman, Sabahattin Kudret Aksal, Recep Bilginer, Güngör Dilmen,
Başar Sabuncu, Dinçer Sümer gibi 1950'lerden yada 1960'lardan bu yana oyun yazmayı
sürdüren yazarlar dışında, 1970'lerde yazmaya başlayan Bilgesu Erenus ve Tuncer
Cücenoğlu'nun, yapıtlarıyla 1980'lerde gündeme gelen Murathan Mungan, Ülkü Ayvaz,
Ferhan Şensoy ve Mehmet Baydur gibi yeni yazarların oyunları sergilendi.


GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU

Geleneksel Türk tiyatrosu seyirlik, köy oyunları ve halk tiyatrosu geleneğini içerecek bir
biçimde, hem sözsüz, hem de söze dayanan dramatik nitelikli oyunlar için
kullanılmaktadır. Seyirlik köy oyunları eski Ön Asya uygarlıklarının bolluk törenleri ile
Anadolu'ya göç etmiş Türklerin atalarının kültüründe yer alan şaman törenlerinin
birleşiminden oluşmuştur. Seyirlik köy oyunlarının yanında, gene şaman kültüründen
izler taşıyan köy kuklası'da bugün varlığını sürdürmektedir. Şii kültürünün ürünü olan
taziye geleneğinin izleri de kırsal kesimde muharrem törenlerinde anlatı düzeyinde
görülür.
Daha çok kentsel kesimde gelişmiş olan halk tiyatrosu geleneği içinde söze dayalı
türlerin başında meddah, kukla, Karagöz ve Ortaoyunu yer almaktadır. Doğu kökenli çok
eski tür olan Türk kuklası Avrupa kukla sanatının etkisi altında da kalarak gelişimini 19.
yüzyılın sonuna değin sürdürmüştür.
Geleneksel Türk tiyatrosunun gerek kırsal, gerekse kentsel kesimde görülen türlerinin
ortak özelliklerinin başında, yazılı bir metne değil doğaçlamaya dayanması
ve belirli bir tiyatro yapısı ya da sahne gerektirmesi gelir. Şarkı, dans, söz
oyunları ve taklit

geleneksel Türk tiyatrosunun vazgeçilmez öğeleridir. Geleneksel Türk tiyatrosu, 19.
yüzyılın gerçekçi benzetmeci Avrupa tiyatrosunda yansıyan "kapalı biçim" anlayışının
tam tersine, "açık biçim" özellikleri gösterir. Geleneksel Türk tiyatrosunun temel öğesi
güldürüdür. Geleneksel Türk tiyatrosunda oyun kişilikleri tip düzeyindedir, karakter
boyutuna ulaşmaz. Bu tiyatronun bir başka özelliği de sürekli bir sergileme düzenine
bağlı olmayıp bayram, düğün, sünnet vb. çeşitli toplumsal olaylar içinde yer almasıdır.
Meddahlık Türklerde Orta Asya'dan bu yana var olan hikaye anlatma geleneğinin İslam
kültüründeki benzer gelenekle birleşmesiyle gelişmiş, son biçimini 16. yüzyılda
kahvehanelerin açılmasıyla almıştır. Türk halk tiyatrosu geleneğinin en önemli ürünleri
olan Karagöz ve ortaoyunu ise özellikle büyük kentlerde yaygınlaşmıştır. Karagöz
yüzyıllar boyunca Osmanlı Devleti'nin egemenliği altında kalan Avrupa topraklarında da
etkili bir tür olarak var olmuştur. Bugün kullanılan adıyla kayıtlara ilk kez 1834'te geçmiş
olan Ortaoyunu, halk tiyatrosunun en gelişmiş türüdür. Karagöz, kukla, meddah
oyunlarıyla başka yerli seyirlik öğelerin bir bileşimi sayılabilecek ortaoyununun daha
önceki yüzyıllarda da kol oyunu, meydan oyunu, taklit oyunu, yeni dünya oyunu gibi
adlar altında var olduğu bilinir. Ortaoyunu ile Rönesans dönemi İtalyan halk tiyatrosu
commedia del'arte arasındaki hem adlarına, hem de yapılarına ilişkin benzerlik ise
bütün araştırmacılarca kabul edilmektedir. 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında
altın çağını yaşayan ortaoyunu, Tanzimat'ta benimsenmeye başlayan Batı modelindeki
tiyatro ile uzun süre yarışmış, Cumhuriyet'ten sonraysa öbür geleneksel türlerle birlikte
silinmeye yüz tutmuştur.
 

AdımcA

Akşam ... Yine Akşam ...
İhvan Üyesi
Katılım
9 Haz 2006
Mesajlar
2,420
Beğeniler
7
Puanları
0
#2
yazıyı baştan aşağı okudum.
tiyatroyla ilgili güzel bir çalışma. :)
yazıda belirtildiği gibi, geleneksel Türk tiyatrosu içerisinde olan karagöz, meddah, ortaoyunu gibi türler neredeyse silinmeye yüz tutmuştur. :(
bu oyunları, artık Ramazan ayında, sahur programlarında seyretme fırsatı bulabiliyoruz. :(
çocukluğumda Ramazan ayında sahur programları vardı ki bunlar; Karagöz oyunu, meddah (Ulvi Alacakaptan) o aya ayrı bir tat katarlardı. :D
neydi o günler ... ;)
 

HTML

Üst