Tasavvuf Yolu,her HalÜkarda AŞk Yolu Mudur? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Tasavvuf Yolu,her HalÜkarda AŞk Yolu Mudur?

hasandemir

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
7 Eki 2006
Mesajlar
624
Puanları
0
ORMANA BAKMAK VE ağaca bakmak arasındaki fark, sıklıkla üzerinde durulan bir farktır. Son tahlilde bilinir ki, ikisi de, tek başına yapıldığında, yetersiz kalır. Sırf ormana bakan, nüansları ve incelikleri gözden kaçırır; yalnız ağaca bakan ise ortak özellikleri...

Gelin görün ki, alışverişimizi ‘perakende’ yaptığımız şu hayatta, bir hüküm verir veya bir yargıya ulaşırken, ‘toptancı’yızdır. Filan millet kötüdür, filan şehirliler sahtekârdır, filan cemaat şöyledir, feşmekân yazar yanıltıcıdır vs.

Derinlemesine tahlil barındırmayan, çoğu kez ‘-mış, -mış’lara, kimi zaman da kısmî ve yüzeysel okumalara dayanan hükümlerdir bunlar.

Oysa, hikmetli bir göz, adaletli bir bakış ve derinlemesine bir nüfuz sözkonusu olduğunda, ‘toptan’ aynı sınıfa koyduğumuz bir yapının içinde nice nüansı barındırdığını görürüz.

Böyle bir nazar, Bediüzzaman misali, ‘her fırka-i dâllede’ dahi, bir ‘dâne-i hakikat’ görür; o hakikat dânesi ile onun etrafına sarılıp sarmalanmış yanlışları birbirinden ayırır; yanlışlara ilişirken hakikat dânesini de kırıp ezmez.

Meselâ, Mu’tezile’yi eleştirirken, anaakım Mu’tezilî çizginin ‘fikrî yanılgısı’ ile ‘Cenab-ı Hakkı şerlerden tenzih niyeti’nin arasını ayırdığı gibi, bir Ebu Ali Cubbâî ile Zemahşerî’yi de birbirinden ayırır. Ve son tahlilde, Mu’tezile’nin ‘fikrî dalâlet’ine dikkat çekmekle birlikte, onlara asla ‘kalbî dalâlet,’ yani imansızlık izafe etmez. Doğrusu da zaten budur.

Diğer taraftan, asla ‘fırka-i dâlle’ sınıfında görmediği tasavvuf çizgisi ile Risale çizgisi arasındaki farkları belirtirken, tasavvufun kendi içindeki dalların, budakların, hangi dalların meyve verdiğinin, hangi dalların ise üzerinde ökseotu taşıdığının farkındadır; ve her hâlükârda, tasavvufun kökleri ve gövdesine ilişkin bir itimadı ve ‘hoşça bakış’ı vardır. “Telvihat-ı Tis’a”nın hemen başında yazdığı gibi! “Tasavvuf, tarikat, velâyet, seyr ü sülûk nâmları altında şirin, nuranî, neş’eli, ruhanî bir hakikat-ı kudsiye vardır ki, o hakikat-ı kudsiyeyi ilan eden, ders veren, tavsif eden binler cild kitap ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikatı ümmete ve bize söylemişler.” Yahut, “Tarikatın gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakakik-ı imaniye olarak, mi’rac-ı Ahmedî’nin (a.s.m.) gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhudî hakaik-ı imaniye ve Kur’âniyeye mazhariyet; tarikat, tasavvuf namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.”

Veyahut, Emirdağ Lâhikası’ndaki şu ifadeye ne demeli: “Sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün oniki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur...”

Bu ve benzeri ifadelere rağmen, Risale-i Nur ile tasavvuf arasında her iki yolun müntesiplerince bir ‘çatışma’ vehmine nasıl ulaşıldığı; nasıl Risale-i Nur dairesi içindeki insanların kâhir ekseriyetinin tasavvuf yolunu ‘ötekileştirdiği’ ve ‘aşağıladığı,’ bir kısım tasavvuf ehlinin ise Risale-i Nur’a nasıl ‘rakip’ nazarıyla baktığı, benim henüz çözebildiğim bir muamma değildir.

Bu noktada bildiğim birşey varsa, “İnsan bilmediği şeye düşmandır” sözünün, her iki tarafın yekdiğerini ‘bilmeyenler’i açısından da geçerli bir söz olduğudur.

Risale-i Nur’u okumuş olduğu halde onun ‘tasavvuf’a düşman olduğunu çıkaracak bir ehl-i tarik çıkar mı, sanmıyorum.

Risale-i Nur’u okumuş olduğu halde onun ‘tasavvuf’a düşman olduğu vehmine ulaşan Risale okuyucularının ise, tasavvufî kaynaklara dair az biraz tetettubatı olacak olsa bu vehme Risale-i Nur’dan ve de vicdanlarından me’haz bulmakta zorlanacaklarını düşünüyorum.

Yekdiğerimize, önceki zanlarımızın ve önyargılarımızın beslediği toptancı, üstünkörü, hatta çoğu zaman körcesine bir bakış...

Özellikle de, ehl-i dinin hemen her kesiminin çokça düştüğü bir yanlış olarak, ‘müntesipleri’nin hataları üzerinden esere ve mesleğe dair bir genelleme...

Sonuçta, bizatihî müellifinin ‘sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün oniki büyük tarikatın hülâsası’ dediği Risale-i Nur’un tasavvufa rakip ve düşman olduğu yönünde, tarafların her ikisine de yayılan kahrolası bir anlayış...

Bütün bu girizgâhı, yine bir genellemeyi, tasavvuf yolunu ‘aşk’la özdeşleştiren yaklaşımın yanlışını irdelemek üzere yapmıştım. Niyetim, ‘aşk mesleği’ olarak tasavvufu Risale-i Nur adına ve bir bütün olarak eleştiren, yahut bir bütün olarak ‘aşk mesleği’ olarak gördüğü tasavvuf adına Risale-i Nur’u eleştiren yaklaşımların ‘bilgi’ ve dolayısıyla ‘yorum ve hüküm’ yanlışına dikkat çekmekti.

Ama galiba bir günlük yazının hacmine çoktan ulaşmış olduk. Salı günü, tasavvufun en temel kaynaklarından biri üzerinden, bu meseleyi hitama erdirelim.



© 2006 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu
 

hasandemir

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
7 Eki 2006
Mesajlar
624
Puanları
0
Tasavvuf Yolu,her HalÜkarda AŞk Yolu Mudur?(ii)

BU SORUNUN BUGÜN gerek ekser tasavvuf ehli, gerek tasavvufun yakınında durmayanlar tarafından verilen cevabı belli: Evet, tasavvuf yolu, bir aşk yoludur. Tasavvuf, nihaî mertebe olarak, insanı ‘aşk-ı ilâhî’ye ulaştırır.

Nitekim, tasavvuf üzerine yazılan kitaplara, yapılan sohbetlere ve ehl-i tasavvufun söylemine nazar edildiğinde, karşımıza yoğun bir aşk vurgusu çıkar. Attar’ı, Mevlânâ’yı açar, aşkı görürsünüz; Yunus’u dinler, “Aşkın aldı benden beni/ Bana Seni gerek Seni” dediğini duyarsınız; Muhyiddin-i Arabî’nin bir kitabının başlığı “Aşk-ı İlâhî”dir zaten; daha yakınlara geldiğinizde, Şeyh Galib’i “Âh mine’l-ışki ve hâlâtihî/ Ahraka kalbî bi harârâtihî” diye feryad ederken bulursunuz.

Ve tasavvuf adına okuduğunuz her kitap, duyduğunuz her söz, sizin tasavvufun her hâlükârda ‘aşk yolu’ olduğu yolundaki kanaatinizi biraz daha pekiştirir.

Gelin görün ki, bu yaz yaptığım ve daha sakin bir zamanda daha da derinlemesine yapmaya karar verdiğim tasavvufa dair okumalarım esnasında, ‘tasavvuf ormanı’nın salt ‘aşk ağaçları’ndan ibaret olmadığını öğrenmiş oldum.

‘Dünyevî aşk’ın makbul meta olduğu bir zamanda bu ‘aşk’ vurgusunu sözümona hayra tahvil etme gayretinde olduğunu düşünen ve bu yüzden yazılarında veya kitaplarında ‘aşka dair’ vurgularda bulunan kimi dostlarımızın rağmına, sevgili arkadaşım Mustafa Ulusoy’un “Aynalar Koridorunda Aşk” romanındaki ‘aşk’ tahliline yürekten ve akıldan katılan, bu anlamda deyim yerindeyse ‘aşk muhalifi, muhabbet dostu’ bir çizgide duran biri olarak, tasavvufa dair okumalarım içinde karşıma çıkan bu bulgu, benim için şaşırtıcıydı.

Bir o kadar da sevindirici...

Zira, Hâfız’ı keşfettiğinde duyduğu sevinci ifade ederken Goethe’nin dediği gibi, “Sizden önce büyük birinin sizin gibi düşündüğünü görmek, doğrusu insana huzur veriyor.”

Gerçi, bizden önce büyük birinin, Bediüzzaman’ın düşünceleri ekseninde biçimlenmiş bir ‘aşk’ yorumu idi bizimki. Ama bu yeni bulgu, Bediüzzaman’ın da köksüz bir ‘mübtedi’ değil, kökü sağlam zeminlere yayılmış bir ulu çınar olduğunu bir kez daha teyid etmesi bakımından; onun aşkı ötelerken ‘muhabbetullah’ı vurgulamasına tasavvuf çizgisi içinden de bir teyid ve destek sağlaması bakımından da önemliydi benim için.

Sûfî külliyatında önemli bir yeri olduğunu öğrendiğim, Risale-i Kuşeyrî’yi okuyordum. Birçok büyük mutasavvıf gibi, tefsir ve fıkıh alanında da allâme olan bu büyük zât, eserinin ‘muhabbet’ bahsinde, hocası, şeyhi ve kayınpederi Ebu Ali Dekkâkî’nin şu son derece sağlam ontolojik bir zemine dayanan ‘aşk’ yorumunu aktarıyordu:

“Muhabbetin haddini tecavüz ederek ifrata varmasına aşk denir. Hak Teâlâ, haddi aşmakla vasıflandırılmaz, şu halde aşk ile de tavsif edilemez. Bütün mahlukata ait sevgilerin hepsi toplansa da bir şahsa verilse, bu şahıs Hak Teâlâ’yı normal olarak sevme derecesine ulaştı diye hükmedilmeyi hak edemez [Bırakın Allah’ı haddinden fazla sevmeyi, normal haddine kadar sevmek bile kul için imkânsızdır]. Şu halde, hiçbir zaman, kul Allah’ı haddinden fazla [Allah’ın hak ettiğinden ziyade| sevdi denilemez. Bu sebeple, ‘Hak Teâlâ kuluna âşık oldu’ diye tavsif edilemeyeceği gibi, kul da Hak Teâlâ’nın sıfatı hakkında ‘O’na âşık oldu’ diye tavsif edilemez. Bunun için, aşk, red ve inkâr olunmuştur. Aşkın Hak Teâlâ’nın vasfı olması mümkün değildir. Hakkın kula veya kulun Hak Teâlâ’ya âşık olmaşı imkânsızdır.”

Açıkçası, Kuşeyrî’nin de onayladığı üzere, ‘aşk-ı ilâhî’ kavramını, her iki veçhesiyle de reddediyor; dahası sûfî gelenek içinde ‘red ve inkâr olunduğunu’ belirtiyordu Ebu Ali Dekkâkî. ‘Aşk’ muhabbetin ifrat boyutu ise, hâşâ ‘Allah’ın kuluna aşkından’ söz edilemez; çünkü Allah ‘ifrat’ gibi bir vasıftan münezzehtir. Diğer taraftan, ‘kulun Allah’a aşkından’ da söz edilemez; çünkü kul Allah’ın lâyık olduğu muhabbeti ‘hadd-i vasat’ta dahi ifaya güç yetiremez ki, bir de O’na olan sevgisinde ‘ifrat’a, yani ‘aşk düzeyine’ ulaşsın.

Buna karşılık, Allah’ın kuluna olan sevgisinden, yani ‘muhabbet’inden; kulun ise Allah’a karşı ‘muhabbetullah’ yükümlülüğünden söz edilebilirdi ve edilmeliydi.

Risale-i Kuşeyrî’nin ilgili bahsine, okuduğum tercümeyi hazırlayan Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ın düştüğü bir dipnot da dikkat çekiciydi: “Sûfîler, onikinci asrın sonuna kadar, ‘Allah sevgisi’ [muhabbetullah] tabiri yerine ‘Allah aşkı’ [aşk-ı ilâhî] tabirini kullanmaktan hoşlanmazlardı.”

Velhasıl, buradan öğreniyoruz ki, tasavvuf mutlak surette ‘aşk yolu’ değildir; Allah’ı sevme bâbında, mutlak surette bunu ‘aşk’ suretinde sunuyor ve algılıyor değildir. Bilakis, ilk dönem sûfîlerinin gözünde ‘aşk’ mezmum ve mâdûn bir keyfiyet olarak görülmekte; onun yerine ‘muhabbetullah’a dönük bir vurgu tercih edilmektedir.

Ve bu bakımdan, Bediüzzaman’ın ‘aşk’ üzerinden tasavvufa yönelik eleştirisi, şefkat yoluna göre eksik ve muhabbet yoluna göre hatarlı ‘aşk’ yolunu ihtiyar eden sûfîlere yönelik bir eleştiridir; tasavvufun bütününe yönelik değil.

Ve yine bu bakımdan, tasavvuf deyince, muvafık veya muhalif herkesin aklına mutlaka ‘aşk’ gelmemelidir. Gelmesi, onikinci asra kadar yaşamış olan sûfîlerin, diğer bir açıdan ‘tasavvufun’ henüz ‘tarikatlaşmadığı’ dönem sûfîlerinin hatırasına ve tefekkürüne bir hürmetsizliktir.

‘Aşk’ bahsi burada bitmez; o yüzden, başka boyutlarıyla bilâhere üzerinde durma sözü vererek, şimdilik burada kesmiş olalım.



© 2006 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu
 
Üst