Şimdiye kadar erkekler de kadınlar da hep kadınları yazdı, ben erkekleri yazdım | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Şimdiye kadar erkekler de kadınlar da hep kadınları yazdı, ben erkekleri yazdım

mostar

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
6 Ara 2009
Mesajlar
1,011
Puanları
0
Şimdiye kadar erkekler de kadınlar da hep kadınları yazdı, ben erkekleri yazdım

Şimdiye kadar erkekler de kadınlar da hep kadınları yazdı, ben erkekleri yazdım

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun Profil Yayıncılık'tan çıkan yeni romanı 'Son On Beş Dakika', yılın ilk günlerinde raflardaki yerini aldı. Bugüne ve hayata tanıklık edenlerin hikâyesine ayna tutan 232 sayfalık roman, yaşanmışlıklara, duygu yoğunluklarına ve hislerin kaynağına işaret ediyor.



Farklılıklarımıza, sorunlarımıza, çözümsüzlüklerimize mercek tutuyor. Sosyal bir analiz değil tabiî ki, sadece bir roman. Ama oldukça gerçek...
Sabahın ilk saatleri... İşe yetişmek için otobüs durağındasınız. Mahmur gözlerle günün tazeliğini seyrederken caddede yürüyen bir çift takılıyor gözünüze. Samimi tavırları ile aheste yol alan iki beyaz gömlekli, anılarınızdan birini alıp önünüze seriyor birden. O anda, duygu seline salıyor sizi. Öfkeleriniz, pişmanlıklarınız, kırgınlıklarınız, önyargılarınız, yarım kalışlarınız ve teğet geçilenler doluveriyor zihninize. İşte Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun yeni romanı "Son On Beş Dakika" muhafazakâr erkeği merkeze alarak, tanıkların her birinin hikâyesini on beş dakikaya sığdırıyor.


Bugüne kadar yayımlanan kitaplarınızda özne genellikle 'kadın'dı. Bu kez özne 'erkek'. Nedir bu değişimin sebebi?

Öykülerimde genelde kadınlar merkezde. Ama ilk romanım Hiçbiryer "erkeklerin hikâyesi neden yok" düsturu ile girmişti edebi kamuya. Hiçbiryer'de neredeyse kadın hiç yoktur. İkinci romanım Uzak Ülke evet ilk yazarımız Fatma Aliye Hanım'ın romanı. Kadınlara dair bir roman. Üçüncü romanım Medyasenfoni'de ise kadınlar ve erkekler var. Ama orada esas özne medya. Tanzimat'tan bu yana erkek yazarlar kadınları yazdı. Kadın yazarlar kadınları yazdı. Romanı yazarken kahramanımın erkek ya da kadın olması önemli değil benim için. Hikâyemin aktığı yol önemli. Ama bunca yıldan sonra kadın yazarların erkekleri yazmasının önemli olduğunu düşünüyorum.


Romanınız, beyaz gömleklileri görenlerin gözünden bakıyor. Beyaz gömlekli bir çiftin sabahın o saatine ve caddeye pek de yakışmayan romantik yürüyüşlerini, caddedeki herkesin yorumlayışıyla başlıyor. Roman ilerledikçe insanların birbirine teğet geçtiğini görüyoruz. Gerçekten bu kadar teğet mi geçiyor herkes birbirine?

Modernlik arttıkça insanların en yakınındakiyle arasındaki mesafe açılıyor. Uzaktaki yakın, yakındaki uzak oluyor.
Kitap, adından da anlaşıldığı gibi on beş dakikayı anlatıyor. Duygu yoğunluğu ile öne çıkan bir roman. Neden sadece on beş dakika?

Çok fazla olay var romanda. Ama olayları biz okuyucu olarak "olay" boyutunda değil o olayın kişide bıraktığı etki üzerinden okuyoruz. On beş dakika meselesine gelince... Yaşadığımız olayları belirli bir zaman diliminde yaşarız. Ama etkisi çok daha uzun sürer. İçinde bulunduğumuz zamanı sündürülmüş bir şimdiki zaman olarak yaşıyoruz. Dolayısıyla romanın zamanı gündelik hayatın sündürülmüş zamanıyla uyumlu hale getiriliyor on beş dakikayla sınırlandırılarak. Geçmişin bütün yükü var o on beş dakikanın içinde.


Kitapta bahsettiğiniz gibi çalışan kadınlar çalışmayan kadınları kıskanır mı sahiden? Genelde tersi düşünülür hep...

Herkes olmadığı "yer"dekini kıskanır. Buna bir de modern hayatın haset kültürünü eklerseniz... Çalışanlar, ev kadınlarını "koca parasıyla cip tepesinden inmiyor" diye kıskanır. Ev kadınları, çalışanları her gün süslenip püslenip işe gidiyorlar diye... Çünkü modern hayat dayanışma kültürünü imha edip yerine haset kültürünü yerleştiriyor.


Romanı bitirdiğinizde muhafazakâr erkeklerin hayattaki yarım kalışları, kararsızlıkları, çelişkileri kalıyor zihinde. Herkes yarım değil mi zaten?

Herkes yarım. Kadınların yarımlığını diline dolayan muhafazakâr erkekler kendi hemcinslerinden umutlarını tamamen kestikleri için mi erkekleri hiç eleştirmez oldular? Benim problem alanım bu soru ile başlıyor.


Romanda evlilik kavramı da sorgulanıyor. Kültür, sosyal statü farklılıkları, eşler arası ya da ebeveyn çocuk ilişkileri... Amacınız sadece bir tahlil sunmak mı, yoksa bir çözüm önerisi de saklı mı satır aralarında?

Romanlar çözüm sunmaz. Sosyolojik bir makale de çözüm sunmaz. Ama ne yazık ki Türkiye'de okuyucular yazarların, sosyal bilimcilerin iki artı iki eşittir dört keskinliği içinde bir çözüm sunmasını bekliyor. Edebiyatçılar, sosyal bilimciler süreci anlatır. Süreci tasvir eder. Süreci analiz eder. Ama o sürecin sonunda çözüm önermek edebiyatçının ya da sosyal bilimcinin işi değildir. Yoksa ortaya edebiyat çıkmaz. Hidayet romanı çıkar. Hidayet romanı, romanın sonunda çözüm sunar. Evet, okuyucu bu romantik çözümle mutlu da olur. Ama o çözümler çözüm olsaydı niye şimdi bu haldeyiz diye sormamız gerekmiyor mu? Yıllardır yaşadığımız sıkıntıların kesintisiz devam etme sebebi, süreci anlamadan çözüm peşinde koşmamızdan kaynaklanıyor. Edebi metin içimizdeki karmaşayı sükûna erdirir ya da içimizdeki durgunluğu enerjiye dönüştürür
.

Romanda güncel olaylarla da karşılaşıyoruz. Çarşaf açılımından, orijinal adlarıyla olmasa da bazı sanatçılardan... Buna niçin gerek duydunuz?

Bir yazar olarak bunu çok önemsiyorum. Bu benim roman anlayışımla alakalı. Magazin kültürünün siyaseti belirlediği, hutbeleri belirlediği bir çağı yaşıyorsak bunun romanda yer bulmasından daha tabii ne olabilir? Ben yaşadığım zamanı yazmaya talibim. Şair diyor ya "Ben yaşarken oldu her şey". İşte ben de yaşarken, tanık olduğum olayların, durumların rayihasının edebi metne girmesinden yanayım. Bir eliyle meleklerin bir eliyle şeytanın elini tutan insanın romanını yazmaya talibim. Bu insanı sosyal hayatın içinde izlemeye talibim. Caddedeki insanı yazıyorum. Cadde demek vitrin demek. Işıltı demek. Propaganda ve reklam demek. Cep telefonu ve cep telefonuna gelen reklam mesajı demek.


Modern insan bütünlüğünü muhafaza edemiyor

Herkesin bir kelimesi vardır demişsiniz? Sizin kelimeniz ne?

Benim kelimem "nasip". Cümlem ise "Aman nasibini zorlama, nasibini küstürme."



Romanın en önemli kahramanı Dr. Sami, boşanma davasına bakan hâkime adeta günah çıkartıyor. 'Nedir dindarlık?' diye soruyor. Kadere razı olmak mı? Nasibin kıymetini bilmek mi? Maruz kaldıklarımızla şikâyetsiz yaşayabilme sanatı mı? Kimseyi incitmemek mi? Hepsi değil mi sizce?


Elbette hepsi. Ama modern insan bu bütünlüğü muhafaza edemiyor. Bunlardan birini ya da birkaçını seçerek dindar olabileceğini zannediyor. Dindar kalabileceğini. Sıkıntı da burada başlıyor ya.

Roman erkekleri anlatıyor ama romanın en etkin kahramanı artık yaşamayan Nermin. Neden romanlarınızda çok sevilmiş kadınlar, 'artık burada olmayan' kadınlar?

Bunu ben de soruyorum kendime. Hiçbiryer'in Müjgan'ı ölmemişti ama ölüm kadar uzaktaydı. Uzak Ülke'nin kahramanı Fatma Aliye Hanım edebiyat tarihlerinin bile unuttuğu bir yazar kadın. Medyasenfoni'nin Nazire'si romanda olmayan romanın kahramanlarında yaşayan bir karakterdi. Ve Son On Beş Dakika'da onlarca kadını doğurtan ama kendi doğumunda ölen Dr. Nermin. Toplum olarak yaşayan kadınlar ile sıkıntımız var diye düşünüyorum galiba.



Nermin kısacık bir hayat yaşamış ama arkasında iz bırakmış bir kadın. Tesettürlü, dünyaya açık, sınırlarını aşmış bir kadın. İnsanlığın derdini çeken biri. Etkileyici...

Biliyorum. Çünkü ben biraz da sizin kuşağınıza bir armağan olarak sunmak istedim Nermin karakterini.

Elif Kaya / zaman
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,555
Puanları
113
Çok güzelmiş,paylaşım için teşekkürler...

İmaj ve takva yı okumuştum beğenmiştim,barbarosoğlu nün kalemine bereket...
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Evet erkeklerinde yazılması elzemdir..hele hanımlarına çarşaf giydiripte, kendi,leri kot pantolonla gezenleri yokmu??!!:)
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,555
Puanları
113
Evet erkeklerinde yazılması elzemdir..hele hanımlarına çarşaf giydiripte, kendi,leri kot pantolonla gezenleri yokmu??!!:)
Geniş olduktan sonra kotun sakıncası var mı?

ve hanımına çarşaf giydiren kaldı mı?

Nadirleşiyor herşey,istisnalar tekerrür misali kaideyi bozmuyor!
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Hehalde ben giyemediğim için kıskanıyorum, zahir..:)
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,555
Puanları
113
Hehalde ben giyemediğim için kıskanıyorum, zahir..:)
Giymeme yahut giyememe sebeblerini bilemediğim için bir şey diyemiyorum :)

İtiraf için tebrik ederiz...(kıskanmayı)

 

Mahpeyker

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
2 Eyl 2009
Mesajlar
4,456
Puanları
113
Evet erkeklerinde yazılması elzemdir..hele hanımlarına çarşaf giydiripte, kendi,leri kot pantolonla gezenleri yokmu??!!:)






o sahnelere sahit olmadim da
burada benzer bir manzaraya rastlamak mümkün

hanimlar paspal denilebilecek sekilde uyumsuz ve öylesine giyinmis ama esleri gayet modern - baslarinda kep ,ayaklarinda adidas ,nike gibi spor ayakkabi ,kollarinda büyük bir saat ,bileklerinde künye .kot pantolonu unutmayalim .ha birde üzeri baskili t-shirtler .

bilmiyorum ki müslüman bayanlarimiz neden tesettüre uygun ve güzel giyinmiyorlar - esleri izin vermedigi icin olabilir mi acaba ? :)
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,555
Puanları
113
bilmiyorum ki müslüman bayanlarimiz neden tesettüre uygun ve güzel giyinmiyorlar - esleri izin vermedigi icin olabilir mi acaba ? :)
Kadınlar istedikleri zaman eşlerine arzuladıklarını elde etme maharetinde yaratılmış
Öteki adı fitne(imtihan) olaraktan :)

Bu fitneyi de kötüye yoranlar oluyor,
velhasıl tesettür tercihini özgünleştirerek suçu eşine atan kadınların samimiyetine güvenemiyorum.
Dikkatinizi çekerim güven-miyorum değil,güvenemiyorum!
 
Üst