SELMAN el-FARİSÎ (R.Anh )

ozti

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
19 Ağu 2006
Mesajlar
468
Puanları
0
Yaş
35
Seçkin ve meşhur sahabilerden biri. İran asıllı olup, İsfahan'ın Cayy kasabasında doğmuştur. Bir rivayete göre de doğum yeri Râmehürmüz'dur. Doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Selman (r.a)'ın müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahşan'dır. Müslüman olduktan sonra Selman ismini almıştır. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Ona nesebi sorulduğu zaman; "Ben; Selman b. İslam'ım" demiştir (İbn Sa'd Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), IV, 75; İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 417; İbn Hacer el-Askalani, rel-İsâbe, Bağdat (t.y.), ll, 62). Selman (r.a)'ın babası Mecusiliğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dikhan) olup büyük bir çiftliğe sahipti. Onun evinde bir ateşgede vardı ve onda ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama işiyle Selman (r.a) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (ra), Mecusiliğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşünmeye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştırma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, işleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da olsa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bir kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye başladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların dini hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen hıristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye de olduğunu söylemişlerdi. Selman (r.a), eve dönmekte gecikince babası endişelenmiş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dönen Selman (r.a), başından geçen olayı babasına anlattı. Babası ise ona, gördüğü dinde hiç bir hayrın bulunmadığını ve atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve üstün olduğunu söyledi. Selman (r.a) babasına karşı çıkarak, hıristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki Hıristiyanlarla irtibat kurarak, Suriye tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber vermelerini istedi. Böyle bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine verilen haber üzerine evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriyeye gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlığın esaslarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selman (r.a), ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, tabi olunabilecek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul'da bulunduğunu söyledi. Selman (r.a), Musul'a gidip, bu kimseye tabi oldu. Onun ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları itikadta hiç kimseyi tanımadığını, ancak, Nusaybin'de bulunan bir âlime tabi olabileceğini söyledi. Selman (r.a) doğruca Nusaybine gitti. Nusaybin'deki rahibin yanında bir müddet kaldıktan sonra, onun da ölüm döşeğine yattığını gören Selman (r.a), yine kime uyabileceğini sordu. Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum diyarında, Ammuriye'de bulunduğunu söyledi. O ölünce Selman (r.a), Ammuriye'ye gitti. Ammuriye'de bir müddet kaldıktan sonra burada yanında kaldığı rahibin ölümü yaklaştığı zaman ondan da kime tabi olacağı konusunda vasiyette bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yeryüzünde tabi olunabilecek bir kimsenin var olduğunu bilmediğini söyledi ve şöyle ekledi: "Ancak bir peygamberin gelmesi yakındır. O, İbrâhim'in dini üzere gönderilecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber olduğunu belirten alâmetleri vardır: O, hediye edilen şeyleri yer, sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu arasında da nübüvvet mührü bulunmaktadır. Görünce onu tanırsın. O ülkeye gidip ona katılmayı başarabileceğine inanıyorsan bunu yap" (Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa'd, IV, 77-78; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 417-418).

Selman (r.a), burada bir müddet kaldıktan sonra, Kelb kabilesinden bir tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında bilgi aldı ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkması gerektiğine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karşılığında birlikte götürmesini istedi. Selman (r.a)'ın teklifini kabul eden Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz'a doğru yola çıktı. Ancak, Vadil-Kura'ya geldiklerinde bu kimse Selman (r.a)'a ihanet etti ve onu köle olarak bir Yahudiye sattı. Vadil-Kura'da hurmalıkları gören Selman (r.a), kalbi mutmain olmamakla birlikte, Ammuriye'deki rahibin kendisine tarif ettiği yerin burası olmasını arzuluyordu. Vadil-Kura'da bir müddet kaldıktan sonra, efendisinin amcasının oğlu olan Kureyzaoğulları'ndan bir kimse tarafından satın alınarak Medine'ye götürülen Selman (r.a), burayı görünce, hocasının kendisine bahsettiği beldeye geldiğini anlamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Mekke'de peygamberlikle görevlendirilip Medine'ye hicret edene kadar köle olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve sürekli meşgul tutulduğu ve serbest olarak kimseyle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar olamamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Kuba'ya geldiği zaman Yahudiler, Evs ve Hacrec'in ona iman etmesine kızıyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardı. Selman (r.a), hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalıştığı sırada Yahudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selman (r.a)'ın sahibine (Evs ve Hacrec'i kastederek); "Allah Benu Kayle'ye lânet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke'den bu gün gelen bir adamın etrafında toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna inanıyorlar" dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: "Ben kendi kendime; "bu kesinlikle o peygamberdir" dedim. Öyle bir titremeye başladım ki; ağacın altında duran sahibimin üzerine düşeceğim korkusuna kapıldım. Süratli şekilde ağaçtan aşağı inip; "Ne diyor? Bu haber nedir?" diye sordum. Bunun üzerine efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; "Bundan sana ne! İşinin başına dön" diye bağırdı. Ben ona; "Sadece duyduğum bu haberin ne olduğunu anlamak istemiştim" dedim. Akşam olunca Selman (r.a), biriktirmiş olduğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba'da bulunmakta olan Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti ve ona; "Senin salih bir kimse olduğunu duydum. Yanınızda ihtiyaç sahibi olan arkadaşlarınız var. Sizin halinizi duyduğum zaman, bunları size vermemin daha iyi olacağını düşündüm" dedi ve getirdiklerini Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına koydu. Rasûlüllah (s.a.s), ashabına;

"Yiyin" dedi. Ancak kendisi bunlardan yemedi. Selman (r.a), sadaka kabul etmediğini gördüğü zaman kendi kendine; "Bu alametlerin biridir" dedi. Daha sonra Rasûlüllah (s.a.s) Medine'ye geçti. Selmân (r.a) tekrar bir şeyler hazırlayarak Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadığını, sadece kendisine hediye olarak vermek istediğini söyledi. Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yediğini görünce ikinci alametin de onda var olduğuna kani oldu. Bir zaman sonra Selman (r.a) tekrar Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti. Rasûlüllah (s.a.s) ashabıyla birlikte oturmaktaydı. O, onlara selam verdikten sonra, Rasûlüllah (s.a.s)'in etrafında dolaşmaya başladı. Onun, bildiği bir şeyi araştırdığını anlayan Rasûlüllah (s.a.s) ridasını kaldırdı. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in sırtındaki mührü gördüğü zaman Ammuriye'deki rahibin kendisine bahsettiği mührün aynısı olduğunu anladı ve onu öperek ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s) onu yanına oturtarak halini sordu. Selman (r.a), oraya ulaşıncaya kadar başından geçen olayları anlattığı zaman, Rasûlüllah (s.a.s) ve orada bulunan sahabiler bunu hayretler içerisinde dinlemişlerdi (İbn İshak, es-Sîre, Neşr: M. Hamdullah, İstanbul 1981, 66; Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 77-79; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğabe, II, 418-419; Muhammed b. Hasan ed-Diyarbekrî, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), I, 351-352; Ahmed b. Hafız el-Hakemî, el-Kısasul-İslâmiye, (muhtemelen) Riyad 1976, I,187-189). Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'e geldiği zaman Arapçayı meramını anlatacak ölçüde bilmiyordu. Onunla Farsçayı bilen bir tercüman aracılığıyla konuşmuş olduğu rivayet edilmektedir (Diyarbekrî, a.g.e., I, 352).

Selman (r.a)'ın İsfahan'daki köyünde başlayan ve müslüman olup kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu olayları Ahmed b. Hanbel, İbn Sa'd, İbnul-Esir ve diğerleri, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas'dan rivayet etmektedirler. İbn Sa'd'ın Kurre el-Kindî'den naklettiği başka bir rivayette ise Selman (r.a)'ın bu kıssası farklı bir şekilde anlatılmakta ve onun, İslam'a ulaşan yolculuğu esnasında, hıristiyan hocaların vasiyetleriyle, Hıms'a gittiği; yine buradan tavsiye üzerine Kudüse ulaştığı; burada kendisine tarif edilen zatı bulup ondan ilim tahsil ettiği; bu kimsenin ona son peygamberin çıkacağı yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz'a doğru hareket ettiği ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafından köle edilip Medine'de bir kadına satıldığı nakledilmektedir (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 71-72; diğer rivayetler için bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.), III, 598, vd.).

İbnul-Hacer, Selman (r.a)'ın müslüman olana kadar hakkında nakledilen kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunların arasını telif etmenin güç olduğunu söylemektedir (Askalanî, a.g.e., II, 62).

Selman (r.a), Hicret'in beşinci yılına kadar köle olarak yaşamıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede bulunmasını söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukıye (1600 yüz dirhem) altın vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: "Kardeşinize yardım edin " dedi. Sahabiler güçleri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona verdiler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: "Selman, git çukurlarını kaz. Dikmeye sıra geldiği zaman onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım"dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlüllah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı. Daha sonra, Rasûlüllah (s.a.s) Selman (r.a)'ı yanına çağırarak, efendisine ödemesi gereken kırk ukıye altını ödemesi için ona yumurta büyüklüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (r.a): "Bu benim ödemem gereken miktarı nasıl karşılar ya Rasulallah?" demekten kendini alamadı. Rasûlüllah (s.a.s) ona, Ey Selman! Allah onunla senin borcunu karşılayacaktır" dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onunla kırk ukiyelik ödemem gereken miktarı ödedim". Artık böylece Selman (r.a) hürriyetine kavuşmuş oluyordu (Ahmed b. Hanbel, V, 443-444; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 79-80; Diyarbekri, I, 468; İbnül-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, II, 419; onun azad edilmesi hakkında değişik rivayetler için bk. Diyarbekrî, a.g.e., I, 469).

Selman (r.a)'ın katıldığı ilk savaş Hendek savaşıdır. Müşrikler, müttefiklerle birlikte oluşturdukları on bin kişilik bir orduyla birlikte Medine'ye doğru harekete geçtikleri zaman, Rasûlüllah (s.a.s), şehir içinde kalarak bir savunma savaşı vermeyi kararlaştırmıştı. Ancak, Medine'nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum şehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu. Yapılan istişareler esnasında Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'e, "Ey Allah'ın Rasûlü! Biz İranda muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında bir hendek kazarak kendimizi savunurduk" deyip hücuma açık bölgede bir hendek kazılması görüşünü ileri sürmüştü (Taberi, Tarih, II, 566). Bu görüş Rasûlüllah (s.a.s) tarafından uygun bulunmuş ve derhal hendeğin kazılması için faaliyete geçilmişti. Selman (r.a), kuvvetli bir kimseydi ve kazı işinde oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu, Selman (r.a)'ı sahiplenerek, "Selman bizdendir" dediler. Bunun üzerine muhacirler; "Hayır Selman bizdendir" demeye başladılar. Bunu duyan Rasûlüllah (s.a.s); "Selman bizdendir. O ehl-i beytimdendir" diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir (Taberi, aynı yer; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 83).

Selman (r.a), daha sonraki bütün savaşlarda Rasûlüllah (s.a.s) ile birlikte bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine önlerine geldikleri zaman şehirle aralarındaki hendeği gördüklerinde şaşırmışlardı. Çünkü Araplar daha önce böyle bir savunma usulünden habersizdiler. Müşrikler, bu hendeği geçmeyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında hendeğin rolü o kadar büyük olmuştur ki, bundan dolayı Hendek savaşı olarak adlandırılmıştır.

Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın Halifeliği zamanında da Medine'de bulunmuştur.

Ömer (r.a) devrinde İslâm ordusu İran'ın fethi için harekete geçtiği zaman Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a) İran asıllıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrıca Farsların İslâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı. İranlılar, Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de toplanmışlardı. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karşıya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa'd b. Ebi Vakkas, karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağladıktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca, suları kabarmış bir şekilde akan Dicle nehrine daldı. Sa'd (r.a)'in yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa'd (r.a), dua ediyor ve Allah Teâlâ'nın dostlarına yardım edeceğini, dinini üstün kılacağını ve Allah Teâlâ'ya isyan eden bir topluluğun iyiliğe (İslâm'a) galebe çalamayacağını söylüyordu. Nehrin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan Sa'd (r.a)'a, Selman (r.a) şöyle demekteydi: "İslâm yepyenidir. Allah, karaları nasıl müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek güçtedir. Allah'a yemin ederim ki müslümanlar nehre nasıl akın akın girmişlerse nehirden öylece akın akın çıkacaklardır". Gerçekten Selman (r.a)'ın dediği olmuş ve müslüman ordusu hiç kayıp vermeden karşı kıyıya geçmişti (Taberi, Tarih, IV, 11-12; İbnul-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, II, 511-512). İranlı askerler dehşet içerisinde, onların nehri geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; "Şeytanlar geliyor. Vallahi bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkaları değildir" demekteydiler (Taberi, II, 514). İranlı askerler kaçarak Kisra'nın sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Buraya gönderilen öncü birliğinin komutanı Selman (r.a)'dı. O, surun önüne geldiği zaman, İslamın emrettiği şekilde onları üç defa müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye davet etti. Selman (r.a) onlara şöyle diyordu: "Ben de aslen sizden biriyim. Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eğer müslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara sahip olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak isterseniz, bize itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul etmezseniz, diğerleri gibi sizinle savaşırız" (Taberi, a.g.e., IV,14). Selman (r.a), meselenin Arapların Acemlere hâkimiyeti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için, "Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor" diyerek (İbn Hanbel, V, 444) ikna etmeye çalışıyordu. Selman (r.a) ilk iki şartı kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi. Üçüncü gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve böylece Kisra'nın muhteşem sarayı müslümanların eline geçmiş oldu (Taberi, a.g.e., IV). Daha önce Behuresirdekileri de o İslâm'a davet etmişti. Ancak buradakiler, cizye vermeyi de reddedince savaşılarak mağlup edilmişlerdi (Taberi, aynı yer).

Sa'd (r.a) Medâin'de karargah kurmuştu. Ancak buranın havası, İslâm askerlerine iyi gelmemiş, iklim değişikliğinden dolayı yüzlerinin renkleri değişmişti. Bu durumu öğrenen Ömer (r.a), Sa'd'a haber göndererek, müslümanların yaşamalarına uygun bir yer tesbit edilmesi için Selman (r.a) ile Huzeyfe (r.a)'ı görevlendirmesini istedi. Bu yer ile Medine arasında ulaşım kolaylığını engelleyecek bir nehrin bulunmamasını özellikle vurguladı. Bölgede araştırmalarda bulunan Selman (r.a) ve Huzeyfe (r.a), sonunda Kufe üzerinde karar kıldılar ve burada ordugah şehri inşa edildi (17/638) (Taberi, a.g.e., IV, 40-41; İbnul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528). Selman (r.a) İran'ın fethi için devam eden askerî harekâtlarda aktif olarak rol almıştır (Taberi, IV, 305; İbnul-Esir, el-Kâmil fit-Tarih, III, 132).

Selman (r.a), Hz. Ömer (r.a) döneminde Medâin valiliğinde bulunmuştur. Selman (r.a), Hicri 36 yılında Medain'de vefat etmiştir (İbnul-İmad, Şezerâtu'z-Zeheb, I, 44; İbn Hacer, a.g.e., II, 63; İbnul-Esîr, Tarih, III, 287; İbn Sa'd, a.g.e., VI,17). Ancak onun ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Osman (r.a)'ın hilafetinin sonlarına doğru, (35) veya 37 yılında vefat ettiği rivayet edilmekte; hattâ Hz. Ömer zamanında öldüğü de söylemektedir (İbnul-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, II, 421). İbn Hacer, onun ölümü ile ilgili farklı tarihleri verdikten sonra, Enes (r.a)'den, İbn Mes'ud'un, ölüm döşeğindeki Selman (r.a)'ı ziyaret ettiği şeklindeki rivayeti delil alarak, İbn Mes'ud'un 34. yıldan önce vefat ettiğini, dolayısıyla Selman (r.a)'ın ölümünün 33. veya 32. yılında olması gerektiği görüşünü ileri sürmektedir (İbn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun iki yüz elli ile üç yüz elli sene yaşadığı şeklinde rivayetler bulunmakta ve raviler iki yüz elli sene yaşadığının şüphe götürmez olduğunu söylemektedirler (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; İbnul-Esîr, Tarih, II, 287; Üsdül-Ğabe, 421). İbn Hacer, Zehebî'nin rivayetlerini değerlendirdikten sonra, onun ancak seksen yıl kadar yaşamış olabileceği kanaatine vardığını nakletmektedir (İbn Hacer, aynı yer) ki, gerçeğe yakın olan da budur. Selman (r.a)'ın mezarı, Bağdad'ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunduğu yer Selman-ı Pak (temiz Selman) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad tarafından tamir ettirilmiştir.

Selman (r.a), ilim, fazilet ve zühd bakımından Ashabın en önde gelen simalarından birisi olup, Rasûlüllah (s.a.s)'e yakınlığıyla tanınmaktadır. Hz. Aişe (r.an), şöyle demektedir:

"Bir çok geceler Selman (r.a) Rasûlüllah (s.a.s) ile yalnız kalırlardı. Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasûlüllah (s.a.s) hanımlarından birinin yanına bile girmezdi" (İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 420). Rasûlüllah (s.a.s), Hendek savaşı esnasında onun ehl-i beytinden olduğunu ilân etmişti.

Hz. Ali (r.a) onun hakkında; "Ona evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz" demiştir. Başka bir zaman da: "O bizim ehl-i beytimizdendir. Aranızdaki konumu Lokman Hekim gibidir. İlk ve son kitabı okumuştur. Sonu olmayan bir denizdir" demiştir. Muaz (r.a) kendisine gelenlere ilmi, aralarında Selman (r.a)'ın da bulunduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun ilmi hakkında yapılan övgüler Rasûlüllah (s.a.s)'in söylediği; "Selman ilme doyuruldu" (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85). Sözüne dayandırılmaktadır. Selman (r.a), Ebu Derdâ' (r.a)'ın gece boyu namaz kıldığı ve sürekli oruç tuttuğunu gördüğü zaman onu bundan alıkoyup hazırlanan yemekten yiyerek orucunu bozması konusunda ısrar etmiş ve ona; "Üzerinde gözünün hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen namaz kıl, bazan ara ver" (bunları nafile olan ibadetleri için söylemiştir). Ebu'd-Derdâ' bu durumu Rasûlüllah (s.a.s)'e ilettiği zaman o; "Selman senden daha âlimdir" dedi ve bunu üç kere tekrarladı (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85-86).

Hz. Ömer (r.a), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin idaresinin sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a), duyduğu bir endişesini dile getirerek Selman (r.a)'a şöyle sormuştu: "Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?". Selman (r.a) ona şöyle karşılık verdi; "Eğer sen müslümanların toprağından bir dirhemden az veya fazla bir para alır, sonra onu, haksız bir şekilde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik olursun" (Taberi, a.g.e., IV, 211; İbnu'l-Esir, Tarih, III, 59).

Hz. Ömer (r.a), fey gelirlerini taksim ederken, Selman (r.a)'a dört bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, "Halifenin oğlu (Abdullah) üç bin beşyüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor" diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Oradakiler: "Selman, Rasûlüllah (s.a.s) ile Abdullah'ın katılmamış olduğu bir çok savaşa katılmıştır" diyerek cevapladılar (İbn Sa'd, IV, 86). Başka bir rivayette, Ömer (r.a), Fey gelirlerinden müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Atâ'yı tesis ettiği zaman, Sahabiler için İslâm'daki öncelikleri ve katıldıkları savaşları göz önüne alarak bir gruplandırma yaptığı; Selman (r.a)'ı, Hasan (r.a), Hüseyin (r.a) ve Ebu Zer ile birlikte olmadıkları halde Bedir ehlinden sayarak alacakları miktarı beş bin dirhem olarak kararlaştırdığı bildirilmektedir (Taberi, a.g.e., III, 614).

Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Cennet üç kişiyi özler. Ali, Ammar ve Selman" (Tirmizi, Menâkıb, 34).

Selman (r.a), son derece mütevazi ve kanaatkar bir hayat yaşamıştır. O, Medain'de vali bulunduğu ve çoğu devlet memurlarından fazla gelire sahip olduğu halde günlük yaşamı, son , derece sadeydi. O, köle olduğu zaman nasıl giyinir ve nasıl gezerdiyse Medain valisi olduğu zaman da aynı hal üzere devam etmişti. O, eline geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden başkasını yemezdi. Tanımayan birisinin, onun vali olduğunu anlaması mümkün değildi. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafından gelen bir tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördüğü Selman'ı çağırarak yüklerini taşımasını istedi. O, hiç tereddüt etmeden yükleri sırtına aldı ve adamla birlikte yürümeye başladı. Onu bu halde görenler, "Bu validir" dediklerinde adam; "Seni tanımıyordum" diyerek özür diledi. Selman (r.a) ona, "Hayır bunları evine kadar götüreceğim" diyerek yoluna devam etti (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 88; buna benzer diğer bir olay için bk. aynı yer).

Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmaları ve hafife almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir defasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstererek; "Emiriniz budur" diyerek gülüyorlardı. Selman (r.a)'ın yanındaki adam ona, "Ey Ebu Abdullah! Şunların ne dediğini görüyor musun?" dedi. Selman (r.a) ona şöyle dedi: "Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların duaları ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur" (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 87-88). Selman (r.a) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 420).

O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eline geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlini çağırır ve birlikte yerlerdi (İbn Sa'd, IV, 9).

Selman (r.a), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud onu ağlarken buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap vermişti: "Rasûlüllah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: "Sizin dünyadaki geçimliliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun ".

Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Zira onu ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını istemişti (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 90-91).

Selman (r.a), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Onun Medâin'de Bukeyre adında bir hanımı vardı (İbn Sa'd, IV, 92). Selman (r.a), Medine'deyken Hz. Ömer (r.a)'in kızını ondan istediği, fakat, Amr b. el-Âs'ın bu konuda Selman (r.a)'ı kızdırması üzerine bundan vazgeçtiği nakledilmektedir (İbn Abdırrabbih, Ikdu'l-Ferid, Beyrut 1949, VI, 90). Ancak onun ailesi hakkında açık rivayetler bulunmamaktadır.

Sufiler, Selman (r.a)'ı Ashabul-Suffe ile birlikte tasavvufun kurucularından biri olarak kabul ederler. Bir çok tarikat silsilesi ona dayandırılmaktadır. O, Rasûlüllah (s.a.s)'in berberliğini yaptığı için Futuvvet teşkilatına bağlı berberlerin piri olarak kabul edilmekteydi. Selman (r.a)'ın sahip olduğu haklı şöhreti, bütün müslümanların ona karşı içten bir sevgi duymalarına sebep olmuştur. Sünnî müslümanlar onun adını büyük bir sevgiyle anarlar. Ehli beytten sayılması, Şiilerin ona karşı farklı bir ilgi göstermelerine sebep olmuştur. Hacdan dönen Şiiler Kerbela'dan sonra onun mezarını ziyaret etmeyi ihmal etmezler. Ayrıca, Şiiler, Hz. Ali ve Ehli Beyt hakkıntla rivayet olunan hadislerin çoğunu ona isnad ederler. Gulat-ı Şia ekollerinde ise o, ilahî sudur sırasında Ali (r.a)'den hemen sonra yer alır. Nusayriler ise onu, üç gizli harften biri kabul ederler. Nusayriliğin teslis akidesini ifade eden ayn, mim ve sin harflerinden ayn Ali'yi, mim Muhammed (s.a.s)'i, sin ise Selman'ı ifade eder. Mana (Ali), ism (Muhammed) bab ise Selman'dır. Buna göre o Nusayrî teslis akidesinin kapısı (bab) olup, üçüncü had'dır. Durzîler ise, Kur'an'ın Selman'a vahyolunduğuna, Peygamberin Kur'an'ı ondan aldığına inanmaktadırlar. Bu ekoller, oluşturdukları inanç sistemlerinde diğer bir kaç sahabi ile birlikte Selman (r.a)'ı temel unsur olarak kullanmışlar ve ona çeşitli fonksiyonlar yüklemişlerdir. Bu mezheplerin gerçekte mutedil Şia ile alakaları yoktur. Zira muhtevâlarındaki inanç prensipleri gözönüne alındığı zaman İslamî şahsiyetlerin isimlerini kullanarak putperest bir inanç sistemi meydana getirdikleri görülecektir.

Ömer TELLİOĞLU
 

zühd

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
3 Eki 2006
Mesajlar
1,592
Puanları
0
Web sitesi
www.why-islam.net
Selman-ı Farisi

Selman-ı Farisi hazretleri, esbabı kiramın büyüklerinden ve meşhurlarındandır. Silsilet-üz Zeheb diye bilinen "Altun silsilenin" (Büyük veliler silsilesinin) ikinci halkasıdır. Aslen İranlı olup, isfehan yakınında bir köyde doğup, büyüdü. Gençliğinde Mecusi iken, Hıristiyan rahipleriyle tanışıp, Mecusiliği terk etti. Kiliseye girip hıristiyan oldu. Çok ilim öğrenip âlim oldu. Sonra da uzun yıllar değişik yerlerde kaldı.

Nihayet Medine'ye gelip Peygamber efendimiz (aleyhisselam) hicret edince maksadına kavuşup müslüman oldu ve Ehl-i beytten sayıldı.

Müslüman olmadan önce, ismi Mabeh idi. Müslüman olunca, Peygamberimiz O'na Selman ismini verdi, İran'lı olduğu için de Farisi denildiğinden ismi Selman-ı Farisi olarak meşhur oldu. Nesebi ise; Mabeh bin Buzahşah bin Mursilan bin Behbudah bin Firüz'dur. Lakabı Selman-ül Hayr, künyesi ise Ebü Abdullah'tır.

Ebü'l-Ferec buyurdu ki: Abdullah ibn-i Abbas'ın yanında idim. Bana Selman-ı Farisi'nin bir gün hayatını şöyle anlattı:

Selman dedi ki: "Ben Faris (İran)'ın, İsfahan şehrinin Cey köyündenim. Babam köyün en zengini olup, arazimiz ve malımız çoktu. Ben babamın tek çocuğu idim. Beni herkesten çok severdi. Bunun için beni kız gibi yetiştirdi. Evden çıkmama izin vermezdi. Babam Mecusi (ateşperest) olduğu için Mecusiliği de bana evde tam bir şekilde öğretti. Evde devamlı bir ateş yanar biz ona tapar secde ederdik. Babamın malı ve mülkü çok olduğu için beni bir ara dışarıya çıkardı ve dedi ki: "Yavrum ben öldüğüm zaman bu malların sahibi sen olacaksın, onun için git mallarını ve arazilerini tanı".

Ben de "peki" deyip bahçelerimizi dolaştım. Bir gün tarlalara bakmaya gittiğimde bir Hıristiyan kilisesine rastladım. Onların seslerini işittim, gidip baktım ki, içerde ibadet ediyorlar. Ben daha önce öyle bir şey görmediğim için çok hayret ettim. Zira bizlerin ibadeti bir miktar ateş yakar ve ona secde ederdik. Fakat onlar görünmeyen bir Allah'a ibadet ediyorlardı ve kendi kendime dedim ki, bunların dini haktır ve bizimki batıldır. Onun için akşama kadar onları seyrettim. Tarlalarımıza gitmedim, akşam oldu. Onlara dedim ki: "Bu dinin aslı nerededir?" Bana, "Bu dinin aslı Şam'dadır" dediler, "Peki dedim. Ben de Şam'a gitsem beni de bu dine kabul ederler mi?" "Evet kabul ederler" dediler. "Sizlerden yakında Şam'a gidecek kimseler var mıdır?" diye sordum "Bir müddet sonra bir kervanımız Şam'a gidecektir." Diye cevap verdiler (İsfahan’daki bu Hıristiyanlar, İsfahan’a Şam'dan gelmişlerdi ve sayıları da az idi.)

Ben bunlarla meşgul olurken vakit geç oldu. Babam benim dönmediğimi görünce, beni aramak için adam göndermiş. Beni aramışlar bulamamışlar ve bulamadıklarını babama söylemişler. Tam bu sırada, ben de eve döndüm. Babam "Bu zamana kadar nerede kaldın. Seni aramadığımız yer kalmadı" dedi. Ben de "Babacığım ben bu gün tarlaları dolaşmak için yola çıktım, fakat yolda karşıma bir Nasrani kilisesi çıktı. Ben de içeri girdim, baktım ki; görmedikleri ve herşeye hakim ve kadir olan bir Tanrıya iman ediyorlar. Onların ibadetlerine şaştım kaldım. Akşama kadar onları seyrettim. Anladım ki onların dini daha doğrudur." dedim. Babam "Ey oğlum sen yanlış düşünüyorsun senin babalarının ve dedelerinin dini, onların dininden daha doğrudur. Onların dini bozuktur. Sakın onlara aldanma, inanma" dedi. Ben de "Hayır babacığım onların dini bizimkinden daha hayırlıdır ve onların dini haktır. Bizimki (ateşperestlik) ise batıldır." dedim. Babam buna çok kızdı ve beni el ve ayaklarımdan bağlayıp eve hapsetti. Ben daha önce "kilisede hıristiyan rahiplere; bu dinin aslının nerede olduğunu sormuştum. Onlar da Şam'da olduğunu söylemişlerdi. Ben evde hapis iken devamlı Şam'a gidecek olan kervanı beklerdim. Nihayet hıristiyan rahipler Şam'a gidecek kervanı hazırlamışlardı. Bunu haber alınca beni bağlayan iplerimi çözüp kaçtım ve kervanın bulunduğu kiliseye gittim.

Buralarda duramayacağımı anlattım. O kervanla beraber Şam'a gittim. Şam'da hıristiyan dininin en büyük âlimini sordum. Bana bir âlimi tarif ettiler. Onun yanına gittim. Ona durumu anlattım.

Onun yanında kalmak istediğimi, ona hizmet edeceğimi söyleyip, ondan bana Nasraniliği öğretmesini rica ettim. O da kabul etti.

Ben de Ona hizmet etmeye, kilisenin işlerini yapmaya başladım. O da bana dini öğretmeye başladı. Fakat sonradan Onun kötü kimse olduğunu anladım. Çünkü hıristiyanların fakirlere vermesi için getirdikleri sadaka altın ve gümüşleri kendine alır, fakirlere vermezdi. Böylece şahsına yedi küp altın ve gümüş biriktirdi. Fakat bunu benden başka kimse bilmezdi. Bir müddet sonra o âlim vefat etti. Nasraniler onu defn etmek için toplandılar. Onlara "Neden buna bu kadar hürmet ediyorsunuz, o hürmete layık bir insan değildir." dedim, "Sen bunu nerden çıkarıyorsun" dediler ve bana inanmadılar. Ben de biriktirdiği altınların yerini bildiğim için onlara gösterdim. Nasraniler yedi küp altını ve gümüşü çıkardılar ve "Bu, defne ve techize layık bir kimse değildir dediler ve bir yere atıp üzerini taşla kapattılar. Sonra onun yerine başka bir âlim geçti. Çok âlim zahid bir kimse idi.

Dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. Hep ahiret için çalışıyordu. Gece-gündüz hep ibadet ederdi. Onu çok sevdim ve uzun zaman yanında kaldım. Onun ve kilisenin hizmetini yapar ve de onunla ibadet ederdim. Vefat zamanı geldi ve ona "Ey benim efendim, uzun zamandan beri yanınızdayım ve sizi çok sevdim. Çünkü sen Allahın emirlerine itaat ediyorsun ve men ettiklerinden kaçıyorsun. Sen vefat ettiğin zaman ben ne yapayım. Bana ne tavsiye edersin" diye sordum. Bana "Oğlum Şam'da insanları ıslah edecek bir kimse yok. Kime gitsen seni ifsad ederler. Fakat Musul'da bir zat vardır. Ona gitmeni tavsiye ederim" dedi.

"Ben de peki efendim" dedim. O zat vefat edince Şam'dan Musul'a gittim. Onun tarif ettiği zatı buldum, başımdan geçenleri anlattım. Beni hizmetine kabul etti. O da diğer zat gibi çok kıymetli zahid, abid bir kimse idi. Onun vefat zamanı aynı soruları ona da sordum. O da bana Nusaybin'de bir zatı tavsiye etti. O vefat ettikten sonra ben de derhal Nusaybin'e gittim. Bahsedilen kimseyi bulup yanında kalmak istediğimi söyledim, isteğimi kabul etti ve bir müddet de onun hizmetinde kaldım. Bu zat da vefat etmek üzere iken, beni başka birine göndermesini söyledim. Bu sefer bana Amuriye'deki bir Rum şehrinde bulunan başka bir kimseyi tarif etti. Vefatından sonra da oraya gittim. Tarif edilen bu son şahsı da bulup, hizmetine girdim. Uzun bir zaman da onun yanında kaldım. Artık onun da vefatı yaklaşmıştı. O'na da beni birine havale etmesini rica edince, şimdi böyle bir kimse bilmiyorum. Fakat ahir zaman Peygamberinin gelmesi yaklaştı. O Arablar arasından çıkacak, vatanından hicret edip, taşlık içinde hurması çok bir şehre yerleşecek. Alametleri şunlardır: Hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul etmez, iki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır, diyerek alametlerini saydı.

Yanında bulunduğum son zat da vefat edince, onun tavsiyesi üzerine, Arab diyarına gitmeye hazırlandım.

Ben Amuriye'de çalışıp, bir kaç öküz ile bir miktar koyun sahibi olmuştum. Beni Kelb kabilesinden bir kafile Arap beldesine gitmek üzere idi. Onlara dedim ki, bu sığırlar ve koyunlar sizin olsun, beni Arap vilayetine götürün. Kabul edip beni kafilelerine aldılar. Vadiyül Kura denilen yere gelince bana ihanet edip, köledir diyerek beni bir yahudiye sattılar. Yahudinin bulunduğu yerde hurma bahçeleri gördüm. Ahir zaman Peygamberinin hicret edeceği yer herhalde burasıdır diye düşündüm. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir müddet yahudinin hizmetinde kaldım. Sonra beni köle olarak amcasının oğluna sattı. O da alıp Medine'ye getirdi. Medine'ye varınca, sanki bu beldeyi önceden görmüş gibiydim, öylesine ısındım. Artık günlerim Medine' de geçiyor, beni satın alan yahudinin bağında bahçesinde çalışıp, ona hizmetçilik yapıyordum. Bir taraftan da asıl maksadıma kavuşma arzusuyla bekliyordum.

''Bir gün beni satın alan yahudinin bahçesinde bir hurma ağacı üzerinde çalışıyordum. Sahibim, yanında biri ile bir ağaç altında oturup konuşmakta idi. Bir ara dediler ki, Evs ve Hazreç kabileleri helak olsunlar. Mekke'den bir kimse geldi. Peygamber olduğunu söylüyor. Ben bu sözleri işitince kendimden geçip az kalsın ağaçtan yere düşüyordum. Hemen aşağı inip, O şahsa ne diyorsun? dedim. Sahibim bana bir tokat vurdu ve "Senin nene lazım ki soruyorsun, sen işine bak" dedi. O gün akşam olunca bir miktar hurma alıp, hemen Kuba'ya vardım. Resulullah'ın yanına girip "Sen salih bir kimsesin, yanında fakirler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim" dedim. Resulullah yanında bulunan Eshaba "Geliniz hurma yeyiniz" buyurdu. Onlar da yediler. Kendisi asla yemedi. Kendi kendime işte bir alamet budur. Sadaka kabul etmiyor dedim. Eve dönüp bir miktar hurma daha alıp, Resulullaha getirdim. Bu hediyedir dedim. Bu defa yanındaki Eshab ile birlikte yediler, işte ikinci alamet budur dedim. Götürdüğüm hurma yirmibeş tane kadar idi. Halbuki yenen hurma çekirdekleri yüzlerceydi. Resulullahın mucizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendime bir alameti daha gördüm dedim. Resulullahın yanına ikinci defa varışımda bir cenaze defnediyorlardı. Nübüvvet mührünü görmeyi arzu ettiğim için yanına yaklaştım. Benim muradımı anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübarek sırtı açılınca Nübüvvet mührünü görür görmez varıp öptüm ve ağladım. O anda Kelime-i şehadeti söyleyerek müslüman oldum. Sonrada Resulullaha uzun yıllardan beri başımdan geçen hadiseleri bir bir anlattım.

Hâlime teaccüb edip, bunu Eshab-ı kirama da anlatmamı emir buyurdu. Eshab-ı kiram toplandı, ben de başımdan geçenleri bir bir anlattım.."

Selmani Farisi iman ettiği zaman Arap lisanını bilmediği için tercüman istemişti.

Gelen yahudi tercüman, Selman-ı Farisi'nin Peygamber efendimizi meth etmesini aksi şekilde söylüyordu. O esnada Cebrail aleyhisselam gelip Selman'ın sözlerini doğru olarak Resulullaha bildirdi. Durumu yahudi anlayınca, Kelime-i şehadet getirerek müslüman oldu.

Selman-ı Farisi müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti.

Peygamber efendimizin, "Kendini kölelikten kurtar ya Selmân" buyurması üzerine sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi. Buna zorla razı olan yahudi, üçyüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hale getirmeği ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabul etti.

Bunu Resulullaha haber verdi. Resulullah eshabına; "Kardeşinize yardım ediniz" buyurdu. Onun için üçyüz hurma fidanı topladılar. Resulullah "Bunların çukurlarım hazır edip, tamam olunca bana haber ver" buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Resulullah teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Bir tanesini de Hz. Ömer dikmişti. Hz. Ömer'in diktiği hariç, hepsi, Allahü teâlânın izni ile, o sene hurma verdi. O bir taneyi de söküp, kendi mübarek eli ile yeniden dikti ve diktiği anda hurma verdi. Bundan sonra Ehl-i suffa arasına katıldı.

Buyurdular ki: Bir gün bir zat beni arıyor ve "Selman-ı Farisi'yi Mükatib-i fakir (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerdedir" diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimize gittim ve durumu arzettim.

Resulullah altını tekrar Selmân-ı Farisi'ye verip, "Bu altını al borcunu öde" buyurdu. Selman-ı Farisi, "Ya Resulallah, bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil" deyince, Resulullah o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. "Al bunu! Allahü teâlâ bununla senin borcunu eda eder" buyurdu. Selman-ı Farisi, "Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum" dedi.

Uzak diyarlardan geldiği için Eshab-ı kiramdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Ebü Derda ile kardeş oldu. Hendek savaşından itibaren bütün gazalara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medine üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişare ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta Selman-ı Farisi, Resulullaha hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı söyledi. O'nun bu teklifi kabul edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek Savaşı denildi. Selman-ı Farisi, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yeman, Nu'man bin Mukarrin ile Ensar'dan altı kişinin bulunduğu bir grubla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zat idi. Hendek kazma işinde gayet mahir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Cabir bin Abdullah: "Selman'ın kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm." buyurmuştur. Hz. Selman'ın çalışmasına Kays bin Sa'sa'nın gözü değmiş ve Hz.Selman birden bire yere yıkılmıştı. Eshab-ı kiram hemen Resulullaha koşmuş ve ne yapmaları lazım geldiğini sormuşlardı. Peygamberimiz, "Kays bin Sa'saya gidin. Selman için bir kabta abdest alsın. Abdest suyu ile Selman yıkansın. Su kabı Selman'ın arkasından baş aşağı çevrilsin" buyurmuştur. Eshab-ı kiram, Peygamberimizin buyurduğu gibi yapınca, Selman-ı Farisi bulunduğu halden kurtulmuş, kendine gelmiş ve açılmıştı. Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selman-ı Farisi'ye Peygamberimiz "Selman-ül Hayr""Hayırlı Selman" buyurdu.

Selman-ı Farisi hazretleri müslüman olup, kölelikten kurtulduktan sonra, geçimini sağlamak için ince hurma dallarından sepet örüp satarak geçimim temin ederdi. Kazancının bir kısmını da fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Resulullah'ın yakınlarından olup, bazı geceler huzurunda bulunarak başbaşa saatlerce sohbetinde kalırdı. Eshab-ı kiram tarafından da çok sevilip hürmet görürdü. Selman-ı Farisi hazretleri dünyaya hiç rağbet etmezdi.

Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sonra bedeni yorulunca oturur dili ile zikir ederdi. Dili yorulduğu zaman da Allahü teâlânın yarattığı şeylerdeki hikmetleri düşünürdü ki, bu tefekkürü Peygamberimizin "Bir saat tefekkür bin sene ibadetten hayırlıdır" buyurdukları tefekkürdü. Birazcık dinlenince "Ey nefsim sen iyi dinlendin. Şimdi kalk Allahü teâlâya ibadet et."

Diline de "Ey lisanım, sen de Allahü teâlânın zikrine başla" derdi. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca akşamdan sabaha kadar böyle ibadet etti. Hiç bir gece bu ibadetleri kaçırmadı. Selman-ı Farisi hazretleri zaten Eshab-ı Suffe denilen ve Peygamberimizin bizatihi kendilerini ilim öğrenmekle vazifeli kıldıkları ve Peygamberimizden hazarda ve seferde bir an ayrılmayan kimselerdendi.

Kalbinde zerre kadar Allah ve Resulullah aşkından başka birşey bulunmayan Selman-ı Farisi hazretleri, kendisine gelen bütün dünya malını Allah rızası için dağıtırdı.

Elinde mal bulundurmazdı. Kinde kabilesinden bir hanım ile evlenmişti. Evlendiği kadının evine girdiği zaman duvarlarına süs eşyalarının asılmış olduğunu gördü.

Zinetli, süs örtülerin Ka'be-i Muazzamaya yakışacağını söyledi ve eve girmedi. Kapının örtüsü hariç bütün örtüler kaldırıldı. Eve girdiği zaman bir hayli mal gördü. "Bunlar kimin içindir" diye sordu. Dediler ki, "Senin ve hanımının malıdır. Buyurdu ki: "Resulullah bana bunu tavsiye etmedi. Fakat bana bir yolcunun malından ve ihtiyacından fazla bir şey bulundurmamamı tavsiye etti." Biraz sonra bir hizmetçi gördü. "Bu hizmetçi kimin" diye sordu. "Senin ve ehlinindir" dediler. Buyurdu ki: "Halilim (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bunu tavsiye etmedi ve evinde nikahlı zevcenden başka kimse bulundurma, buyurdu. Eğer bulundurursam onlar kadınların yapması icabeden şeyleri (yalanı, geçimsizliği, dedikoduyu) yaparlar diye tavsiye etti." Bunun üzerine hizmetçi kadını da gönderdi. Daha sonra hanımının yanına girdi ve ona "Sen bana emrettiğim şeylerde itaat edecek misin" diye sordu.

Hanımı "Senin meclisine itaat etmek üzere oturdum". Yani sana itaat etmek üzere geldim, evlendim dedi. Bunun üzerine Halilim (sallallahü aleyhi ve sellem) bana buyurdu ki, "Sen ehlinle Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek üzere bir araya gel" dedi.

Bundan sonra namaz kılmaya kalktı ve ehline de namaz kılmasını emretti. Çok ibadet edip gözyaşı döktü ve bereketli kılması için Allahü teâlâya dua etti. Selman-ı Farisi hazretleri hanımı ile de gayet zahidane bir hayat sürdüler. Eshab-ı Suffe içerisinde Resulullahın önünde, islam ilimlerini öğreniyordu. Hz. Selman (radıyallahü anh) senelerce fakirlik ve kölelik içerisinde çektiği sıkıntıları, vahiy pınarının berrak sularından, kana kana içip gideriyordu. Ehl-i Suffe içerisinde Resulullaha en yakın olan Selman-ı Farisi hazretleri idi. Hz. Aişe buyuruyor ki: "Selman-ı Farisi geceleri uzun zaman Resulullah ile beraber kalırdı ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Resulullahın yanında bizden fazla kalırdı. Peygamberimiz "Allahü teâlâ bana dört kişiyi sevdiğini bildirdi. Ve bu dört kişiyi sevmemi emretti. Bunlar: Hz. Ali, Ebü Zerr-i Gıfarı, Mikdad ve Selman-ı Farisi" buyurdular.

Hz. Ebu Bekir devrinde Medine'den ve Hz. Ebu Bekir'in sohbetinden bir an ayrılmayan Hz. Selman, Hz. Ömer zamanında İran fethine katılmıştır, islam ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde Selman-ı Farisi'nin çok büyük hizmetleri olmuştur, iranlılar hakkında büyük malumat sahibi idi. Çünkü kendisi iranlıydı. İranlıları kendi lisanlarıyla dine davet ediyor, onlara islamiyeti anlatıyordu. İranlılar savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hz. Selman fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini islam askerlerine gösterdi. İran'ın Medayin şehri alınınca onu Hz. Ömer şehre vali tayin etti. İlmi, basireti vazifesindeki adaleti ve nezaketi ile Medayin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece islamiyet orada süratle yayıldı.

Selman-ı Farisi hazretleri Hz.Ömer zamanında Medayin valisi iken otuz bin kişiye hutbe okuduğu zaman yanında da iki parçadan müteşekkil bir hırka vardı. Hırkasının bir parçasını namazlık olarak serer namaz kılar, diğer parçasını da giyerdi. Ondan başka hiçbir elbisesi yoktu. Vali olduğu için kendisine maaş verildi. Maaşını aldığı zaman ondan hiçbir şey harcamaz hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyler alırdı. Üzerinde damı (tavanı) bulunmayan basit bir evde yaşardı. Bir tarafta güneş gelince, duvarlardan güneş gelmeyen yere geçer, oraya güneş gelince güneş gelmeyen diğer tarafa geçerdi. Medayin'de vali iken Şam'dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selman-ı Farisi hazretlerini tek bir hırka ile görünce işçi zannetti ' "Gel şunu taşı" dedi. Hz. Selman çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Hz. Selmanı tanıyanlar adama "Sen ne yapıyorsun bu validir" dediler. Adam, Hz. Selman'a dönüp "Kusurumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı indirin" dedi. Hz. Selman; "Hayır niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim" dedi ve adamın evine kadar götürdü. Selman hazretleri böylesine de tevazu sahibi idi.

Çok sade bir hayat yaşayan Selman-ı Farisi hazretleri, Hz. Osman devrinde hastalandı. Bu sırada kendisini ziyarete gelen Sa'd bin Ebi Vakkas'a artık dünyadan ayrılacağım ve bütün servetinin bir kase (tas), bir leğen, bir kilim ve bir hasırdan ibaret olduğunu söyledi. Kendisini ziyarete gelen Eshab-ı kiram nasihat isteyince, onlara hasta olduğu halde devamlı nasihatde bulunuyordu. Bu hastalığı neticesinde Medayin'de vefat etti. Vefat ettiğinde ikiyüzelli yaşında bulunuyordu 35 (m. 655).

Selman-ı Farisi hazretleri, Peygamberimizden altmış civarında hadis-i şerif rivayet etmiştir. Bunlardan otuz kadarında Buhari ve Müslim ittifak edip, kitaplarına almışlardır, ilim öğretmeyi çok severdi.

Çok âlim yetiştirmiştir. Ebü Said el-Hudri, ibn-i Abbas, Evs bin Malik, Onun talebeleri arasında idi. Ebü Hureyre ondan hadis-i şerif rivayet etmiştir. Tabiinin büyüklerinden ve o zaman Medine'de Fukaha-i Seb'a denilen, yedi büyük âlimden biri olan, Kasım bin Muhammed de Selman-ı Farisi'nin talebelerindendir. O'nun derslerinde ve sohbetlerinde kemale gelmiştir.

Selman-ı Farisi hazretleri, Resulullahın huzurunda ve sohbetlerinde kemale geldi.

Zahir ve batin ilimlerinde çok yüksek derecelere kavuştu. Eshab-ı kiramın hepsi de böyle olmuştu. Fakat Resulullahdan herkes, kendi kabiliyeti ve kapasitesi kadar feyz alırdı. Hz. Ebu Bekir'in kavuştuğu derecelere hiçbir Sahabi kavuşamadı.

Selman-ı Farisi hazretleri, Resulullahdan sonra Hz. Ebu Bekir'in sohbetinde ve hizmetinde de çok bulunarak, O'ndan da feyz aldı.

Hanımı anlatır: Vefatına yakın bana: "Evde biraz misk olacak, onu suya koy ve başımın etrafına saç, insan ve cin olmayan kimseler (melekler) yanıma geleceklerdir" dedi. Söylediği gibi yaptım. Dışarı çıktım.

Odadan, "Esselamü aleyke, ey Allahın velisi ve Resulullahın arkadaşı" diyen bir ses duydum, içeri girdiğimde ruhunu teslim etmişti. Yatağında uyuyor gibiydi.

Said bin Müseyyeb, Abdullah bin Selam'dan naklen anlatır: "Selman-ı Farisi bana: "Ey kardeşim, hangimiz evvel vefat ödersek, vefat eden kendini, hayatta olana göstersin" dedi, ben de bu mümkün müdür? dedim. "Evet, mümkündür. Çünkü mü'minin ruhu bedeninden ayrılınca, istediği yere gidebilir; kâfirin ruhu Siccinde habsedilmiştir" dedi. Selman vefat etti. Birgün kaylüle yaparken (gün ortasında uyurken) Selman'ın geldiğini gördüm. Selam verdi. Selamına cevap verdim. Yerini nasıl buldun diye sordum, "İyidir. Tevekkül et. Tevekkül ne iyi şeydir" dedi ve üç kere tekrarladı."

Selman-ı Farisi hazretlerinin ilmi ile fazileti pek çoktu. Her ilimde âlim idi. Hz. Ali, "Selman-ı Farisi evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir denizdir" buyurmuşlardır. Resûlullaha sıdk ve muhabbeti sebebiyle Eshab-ı kiramın seçkinleri arasına Resulullah tarafından dahil edildi. Muhacirlerle Ensar arasında, Muhacirlerden mi yoksa Ensardan mı meselesinde ihtilaf çıkınca Peygamberimiz, "Selman bizdendir, ehl-i beyttendir" buyurdu.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

"Cennet üç kişiye müştaktır (Yani şevkle onları beklemektedir) Aliyyül Murtaza, Ammâr bin Yaser ve Selman-ı Farisi."

"Dört kişi fazilette öne geçmiştir. Ben Arabları, Süheyl Rumları, Selman Farsları, Bilal Habeşileri geçmişiz."

"Ey Selman, hastanın duası kabul olunur. Dua et ve anlıyarak dua yap! Sen dua et, ben de amin diyeyim!"

"Ey Selman Kur'an-ı kerimi çok oku!"

Ebu Hureyre hazretleri, Onun iki kitabı da bildiğini söylemiştir. Bunlardan birisi incil diğeri de Kur'an-ı kerimdir.

Buyurdu ki:

"Mü'min, doktoru yanında olan hastaya benzer. Doktoru, ona yarayan ve yaramıyanı bilir. Hasta, kendine zararlı bir şeyi isterse, mani' olur ve yersen ölürsün der.

Mü'minin hali budur. O birçok şeyleri arzular, ama Allahü teâlâ mani' olur, ta ölünciye kadar. Sonra Cennete gider."

"Şaşılır şu kimseye ki, dünyaya hırsla sarılır, ama ölüm onu aramaktadır. Unutmuş ama unutulmuş değildir. Güler, ama bilmez ki, Rabbi ondan razı mıdır, yoksa değil midir?"

"Üç şey beni hayrete düşürdü. Bunlar; ölüm kendisini yakalamak üzere olduğu halde, dünyalık peşinde olan kimselerin hali, kendisi gaflete dalıp, kendini unuttuğu halde unutulmamış olup, hesaba çekilecek olan kimseler ve Rabbinin kendinden razı olup, olmadığını bilmediği halde, ağız dolusu gülen kimselerin hali."

Gayet az yerdi. Bir sofrada kendisine daha ziyade yemesi için ısrar edilince, Peygamberimizin kendisine; "insanların ahirette çok açlık çekecek olanları, dünyada doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir." buyurduğunu haber verdi. Çok cömert olan Selman hazretleri günlük gelirinin çoğunu dağıtırdı ve el emeği ile geçinirdi. Fakirleri daima doyurur, onlarla beraber yerdi. Kendisi çok ihtiyar olduğu halde kendi işini kendi görürdü. Bir şey taşırken elleri titrerdi. Halk etrafına toplanır, eşyalarını biz taşıyalım derler, onlara; "Hayır yerine kadar kendim götüreceğim" derdi. Halbuki emrinde binlerce kişi vardı.

Buyurdular ki; "ilim çoktur fakat ömür kısadır. O halde önce dinde zaruri lazım olan ilimleri öğren!"

"Kalb ile bedenin hali kör ve topal bir kimsenin hali gibidir. Kör bir ağacın altına gider, fakat onda meyve olduğunu göremez. Topal, ağaçtaki meyveyi görür fakat alamaz, ilahi nimetleri kalb bilmeli, inanmalı, beden de onunla amil olmalı ki ahıretteki sonsuz ni'metlere kavuşmak nasib olsun."

"Sizler mümkün olduğu kadar sabah çarşıya ilk çıkan ve akşam en son dönen olmayınız. Çünkü bu iki vakit şeytanların harp ettikleri zamanlardır."

"Mü'minler de çok şeyler arzu ederler. Fakat Allahü teâlâ onlara faydalı olanları yaratır, zararlı olanları yaratmaz. Mü'minler bu şekilde vefat ederler. Ve Allahü teâlânın Cennetine girerler."

"Bir kimse Allahü teâlâya açık günah işlerse; tövbesi açık, gizli olarak günah işlerse tövbesi gizli olur. Tövbe ettikten sonra: "Ya Rabbi bu tövbe ile günahımı affet" diye dua etsin."

"Üç şey beni devamlı ağlatır: Birincisi, Resulullahın vefatı. Bu ayrılığa dayanamadım ve durmadan ağlıyorum. İkincisi, kabirden kalktığım zaman hâlim ne olur, onu bilmediğim için ağlıyorum. Üçüncüsü, Allahü teâlâ beni hesaba çektiği zaman Cennetlik miyim Cehennemlik miyim bilemiyorum. O zaman hâlim ne olur, bilemiyorum, onun için ağlıyorum."

Selman-ı Farisi hazretleri bir gün bir vesk (bir deve yükü = 250 litre, nafaka sabn aldı. Bir kimse onu gördü ve "Ya Selman bu kadar nafakayı ne yapacaksın. Bunu bitirecek kadar ömrün olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Hz. Selman; "Nefis nafakasını aldığı zaman insan mutmain (rahat; olur. Ondan sonra nafaka ve başka bir şey düşünmeden Allahü teâlânın zikri ile meşgul olabilir, insan nafakası tamam olunca, ibadetler ve vesveselerden emin olur." dedi.

Selman-ı Farisi hazretleri arkasından bir kimsenin yürüdüğünü gördüğü zaman, "Bu hal, sizin için hayırlı, fakat benim için fenadır" buyurur, hiç kimsenin arkasından yürümesini istemezdi.

"Bir zenginle arkadaş olduğun zaman, onun yanında dereceni düşürmek istemiyorsan kendisinden bir şey isteme. Çünkü istemek insanoğlunun yüzünde siyah bir lekedir. Verileni red eden kimse ise, verenin gözünde büyük ve ona karşı makamını korumuş olur."

"Farzları tam yapmadığı halde, nafilelerle derecesini yükseltmeye çalışan kimsenin hali, sermayesi elinden çıktığı (iflas ettiği) halde kâr peşinde koşan bir tüccarın haline benzer."

"Mü'minin ölüm zamanında alnının terlemesi, gözleri yaşarıp, burun deliklerinin kabarması, Allahü teâlânın rahmetine nail olduğunun alametidir."

Kur'an-ı kerimi tilavet eden bir kimseden Hicr süresindeki, "Şüphesiz ki o azgınların hepsine va’d olunan yer, Cehennemdir." Ayetini işitince, feryad etti ve başını iki eli arasına alıp, çıkıp gitti Üç gün kendine gelemedi. Ne yaptığını dahi farkedemiyordu.

Medayin'de iken Ebü'd-Derda'ya yazdığı mektubta, "Hastaları tedavi etmek için tebabete başladığını öğrendim. Gerçek tabib isen nasihata devam et. Çünkü sözün şifadır. Yok eğer hakiki tabib değil isen Allah'dan kork, müslümanların kanına girme" buyurdu.

"Namaz bir ölçekdir. Kim dolu dolu ölçer, onu hakkıyla kılarsa, büyük ecir ve mükafata kavuşur. Kim ki, eksik ölçerse (adabına uygun kılmazsa Allahü teâlâ'nın buyurduğu Veyl'i (Cehennemi) hatırlasın” Ebü Vail diyor ki: Bir arkadaşımla Selman'ın ziyaretine gittim. Bize bir miktar arpa ekmeği ile biraz da tuz getirdi. Arkadaşım "Şu tuzun yanında biraz da sater (kekik gibi bir ot) olsaydı" dedi. Bunun üzerine Selman matarasını rehin vererek o otu aldı geldi. Yemeği bitirince arkadaşım, "Bize verdiği nimete kanaat ettiğimiz, Allahü teâlâ'ya hamdederiz" dedi. Selman: "Eğer kanaat etseydin, benim matara rehin olmazdı" buyurdu.

"Eline geçmediği halde geçmiş gibi nimetlere şükür edip razı olan, eline geçmiş hükmündedir" buyurdu.

Kendisine hakaret edip, kötü sözler söyleyen birisine "Eğer ahirette günahlarım ağır, sevaplarım hafif gelirse; senin söylediğinden çok daha kötüyüm. Yok günahlarım hafif, sevablarım ağır gelirse; senin sözlerinin bana bir zararı olmaz" diye cevap verdi.

"Dünyada Allah için tevazu edin Dünyada tevazu' sahibi olanları Allahü teâlâ kıyamet günü yüceltir"

"Cehennemin zulmeti ve azabı, dünyada iken insanların kendilerine ve başkalarına yaptıkları zulümdür."

Kendisine niçin yeni güzel elbise giymiyorsun diyenlere buyurdu ki: "Kölenin güzel ve iyi elbise ile ne münasebeti olabilir. Azad olduğu (Cehennemden kurtulduğu zaman hiç eskimeyecek ve çok güzel elbiseler kendisine giydirilecektir."

Sa'd'a (radıyallahü anh), nasihatında "Bir şeyi yapmaya niyet ettiğin zaman niyetinin, azminin üzerinde Allahü teâlâ'dan kork (haram ve günah olan birşeye azmetme)" buyurdu.

Selman-ı Farisi hazretleri ölüm döşeğine yattığı vakit ağladı. Sebebini soranlara "Dünyadan ayrıldığım için ağlamıyorum.

Ancak Resul-i Ekrem Efendimiz; "Dünyadan ayrılırken sermayeniz bir yolcunun yol azığından fazla olmasın" buyurmuştu, işte buna ağlıyorum" dedi. Halbuki öldüğü vakit bıraktığı malın kıymeti on dirhem civarında idi.

Bir gün yanında misafiri olduğu halde Medayinden çıkıp bir yere gidiyorlardı. Yolda karınları acıktı, yiyecek bir şeyleri de yoktu. Orada geyikler vardı ve süvari atıyla dahi onlara yetişemezdi. Kuşlar vardı. Fakat avcılar onları vuramazlardı. Zira uzaktan hemen kaçarlardı. Selman-ı Farisi hazretleri bir geyik ile bir kuşu yanına çağırdı, ikisi de yanlarına geldi. Onlara "Bu kimse benim misafirimdir. Sizi ona ikram etmek istiyorum" buyurdu. Geyik ve kuş hiç itiraz etmediler. Onları kesip yediler. O zat bu işe çok hayret etti ve "Ey efendim, geyik ve kuşu çağırdınız hiç kaçmadan yanınıza geldiler, ben buna hayret ettim" dedi. Hz. Selman buyurdu ki "Bunda hayret edilecek bir şey yok. Bir kimse Allahü teâlâ'ya itaat eder ve O'na hiç günah işlemezse, her şey ona itaat eder."

"Allahü teâlâ mü'minin hastalığını ona kefaret yapar ve günahlarının affına sebeb olur. Fasıkın hastalığı ise, sahibi tarafından bağlanan devenin hali gibidir. Daha sonra salındığında niçin bağlandığını ve neden salındığını bilmez."

Selman-ı Farisi hazretlerinin, Peygamberimizden rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

"İnsanlar ilim öğrenip, ameli terk ettikleri, dil ile sevişip kalbten düşmanlık besledikleri ve sıla-ı rahmi (akraba ziyaretini) terk ettikleri zaman, Allah onlara lanet eder, kulaklarını sağır (hakikati dinlemez), gözlerini kör (doğruyu göremez) eder."

"Allahü teâlâ'nın yüz rahmeti vardır. Bunlardan yalnız birini dünyaya indirdi. insan ve cin, kuş ve bütün hayvanlar, bu bir rahmetin tesiriyle birbirine acır ve birbirlerine merhamet ederler. Diğer doksandokuz rahmeti Ahirete bıraktı. Onlar ile de kullarına merhamet edecektir."

"Muhakkak ki sizin Rabbiniz haya ve kerem sahibidir. Kulları, ellerini kaldırıp kendisinden birşey istedikleri zaman, onları boş çevirmekten haya eder."

Hz. Selman; "Resul-i Ekrem, bizde olmayan şeyi misafir için almak suretiyle külfete girmememizi ve mevcut ile yetinmemizi bizlere emretmiştir" demiştir.

"Dünya malından nasibiniz, yolcunun azığı gibi olsun"

"Malıyla Allahü teâlâ'ya itaat eden ve malının zekatını veren mal sahibi, kıyamet günü serveti ile beraber gelir.

(Sırat köprüsünden geçerken) her ne zaman Sırat önüne dikilirse, malı, "geç, geç zira sen Allahü teâlânın bende olan hakkını ödedin" der. Sonra da malındaki Allahü teâlânın hakkını ödemeyen gelir. Malı yanında Sırat köprüsü önüne çıkınca, mal, "Yazık sana, neden Allahü teâlânın bende olan hakkını ödemedin?" diye onunla alay eder durur. Ta ki adam "Vay bana, ben ne yaptım" deyinceye kadar. Sıratı geçip Cennete kavuşamaz"

"Misafir için külfete girmeyin; misafir buna üzülür. Kim ki misafiri küstürürse, Allahü teâlâyı küstürmüş olur. Allahü teâlâyı küstürene de Allahü teâlâ buğz eder."

"Dünyada iyilik işleyenler, ahirette yaptıkları iyiliklere kavuşurlar."
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
0
Hayatından bir kesit de bizden...

tkr.
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
0
Bir başka kaynaktan biyografisi.

SELMAN-I FARİSÎ (K.S.)

Bu zât, Acemistan'ın İsfahan şehrinin Ciy köyünden, bir beyefendinin oğlu... Babasının çok kıymetli bir evlâdı olduğu için, babası bunu evinden dışarıya çıkarmamış. Kemâle gelinceye kadar kendisine hoca tutmuş, lâzım gelen bilgileri evinde öğretmiş. Dışarıya çıkarmamış, başkalarıyla temas etmesin diyerekten...
Fakat, çocuk büyüdükten sonra diğer taraflarda bulunan emlâkinin takibi için bunu memur etmiş; "Sen de onların başında bulun!" diyerekten... Bu fırsattan istifade, çocuk evinden çıkmış, oraya giderken yol üzerindeki bir kiliseye uğramış. Bakmış, papazın söyledikleri hoşuna gitmiş çocuğun. Dinlemiş. Dinledikten sonra vakit de geçmiş biraz. Evine döndüğü zaman, babası darılmış:
"--Neden geç kaldın oğlum?" diyerekten...
"--Baba, bir kiliseye uğradım, papazı dinledim. Papazın söyledikleri hoşuma gitti. Herhalde bizim ateşperestlikten iyi gördüm ben." demiş.
Babası ateşperest, ateşe tapanlardan yâni, mecûsi takımından. Buna çok kızmış:
"--Seni ben bugüne kadar muhafaza ettim, korudum. Sen bizim bulunduğumuz dini terk ediyorsun, papazın dinini tercih ediyorsun..." demiş.
O zaman daha Peygamber Efendimiz yok, İslâmiyet yok ortada. Yalnız hristiyanlık var... Tutmuş, bunu bir odaya hapsetmiş. Ayaklarına da zincir vurmuş, kaçmasın diyerekten... Fakat çocuk papaza haber yollamış: "Ben senin dinini kabul ettim. Beni burdan kurtarmanın çaresine bak!" diyerekten. Onlar da çareyi bulmuşlar. Şam kafilesine kataraktan, çocuğu Şam'a kaçırmışlar.
Şam'da o günün meşhur papazlarından Eskaf isminde bir papaza hizmetkâr olmuş, uzun müddet hizmetinde bulunmuş. Nihayet papazın ölümü gelmiş. Ona demiş ki:
"--Ben ne yapayım şimdi?.."
"--Sen Musul'daki falanca papaza git. Ona teslim ol! Geri kalan bilgileri ondan alırsın." demiş.
Adam ölmüş. Selmân-ı Farisî Hazretleri Şam'dan Musul'a doğru gitmiş. Biliyorsunuz, Şam'dan Musul çok uzak bir yer. At yok, araba yok. Hep bunlar, yayan-yapıldak yapılacak şeyler.
Musul'daki papaza da uzun müddet hizmetler etmiş, ne kadar şeyler öğrendiyse öğrenmiş. Bu papazın da eceli gelmiş, o da ölüyor... Ondan vasiyet istemiş:
"--Ne yapayım ben şimdi? Ben daha olgunlaşmadım."
"--Karahisar'da bir büyük papaz var, ona git!" demiş.
Bu nasihat üzerine Karahisar'a gelmiş. Karahisar'daki papaza da ne kadar hizmet ettiyse etmiş. En nihayet o papazın da eceli gelmiş. Sormuş:
"--E, ben ne yapayım şimdi, daha olgunlaşmadım?.."
Papaz demiş ki:
"--Şimdi ahir zaman peygamberi dünyaya geldi. Yakında Medîne-i Münevvere'ye gelecek. Sen imkân bulursan buradan Medîne-i Münevvere'ye git. O peygambere teslim ol! Peygamberin alâmetinden sana üç tane söyleyeyim: Birincisi, peygamber sadaka yemez. İkincisi, hediyeyi kabul eder. Üçüncüsü de, arkasında mühr-ü nübüvvet vardır; ona da dikkat et!" demiş.
Bir Medine kafilesine müracaat etmiş., Onlarla beraber Medîne-i Münevvere'ye doğru yollanmışlar. Fakat gaddar adamlar bunu, köledir diyerekten başka bir yahudiye satmışlar. Garip adam kendini müdafaa edememiş...
O yahudiye uzun zaman hizmet eylemiş. Bir gün yahudinin hurmalarını toplarken bakmış ki. Efendimiz SAS'in Kuba'ya geldiğini konuşuyorlar. Sevinmiş. Birkaç gün sonra da Medîne-i Münevvere'ye teşrif buyurmuş. Bundan istifade biraz hurma toplamış, o papazın dediğini anlamak için götürmüş Rasûlullah Efendimiz'e:
"--Yâ Rasûlallah! Bu benim sadakamdır, buyurun!" demiş.
Rasûlüllah Efendimiz demiş ki:
"--Biz sadaka yemeyiz."
Etrafındaki fukaraya dağıtmışlar. Ertesi gün hususi bir yemekle beraber gitmiş:
"--Yâ Rasûlallah, bu size hediyemdir." demiş.
Hem yemişler hem de etrafındakilere yedirmişler. Kalmış Mühr-ü Nübüvvet...
Bir gün Rasûl-i Ekrem Medîne-i Münevvere'nin mezarlığı olan Bakı' ismindeki mezarlığa bir cenaze götürmüşler. Cenazeyi fırsat bilen Selman, hemen peygamberimizin arkasına takılmış; o Mühr-ü Nübüvvet'i görmek için çalışıyor... Mâlum, onların giydikleri geniş bir ridâ var. Peygamber de onu sıyırmış arkasından, Mühr-ü Nübevvet meydana çıkmış. Derhal yapışaraktan, iman ü İslâmiyetle müşerref olmuş.
Şimdi, bizim bu ders, ana-baba hakkına riayetin bir kısmındandır. Anaya babaya ne zaman itaat olunur?.. Ancak, Allah-u Teâlâ'nın emrine uygun olduğu takdirde... Allah-u Teâlâ'nın emrine uygun olmayan emirlere asla itaat edilmez. Onun kıssasıdır bu... Bak, Selman anasını da bıraktı, babasını da bıraktı, bütün emlakini de bıraktı... Sırf dinini kurtarabilmek için, tà Medîne-i Münevvere'ye kadar geldi. Ne kadar memleketler var bu arada, bilmem hesap edebilirmisiniz?..
Kıssası uzun. Sonra Hendek Muharebesi oldu. Hendek Muharebesi'nde, düşman yirmibeşbin kişilik bir kuvvetle geliyor. İslâm çok az ve müdafaadan acizler. Müşavere ettiler, ne yapalım diyerekten. Selman'ın reyi uygun geldi. Selman dedi ki:
"--Bizim memlekette, düşman böyle galebe çalarsa, hendek kazarız ve hendek dışından müdafaa ederiz."
Uygun gördüler, hendeği kazdılar. Düşman geldi ve bir şey alamadan geri döndü, gitti.
Daha sonraları Selman, Irak denilen Bağdat'ın bulunduğu diyara vali olarak gönderildi. Efendimizin vefatından sonra... O aradaki kıssalar uzun. Vali gönderildiği vakitte otuzbin kişiye hutbe okuyor. Hutbe okurken giydiyi elbise çok ayıplanacak bir şekilde... Bir valiye yakışacak bir elbise değil. Fakat orada o hiç sıkılmadan hutbesini okudu.
Kendisinin üzerine giydiği elbisenin --ridâ diyorlar ya ona-- yarısını altına yayar, yatak yapar; yarısını üstüne yayar yorgan yapar, öyle yatarmış. Kendisine tahsis edilen vali konağına kat'iyyen girmemiş. Kendisine yetecek ufacık bir oda yaptırmış; milletin işini, devletin işini oradan idare edermiş.
Bir gün Şam'dan bir efendi geliyor. Bir şeyler de getirmiş, yanında eşyası da var. Götürecek bir adam arıyor. Bakıyor, bakıyor sağına soluna; kimseyi hamala benzetemiyor. Selmân-ı Fârisî'ye bakıyor: Garip bir adam. Hem hamala da benzer bir vaziyeti var.
"--Gel, gel!" diyor.
O da çekinmeden gidiyor.
"--Şu benim eşyalarımı evime kadar götürür müsün?" diyor.
"--Hay hay!" diyor, hemen yükleniyor evine götürüyor.
Yolda rast geldikleri tanıyanlar:
"--Esselâmu aleyke yâ emîrel-mü'mînîn!" diyorlar.
Adam taaccüb ediyor; "Yahu, n'aptım ben?.. Emîrel Mü'mînîn'miş bu... Allah Allaaah..." diyor.
"--Efendi, affedersin ben bilemedim, kusuruma bakma! Bırakın burda eşyaları, ben bir başkasıyla yollarım." diyor.
Fakat Selman:
"--Yok, ben söz verdim. Evine kadar götüreceğim!" diyor.
O Selmân-ı Fârisî, memleketin vâli-yi umûmîsi, adamın eşyasını evine kadar götürüyor. Kıssaları çok uzun.
Mübarek devlet maaşından on para almamış. Bununla beraber aldığı hurma dallarını yelpaze, süpürge vaya seccade gibi şeyler yaparak satar, onunla maişetini temin eder; geri kalanını da tasadduk edermiş. Tasadduku da beşbin --bugunkü (1978) para ile beşyüzbin lira-- imiş.
En nihayet eceli geliyor. Ölüm halinde Sa'd bin Ebî Vakkas, ziyaretine gidiyor. Bakıyor ki, ağlıyor.
"--Niye ağlıyorsun, ölümden mi korkuyorsun da ağlıyorsun?" diyor.
"--Ölümden korktuğum yok, dünyaya hırsım da yok!" diye cevap veriyor.
Tekrar:
"--E niye ağlıyorsun?" diye soruyor.
"Ben Peygamber SAS'e söz verdim; o sözü yerine getiremediğim için ağlıyorum." diyor.
Soruyor:
"--Ne idi o söz?.."
Diyor ki:
"--Rasûlüllah Efendimiz, 'Dünyada ancak bir yolcu kadar yük alın kendinize!.. Fazla yük almayın sırtınıza! Çünkü yol yokuş, çıkamazsınız sonra, kalırsınız yolda... Dünyaya kıymet verip de mal edinmeye çalışmayın!' buyurmuştu. Ama şu etrafımdakilere bakın, ben ne kadar çok şey edinmişim. Şimdi bunlarla huzur-u Rasûlüllaha nasıl varacağım?" diye ağlıyor.
Sa'd diyor ki: "Baktım acaba ne var diyerekten. Bir tencere, bir sahan, bir testi, bir bardak, bir de sofradan ibaret... Bunu çok görmüş Selman, ağlıyor. Allah cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın...
Dünya ahiretin geçididir. Mesela, şimdi hac vakti... Yolda Halep var, Şam var, başka güzel memleketler var. Buradan hacca gidecek arkadaşlar, buralarda eğlenirler mi?.. Hayır! Dinlenirler, geçerler. Bizim de yerimiz ahiret... Dünya fâni, ahiret bâki!..
Bu zâtâ demişler ki:
"--Sen emirliği sevmiyorsun, neden?"
"--Çünkü, emirliğin evveli tatlıdır, ahiri de acıdır. Onun için sevmiyorum." demiş.
Allah-u Teâlâ'nın lütfuna mazhar olan bu zat, --insana misafir de gelir icabında-- misafir geldiği vakitte, evde bir şey bulunmuyorsa, şöyle tepeye çıkar;
"--Ey geyikler gelin!" diye seslenirmiş.
Geyikler koşa koşa Hazret-i Selman'ın önüne toplanırlar; beğendiğini alır, diğerlerini salıverirmiş.
"--Selman, bu ne?" diye sorulunca:
"--Allah'ın sözünü dinleyenin, sözünü herkes dinler. Allah'ın emrine itaat edene, her şey itaat eder." dermiş.
Allah hepimizi affetsin... Emrine itaat eden sevgili bahtiyar kullarının arasına cümlemizi kabul eylesin...
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
0
Hayatından bir kesit de bizden...

Peygamberimiz (s.a.)'in elini bir gün onun omuzuna koyarak: "Bunlardan öyle erler çıkacak ki iman Süreyya yıldızında olsa muhakkak ona yetişir." bk. Tecrid Trc., XI, 201) buyurup adeta Selman için bir hedef göstermiştir. Belki bu yüzden o, İran'ın fethi sırasında orduda bulunmuş ve halkı nebevi üslupta Hakk'a davet etmeden onlarla savaşmamıştır. İran'ın fethinden sonra da Medain valiliği yapan Selman'ın manevi ve ruhani etki alanı daha çok İran, Isfahan ve ötesi yani Türkistan bölgesidir. Çünkü silsilesinde Selman (r.a.)'a yer veren Nakşbendiliğin en yaygın olduğu bölge, burası olmuştur.
 

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
869
Puanları
18
Selman-i Faris’i

SELMAN-I FARİS’İ
ALPEREN GÜRBÜZER





Baba oğul her ikisi de Mecusi idi. Babası oğluna âşık derece de çok seviyordu. Öyle ki; gözünü O’nun üzerinden bir an olsun ayırmıyordu. Hatta başına herhangi bir şey gelmesin diye izinsiz bir yerlere salmıyordu. Tabir caizse gençliği inziva hayatı ile geçti.
Birgün kalbini terennüm eden kilise de ilahi söyleyen bir grubu seyre daldı, dinledikçe içe kapanık dünyasının bir nebze de olsa aydınlandığını hissetti, ilahi sonlandığında içlerinden birine:
— Mensup olduğunuz dinin ilahisi çok hoş, lütfen bu dininizi bana öğretecek birini nerde bulabilirim, bana yardımcı olabilir misiniz? Dedi.
İlahi okuyan adam cevaben:
—Ruhunun susuzluğunu giderecek kaynak Şam’da. Dedi.
Babası O’nu işe göndermişti, geç kalınca Selman’a:
— Oğlum nerelerdeydin, çok geç kaldın, geç kalmanın sebebi ne?
Selman-ı Farisi:
— Baba ruhumu dinlendirecek bir dinin mensup topluluğa denk geldim, onları izledikçe bizim yıllardır taptığımız ateşin anlamsızlığını, Onların dininin bizimkinden üstün olduğunu idrak ettim.
Baba:
— Oğlum senin aklını çelmişler, o düşünceleri terk et, atalarımızın dininden üstün din olamaz, dediyse de bir türlü ikna edemedi ve ellerini bağlayarak haps etti.
Bu arada Selman-ı Farisi işin peşini bırakmak niyetinde değildi, kilise de tanıştığı arkadaşlara haber salarak Şam civarından kervan gelirse mutlaka beni haberdar edin ricasında bulundu. Sonunda heyacanla beklediği haber gelince ellerindeki bağları çözerek kervanla birlikte yola koyuldular, uzun süren yolculuğun ardından kendisine bu dini anlatacak papaz’ı gösterdiler. Mecusiliği terk eden Selman artık kilise yolunda… Fakat zaman içerisinde Papazın birkaç yanlış davranışı gözünden kaçmadı. Şöyle ki Papaz ölünce ardından ağlayan ahaliye karşı:
— Bu adamın arkasından gözyaşı dökmeye değmez, kötü bir insan, deyince insanlar:
— Sen nasıl ölen bir insanın ardından böyle laflar edersin, üstelik dinimizin öğreticisi.
Selman:
—O hayatta iken hayır için eline teslim ettiğiniz sadakaları yoksullara dağıtmaz cebine indirirdi, eğer bana inanmıyorsanız sadaka diye dağıttığını sandığınız paraların yerini gösterebilirim.
İnsanlar:
- O halde göster, dediler..
Denilen yere gidildi, çömlekler devrilince papazın gerçek yüzü ortaya çıktı, halk bu sefer ibret olsun diye cesedini iple astılar, gelen giden darağacında asılı olan papazı taşladılar.
Kiliseye yeni papaz atandı, bu papaz evvelki gibi dünyaya tamah gösteren papaz değildi, ibadetiyle baş başa idi. Selman bu papazı sevmişti nevar ki o da son nefesini vermek üzereydi ki;
- Senden sonra beni emanet edeceğin kim, dedi Selman..
Papaz:
— Var git Musul’a, orda bir arkadaşım var, kendisi iyi bir rahiptir.
Papaz vefat ettikten sonra Selman-ı Farisi denileni yaptı, onu buldu, gerçekten de samimi dürüst bir rahipti. O’da ölünce O’nun tavsiyesiyle bir rivayete göre Hacı Bayram Velinin merkadının yanındaki kilise, ya da Anadolu’nun Ammuriye şehrindeki Aziziye-Emirdağ da kilisede bir başka papazın gözetiminde on yıl hizmetinde bulundu.
On yıl içerisinde Ammuriye de geçen günlerde hizmette kusur göstermeyen Selman , hizmetinde bulunduğu papazdan da çok memnundu.. O’da ölümün eşiğine geldiğinde:
— Ey Selman, artık şu koskoca dünyada seni birilerine teslim edebileceğim insan kalmadı, ancak Kutsal kitaplarımızda bildirilen, gelmesi yakın, Harem bölgesinden çıkacak adı Ahmed Muhammed olan bu peygamber Yesrib’e hicret edecek. O’nun birçok alameti olmasına rağmen enbelirgin üç alameti var:
—Sadaka almaz.
—İki kürek kemiği arasında peygamber zişanı diyebileceğimiz ‘ben’i var.
—Hediye kabül eder.
Bu üç alameti gördüğünde ve O’nu bulduğunda derhal iman et ve teslim ol.
Bu vasiyetinin üzerinde fazla zaman geçmeden adam bu dünyadan göçtü. Selman Hakikat yolunda arayışında son sözlerin gereğini yerine getirebilmek için Kelb kabilesine; Harem taraflarına kendisini götürdükleri takdirde ineklerini ve koyunlarını verebileceğini teklif etti. Kabül ettiler, derken yola çıktılar, Vadi’ ül Kura’ya geldiklerinde sözlerinden cayarak bir yahudiye sattılar Selman’ı..
Neyse ki satın alan Yahudi Yesrib’e götürdü, Selman köle pahasına buralara gelmiş olsa da beklenen Peygamberin hicret edeceği toprakları görmesi O’nu bir an olsun köleliğini unutturup sevince bürünmesine yol açtı. Rahibin geleceğini müjdelediği peygamberi beklemeye koyuldu.
Birgün Rasulüllah (s.a.v.) arkadaşlarıyla sohbet ederken Selman bir miktar hurma getirdi;
— Hediyem olsun, kabül eder misin?
Rasulülah(s.a.v):
— Evet, dedi.
Böylece işaret edilen birinci alameti görmüş oldu. Bir defa da Kuba köyünde Rasulullahı gördü, yine hurmaları uzatarak dedi ki;
— Bunlar sadakadır, alır mısınız?
Yüce Peygamberimiz sadaka deyince kabül etmedi.
Selman ikinci alameti görmenin sevinciyle üçüncü alemeti heyacanla beklemeye başladı.
Birgün Baki kabristanda Rasulülah(s.a.v) arkadaşını defnederken; ‘’gelde gör’’dercesine sırtını açmıştı.. Selman gözlerini iki kürek arasına odaklayınca Peygamber mührünü gördü ve derin bir nefes aldı adeta.. Böylece üç alametle hakikat arayışında son noktayı koydu ve kelime-i şehadet getirerek iman halkasına dâhil oldu.
Derler ya bu yol aramaktır, yeter ki can-u gönülden insan ararsa bir şekilde Rabbül Âlemin er geç mutlaka sonsuz hayata götürecek yolu nasip edebiliyor. Arayış ruhu Selman’nın tüm hayatında mevcut, sonunda en son kâmil dini’i bularak muradına erdi. Ne mutlu doğru yolu bulanlara.
 

GÜL-İ RANA

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2008
Mesajlar
1,224
Puanları
0
Sağolun Paylaşim Için Selman-i Farisi En çok Sevdiğim Sahabidir
 

Ah Min'el AŞK

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2008
Mesajlar
5,481
Puanları
113
Web sitesi
askinelinden.wordpress.com
SELMAN el-FARİSÎ





Seçkin ve meşhur sahabilerden biri. İran asıllı olup, İsfahan'ın Cayy kasabasında doğmuştur. Bir rivayete göre de doğum yeri Râmehürmüz'dur. Doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Selman (r.a)'ın müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahşan'dır. Müslüman olduktan sonra Selman ismini almıştır. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Ona nesebi sorulduğu zaman; "Ben; Selman b. İslam'ım" demiştir (İbn Sa'd Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), IV, 75; İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 417; İbn Hacer el-Askalani, rel-İsâbe, Bağdat (t.y.), ll, 62). Selman (r.a)'ın babası Mecusiliğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dikhan) olup büyük bir çiftliğe sahipti. Onun evinde bir ateşgede vardı ve onda ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama işiyle Selman (r.a) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (ra), Mecusiliğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşünmeye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştırma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, işleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da olsa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bir kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye başladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların dini hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen hıristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye de olduğunu söylemişlerdi. Selman (r.a), eve dönmekte gecikince babası endişelenmiş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dönen Selman (r.a), başından geçen olayı babasına anlattı. Babası ise ona, gördüğü dinde hiç bir hayrın bulunmadığını ve atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve üstün olduğunu söyledi. Selman (r.a) babasına karşı çıkarak, hıristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki Hıristiyanlarla irtibat kurarak, Suriye tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber vermelerini istedi. Böyle bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine verilen haber üzerine evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriyeye gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlığın esaslarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selman (r.a), ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, tabi olunabilecek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul'da bulunduğunu söyledi. Selman (r.a), Musul'a gidip, bu kimseye tabi oldu. Onun ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları itikadta hiç kimseyi tanımadığını, ancak, Nusaybin'de bulunan bir âlime tabi olabileceğini söyledi. Selman (r.a) doğruca Nusaybine gitti. Nusaybin'deki rahibin yanında bir müddet kaldıktan sonra, onun da ölüm döşeğine yattığını gören Selman (r.a), yine kime uyabileceğini sordu. Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum diyarında, Ammuriye'de bulunduğunu söyledi. O ölünce Selman (r.a), Ammuriye'ye gitti. Ammuriye'de bir müddet kaldıktan sonra burada yanında kaldığı rahibin ölümü yaklaştığı zaman ondan da kime tabi olacağı konusunda vasiyette bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yeryüzünde tabi olunabilecek bir kimsenin var olduğunu bilmediğini söyledi ve şöyle ekledi: "Ancak bir peygamberin gelmesi yakındır. O, İbrâhim'in dini üzere gönderilecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber olduğunu belirten alâmetleri vardır: O, hediye edilen şeyleri yer, sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu arasında da nübüvvet mührü bulunmaktadır. Görünce onu tanırsın. O ülkeye gidip ona katılmayı başarabileceğine inanıyorsan bunu yap" (Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa'd, IV, 77-78; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 417-418).

Selman (r.a), burada bir müddet kaldıktan sonra, Kelb kabilesinden bir tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında bilgi aldı ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkması gerektiğine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karşılığında birlikte götürmesini istedi. Selman (r.a)'ın teklifini kabul eden Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz'a doğru yola çıktı. Ancak, Vadil-Kura'ya geldiklerinde bu kimse Selman (r.a)'a ihanet etti ve onu köle olarak bir Yahudiye sattı. Vadil-Kura'da hurmalıkları gören Selman (r.a), kalbi mutmain olmamakla birlikte, Ammuriye'deki rahibin kendisine tarif ettiği yerin burası olmasını arzuluyordu. Vadil-Kura'da bir müddet kaldıktan sonra, efendisinin amcasının oğlu olan Kureyzaoğulları'ndan bir kimse tarafından satın alınarak Medine'ye götürülen Selman (r.a), burayı görünce, hocasının kendisine bahsettiği beldeye geldiğini anlamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Mekke'de peygamberlikle görevlendirilip Medine'ye hicret edene kadar köle olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve sürekli meşgul tutulduğu ve serbest olarak kimseyle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar olamamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Kuba'ya geldiği zaman Yahudiler, Evs ve Hacrec'in ona iman etmesine kızıyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardı. Selman (r.a), hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalıştığı sırada Yahudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selman (r.a)'ın sahibine (Evs ve Hacrec'i kastederek); "Allah Benu Kayle'ye lânet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke'den bu gün gelen bir adamın etrafında toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna inanıyorlar" dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: "Ben kendi kendime; "bu kesinlikle o peygamberdir" dedim. Öyle bir titremeye başladım ki; ağacın altında duran sahibimin üzerine düşeceğim korkusuna kapıldım. Süratli şekilde ağaçtan aşağı inip; "Ne diyor? Bu haber nedir?" diye sordum. Bunun üzerine efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; "Bundan sana ne! İşinin başına dön" diye bağırdı. Ben ona; "Sadece duyduğum bu haberin ne olduğunu anlamak istemiştim" dedim. Akşam olunca Selman (r.a), biriktirmiş olduğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba'da bulunmakta olan Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti ve ona; "Senin salih bir kimse olduğunu duydum. Yanınızda ihtiyaç sahibi olan arkadaşlarınız var. Sizin halinizi duyduğum zaman, bunları size vermemin daha iyi olacağını düşündüm" dedi ve getirdiklerini Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına koydu. Rasûlüllah (s.a.s), ashabına;

"Yiyin" dedi. Ancak kendisi bunlardan yemedi. Selman (r.a), sadaka kabul etmediğini gördüğü zaman kendi kendine; "Bu alametlerin biridir" dedi. Daha sonra Rasûlüllah (s.a.s) Medine'ye geçti. Selmân (r.a) tekrar bir şeyler hazırlayarak Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadığını, sadece kendisine hediye olarak vermek istediğini söyledi. Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yediğini görünce ikinci alametin de onda var olduğuna kani oldu. Bir zaman sonra Selman (r.a) tekrar Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti. Rasûlüllah (s.a.s) ashabıyla birlikte oturmaktaydı. O, onlara selam verdikten sonra, Rasûlüllah (s.a.s)'in etrafında dolaşmaya başladı. Onun, bildiği bir şeyi araştırdığını anlayan Rasûlüllah (s.a.s) ridasını kaldırdı. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in sırtındaki mührü gördüğü zaman Ammuriye'deki rahibin kendisine bahsettiği mührün aynısı olduğunu anladı ve onu öperek ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s) onu yanına oturtarak halini sordu. Selman (r.a), oraya ulaşıncaya kadar başından geçen olayları anlattığı zaman, Rasûlüllah (s.a.s) ve orada bulunan sahabiler bunu hayretler içerisinde dinlemişlerdi (İbn İshak, es-Sîre, Neşr: M. Hamdullah, İstanbul 1981, 66; Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 77-79; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğabe, II, 418-419; Muhammed b. Hasan ed-Diyarbekrî, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), I, 351-352; Ahmed b. Hafız el-Hakemî, el-Kısasul-İslâmiye, (muhtemelen) Riyad 1976, I,187-189). Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'e geldiği zaman Arapçayı meramını anlatacak ölçüde bilmiyordu. Onunla Farsçayı bilen bir tercüman aracılığıyla konuşmuş olduğu rivayet edilmektedir (Diyarbekrî, a.g.e., I, 352).

Selman (r.a)'ın İsfahan'daki köyünde başlayan ve müslüman olup kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu olayları Ahmed b. Hanbel, İbn Sa'd, İbnul-Esir ve diğerleri, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas'dan rivayet etmektedirler. İbn Sa'd'ın Kurre el-Kindî'den naklettiği başka bir rivayette ise Selman (r.a)'ın bu kıssası farklı bir şekilde anlatılmakta ve onun, İslam'a ulaşan yolculuğu esnasında, hıristiyan hocaların vasiyetleriyle, Hıms'a gittiği; yine buradan tavsiye üzerine Kudüse ulaştığı; burada kendisine tarif edilen zatı bulup ondan ilim tahsil ettiği; bu kimsenin ona son peygamberin çıkacağı yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz'a doğru hareket ettiği ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafından köle edilip Medine'de bir kadına satıldığı nakledilmektedir (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 71-72; diğer rivayetler için bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.), III, 598, vd.).

İbnul-Hacer, Selman (r.a)'ın müslüman olana kadar hakkında nakledilen kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunların arasını telif etmenin güç olduğunu söylemektedir (Askalanî, a.g.e., II, 62).

Selman (r.a), Hicret'in beşinci yılına kadar köle olarak yaşamıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede bulunmasını söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukıye (1600 yüz dirhem) altın vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: "Kardeşinize yardım edin " dedi. Sahabiler güçleri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona verdiler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: "Selman, git çukurlarını kaz. Dikmeye sıra geldiği zaman onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım"dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlüllah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı. Daha sonra, Rasûlüllah (s.a.s) Selman (r.a)'ı yanına çağırarak, efendisine ödemesi gereken kırk ukıye altını ödemesi için ona yumurta büyüklüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (r.a): "Bu benim ödemem gereken miktarı nasıl karşılar ya Rasulallah?" demekten kendini alamadı. Rasûlüllah (s.a.s) ona, Ey Selman! Allah onunla senin borcunu karşılayacaktır" dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onunla kırk ukiyelik ödemem gereken miktarı ödedim". Artık böylece Selman (r.a) hürriyetine kavuşmuş oluyordu (Ahmed b. Hanbel, V, 443-444; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 79-80; Diyarbekri, I, 468; İbnül-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, II, 419; onun azad edilmesi hakkında değişik rivayetler için bk. Diyarbekrî, a.g.e., I, 469).

Selman (r.a)'ın katıldığı ilk savaş Hendek savaşıdır. Müşrikler, müttefiklerle birlikte oluşturdukları on bin kişilik bir orduyla birlikte Medine'ye doğru harekete geçtikleri zaman, Rasûlüllah (s.a.s), şehir içinde kalarak bir savunma savaşı vermeyi kararlaştırmıştı. Ancak, Medine'nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum şehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu. Yapılan istişareler esnasında Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'e, "Ey Allah'ın Rasûlü! Biz İranda muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında bir hendek kazarak kendimizi savunurduk" deyip hücuma açık bölgede bir hendek kazılması görüşünü ileri sürmüştü (Taberi, Tarih, II, 566). Bu görüş Rasûlüllah (s.a.s) tarafından uygun bulunmuş ve derhal hendeğin kazılması için faaliyete geçilmişti. Selman (r.a), kuvvetli bir kimseydi ve kazı işinde oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu, Selman (r.a)'ı sahiplenerek, "Selman bizdendir" dediler. Bunun üzerine muhacirler; "Hayır Selman bizdendir" demeye başladılar. Bunu duyan Rasûlüllah (s.a.s); "Selman bizdendir. O ehl-i beytimdendir" diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir (Taberi, aynı yer; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 83).

Selman (r.a), daha sonraki bütün savaşlarda Rasûlüllah (s.a.s) ile birlikte bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine önlerine geldikleri zaman şehirle aralarındaki hendeği gördüklerinde şaşırmışlardı. Çünkü Araplar daha önce böyle bir savunma usulünden habersizdiler. Müşrikler, bu hendeği geçmeyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında hendeğin rolü o kadar büyük olmuştur ki, bundan dolayı Hendek savaşı olarak adlandırılmıştır.

Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın Halifeliği zamanında da Medine'de bulunmuştur.

Ömer (r.a) devrinde İslâm ordusu İran'ın fethi için harekete geçtiği zaman Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a) İran asıllıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrıca Farsların İslâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı. İranlılar, Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de toplanmışlardı. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karşıya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa'd b. Ebi Vakkas, karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağladıktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca, suları kabarmış bir şekilde akan Dicle nehrine daldı. Sa'd (r.a)'in yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa'd (r.a), dua ediyor ve Allah Teâlâ'nın dostlarına yardım edeceğini, dinini üstün kılacağını ve Allah Teâlâ'ya isyan eden bir topluluğun iyiliğe (İslâm'a) galebe çalamayacağını söylüyordu. Nehrin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan Sa'd (r.a)'a, Selman (r.a) şöyle demekteydi: "İslâm yepyenidir. Allah, karaları nasıl müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek güçtedir. Allah'a yemin ederim ki müslümanlar nehre nasıl akın akın girmişlerse nehirden öylece akın akın çıkacaklardır". Gerçekten Selman (r.a)'ın dediği olmuş ve müslüman ordusu hiç kayıp vermeden karşı kıyıya geçmişti (Taberi, Tarih, IV, 11-12; İbnul-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, II, 511-512). İranlı askerler dehşet içerisinde, onların nehri geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; "Şeytanlar geliyor. Vallahi bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkaları değildir" demekteydiler (Taberi, II, 514). İranlı askerler kaçarak Kisra'nın sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Buraya gönderilen öncü birliğinin komutanı Selman (r.a)'dı. O, surun önüne geldiği zaman, İslamın emrettiği şekilde onları üç defa müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye davet etti. Selman (r.a) onlara şöyle diyordu: "Ben de aslen sizden biriyim. Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eğer müslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara sahip olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak isterseniz, bize itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul etmezseniz, diğerleri gibi sizinle savaşırız" (Taberi, a.g.e., IV,14). Selman (r.a), meselenin Arapların Acemlere hâkimiyeti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için, "Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor" diyerek (İbn Hanbel, V, 444) ikna etmeye çalışıyordu. Selman (r.a) ilk iki şartı kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi. Üçüncü gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve böylece Kisra'nın muhteşem sarayı müslümanların eline geçmiş oldu (Taberi, a.g.e., IV). Daha önce Behuresirdekileri de o İslâm'a davet etmişti. Ancak buradakiler, cizye vermeyi de reddedince savaşılarak mağlup edilmişlerdi (Taberi, aynı yer).

Sa'd (r.a) Medâin'de karargah kurmuştu. Ancak buranın havası, İslâm askerlerine iyi gelmemiş, iklim değişikliğinden dolayı yüzlerinin renkleri değişmişti. Bu durumu öğrenen Ömer (r.a), Sa'd'a haber göndererek, müslümanların yaşamalarına uygun bir yer tesbit edilmesi için Selman (r.a) ile Huzeyfe (r.a)'ı görevlendirmesini istedi. Bu yer ile Medine arasında ulaşım kolaylığını engelleyecek bir nehrin bulunmamasını özellikle vurguladı. Bölgede araştırmalarda bulunan Selman (r.a) ve Huzeyfe (r.a), sonunda Kufe üzerinde karar kıldılar ve burada ordugah şehri inşa edildi (17/638) (Taberi, a.g.e., IV, 40-41; İbnul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528). Selman (r.a) İran'ın fethi için devam eden askerî harekâtlarda aktif olarak rol almıştır (Taberi, IV, 305; İbnul-Esir, el-Kâmil fit-Tarih, III, 132).

Selman (r.a), Hz. Ömer (r.a) döneminde Medâin valiliğinde bulunmuştur. Selman (r.a), Hicri 36 yılında Medain'de vefat etmiştir (İbnul-İmad, Şezerâtu'z-Zeheb, I, 44; İbn Hacer, a.g.e., II, 63; İbnul-Esîr, Tarih, III, 287; İbn Sa'd, a.g.e., VI,17). Ancak onun ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Osman (r.a)'ın hilafetinin sonlarına doğru, (35) veya 37 yılında vefat ettiği rivayet edilmekte; hattâ Hz. Ömer zamanında öldüğü de söylemektedir (İbnul-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, II, 421). İbn Hacer, onun ölümü ile ilgili farklı tarihleri verdikten sonra, Enes (r.a)'den, İbn Mes'ud'un, ölüm döşeğindeki Selman (r.a)'ı ziyaret ettiği şeklindeki rivayeti delil alarak, İbn Mes'ud'un 34. yıldan önce vefat ettiğini, dolayısıyla Selman (r.a)'ın ölümünün 33. veya 32. yılında olması gerektiği görüşünü ileri sürmektedir (İbn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun iki yüz elli ile üç yüz elli sene yaşadığı şeklinde rivayetler bulunmakta ve raviler iki yüz elli sene yaşadığının şüphe götürmez olduğunu söylemektedirler (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; İbnul-Esîr, Tarih, II, 287; Üsdül-Ğabe, 421). İbn Hacer, Zehebî'nin rivayetlerini değerlendirdikten sonra, onun ancak seksen yıl kadar yaşamış olabileceği kanaatine vardığını nakletmektedir (İbn Hacer, aynı yer) ki, gerçeğe yakın olan da budur. Selman (r.a)'ın mezarı, Bağdad'ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunduğu yer Selman-ı Pak (temiz Selman) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad tarafından tamir ettirilmiştir.

Selman (r.a), ilim, fazilet ve zühd bakımından Ashabın en önde gelen simalarından birisi olup, Rasûlüllah (s.a.s)'e yakınlığıyla tanınmaktadır. Hz. Aişe (r.an), şöyle demektedir:

"Bir çok geceler Selman (r.a) Rasûlüllah (s.a.s) ile yalnız kalırlardı. Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasûlüllah (s.a.s) hanımlarından birinin yanına bile girmezdi" (İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 420). Rasûlüllah (s.a.s), Hendek savaşı esnasında onun ehl-i beytinden olduğunu ilân etmişti.

Hz. Ali (r.a) onun hakkında; "Ona evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz" demiştir. Başka bir zaman da: "O bizim ehl-i beytimizdendir. Aranızdaki konumu Lokman Hekim gibidir. İlk ve son kitabı okumuştur. Sonu olmayan bir denizdir" demiştir. Muaz (r.a) kendisine gelenlere ilmi, aralarında Selman (r.a)'ın da bulunduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun ilmi hakkında yapılan övgüler Rasûlüllah (s.a.s)'in söylediği; "Selman ilme doyuruldu" (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85). Sözüne dayandırılmaktadır. Selman (r.a), Ebu Derdâ' (r.a)'ın gece boyu namaz kıldığı ve sürekli oruç tuttuğunu gördüğü zaman onu bundan alıkoyup hazırlanan yemekten yiyerek orucunu bozması konusunda ısrar etmiş ve ona; "Üzerinde gözünün hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen namaz kıl, bazan ara ver" (bunları nafile olan ibadetleri için söylemiştir). Ebu'd-Derdâ' bu durumu Rasûlüllah (s.a.s)'e ilettiği zaman o; "Selman senden daha âlimdir" dedi ve bunu üç kere tekrarladı (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85-86).

Hz. Ömer (r.a), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin idaresinin sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a), duyduğu bir endişesini dile getirerek Selman (r.a)'a şöyle sormuştu: "Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?". Selman (r.a) ona şöyle karşılık verdi; "Eğer sen müslümanların toprağından bir dirhemden az veya fazla bir para alır, sonra onu, haksız bir şekilde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik olursun" (Taberi, a.g.e., IV, 211; İbnu'l-Esir, Tarih, III, 59).

Hz. Ömer (r.a), fey gelirlerini taksim ederken, Selman (r.a)'a dört bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, "Halifenin oğlu (Abdullah) üç bin beşyüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor" diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Oradakiler: "Selman, Rasûlüllah (s.a.s) ile Abdullah'ın katılmamış olduğu bir çok savaşa katılmıştır" diyerek cevapladılar (İbn Sa'd, IV, 86). Başka bir rivayette, Ömer (r.a), Fey gelirlerinden müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Atâ'yı tesis ettiği zaman, Sahabiler için İslâm'daki öncelikleri ve katıldıkları savaşları göz önüne alarak bir gruplandırma yaptığı; Selman (r.a)'ı, Hasan (r.a), Hüseyin (r.a) ve Ebu Zer ile birlikte olmadıkları halde Bedir ehlinden sayarak alacakları miktarı beş bin dirhem olarak kararlaştırdığı bildirilmektedir (Taberi, a.g.e., III, 614).

Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Cennet üç kişiyi özler. Ali, Ammar ve Selman" (Tirmizi, Menâkıb, 34).

Selman (r.a), son derece mütevazi ve kanaatkar bir hayat yaşamıştır. O, Medain'de vali bulunduğu ve çoğu devlet memurlarından fazla gelire sahip olduğu halde günlük yaşamı, son , derece sadeydi. O, köle olduğu zaman nasıl giyinir ve nasıl gezerdiyse Medain valisi olduğu zaman da aynı hal üzere devam etmişti. O, eline geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden başkasını yemezdi. Tanımayan birisinin, onun vali olduğunu anlaması mümkün değildi. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafından gelen bir tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördüğü Selman'ı çağırarak yüklerini taşımasını istedi. O, hiç tereddüt etmeden yükleri sırtına aldı ve adamla birlikte yürümeye başladı. Onu bu halde görenler, "Bu validir" dediklerinde adam; "Seni tanımıyordum" diyerek özür diledi. Selman (r.a) ona, "Hayır bunları evine kadar götüreceğim" diyerek yoluna devam etti (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 88; buna benzer diğer bir olay için bk. aynı yer).

Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmaları ve hafife almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir defasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstererek; "Emiriniz budur" diyerek gülüyorlardı. Selman (r.a)'ın yanındaki adam ona, "Ey Ebu Abdullah! Şunların ne dediğini görüyor musun?" dedi. Selman (r.a) ona şöyle dedi: "Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların duaları ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur" (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 87-88). Selman (r.a) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 420).

O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eline geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlini çağırır ve birlikte yerlerdi (İbn Sa'd, IV, 9).

Selman (r.a), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud onu ağlarken buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap vermişti: "Rasûlüllah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: "Sizin dünyadaki geçimliliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun ".

Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Zira onu ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını istemişti (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 90-91).

Selman (r.a), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Onun Medâin'de Bukeyre adında bir hanımı vardı (İbn Sa'd, IV, 92). Selman (r.a), Medine'deyken Hz. Ömer (r.a)'in kızını ondan istediği, fakat, Amr b. el-Âs'ın bu konuda Selman (r.a)'ı kızdırması üzerine bundan vazgeçtiği nakledilmektedir (İbn Abdırrabbih, Ikdu'l-Ferid, Beyrut 1949, VI, 90). Ancak onun ailesi hakkında açık rivayetler bulunmamaktadır.

Sufiler, Selman (r.a)'ı Ashabul-Suffe ile birlikte tasavvufun kurucularından biri olarak kabul ederler. Bir çok tarikat silsilesi ona dayandırılmaktadır. O, Rasûlüllah (s.a.s)'in berberliğini yaptığı için Futuvvet teşkilatına bağlı berberlerin piri olarak kabul edilmekteydi. Selman (r.a)'ın sahip olduğu haklı şöhreti, bütün müslümanların ona karşı içten bir sevgi duymalarına sebep olmuştur. Sünnî müslümanlar onun adını büyük bir sevgiyle anarlar. Ehli beytten sayılması, Şiilerin ona karşı farklı bir ilgi göstermelerine sebep olmuştur. Hacdan dönen Şiiler Kerbela'dan sonra onun mezarını ziyaret etmeyi ihmal etmezler. Ayrıca, Şiiler, Hz. Ali ve Ehli Beyt hakkıntla rivayet olunan hadislerin çoğunu ona isnad ederler. Gulat-ı Şia ekollerinde ise o, ilahî sudur sırasında Ali (r.a)'den hemen sonra yer alır. Nusayriler ise onu, üç gizli harften biri kabul ederler. Nusayriliğin teslis akidesini ifade eden ayn, mim ve sin harflerinden ayn Ali'yi, mim Muhammed (s.a.s)'i, sin ise Selman'ı ifade eder. Mana (Ali), ism (Muhammed) bab ise Selman'dır. Buna göre o Nusayrî teslis akidesinin kapısı (bab) olup, üçüncü had'dır. Durzîler ise, Kur'an'ın Selman'a vahyolunduğuna, Peygamberin Kur'an'ı ondan aldığına inanmaktadırlar. Bu ekoller, oluşturdukları inanç sistemlerinde diğer bir kaç sahabi ile birlikte Selman (r.a)'ı temel unsur olarak kullanmışlar ve ona çeşitli fonksiyonlar yüklemişlerdir. Bu mezheplerin gerçekte mutedil Şia ile alakaları yoktur. Zira muhtevâlarındaki inanç prensipleri gözönüne alındığı zaman İslamî şahsiyetlerin isimlerini kullanarak putperest bir inanç sistemi meydana getirdikleri görülecektir.
 

Erkam.

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Mar 2007
Mesajlar
8,441
Puanları
83
Selman-ı Farisi

Selman-ı Farisi
Mustafa Necati Bursalı


Selman'ın Ayağındaki Köstek Sökülüyor...
O selim akıl hakikati bulmuş, sevgilisine kavuşmuş ve ruhundaki fırtına biraz dinmişti... Fakat çilesi henüz bitmemişti... Kölelik ayağındaki köstekti.
Bir gün Rahmet Peygamber onu huzuruna alıp emir buyurdular:
- Ya Selman!.. Para verip kölelikten kurtulmak için yazılı bir anlaşma yap...
Selman -Radıyallahü Anh- kuşlar gibi uçarak yahudinin kapısına vardı, kapının tokmağını tutup çaldı:
- Tak, tak, takkkk!.. Yahudi içerden seslendi:
- Kim o? Ne istiyorsun?
- Seninle anlaşmak...
- Nasıl bir anlaşma?
- İstiyorum ki, kölelikten, esaretten azad olayım!..
- Eee!..
- Buna karşılık ne yapmamı dilersin?
- Elinden ne gelir ki?
- Her şey... Yeter ki sen beni kendi halime bırak...
Yahudi'nin yüzünde sinsi bir ışık belirdi. Gözlerini Hazret-i Selman'ın kara gözlerine dikip nefretle baktı... Ona ebedî olarak altından kalkamayacağı bir teklif yaptı:
- Ben, dedi, ancak şu şekilde seni bırakırım...
Selman -Radıyallahü Anh- heyecanla sordu:
- Neymiş o? Cevap verdi:
- Dört yüz dirhem altın verecek, bahçeme 300 hurma fidanı dikeceksin. Eğer buna gücün yeterse elimden kurtulursun.
 

Erkam.

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Mar 2007
Mesajlar
8,441
Puanları
83
Vicdansız adam biliyordu ki, Selman'ın buna gücü yetmez ve hayatı boyunca köle olarak kalır. Ne var ki, hiç beklemediği bir cevapla karşılaşıverdi. Cenab-ı Ahmed'in havu-zundan su içen, hüner ipini eline alan, can meydanında fırtınalar koparan büyük sahabî, aşk ve îmanla haykırdı:
- Bütün tekliflerini kabul ediyorum!..
Yahudi şaşırdı şaşırmasına ama bu işin olmayacağına inandığı için ses de çıkarmadı. Hazret-i Selman ise -Radıyallahü Anh- derhal iki cihanın saadet güneşinin mübarek huzuruna koştu ve dedi:
-Ey düşkünler Hızır'ı, ey herkesin mededkarı... İşte emrinizi yerine getirdim ve o adamla anlaştım!..
Ahmet Peygamber sahabîlerine emir buyurdular:
- Şu kardeşinize yardım ediniz!..
Her biri bir îman arslanı olan o büyük şahsiyetler fazilet yarışına başladı. Kimi otuz, kimi elli, kimi yirmi, kimi on, kimi on beş fidanla geldi. Meydan hurma fidanlarıyla dolu-vermişti.
Kardeşlerini zulüm pençesinden kurtarmak için ne lazımsa yapıyorlardı...
Kainatın Efendisi:
- Selman, dediler, şimdi artık git de bu fidanlar için çukurlar kazmaya başla... İşini bitirince bana gel ki onları ben dikeyim!..
Hazret-i Selman'ın gönlü kanatlandı. Gözlerinden ılık yaşlar akıtarak ve teşekkür edasiyle yüksek huzurdan ayrıldı...
Medine'nin kıvrım kıvrım uzayan yollarında gidiyor muydu, yoksa uçuyor muydu? Aşk, bahçelere güller hediye eder... Onun aşkı da can mülkünü canan yurdu haline getirmişti.
Kum düzlüğünden meydana gelmiş bir saha... Ve içinde garip bir adam. Durmadan, dinlenmeden çukur kazmakta... Ne gökte fokurdayan güneş, ne insanı kavuran kum, ne alev gibi yakıp geçen rüzgar ona mani olabiliyordu. Bu garip adam, gönül toprağına Hazret-i Muhammed Mustafa'nın muhabbet damlasını düşürmüş olan Selman'dı...
 

Erkam.

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Mar 2007
Mesajlar
8,441
Puanları
83
Hem toprağın gözüne sürme çekiyor, hem bir ırmak gibi çağlayarak yürekler dağlıyordu:
Ey Nebi, fedadır, cân ü ten sana,
Ezelden hasretim, işte ben sana...

Şevkinle coşmada bu toprak beden,
Kurban olmak ister can hemen sana!...

Bütün alem bakır, sen bir kimyasın,
Ne laleler benzer, ne çemen sana!..

Parlıyor yüzünde güneşin nuru,
Öpücük gönderir Yasemen sana!..

Nihayet kazı işi bitmiş, kumların bağrında nice kuyular açmıştı. Alnında biriken terleri elinin tersiyle silip:
- Ya Rabbi, dedi, sana hamd ederim, ancak senden yardım dilerim!..
Artık bahçede yapılacak işi kalmamıştı. Hemen yolları eline dolayıp Nebiyyi Zîşanın huzuruna koştu ve dedi:
-Anam, babam sana feda olsun, ey Allah'ın Rasûlü!.. Kuyuları kazdım, işimi bitirdim... Lütfunuz bana erişti de her şeyin bir kolayını buldum. Artık emir sizin!..
-Allah'ın pak elçisi bulutsuz bir güneş gibi apaydın bir haldeydi... Mesafelere hayat veren, mübarek gözlerini Selman'ın îman levhası yüzüne dikip:
- Ey coşkun er, dedi, yürü!.. Ve beraberce hurma bahçesine teşrif ettiler. Yahudinin hiç bir şeyden haberi yoktu ama, bahçesine ebedî bir devlet otağ kurmuştu. Kazılan kuyulara fidanları birer birer diktiler...
Nebiler Nebisinin diktiği fidanlardan bir tanesi dahi kurumadı. Toprak ana, bütün varlıkların yaradılışına sebep olan Rahmet Peygamberin mübarek ellerini öpebildiği için kimbilir nasıl sevinçli...
İnsanda Selman (Radıyallahü Anh) tarzında bir aşk olursa, o insan nelere ermez ki... Aşk kuşu bir ağaca yuva yaptı mı, o ağaca güneş de gıpta eder, ay da...
Hazret-i Selman -Radıyallahü Anh'ın işlerine felek de gıpta ediyordu, melek de... O şimdi çileler mukabilinde sarıldığı sabrın mükafatını görüyordu... Ve artık sadece mal borcu kalmıştı...
Kevser Çeşmelerinin sahibi Cenab-ı Peygamber -Sallallahü Aleyhi ve Sellem- efendimiz yine bir gazadan dönmüşlerdi ve o gazadan tavuk yumurtası büyüklüğünde bir de altın getirmişlerdi. Sahabîlerine sordular:
- Farisli ne yaptı, nerede? Cevap verdiler:
- Henüz bir şey yapamadı, ey Allahın Rasûlü!.. Emir verdiler:
- Onu çağırınız!..
O can Yusuf'u büyük sahabî yüksek huzura geldi... Kainatın Fahri mübarek yanağına bir gülücük kondurup buyurdu ki:
- Selman!.. İşte al da üzerinde kalan borcunu öde!..
 

Erkam.

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Mar 2007
Mesajlar
8,441
Puanları
83
Ve Selman'ın avucuna yumurta büyüklüğündeki altını koydular... Hazret-i Selman'ın gözleri yuvalarının içinde döndü döndü:
- Ey Allahın Rasûlü, dedi, bu kadarcık şey benim borcuma nereden yetecek?..
Güneşini Arş'a gölge eyleyen Sultan Nebi o altın parçasını alıp mübarek diline dokundurdu ve dedi:
- Ya Selman!.. Hele sen bunu al... Allah senin borcunu öder!..
İç gözlerine hikmet sürmesi çekilen yüce Selman (Radıyallahü Anh), altını avucuna alıp çarşının yolunu tuttu...
Akıl ve hayali donduran bir şeyler oluyordu.
Altını tarta tarta verdiği halde bir türlü bitmek bilmiyordu. Böylece bütün borçlarını ödeyip kölelik zincirinden kurtuldu. Artık ayağında gam bağı diye bir şey kalmamış, yuvada-ki yavru kuşlar gibi hür olmuştu...
Zaman ırmağı hikmet çağıltılarıyla akıyor, günler geceleri, geceler günleri takip ediyordu... Ateşperestlerin içinden kaçıp güzel nasibini arayan selim akıl muradının incisini elde etmişti... Bundan böyle Selman (Radıyallahü Anh), sahabîlerin en ön safında ve Rahmet Peygamberin dizinin dibinde, artık gönül gemisi feyiz ırmaklarında seyr ü sefer etmektedir.
O kadar, o kadar ki, bir gün Allah Rasûlü Selman'ın omuzuna mübarek ellerini koyarak şöyle buyurdular:
"Bunlardan öyle erler vardır ki, îman Süreyya yıldızında olsa, muhakkak ona yetişirler ve bulurlar...'
Ona "Selman-ül hayr" de dediler... Ve daha nice hadis:
"- Selman bendendir; Selman ehl-i beytimdendir!"
"- Üç kişi vardır ki, huriler onları arzular. Bunlar: Ali, Ammar ve Selman'dır!"
Artık ondaki şan ve şerefi hayal edebilirsiniz... Hendek gazasında, harp cephesi boyunca hendek kazmayı Allah'ın Rasûlüne teklif eden o'dur:
-Ey Allah'ın Rasûlü küfrün hücumuna karşı, tedbir olarak Medine önlerine hendek kazalım!..
Kainatın Efendisi bu fikri pek beğendiler ve hemen hendek kazılmasını emir buyurdular.
Bugünün çelik ve beton müdafaa hatlarına prensipte eş olan bu tedbir, o devrin en ileri askerî ve fennî buluşlarındandır...
Selman -Radıyallahü Anh- Bedir ve Uhud hariç bütün cenklerde Nebiler Serveriyle beraber bulundu.. Zühd ve takvası destan çapındaydı...
 

Erkam.

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Mar 2007
Mesajlar
8,441
Puanları
83
Hazret-i Aişe -Radıyallahü Anha-validemiz derler ki:
- Birçok geceler Selman Rasûl-ü Ekrem ile yalnız kalırlardı. Hatta bu gecelerde Peygamber zevcelerinden hiç kimse Nebiyyi Zîşanın hizmetine giremezdi!..
İşte bu ilahî feyizdir ki, onu Siddîk-i Ekber'den sonra tasavvuf cihanının sultanı etmiştir.
Allah Rasûlünün gönül Kabe'sinden hilm alemi Hazret-i Ebu Bekir'in kalbine sıçrayan kıvılcım, onun kalbinden de Hazret-i Selman'a geçmiş ve gönülden gönüle aktarılarak bugüne kadar gelmiştir. Nice sultan velînin gönlü bu ilahi kıvılcıma kanat açarak rıza tecellilerine ermiştir...
O ki, bir başka güzeldi. O ki, bir başka sevdanın denizinde gark olmuştu. O ki, Kabe mumu gibi yanıp duruyordu.. Mübarek gönlü de elmas renkli incilerle doluydu... Tek bir hırkası vardı, fakat yüreği dünya kadardı.
Zühd, takva, vera, güzel huy, tevekkül,teslimiyet, edep, haya ile donanmıştı. Allah'dan çok korkardı.. Çok kere bu korkunun şiddetiyle kendisini kaybedecek hale gelirdi...
Hatta bir gün, Allah Rasûlüne:
"- Şüphesiz onların topuna va'd olunan yer cehennem'dir." ayeti nazil olmuştu. Takvanın destanlık kahramanı Selman-ı Farisi -Radıyallahü Anh-, bu ayeti görünce bir feryat kopardı ve elini başına koydu, üç gün dağlara çıktı, kıvrandı durdu...
Ömür ağacının dalına yuva yapan aşk kuşu belki de şöyle çırpınıyordu:
Benlik duvarını yık, her şey kalksın aradan,
Sana şah damarından daha yakın Yaradan!..

Nebiyyi Zîşan, Selman ile Ebü Derda Hazretlerini ahiret kardeşi yapmışlardı... Bu iki büyük sahabî birbirlerini gerçekten severler, sık sık buluşarak buraların ve ötelerin en ince hikmetleri üzerine konuşurlardı...
Ebu Derda (Radıyallahü Anh), ibadete düşkün bir insandı... O kadar, o kadar ki, geceler boyu mihrap kenarındaki mum gibi ayakta durur, sabahlara kadar namaz kılar, gündüzleri de oruç tutardı...
Bir gün Hazret-i Selman -Radıyallahü Anh-, kardeşi ve gönüldaşı Ebü Derda'yı ziyarete gitti. Onu evinde bulamadı. Zevcesi Ümmü Derda misafiri eski bir elbise içinde ve perişan bir halde karşıladı:
- Buyur, aziz kardeş!.. Hazret-i Selman'ın gözleriride celal şimşeği belirdi ve dedi:
- Bu ne haldir, a kardeş? Nedir bu sırtındaki pırtı, giyecek bir şeyin yok mu?
 

Erkam.

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Mar 2007
Mesajlar
8,441
Puanları
83
Ümmü Derda boynunu büküp dedi ki:
- Ne olacak? Kardeşin Ebü Derda dünya ile ilişiğini kesti. Zavallının gündüzleri nafile oruç, geceleri de nafile namaz kılmaktan ne kendisine, ne de eve ve aileye bakmaya vakti yok..
Cennetlerin bile kendisine müştak olduğu Hazret-i Selman (Radıyallahü Anh), ak çiçekli söğüt dalı gibi titredi ve dedi:
- Bu da ne oluyor böyle?
Bu sırada Ebü Derda eve geldi, kardeşine selam verdi:
- Esselamü Aleyküm!..
- Ve aleykümüsselam verahmetullahi veberekatühü...
Ümmü Derda, Hazret-i Selman için hazırladığı yemeği ortaya koydu. Ebü Derda, ahiret kardeşini sofraya davet etti:
- Buyur, ey letafet sünbülü kardeş!...
Ve kendisi bir tarafa çekildi. Hazret-i Selman'ın îman aynası berrak yüzünde tarifi imkansız bir ışık... Ebü Derda'ya dönüp sordu:
- A kardeş, sen niçin yemiyorsun?
Ebu Derda Hazretlerinin dudakları usul usul kıpırdadı:
- Ben oruçluyum!...
- Demek oruçlusun?
- Evet!..
- Sen yemedikçe ben de yemiyeceğim!..
- Selmanım, iki gözüm kardeşim yapma...
- Hayır!... Israr etme!...
Ebü Derda Hazretleri nafile olan orucunu bozmaya mecbur oldu. Ve yemeği beraberce yediler...
 

Erkam.

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Mar 2007
Mesajlar
8,441
Puanları
83
Ne var ki, Selman-ı Farisi Hazretlerinin işi henüz bitmemişti. O gece ahiret kardeşinin yanında kaldı ve Ebü Derda ile beraber bir odada yattı. Yatağa uzanıp gözlerini yumdu ve uyur gibi yaptı... Hazret-i Ebü Derda hemen yatağından fırladı ve namaz için hazırlığa başladı... O dem, Hazret-i Selman'ın eli cübbesinin eteklerini kavradı ve sesi kulağının dibinde çınladı:
- Uyu, ey kardeş!..
Ebü Derda -radıyallahü anh- başını yine yastığa koydu... Ama nasıl uyuyacaktı ki... Fırsat beklemeye koyuldu. Kardeşinin uyuduğunu zannederek yine kalkıp ibadete hazırlandı. Yine Hazret-i Selman'ın eli eteğini çekti: - Uyu!...
Gece boyu bu hal üç defa tekrarlandı... Ta ki seher gelini kapıya gelinceye kadar... Seher çağı olunca Hazret-i Selman -radıyallahü anh-kardeşini dürttü:
- Ey kardeşim, kalk, şimdi istediğince namaz kıl, gönlün doyuncaya kadar Rabbini zikret!...
O iki büyük sahabi ilahî huzura durdular ve vecd içinde namazlarını kıldılar, zikirlerini yaptılar ve karşılıklı oturdular...
İç gözlerine hikmet sürmesi çekilen Hazret-i Selman (Radıyallahü Anh), ellerini uzatıp Ebü Derda'nın omuzlarını tuttu:.
- Ey irfan bahçelerinin servi, dedi, şimdi beni dinle!... Muhakkak ki üzerinde Rabbinin hakkı vardır. Seni yaratmış ve bütün rızkını vermiştir. Hiç şüphesiz kendinin de hayat ve sıhhat hakkı vardır. Bütün vazifelerini onunla ifa edeceksin... Senin üzerinde ailenin de bu derece önemli hakları vardır... Şu halde bütün bu hakları hak sahiplerine vermelisin!..
Ey hünerli, safalı kardeş!.. Ye, iç, oruç tut, namaz kıl!, uyu, hayat arkadaşını memnun et... Bu suretle bütün hakları yerine getirmiş olursun ve Allah'a nefsine, ailene karşı borçlu bulunduğun vazifelerini böylece tamamlarsın...
Onu dikkat ve hassasiyetle dinleyen Ebü Derda Hazretleri sabah olur olmaz Sultan Nebinin huzuruna koştu ve dedi:
- Anam, babam sana feda olsun, ey Allah'ın Rasûlü!.. Kardeşim Selman bana böyle böyle yaptı. Ne emir buyurursunuz?
İki cihanın saadet güneşi tatlı bir tebessümle buyurdular ki:
- Selman doğru söylüyor!..

Altınoluk Dergisi
 
Üst