Şeair-i İslamiye Olmuş İbadetler!! | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Şeair-i İslamiye Olmuş İbadetler!!

meyve

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
15 Eki 2006
Mesajlar
762
Puanları
0
Topluma mal olmuş ve Hukuk-u Amme hükmüne geçmiş olan ibadetlere şeâir denir. Bu ibadetleri teker teker ele alıp inceleyelim.


a) Besmele, Fatiha ve İhlâs

Sûresi şeâirin en mühimlerindendir


Her şeyden önce kâinatın dili ve mevcudatın vird-i zebânı olan “Bismillah” şeâir-i İslâmiye’nin en büyüklerinden ve birincilerindendir. Peygamberimize (asm) ilk nâzil olan Besmele ile beraber Fâtiha Sûresidir. Bismillah ise her hayrın başıdır. Her hayırlı işe besmele ile başlamamız gerektiği ve besmelesiz işte hayır olmadığı Peygamberimizin (asm) hadisleri ile sabittir. Bunun için her hayırlı işin başında besmele çekmek sünnettir. Fatiha ve Sûre-i İhlâs da bütün Müslümanların her zaman okuyup tekrar ettikleri ve çocuklarına ilk olarak ezberlettikleri sûrelerdir. “Besmele” çeken, “Fatiha” ve “İhlâs Sûresi” okuyan herkesçe malumdur ki Müslümandır. Bunların faziletine dair pek çok hadisler vardır. Bunun için asla tercümeleri okunmaz ve tercümeleri asla Kur’ân sayılmaz. Belki çok eksik bir mealidir denilebilir ve mücmel bir mânâsı sayılabilir. Tercümesini okumak da bir nevi ilim sevabı kazandırsa da her harfinin mukabili olan on, yetmiş, yedi yüz misli ibadet sevabı kazandırmaz. Zaten tercümesini kendi dilinde okuyanlar da onu okuyanın Müslüman olduğunu anlamaz.


b) Kelime-i Şahadet ve Kelime-i Tevhit şeâirdir


Kelime-i şahadet İslâm kapısıdır. Her müslüman bu kapıdan İslâm binasına girer. İlk sözü ve son nefesteki sözü “Lâ İlâhe İllallah” olan kişinin cennete gireceğine dair peygamberimizin (asm) müjdesi vardır. Herkes bilir ki Kelime-i Tevhidi ve Kelime-i Şahadeti söyleyen Müslümandır. Kelime-i Tevhit tevhit dini olan İslâmın en önemli sözüdür. “Lâ İlâhe İllallah” mücerret “Allah birdir” demek değildir. Bütün şirk çeşitlerini reddetmek vardır. Bu kelimede kâinatın tüm varlıklarının şahadetini tazammun eden külli bir mânâ da vardır ve “Lâ İlâhe İllallah” diyen bütün mevcudattır. Dolayısıyla tercümesi olmaz. Tercümesini söylemek bütün mevcudata muhalefet etmek hükmüne geçer. Bunun için şeâirin en büyüklerindendir.

c) Namaz tesbihâtı ve tesbihatın kelime ve kelamları şeâirdir:

Bütün Müslümanlar bütün zamanlarda ve her namazın arkasında sünnet ve “Tarikat-ı Muhammediye” nevinden olan “Sübhanallah” “Elhamdülillah” “Allahu Ekber” ve “Lâ ilâhe İllallah” kelimeleri şeâir-i İslâmiye olup terk etmek ve başka lisan ile ifade etmek çok zararlıdır. Her vakit namazdan sonra 33 (Otuz üçer) defa okumak çok ehemmiyetlidir.26 Her kelime külli ve umum mevcudatın sebeb-i vücudu olan önemli ibadetleri ihtiva etmektedir. Bunun için bilhassa Arafat’ta haccıların ve Bayram günlerinde tüm Müslümanların “Teşrik Tekbirleri” olarak okunması vaciptir. Azamet-i İlâhiyeyi ilâna medardır.27 Yine bu kelime ve kelâmlar ibadetlerin ve namazın çekirdekleri hükmündedir. Her bir kelime bir nevi ibadetin temsilidir. “Sübhanallah” tesbihin, “Elhamdülillah” hamdin, “Allahu Ekber” tekbirin, “Lâ ilâhe İllallah” ise tehlilin ve tevhidin ifadesi ve âlemidir. Kâinattaki tüm varlıkların ibadetleri de tesbih, tekbir, tehlil ve tahmidden ibarettir.

d) Oruç, iftar ve sahur şeâirdir:

Ramazan-ı şerifteki oruç erkân-ı hamsenin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiye’nin azamlarındandır. Ramazan orucu, iftar ve sahur da şeâirdir. Bunun benzeri hiçbir dinde yoktur. Bilhassa Peygamberimiz (asm) “Sahur yapınız” buyurarak bunun ümmetine has bir şiar olduğunu belirtmiştir.

e) Cami, cemaatle namaz, cuma, minare, ezan ve kamet şeair-i islamdır:

Cami ve cemaat İslâma hastır. Cuma namazının toplu olarak kılınması da en büyük şeâir-i İslâmdır. Bütün bunlar dini ve İslâmı temsil etmektedirler. Bilhassa ezan içerisinde Tevhidi ve Allah’ın büyüklüğünü kâinata ilân eden kelime ve cümleleri ile insanları Allah’a ibadetin esası olan namaza dâvet etmesi ve Kelime-i Şahadeti içine almış olması ile çok kuvvetli ve en önemli şeâir-i İslâmdır. Bundan dolayı asla başka dilde okunmaz ve tercümesi ezanın aslını tutmaz. Hatta Bediüzzaman “Âhirzamanda Allah Allah diyecek kalmaz” hadisini izah ederken “Allah Allah deyip zikreden tekyeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kâmet gibi şeâirde İsmullah yerine başka isim konulacak demektir” şeklinde izah etmektedir. Ezanın aslını değiştirerek “Allahu Ekber” yerine “Tanrı Uludur” demek şeâir-i İslâmiyeye yapılacak olan en büyük ihanettir.

f) Hutbe, şeâir-i İslâmdır:

Hutbe şeâir-i İslâm olduğu için ibadet dili olan Arapça okunması esastır. Çünkü hutbe makamı “Vahy-i İlâhî”nin tebliğ makamıdır. Vahy-i İlâhi ise Arapçadır. Dolayısıyla Arapça okunması ile şeâir-i İslâmı temsil etmiş olur. Zaten malûm olan din-i İslâmın rükünleri ve haram ile farz olan hususları ders almaya değil, tezkire muhtaçtır. Tezkir, yani hatırlatma ise vahiy dili ile daha müessirdir. Çünkü mü’minler ancak Allah’ın emri ve Resûlün sünneti olduğu için dinin emirlerine imtisal ederler. Yoksa başkaları söylediği için değil. Bu hatırlatma ise vahiy dili ile daha çok etki eder.

g) Selam şeâir-i İslâmdır:

Miraç gecesinde yüce Allah peygamberinin küllî ve umumî olan selâmına “Esselâmü Aleyke Eyyühe’n-Nebiyyü” demekle bütün ümmeti öyle diyeceklerine işaret ve manevî emir ve ferman ve kabul hükmünde mukabele etmiştir. Ümmetin de namazlarında bunu tekrar ederek okumaları o selâm-ı İlâhideki emir ve fermana bir imtisaldir. Dolayısıyle selâm sadece karşılaşınca söylenen iletişim cümlesinden ibaret değildir. Miracı ve Peygamberimizin yüce Allah ile konuşmasını hatırlatan Allah’ın iman edenlere olan selâmet, emniyet ve rahmetinin ifadesidir. Hayır ve iyi dileklerin Allah katında en makbul olan şekli olmakla şeâir-i İslam olmuştur.

h) Sarık ve başörtüsü şeâir-i İslâmdır:

Şapka ve serpuş frenklerin kıyafeti ve âdeti olduğu gibi sarık da Müslümanların âdeti ve kıyafetidir. Bediüzzaman “Ahirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında ‘Hâzâ Kâfir’ yazılmış bulunur” hadisini açıklarken Süfyanın kendi başına Frenklerin serpuşunu koyup herkese giydireceğini söyler. Müslümanların sarığını çıkararak şapka giydirmek elbette bid’attır ve sarığı yasaklayarak serpuşu giydirmek şeâir-i İslâmı ortadan kaldırma amacı içindir.

Peygamberimizin (a.s.m.) İncil'de geçen vasıflarından birisi de “Sahibü’t-Tac”dır. Evet, “Sahibü’t-Tac” ünvanı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma mahsustur. Tac, “amâme,” yani sarık demektir. Eski zamanda, milletler içinde, milletçe umumiyet itibarıyla sarık ve agel saran kavm-i Araptır. İncil'de Sahibü’t-Tac, kati olarak Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demektir. Peygamberimizin de mühim bir sünneti ve şeâir-i İslâm olan sarığı çıkarmak için çok büyük baskılar yapılmıştır. Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin sürgünden sürgüne gönderilmesinin en önemli sebeplerinden birisi de budur. Hatta Emirdağ’da “Dışarı çıkmak yasak. Başına bere koyamazsın, sarık saramazsın” diye baskılar yapılmıştır. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri sarığı çıkarmamak için “Bu sarık bu başla beraber çıkar” diyerek boynunu göstermiş ve asla sarığını ne mahkemede ne de bir resmî kurumda çıkarmamıştır.

Başörtüsü ise Kur’ân’ın farz bir emri olarak açık şeâirdir. Şeâir-i İslâma karşı mücadele eden ehl-i dalâletin “Başörtü yasağında ısrarının en önemli sebebi de budur. Tesettür ile ilgili âyetler 625–627 senelerinde Peygamberimizin (a.s.m.) vefatından beş veya yedi sene önce nazil olmuştur. Bundan sonra sahabe hanımları erkeklerle bir arada aynı mecliste bulunmadılar ve Resulullah’a (a.s.m.) soracakları soruları da hanımlarına sorarak öğrenmeye başladılar. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim'de “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle evlerinden çıktıkları zaman dış örtülerini üzerlerine alsınlar” emretti. Daha sonra “Mü’min kadınlara söyle, gözlerini haramdan korusunlar, namusları ve iffetlerini muhafaza etsinler, görünen kısımlar (el ve yüz) müstesna ziynetlerini teşhir etmesinler ve başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler” buyurdu. Böylece tesettür emri gelmiş oldu. Bundan sonra sahabe hanımları ve tüm Müslümanlar bu emre uygun hareket etmeye başladılar. Tesettür emrinden önceki Peygamberimizin tatbikatını esas alarak hareket etmek doğru değildir. Çünkü esas olan Allah’ın emrine uygun ve rızasına muvafık hareket etmektir.

Mehmet Ali KAYA (Yeni Asya Gazetesi)
 
Üst