Sana ben yardım ederim! | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Sana ben yardım ederim!

iskender

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
4 Ocak 2007
Mesajlar
62
Puanları
0
Sandığını açıp bütün yıldızlarını dökmüştü gece. Kar taneleri gibi ağır ağır yere doğru süzüldüklerine bakılırsa birazdan dağları, ovaları ve çölleri kaplayacaklar, nehirlerle denizlere akarken, denizlerle sahillere vuracaklardı.

Çöllerde o gece kum fırtınası yerine yıldız fırtınası beklenecek, rüzgâr göz alıcı gümüş parçalarıyla göz açtırmayacaktı bu kez. Şahit, göz kapaklarını sonuna kadar açıp yıldızların yere düştüğünü görmeye çalıştıkça, rüzgâr yıldızları yeniden göğe doğru yükseltecek, tam hayal kırıklığına uğradığını sandığı anda elinden tutarak hayal kadar güzel bir gerçeğe götürecekti onu: Üzerine yıldızlar dökülen yüksek bir tepenin yamacında eliyle sakalını kavramış biri duruyordu. Yılan sokmuş gibi acıyla kıvranıyor, “Ya Rab! Ya Rab!” diye ağlıyordu. Gözyaşlarından sorumlu tutuyor olmalı ki, bir mahkum elbisesi giydirip dünyayla konuşmaya başlıyordu: “Bana boş gurur verdin, süslü göründün. Gerçek hiç de öyle değil. O halde beni bırak, başkalarıyla uğraş! Çünkü ben seni üç kere denedim. Ömrün az, sohbetin kötü ve insanları tehlikeye atman ne kadar kolay!”
Şahit, Dırâr el-Kinânî, yamaçtaki zâhid ise Hz. Ali’ydi. “Dünya, sırtını döndü ve vedayı duyurdu; âhiret ise göründü. Bilmiş olun ki, bugün yarışa hazırlanma, yarın ise yarış günüdür. Ölümünden önce tövbe etmek isteyen kimse yok mu! O şiddetli ihtiyaç günü gelmeden kendisi için çalışacak kimse yok mu!” derken sarsılan ve sarsan Ali. Beş yaşındayken yeryüzünün en güzel evine adım atıp hicrete kadar o mübarek evde büyüyen Ali! İlk Müslüman çocuk! Hz. Peygamber’in yardım talebine herkesin susarak karşılık verdiği bir toplulukta henüz on iki yaşındayken ayağa kalkıp, “Sana ben yardım ederim!” diyen sâdık kalp. Hz. Peygamber’le (sas) namaz kılan ilk kişi! Hicrette O’nun yatağına uzanıp düşmanlarını şaşırtan fedai! Hicretten sonra herkesin manevi bir kardeş seçtiği günlerde efendimizin (sas) kendine kardeş seçtiği güzel! Hz. Fâtıma’nın biricik eşi. Hem damadı Peygamber’in (sas) hem sancaktarı. “Bu sancağı öyle bir adama vereceğim ki, Allah (cc) onun eliyle fethi müyesser kılacaktır. O Allah ve Rasûlünü sever, Allah ve Rasûlü de onu sever.” sözünün aslanı. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber’de Resûlullah’ın önünde yükselen kalkan! Mekke fethedildiğinde Kâbe’deki putları kıran muvahhid! Tebük Gazvesi’nde Hz. Peygamber’in (sas) Medine’ye bıraktığı vekil. “Kur’an devadır.” diyen vahiy kâtibi! Hudeybiye anlaşmasında kalemi tutan el!
Evet yıldızlı bir gecede dünyayı azarlayan Ali’ydi. Kırk bin dinar sadaka dağıttığı günlerde karnına açlıktan taş bağlayan Ali! Bir avuç hurma için elleri şişene kadar kuyudan su çeken ve Hz. Peygamber’in evine gidip kazancını paylaşan Ali! Elbisenin eskisini, kalbin yenisini makbul gören, üzerine elbise alabilmek için kılıcını satmak zorunda kalan Ali! “Bu kılıcı kim benden satın alacak? Yerden tohum bitiren Allah’a yemin ederim ki, çok kere bu kılıçla Resûlullah’ın (sas) yüzündeki üzüntüyü giderdim. Şayet giysi alacak param olsaydı kılıcımı satmazdım!” diye yükselen sesiyle, kılıcını değil belki de dünyayı satılığa çıkaran Ali! Zira ona göre dünya, aldatıcı bir yalan, şaşırtıcı bir hayal ve anlamsız bir şiirdi. Mal yığanlar diriyken bile ölü gibilerdi. Ancak dünyaya kalbiyle tutunmayanlar görebilirlerdi bunu. Kalıcı olanı fani olanla satın alırlar, göç için hazırlık yaparlardı. “Ölüme hazırlanın; o size yakındır!” diyordu bu yüzden ve şöyle devam ediyordu sözlerine: “Kendilerine seslenildiğinde uyanan ve dünyanın onlar için yurt olmadığını bilerek onu âhiretle değiştiren bir topluluk olun!”
Hz. Ali böyle diyordu demesine ama dünya da Allah’ın Aslanı’na diş biliyor, âhirete davet edeni susturmak için kölelerine emirler veriyordu. Oklar sadaklarından, kılıçlar kınlarından çıkarılırken, mızraklar kutsalın arkasına saklanıyordu. Oysa bir hac dönüşünde Hz. Peygamber (sas) onun elinden tutup, “Ben kimin dostu isem bu da onun dostudur. Allah’ım! Onu sevenleri sen de sev, ona düşman olanlara sen de düşman ol!” dememiş miydi! Hayber savaşından sonra “Size, kendisine tutunduğunuz takdirde sapmayacağınız birini söyleyeyim mi?” diye sorup sonra onu göstermemiş miydi?Bu Peygamber âşığı ve ilim şehrinin kapısına, vefat ettiğinde kendisini yıkamasını vasiyet etmemiş miydi! İşte Kâinatın Efendisi (sas) Rabb’ine kavuşmuş, amcasının oğlu sevgili Ali (ra) mübarek vücudunun başındaydı. Az önce Resûlullah’ın (sas) yakın akrabalarından Hz. Abbas (ra) ve iki oğluyla, Usame b. Zeyd’in de (ra) bulunduğu yıkama görevi gözyaşlarıyla tamamlanmış, sıra Efendimiz’in kefenlenmesine gelmişti. O kalpleri yerinden oynatan anda şunları söylemişti Ali (ra): “Annem babam sana feda olsun! Başkasının ölümüyle kesilmeyen nübüvvet, göklerin bilgileri ve haberleri senin ölümünle kesildi… Ölüm reddedilemiyor ve uzaklaştırılamıyor. Şayet sabrı emredip üzülmeyi yasaklamasaydın senin için göz pınarlarımızı kuruturduk… Bizi Rabb’inin yanında an ve bizi unutma!”

Hiçbir ölüm Son Peygamber’in (sas) ölümü kadar boşluk bırakmadı dünyada. Hiçbir ayrılık, yalnızlığı bu kadar büyütmedi. O’nu sevenler, O’ndan kalan her sözü ve hatırayı da sevdiler.

Yalnızlıklarının derin mahfazalarına yerleştirdikleri bu emanetlerin üzerine titrediler hep. “CANINDAN ÇOK SEVMEK” onların hayatlarında bir söz değil, bir fiil olarak yer aldı. Bu yüzden hazinelerini aynen korumak istediler. Ona bir şey eklemenin ve ondan bir şey eksiltmenin göğün rahmet kapılarını kapamasından korktular. Kabulü kabulleri, reddi redleriydi. Sağlığındayken huzuruna çıkardıkları meselelerini ölümünden sonra hadislerine götürdüler. Unuttukları bir şey hatırlatıldığı zaman geri adım atmada bir an bile tereddüt etmediler. Tüm zamanları kapsayan nurunda erittiler şüphelerini. Işığın kendi zamanlarına uzanan dallarına tutundular. Her şeyi söylemişti aslında. Biraz dikkat, biraz feraset, biraz basiret, tarihin altın çağına musallat olan bakırdan gölgeleri kovmaya yetecekti.
En büyük yalnızlık, Hz. Peygamber’in (sas) omuzlarındaki yükü önce Hz. Ebu Bekir’e (ra), sonra Hz. Ömer (ra) ve Hz. Osman’a (ra) yüklemiş, onların döneminde kader Hz. Ali’ye (ra) marifet ve ilmin mânâ kürsüsünü ihsan etmişti. Öyle ki Hz. Ömer (ra), “En isabetli hüküm verenimiz Ali idi.” diyor, onun bulunmadığı yerde karşısına zor bir meselenin çıkmasından Allah’a sığınıyordu. Nitekim İslâm tarihi için başlangıç kabul edilen hicrî takvimi de Hz. Ömer’e öneren Ali’ydi. Kendisinden önceki râşid halifelerin başarısında onun ilmî danışmanlığının şüphesiz önemli bir rolü vardı. Zamanının ilim ehline de yol gösteriyor, “İnsanlara anlayacakları şeyleri söyleyiniz,” diyerek ilim ahlâkına altın bir pencere açıyordu. Ona göre kişi anlamadığı şeyin düşmanıydı. Bu yüzden ya ikna edecek bir ilme sahip olmalı ya da inkâra zemin hazırlamamak için susmalıydı. Belki de bu nedenle kılıcının kınında bir hadis sahifesi vardı Hz. Ali’nin (ra). Bilgi ve eylemin bir araya geldiği bu kında savaş hukukuyla ilgili bizzat Peygamber’den (sas) duyduğu hadisleri taşıyordu.
Kader de sonunda halifeliğe taşıdı Ali’yi (ra). Zor bir zamandı çalındığında kapısı. “Beni bırakın, başkasını arayın! Önümüze bir iş çıkacak ki, akılların almayacağı, gönüllerin dayanamayacağı durumları ve renkleri vardır. Emir olmaktansa danışman olmayı yeğlerim. Kimi seçerseniz, ona bîat ederim.” diyerek Hz. Osman’ı (ra) katleden isyancıların halifelik teklifini reddetmişti. Talha (ra) ve Zübeyr (ra) başta olmak üzere diğer sahabîler de kendilerine yapılan halifelik teklifini reddedince, âsiler Medine halkını toplayıp, “İçlerinden birini halifeliğe ikna edemediğiniz takdirde hepsini öldürürüz!” tehdidini savurmuşlar, sonunda Hz. Ali, ümmetin içine düştüğü hassas durumu dikkate alarak halifeliği kabul etmek zorunda kalmıştı.
Beş yıl üç ay sürdü Hz. Ali’nin halifeliği. Öyle büyük imtihanlar geçirdi ki kılıcı kınına girmedi. Hz. Osman’ın katliyle yakılan fitne ateşi büyüdükçe büyüdü, sonunda Hz. Peygamber’in (sas) sevgili eşi Hz. Ayşe (ra) annemizle, ehl-i beytinin gözbebeği Hz. Ali (ra)’yi ne yazık ki bu yangının tam ortasına attı. Oysa Hz. Peygamber (sas) sağlığındayken tehlikenin işaretlerini vermiş, bir gün eşlerine dönüp, “Ne olurdu bilseydim, acaba hanginize Hav’eb köpekleri uluyacak?” demişti. İşte Basra’ya giden ordu Hav’eb Suyu’na varmış ve köpekler ulumaya başlamıştı. Bu sesler Hz. Ayşe’yi (ra) endişelendirmiş, kılavuzdan geçtikleri yerin “Hav’eb Suyu” olduğunu öğrendiğinde feryat ederek, bir ölüm haberi alındığında okunan “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn” ayetini okumuş, sonra “Meğer Hz. Peygamber’in kastettiği benmişim!” diye hayıflanarak devesini çökertmiş, “Aman beni geri çevirin!” diye haykırmıştı. Hz. Ali’den Hz. Osman’ın katillerini bulup cezalandırmasını talep etmek için yola çıkan bu ordunun dağılacağından korkanlar buranın Hav’eb Suyu olmadığına müminlerin annesini ikna etmeye çalışmışlar, öte yandan Hz. Ali’nin (ra) büyük bir orduyla yola çıktığı haberini yayarak yirmi dört saattir yerinden kıpırdamayan ve geri dönmek isteyen Hz. Ayşe’ye rağmen Basra’ya doğru yola koyulmuşlardı.
Aslında Hz. Ali de istemiyordu savaşı. Ordusu Basra’ya varmadan önce maiyetinden el-Ka’ka b. Amr’ı Basra’ya elçi olarak göndermiş, çatışmayı engelleyecek bir çare bulmasını istemişti ondan. el-Ka’ka’nın “Ümmetin birliğini bozmayalım!” önerisi kabul görmüş, yeniden barış ve kardeşlik rüzgârları esmeye başlamıştı. Ancak bu durumdan rahatsız olan biri vardı: İbn Sebe! Zira Müslümanların birleşmeleri kendi sonları anlamına geliyordu. Bu takdirde Hz. Osman’ın katillerinin cezasını bu iki Müslüman grup birlikte verecekti. O yüzden İbn Sebe ve yandaşları çareyi bir gece herkes uyurken Hz. Ayşe tarafına hücum etmekte buldu. Birden fitnenin ateşi tekrar göklere yükseldi. Hz. Ali ve Hz. Ayşe kendi taraflarını yatıştırmaya çalışsalar da buna muvaffak olamadılar. Ve Hz. Ali (ra) son çare olarak atını savaş meydanının ortasına sürüp durdu. Hz. Ayşe’nin saflarında yer alan Hz. Zübeyr’i çağırıp ona Hz. Peygamber’in, Ali’yle Zübeyr arasında meydana gelecek ihtilafta, Zübeyr’in haksız olacağına dair sözünü hatırlattı. Bunun üzerine Zübeyr (ra) savaş meydanından çekildi ve onu gören Hz. Talha da çatışma alanını terk etmeye koyuldu. Ancak tam bu esnada atılan zehirli bir ok Hz. Talha’yı bulmuş, sönmekte olan fitne ateşini yeniden canlandırmıştı. devam edecek....
 
Üst