Ömer Nasuhi Bilmen | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Ömer Nasuhi Bilmen

S

Sidar

Misafir
İlme adanmış bir hayat; Ömer Nasuhi Bilmen


Türkiye Cumhuriyeti’nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olan, zamanının değerli din âlimi Ömer Nasuhi Bilmen, henüz Fatih Camii’nde ve Darüşşafaka’da dersler verdiği yıllarda bile harikulade kabiliyeti ile kendisini tanıtmış hususi bir
fıtrattı. Dinî konularda yazdığı eserleri ile haklı bir üne sahip olan Ömer Nasuhi Bilmen, İstanbul Müftülüğü’ne tayin edildiği tarihten vefatına kadar hem ilmî ve ahlakî ağırlığı hem de samimiyet ve alçakgönüllülüğü ile dinî meselelerde Müslümanların başlıca güven kaynaklarından birisi olmuştur. İslâm’ı özümseyerek hayatına hayat kılmayı başarabilmiş bir yürek olduğu için, hitap ettiği her kesimden insanın sevgisini ve saygısını kazanmıştır.
SÖZLER’LE TANIŞMA

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile Darü’l Hikmet-i İslâmiye’de iken tanışan ve daha o zamanlarda bütün İstanbul ulemasının takdirlerini kazandığını beyan eden Bilmen, Bediüzzaman’ın sohbetlerinde bulunmuş ve o dönemde yazdığı bütün makalelerini okumuştur. Bediüzzaman’ın telif ettiği eserlerden yalnızca Sözler’i tetkik etme imkânı bulduğunu söyleyen Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi şu itirafta bulunmaktadır: “Sözler’i mütalaa ettim, harikulâde bir eserdi. Doğrusu kelam ilminde bir yenilik meydana getirdi. İmanın bütün rükünlerini açıkça ortaya koydu. Cenâb-ı Hak, Müslümanları hiçbir zaman sahipsiz bırakma*mıştır. Her asırda büyük müçtehitler, mücedditler ve mürşitler göndermiştir. Bediüzzaman da o zatlardan birisidir.”

DUA ET DE ŞU TEFSİRİMİ BİTİREYİM

Hayatı boyunca verdiği birbirinden kıymetli eserlerle, hemen her kesimden insanın kitaplıklarını süsleyen Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi hakkında Hekimoğlu İsmail’in anlattığı şu hatıra çok ibretlidir: “İstanbul müftüsü, daha sonra da Diyanet İşleri Başkanı olan Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’ya saygı duyar, ilminden istifade edebilmek için sık sık ziyaretine giderdim. Yine öyle ziyaretlerden birisi çetin bir kış mevsimine rast gelmişti. Kapıyı çaldım içeri girdim. Evin içi dışarısı kadar olmasa da yine de soğuk sayılırdı.


Hocaefendinin bulunduğu odaya girdiğimde gördüğüm manzara beni çok etkilemişti. Zira girdiğim oda hayli büyük, genişçe bir odaydı. Odanın tam ortasında yere serilmiş bir yatak duruyordu. Hocaefendi yatağın içinde kıvrılmış, iki kat olmuş yorganı da sırtına almıştı. Tir tir titriyordu. Üşüdüğü her hâlinden belliydi. O hâline rağmen elinde kâğıt kalem tefsirini tamamlamaya çalışıyordu. “Hocam!” dedim. “Hava soğuk üşüyorsunuz. Şimdi bıraksanız sonra yazarsınız.” Hoca ilim irfan akan gözlerini yaşlı gözlerime dikerek bana hayatım boyunca düstur olacak bir hakikati fısıldadı. “Ömer, evlâdım. Dua et de şu tefsirimi bitireyim de öyle öleyim. Zira benim Allah’tan dileğim budur.” Ömer Nasuhi Bilmen Hoca 90 yaşına kadar yaşamışsa, yazdığı eserlerin ömrü belki 300, belki 500 senedir...”




--------------------------------------------------------------------------------


Ömer Nasuhi Bilmen

Türkiye Cumhuriyeti’nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı ve zamanının değerli din alimlerindendir. 1882 yılında Erzurum’da doğdu. Din eğitimiyle alakalı çeşitli vazifelerde bulunmuştur. Muallimlik, müftülük vazifelerinden sonra 30 Haziran 1960 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilmiştir. Bu vazifesinden bir yıl kadar sonra emekliye ayrılan Bilmen, 13 Ekim 1971 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuştu.

 

efruz

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ağu 2009
Mesajlar
5,170
Puanları
113
Ömer Nasuhi Bilmen (1882 - 1971)



Türkiye Cumhuriyetinin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olan, zamanının değerli din alimlerinden Ömer Nasuhi BİLMEN, 1882 yılında Erzurum'da doğdu. İlk tahsiline Ahmediye Medresesi müderrisi Abdürrezzak İlmî ile Erzurum Müftüsü Müderris Hüseyin Raki Efendilerden okuyarak başladı. 1908 yılında İstanbul'a gelen BİLMEN, Fatih Dersiamlarından Tokatlı Şakir Efendi'nin desrlerine devam etti ve icazet aldı. Daha sonra Medreset'ül Kuzat'a girdi. Burada dört yıl hukuk tahsil etti. 1912 yılında açılan ruus imtihanını da kazandı.

Fatih dersiamları arasına katıldı. Fatih Camiinde, Sahın Medresesinde ve Dar-uş-Şafaka'da dersler veren ve kısa bir zaman içerisinde istidat ve kabiliyeti ile kendisini tanıtan Ö.Nasuhi BİLMEN, ayrıca İstanbul İmam-Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsü'nde usul-i fıkıh ve ilm-i kelam dersleri okuttu. Temyiz Mahkemesi Şer'iyye Dairesi Mümeyyizliğinde de bulundu. 1941 yılında seçimle İstanbul Müftülüğüne tayin oldu.

30 Haziran 1960 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığına getirilen Ömer Nasuhi BİLMEN, bir yıl kadar sonra emekliye ayrıldı ve 13 Ekim 1971 tarihinde Hakkın rahmetine kavuştu.

Dini konularda yazdığı eserleri ile haklı bir ün yapan Ömer Nasuhi BİLMEN'in başlıca eserleri olan "Hukuk-u İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye kamûsu", "Kur'an-ı Kerim'in Meâl-i Âlisi ve Tefsiri" ile "Büyük İslâm İlmihali" yanında yayınlanmış ve yayınlanmamış pek çok eseri bulunmaktadır.
 

helix

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
30 Kas 2009
Mesajlar
45
Puanları
0
Yaş
36
Ömer Nasuhi Bilmen kimdir?Bir Alimin Biyografisi.

Kıymetli Ehl-i Sünnet Alimi: Ömer Nasuhi Bilmen
(1883-1971)




Ömer Nasuhi Bilmen kimdir Ömer Nasuhi Bilmen Hakkinda ( 1883)- (12.10.1971)


1883'te Erzurum'un Salasar köyünde doğdu. Babası Hacı Ahmet Efendi, annesi Muhibe Hanım'dır.Küçük yaştayken babasının vefat etmesi üzerine, Erzurum Ahmediyye Medresesi müderrisi ve nakibüleşraf kaymakamı olan amcası Abdürrezzak İlmi Efendi'nin himayesine girdi. Amcasının ve Erzurum müftüsü Narmanlı Hüseyin Efendi'nin rahle-i tedrisinden geçti.

İki hocası da yakın aralıklarla ölünce, 1908'de İstanbul'a giderek derslerine devam ettiği Fatih dersiamlarından Tokatlı Şakir Efendi'den icazet aldı. Ders Vekaleti'nce açılan imtihanı kazanarak 1912'de dersiâmlık şehadetnâmesi aldı. Bu arada okumakta olduğu Medresetü'l kudat'ı da bitirdi. 1912 yılının eylül ayında Bayezid Medresesi dersiâmı olarak göreve başladı.1913'te Fetvâhâne-i Ali müsevvid mülazımlığına tayin edildi. Bir yıl sonra başmülazımlığa terfi edildi.1915'te Heyet-i Te'lifFiyye üyesi oldu, 1922'de bu dairenin kaldırılması üzerine dersiâmlığa devam etti.

1943'te İstanbul müftülüğüne getirildi.30 Haziran 1960 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olarak atandı ve daha bir yılını bile doldurmadan emekliye ayrıldı.On ay gibi kısa bir sürede görevinden ayrılmasının nedeni, dönemin yöneticilerinin Türkçe ezan ve daha bir çok konuda Diyanet İşleri Başkanlığı'nı politik amaçlarına alet etmek istemesiydi.

Ömer Nasuhi Bilmen de, selefleri gibi dini meseleler konusunda asla taviz vermeyen bir yapıya sahipti. Nitekim, 1960'lı yıllarda dinde reform gerekliliğini savunan ve bunun için çabalayanlara: "Bozulmayan bir dinde reform mu olur" diyor ve İslam'ın ortaya koyduğu iman, ahlak ve hukuk ilkelerinin orjinalliğini, evrenselliğini kendinden beklenen liyakat ve cesaretle savunuyordu.

Uzun memuriyet hayatı boyunca öğretmenlik hizmetinde de bulunan Ömer Nasuhi Bilmen, Darüşşafaka Lisesi'nde yirmi yıla yakın bir süre ahlak ve yurttaşlık dersi okuttu. İstanbul İmam Hatip Okulu'nda ve Yüksek İslam Enstitüsü'nde usul-i fıkıh ve kelam dersleri verdi. Hayatının sonuna kadar ilmi çalışmalarını sürdürdü ve sekiz ciltlik tefsirini emekli olduktan sonra yazdı.

12 Ekim 1971'de İstanbul'da vefat eden Ömer Nasuhi Bilmen Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğine defnedildi.

Ömer Nasuhi Bilmen, İstanbul müftülüğüne tayin edildiği tarihten itibaren vefat edinceye kadar gerek ilmi ve ahlaki otoritesi, gerekse sâmimi dindarlığı ve tevazuu ile dini konularda ülke insanının başlıca güven kaynağı olmuştu. Ehl-i sünnet mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştı. Bunda şüphesiz, yaşadığı sürece aktif politikanın dışında kalmasının da önemli bir rolü vardır. Arapça ve Farsça'yı da çok iyi bilen, Türkçe ile birlikte üç dilde şiir yazabilen Ömer Nasuhi Bilmen, bir ara Fransızca'ya da merak sarınış ve bu dili de tercüme yapabilecek kadar öğrenmişti. Kendisi Erzurum ağzı ile konuştuğu halde eserlerinde kullandığı üslup ağdalı fakat mükemmel denebilecek kadar sağlamdır. Gençliğinde yazdığı Türkçe ve Farsça şiirlerinde de duygu, düşünce ve ölçü açısından oldukça başarılıdır.Hayatının büyük bir kısmını telifle geçiren ve temel islami ilimler alanında çok sayıda eser verdi.

ESERLERİ

*Latin harflerinin kabulünden sonra Türkiye'de İslam hukuku alanında kaleme alınmış ilk ve en muhtevalı eser olan ve o dönemde akademik çevrelerde büyük yankı uyandıran Hukuk-ı Islamiyye ve Islahat-ı Fıkhıyye Kâmûsu; mezhepler arası mukayeseli sistematik bir İslam hukuku kitabıdır.

*Onun Türkiye çapında tanınmasını sağlayan diğer önemli bir eseri de, Büyük İslam İlmihali'dir.

Diğer eserleri;

Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi
Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Tefsiri,
Büyük Tefsir Tarihi,
Kur'an-ı Kerim'den Dersler ve Öğütler,
Sure-i Fethin Türkçe Tefsiri
İ'tilâ-yı İslam ile İstanbul Tarihçesi,
Hikmet Goncaları,
Muvazzah-ı İlm-i Kelâm,
Mülahhas İlm-i Tevhid
Akaid-i-İslamiye,
Yüksek islam Ahlakı,
Dini Bilgiler'dir.

Ömer Nasuhi Bilmen'in ayrıca gençlik
yıllarında Farsça olarak yazıp Türkçe'ye
çevirdiği Nüzhetü'l ervah adlı bir divançesiyle,
İki Şükûfe- i Taaşşuk adlı bir de ,romanı vardır.
 

helix

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
30 Kas 2009
Mesajlar
45
Puanları
0
Yaş
36

Ehl-i Sünnet Alimi: Ömer Nasuhi Bilmen
(1883-1971)

Ünlü tefsir ve fıkıh alimi Ömer Nasuhi Bilmen, gerek ilmi ve ahlaki otoritesi, gerekse samimi dindarlığı ve tevazusu ile dinî konularda Türkiye'de Müslüman halkın başlıca güven kaynağı olmuştur İnançta, ibadet ve ahlâkta Ehl-i Sünnet akidesini, şahsında tam bir başarı ve samimiyetle temsil ettiği için herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştır


Ehl-i Sünnet Mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştır

Şüphesiz bu konuda yaşadığı sürece politikanın dışında kalmasının da önemli rolü vardır Aslında Diyânet İşleri Başkanlığı’ndan on ay gibi kısa bir sürede ayrılmasının gerçek sebebi o günkü yönetimin Türkçe ezan ve benzeri konularda Bilmen’i kendi politik amaçlarına alet etmeye kalkışmasıdır Türkiye’de dinle yakından uzaktan alakası olmayan kimselerin dini tadil için gösterdikleri gayret şayanı hayrettir İşte o günün şartlarında bu görevi kabul etmekle Türkiye’de birçok değişikliği önlemeyi başardı ve bir müddet sonra da vazifesini yapmış bir insanın huzuru içinde emekliliğini isteyerek kendisini daha fazla çalışmaya ve son büyük eseri olan Kur’ân-ı kerîm Tefsiri’ni yazmaya adadı Ömer Nasuhi Bilmen de selefleri gibi dini meseleler söz konusu olunca asla taviz vermeyen br yapıya sahipti

 

Erkam.

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Mar 2007
Mesajlar
8,441
Puanları
83
Ömer Nasuhi Bilmen
Yasin Doğan


1884 yılında Erzurum'un Salasor köyünde dünyaya geldi. Babası zamanın ulemasından Hacı Ahmet Efendi, annesi Muhibe Hanımdır. Dindar bir anne-babanın çocuğu olmanın mükafatı olarak dört yaşında Kur'an-ı Kerim'le tanışır. Bu dostluk Ömer Nasuhi Bilmen'in son nefesini verdiği 12 Ekim 1971 yılına kadar gittikçe artarak sürecektir.
Babasının küçük yaşta vefatı üzerine, Erzurum Ahmediye Medresesi müderrislerinden amcası Abdürrezzak Hilmi Efendi'nin yanında kalmaya başlar, aynı zamanda Erzurum Müftüsü Narmanlızade Hüseyin Haki Efendi'den de dersler alır.
Yirmi yaşına kadar ilimlerinden feyz aldığı bu iki alîmin ölümü üzerine annesiyle kardeşini alarak İstanbul'a gelir ve Fatih Medresesine kaydolur ve Tokatlı Şakir Efendiden ders alır. İki yıl sonra icazet alan Bilmen aynı yıl imtihanla Medrese'til Kuzat'a kaydolur. Burada hukuk ilmi tahsil eden ve sonra ruûs imtihanını da kazanarak Fatih Dersiamları arasına giren Ömer Nasuhi Bilmen 1912 yılında Dar'ülhilafetül Aliye Medresesinde fıkıh müderrisliğine başlar.
Savaş yıllarında Mahkeme-i Temyiz Şeriye Dairesi Heyeti Telifiye azalığına tayin olur.
Sonra Meclisi Tetkikiye Şer'iye azalığına getirilen Bilmen Hoca, Meşihat-ı İslamiye dairesinin meclis tarafından lağvına kadar bu görevini sürdürdü. 1926'da İstanbul Fetvahanesi müsevitliğine, 1943 yılında ise seçimle İstanbul Müftülüğüne getirildi. 1960 yılına kadar bu görevde kalan Ömer Nasuhi Bilmen, Cumhuriyet döneminde müteaddit defalar teklif edilen ve kabul etmediği Diyanet İşleri Başkanlığı'nı bu defa kabul eder ve diyanet işleri başkanı olur.
İslama zarar verebilecek bazı cereyanların gündemde olduğu bir devre onun gibi bilgili ve dirayetli birisinin bu makamda olması ile zararsız atlatıldı. Bir müddet sonra emekliliğini isteyerek başkanlıktan ayrıldı ve kendisini tamamen eser yazımına verdi. Arapça, Farsça ve Fransızcayı ana dili gibi bilen Ömer Nasuhi Bilmen' in belli başlı eserleri arasında Muvazzah İlmi Kelam Dersleri (İlk eseri), Nesayihi Kur'aniyye, Ahlak-ı İslamiye Dersleri, Hukukî İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Büyük Tefsir Tarihi ve Tabakat-ül Müfessirin, Hikmet Gonceleri (500 hadisi şerif), İslam Hukukunda manevi zararların tazmini, Ashab-ı Kîram Hakkında Müslümanların Nezih İtikatları, İlmi Tevhid, Akaidi İslamiyye, Dînî ve Felsefi Ahlak Lügatçesi, son eseri Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri ve Türkiye'de her Müslümanın evinde bulunan Büyük İslam îlmihali sayılabilir.
85 yıllık ömrünü 4 yaşından başlayarak Kur'an'ın hizmetine hasreden ve binlerce talebe yetiştiren son devrin büyük alimi Ömer Nasuhi Bilmen'in ruhu için bir fatiha.

Altınoluk Dergisi
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’dan İki Hatıra
mtur06@hotmail.com



Rıhle Dergisi 8. sayısında muhterem Emin Saraç Hocaefendi ile yapılan röportajı yayımladı.[1]
Dergiyi okuyanlar muttalidir ama ben, ulaşamayan ve okuyamayanlar için kaydadeğer bulduğum iki hatırayı nakletmek istiyorum.
Emin Saraç Hocaefendi, kayınpederi Yekta Efendi’nin, Ömer Nasuhi Bilmen merhumun sırdaşı olduğunu ifade ediyor öncelikle.

Bu vesileyle, kendisi de merhumla görüşme imkânına sahip olmuş.
Ankara dönüşü Bilmen Hoca’yı, kayınpederi ile birlikte karşıladıklarını anlatıyor.
Yer vereceğim iki önemli hatırayı Emin Saraç Hocaefendi’nin ağzından aktaralım:
1- {O zaman İstanbul'da bir patrik vardı. Amerika'dan buraya reis-i cumhurun uçağıyla gelmişti. İstanbul'da Fatih'in türbesi açıldığı zaman o da buradaydı. Türbenin kapısı açılırken Rumca bir konuşma yaptı. Nureddin Topçu da Türkçe bir konuşma yaptı. Fazla kalabalık bir merasim değildi. 40 ya da 50 kişi ancak vardı. Bu Patrik geldiğinde İstanbul müftülüğünü ziyaret etmiş. Aradan bir müddet geçtikten sonra o zamanki İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay: "Efendi hazretleri, bir nezaket ziyareti arz etmez misiniz?" diyor. Ömer Nasuhi Efendi, "O bizim kapımıza gelmekle mükelleftir. Ben onun kapısına gidemem. O bizim kapımızın zimmîsidir" diyor. Aradan bir süre geçtikten sonra vali Gökay tekrar arıyor. Bu arada,

Fahreddin Kerim Gökay namazını kılardı. Ben bunu biliyorum. Abisi sabah namazı için Fatih Camii'ne cemaate gelirdi. Mütedeyyin bir kimseydi. Bunlar Tatardır. Vali Gökay telefonda diyor ki: "Patrik bizi ziyarete gelecek. Siz de teşrif etseniz de bir mülakat hâsıl olsa." Ömer Nasuhi Efendi, "İstanbul valisi olarak zat-ı âlînizi ziyarete gelirim. Lakin resmî müftü kıyafetimle gelmemde bir mahzur var mıdır?" diyor. Bakınız o mütevazı hocaefendi neyi düşünüyor… Vali, "Hayhay efendim, tabii ki gelebilirsiniz" diyor. Ömer Nasuhi Efendi,

kayınpederime, "Senin cübben güzel, iyi bir cübbe. Sen onu bana ver, sarığımı sararım. O şekilde giderim" diyor. Nihayet görüşme zamanı geldiğinde Fikri Efendi'yi (Aksoy) de yanına alarak valiliğe gidiyor. Valilikteki görevlilere "Patrik geldi mi?" diyor. "Hayır, gelmedi" diyorlar. "Öyleyse beni şu kenardaki odalardan birine alın. Patrik geldikten sonra bana haber edersiniz" diyor. Patrik gelince kendisine haber veriliyor. Patrik içeri girip oturduktan sonra

Ömer Nasuhi Efendi kemal-i azamet ve heybetiyle içeri giriyor. Patrik ayağa kalkmak mecburiyetinde kalıyor. Patrikten önce girmesi durumunda bir Müslüman müftü olarak patriğin önünde ayağa kalkma durumuna düşmemek için böyle yapıyor. İşte bizim hocalarımız böyle insanlardı. Bir de şimdiye bakın. Bizim ağalar onların kapısına kadar gidiyorlar ve Ramazan iftarı veriyorlar. Allah aşkına bu nereden çıktı?! Kime ne iftarı veriyorsunuz? İftarla istihza mı ediyoruz? İftar sofrası Allah'ın has kullarının ziyafet-i ilahiye sofrasıdır.}

2- {O zaman Dünya ismiyle bir akşam gazetesi çıkardı. Bir günkü manşeti hiç aklımdan çıkmaz. Büyük puntolarla yazmışlar: “Cemal Gürsel dedi ki: ‘Milletimiz isterse Kur'ân'ını da Türkçe okur.” Meğer o günlerde askerî yönetim Diyanet reisinden Kur'ân'ın Türkçe okunması üzerine bir yazı istemiş. Ömer Nasuhi Efendi bu hadiseden bahsetti. “Bunlar her şeye el uzatmaya başladılar. Bildiklerini de bilmediklerini de söylüyorlar. Benden böyle bir yazı

istediler. Ben de onlara, lazım olan cevabı muhtevi bir yazı yazdım. Söylediklerim hoşlarına gitmedi. Böylece Diyanet riyasetinden ayrılma zamanımızın geldiğini anladım ve ayrıldım” dedi. Ben de, “Aman efendim, lütfetseniz de o yazınızı istinsah etsem” dedim. (Cevaben) ‘500 Hadis’ adlı kitabımda القرآن هو الذكر الحكيم والصراط المستقيمhadis-i şerifiyle ilgili izaha bakarsan orada bulursun. Birkaç satır takdim yazısı dışında oradaki izahı gönderdim” dedi.}

Bir önceki yazım ile ilgili not
“Bir kapak dosyası üzerine mülâhazalar” başlıklı önceki yazıma gelen bazı tepkilerle ilgili kısa bir değerlendirme yapmam gerektiğini düşünüyorum:
Benim ‘herkesi sevme’, ‘herkesi kabullenme’ türünden terkiplere getirdiğim eleştirilerin ve bunları seleflerimizin tavrına göre bir ‘sapma’ olarak niteleyişimin ‘temelsiz’, ‘mesnedsiz’ olduğu yönünde bir yaklaşım söz konusu…


Madem daha önceki anlatımlarla maksat hâsıl olmamış; meseleyi biraz daha ayrıntılı ele almakta fayda var. Bu ayrıntılı ele alış, müstakil bir yazıyı gerektirir ama şimdilik şu kadarını söyleyelim:
İnsanların inançları sebebiyle onları tahkir etmeme, insan onuruna yakışır bir muamele ile muhataplarına yaklaşma, temel insanî haklarını teminat altına alacak düzenlemeler getirme, insan olması hasebiyle saygı gösterme gibi hasletlerle ilgili herhangi bir farklı yaklaşımımız zaten söz konusu değil.

Bir önceki yazımızda da bunu “Elbette kimseye haksızlık edilmiyordu; herkese insanlık onurunun lâyığınca muamele ediliyordu” şeklinde ifade etmiştik.

Ancak, ‘herkesi kabullenme’, ‘herkesi sevme’ türü terkiplerin içinin bugün nasıl doldurulduğuna bakmaksızın yorum yapılmasının da aldatıcı olduğunu düşünüyoruz.
Bu tür nitelemelerden övgüyle söz edeli beri müslümanlığın sâir inanç pozisyonlarından üstün olduğu hakikatinin aşındığının farkında değil miyiz?

Herkesin eşit olduğu, insanların inançlarına göre tasnif edilmemesi gerektiği türünden nevzuhur kabulleri İslâm fıkhı ile refere edebilir misiniz?

“Bize göre hak din İslâm ama onlara göre de Hıristiyanlık!” yüzeyselliği her daim tepesinden aşağı boca edilen; sürekli olarak, sosyal ve toplumsal hayatta inancın bir imtiyaz/ayrıcalık teşkil edemeyeceği tahşidâtına mâruz kalan bir zihne siz –mesela- zımmîlere dâir ahkâmı anlatabileceğinize inanıyor musunuz?

Fazla uzağa gitmenize hâcet yok; çevrenizdeki, yakınınızdaki insanlara bir bakınız; küfre ve tüm tezâhürlerine buğz etme duyarlılığı ne ölçüde diridir acaba sinelerde?
Sokağınıza bir bakınız; müslümanla gayr-ı müslimi ayırabileceğiniz sembollerin varlığından söz edebilecek misiniz?

Her geçen gün bir gayr-ı müslim yordamıyla idâme ettirilmeye doğru yol alan hayatları yaşıyor olmamız sizce de bir ‘mesele’ değil midir?
Müslümanla gayr-ı müslim yaşantıların özdeşleştiği, bunun problem edilmediği bir vasatı idrak ediyor oluşumuzda, küfrü ‘yılan ve çıyan gibi kaçılması gereken’ bir bozukluk olarak görmeyişimizin etkisi yok mu acaba?

“Herkesi sevme, kabul etme farklı bir şey!” diyeceklere de şunu hatırlatmakta fayda var: Zikrettiğimiz bu çerçevenin teşekkülünde, bu ‘mâsum’ yaklaşımların payı olduğunu inkâr edebilir misiniz?

Muhatabının küfrü senin için sorun teşkil etmiyor; bunun neresi normal!?

Herkesi sevmek, herkesi kabul etmek, herkes tarafından sevilmeyi beklemek; bunlar mergub metâ şimdi ama işbu tutum bizleri itirazsız, üstünlüğünü idrakten âciz, itikadî sapmaları sorun etmeyen omurgasız bir pozisyona sürükledi; bunun neresi doğal!?
Biz şunu iddia ediyoruz: Bu tür ‘liberal’, ‘popüler’ ve ‘popülist’ yorumları içselleştirdiğimizden bu yana, İslâmî bir sosyal nizam arzusu, sadece yaşamlarımızdan değil zihinlerimizden de uzaklaşıyor. Biz buna râzı değiliz.

Şartlar gereği hayata hayat kılınamayan Hak Din’in, zihinlerde olsun, yaşanmasını, arzulanmasını önemsiyoruz.
Aksi takdirde, seyrine daldığımız yozlaşmanın katlanarak büyüyeceğinden endişe ediyor, gücümüz yettiğince, kendimizi ve tüm müslümanları bu yeni, ‘janjanlı’, cezbedici ve ‘türedi’ terminolojiden uzak tutmaya gayret ediyoruz.
Üstelik bana bu mevzuda söz düşmez: İnanmayanlar işbu meseleyi bir de “Bin Yılın Müceddidi”nden, İmam-ı Rabbânî’den dinlesinler.
Gerekirse sonra yine konuşuruz!

Murat Türker



[1] Rıhle Dergisi’ne ulaşmak için: R?hle
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Üstadın ismini andığı şahsiyetlerden Fahrettin Kerim Gökay'ın mason olduğunu ,daha önce okumuştum.Acaba yanlışım mı var diye Google amcaya baktım bilgiler doğru çıkıyor.Demek namaz kılan masonlardan.Bu arada Rıhle kalitesinde bir dergi piyasada göremedim.Destek olalım, inşaallah.
 

Nihle

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
5 Ara 2009
Mesajlar
1,981
Puanları
0
Fıkıh adı altında Ömer Nasuhi Bilmen'in kitaplarını bir başkasına değişmem ..
Herşey eski diliyle güzel ve onun anlatımıyla güzel diye düşünüyorum ..

Allah razı olsun bu konu için ..
 
Üst