Nasıl Şeyh Olunur? (Günümüz tarikatlarına dair) | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Nasıl Şeyh Olunur? (Günümüz tarikatlarına dair)

GÖNÜL İKLİMİ

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
13 Haz 2006
Mesajlar
444
Puanları
0
Yaş
43
Web sitesi
beysehiraktuel.blogcu.com
Bir kimse hangi yoldan ve nasıl şeyh olur? Bu soruya verilecek tek
bir cevap yoktur. Çünkü tarih boyunca çeşitli yollardan ve çeşitli
şekillerde irşat makamına ulaşanlar olmuş, zamanla kendiliğinden
tabii bir şekilde irşat ve rehberlik mevkiine gelme faaliyeti, daha
sonra bir takım kurallara, şartlara ve merasimlere bağlanmıştır.

Sûfilik, Hz. Peygamber (sav)-Sahabe ilişkisinden kaynaklandığından,
önce bu noktaya bakmak gerekir. Mü'min olarak Hz. Peygamber (sav)'i
gören, sohbetinde bulunup O (sav)'ndan feyz alanlara sahabe/ashab
denilmesi İslâmî anlamda rûhâni ve mânevî hayatın cemaat halinde Hz.
Peygamber (sav)'in sohbetlerinde yaşanmış olmasındandır.

Buna İslam sırrîliği /mistisizmi ve bâtınîliği/ esoterizmi demekte
bir sakınca yoktur. Hz. Peygamber (sav)'in sohbetinde bulunanlar O
(sav)'nun vahiy alırken geçirdiği vecd ve istiğrak hallerini
görüyor, burcu burcu mânevîyat ve rûhaniyet kokan heyecanlı ve
etkileyici konuşmalarını can kulağı ile dinliyor, hatta bazen bir
bedevi, bazen Dihyetu'l-Kelbî adındaki bir genç sûretine bürünerek
Hz. Peygamber'e gelen Vahiy Meleği Hz. Cebrail (as)'i görüyor, bu ve
benzeri hallerden derin bir şekilde etkileniyor, hisleniyor,
heyecanlanıyor, âdeta kendilerinden geçiyor, bu sûretle Hz.
Peygamber (sav)'in yaşadığı sırrî ve mânevî hayata katılıyor ve
bundan nasib/feyz alıyorlardı. Bu hayatı bu şekilde yaşayarak Hz.
Peygamber (sav) tarafından tâlim ve irşatla görevlendiriliyor,
kabileler arasına gönderiliyorlardı. Bu sahabeler bulundukları
meclislerde, katıldıkları sohbetlerde veya gönderildikleri kavim ve
kabîleler arasında Hz. Peygamber (sav)'in huzurunda yaşadıkları
mânevi hayatı yaşamaya ve yaşatmaya gayret ediyor, bu sûretle dinî
hisler ve heyecanlar Müslümanlar arasında dalga dalga yayılıyordu.

Bazı hadislerde ilim meclislerinin yanında zikir meclislerinin
bulunduğundan bahs edilir.1 Bazı hadislerde Allah'ı zikr etmek üzere
toplanan cemaat üzerine meleklerin gelip kanatlarını gerdiklerinden
bahsedilir.2 Bu ve benzeri hadisler başlangıçtan beri Hz. Peygamber
(sav) örnek alınarak mü'minlerin dinî sohbetler düzenlediklerini, bu
sûretle dinî his ve heyecanları yoğun, derin ve dolu dolu yaşamaya
gayret ettiklerini, sahabeden sonra bu geleneğin ve uygulamanın
tabiine, onlardan da Etbau't-Tabiine intikal ettiğini
göstermektedir. Sûfilerin sohbet meclisleri işte bu geleneğin bir
devamı, açılımı ve şartlara göre geliştirilmiş bir şeklidir. Söz
konusu sohbetlere katılanlar arasında; takva, ilim, kıraat, hitabet
ve taat itibariyle diğerlerine nazaran biraz daha önde olan, biraz
daha fazla göze çarpan, cemaatin önderi ve temsilcisi şeklinde
ortaya çıkıyor; Hoca, âlim ve delil olarak görülüyorlardı. Bunların
bir rehber ve cemaat önderleri şeklinde belirmeleri başka birinden
aldıkları icazete ve hilafete değil, tamamıyla kendi
dindarlıklarına, takvalarına, ihlaslarına, hayırseverliklerine
ilimlerine, şahsî erdem ve yeteneklerine dayanıyordu. "Allah katında
en değerli olanınız takvaca en önde olanınızdır."3 mealindeki âyet
ve benzeri diğer naslar cemaat içinde böyle bir önderin ortaya
çıkmasına yol açıyordu. Siyasi alanda halifelerde aranan nitelik,
ehliyet ve erdem anlayışı şüphesiz ki dindar cemaatlere yansıyordu.

İlk dönem Müslümanlar arasında cemaat önderleri bahsedilen tarzda
tamamıyla serbest, doğal ve kendiliğinden ortaya çıkıyor, önderlerin
kim olacağını onun kişisel meziyet ve yetenekleri belirliyordu. Bu
durumu ilk sufiler arasında açık olarak görmek mümkündür. Bu dönemde
belli bir çevrede ve belli meşrepte olanlar arasında kabul gören,
saygı gören ve örnek alınan zatlar vardır. Bunlara bazen üstat,
bazan imam, bazen delil, bazen sufi, bazen fakir, bazen arif, bazen
da şeyh denirdi. Muhasilye diye bilinen bir sufiler cemaatinin
önderi olan Haris-i Muhasibi vefat ettiğinde (Bkz İbn Hallikan,
vefeatu'l - ayan II, 58) buna rağmen o ünlü bir şeyhti, İbn Hafif,
tasavvuf yolunda uyulması gereken beş kişiden biri olarak O'nu
görüyor ve başkalarına O'nu tavsiye ediyordu. Genellikle Tayfuriye,
Hakimiyye, Kassariye, Sehliye vb. tasavvufi hareketler ve bunların
önderleri de böyle idi.

IV / XI. Asırdan sonra tarikat teşkilatı ve tekke müessesesi
belirgin bir şekilde ortaya çıktıktan sonra müritlik ve şeyhlik de
buna bağlı olarak değişmeye, belli kurallara bağlanmaya başladı.
Kurallarının artması ve önem kazanması neticesinde belli sistemler
ve gelenekler oluştu. Sonuçta şekilcilikten ve merasimlerden mümkün
mertebe uzak kalması gereken şeyh - mürid ilişkisi şekilciliğe ve
merasimciliğe dönüşmeye başladı. Bir dereceye kadar zahirciliğe,
lafızcılığa, kuralcılığa, şekilciliğe ve merasimlere tepki olarak
ortaya çıkan ve öyle olması mahiyetinin de gereği olan tasavvufi
hayatın kendi içinde oluşturduğu kurallara ve merasimlere dönmesi
onu özünden uzaklaştırmaya sebep oldu. Daha sonraki dönemlerde haklı
şikayetlere ve eleştirilere maruz kalan tasavvuftaki şekilcilik ve
merasimcilik böyle başladı. İmam Rabbani son dönem şeyhlik
anlayışından yakınır. Son dönem şeyhleri bir şeyhe bağlanan bir
mürid başka şeyhlerin sohbetinde bulunamaz, onlardan faydalanamaz,
der. Bunu da çatal kazık yere batmaz, sözüyle doğrulamaya
çalışırlar. İmam Rabbani diyor ki: "Bu yolda şeyhlik - müritlik
külah / hırka ve şecere / silsile ile değil, yolu öğretmek ve
öğrenmekle olur. Oysa hırka ve silsile meşayıhın çoğu nezdinde
uyulması gereken bir kural haline gelmiştir. Hatta son şeyhlerin de
Şeyhlik - müritlik hırka ve silsileden ibaret bundan dolayı da onlar
bir müridin birden fazla şeyhi olmasını caiz görmemekte, tarikat
esaslarını öğretenlere şeyh değil, mürşit demekte, şeyhlere
gösterdikleri saygıyı ve bağlılığı tam olarak mürşitlere
göstermemektedirler. Bu da onların koyu bir cehaletin içinde
bulunmalarının ve akılsızlıklarının sonucudur. Bu cahil ve
akılsızlar şeyhlerinin talim şeyhine de, sohbet şeyhine de şeyh
dendiğini bilmiyorlar. O büyük şeyhler bir müridin birden fazla
şeyhi olmasını caiz görürlerdi hatta onlar şu kanaatte idiler:
Talip, manevi gelişmesi için diğer bir şeyhin daha uygun olduğu
kanaatine varırsa, önceki şeyhi hayatta iken bile söz konusu kişiyi
şeyh edinmesi caizdir. Ve bu yüzden eleştirilemez. Hace Nakşibend
bunun caiz olduğu konusunda Buhara ulemasından sağlam bir fetva
almıştı. Bir mürit lüzum görürse hırkayı irade şeyhinden giyer,
tarikatı başka bir şeyhten öğrenir, üçüncü birini de sohbet şeyhi
edinebilir. Ama hırka şeyhi ona bu üçünü birden verebilecekse en
büyük devlet bu olur. Talibin tarikatı birden fazla şeyhten
öğrenmesi de birden fazla şeyhin sohbetinde bulunması da caizdir.
(Mektubat I, 199 İstanbul, 1963) Öyle şeyhler vardır ki kendilerine
sadakatle bağlı olan zeki ve yetenekli müritlerine: "Evladım, benim
sana vereceğim bu kadar, daha fazlası bende yok. Sen daha fazlasına
ehilsin, başka bir şeyhe git, yolun açık olsun." derler ve yetenekli
müritlerin önünü açarlar.

Prof.Dr. Süleyman Uludağ
 

Huzeyme

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
4 Kas 2006
Mesajlar
266
Puanları
0
Bulunduğum yerde; Alim ve İlmi ile amel eden bir şeyh efendi mevut. 100 kadar müridi var şu anda. Hepsi Arapça ilimler tahsil eder durumda.

Yukarıdaki kavramlarla ilgili bir takım sorular yönelttim kendilerine.
Dedi ki: Bir takım batıl ve hatta kişiyi küfre götürecek inanışlarda olan kimseleri duydum. Bunlar falan şeyhe bağlılıklarını ifade ettiler. Bende şeyhlerini aradım. Onlara: Neden bu müritleriniz böyle inanıyor diye sordum.
Onlarda: Biz böyle şeyler söylemiyoruz dediler. Bende: Söylemiyorsunuz ama onların böyle inandıklarını bilmeniz gerek. En azından duymuşsunuzdur bunların yersiz abartılarını, dedim. Sonrada onları bir ulusal veya yerel kanala gidip, orada bu inanışların küfre götürdüğünü, bir şeyh, müridinin 24 saatini gözlem altında tutar, ifadesi Kainatın Allah'tan başka hakimleri olduğunu ima eder, diye halka duyurmamız için davet ettim, diyor.

AMA TEK BİR TANESİ GELMEDİ. diyor.

Saygı ve sevgi ile.
 
Üst