Meyvelerin Taşlarla Başı Dertte | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Meyvelerin Taşlarla Başı Dertte

Tarık

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ara 2006
Mesajlar
66
Puanları
0
Meyve veren ağaçların kaderidir taşlanmak. Allah, bazılarını zaaflarının zebunu yaparak o şeylerin peşinden koştururken, bazılarının ulvî gaye ve ideallerinin peşine de milyonları takarak, onlar vasıtasıyla bütün dünyaya mürebbiyelik, öğretmenlik, üstadlık, mürşitlik yaptırıyor.

Hak dostları her çağın kalbinde o çağın en mükemmel, en gerekli meyvelerini yetiştirmekle görevli. Bu zor ve ilahi görevin yanında mutlaka o kudsî yolun yolcularına engel olmak, yollarına taşlar, dikenler dökmek, her gördüğü yerde, her platformda, çağın bütün iletişim materyallerini kullanarak en ağır şekilde hakaret edip iftiralar atma göreviyle yanıp tutuşanlar da var.

Sanki bu ilahî senaryo gereği aynı çağda, aynı hayatı yaşarken tamamen ters istikametlere doğru koşturan bu iki kutbun mücadelesi dün olduğu gibi, bu günde var. Her Musa'ya bir Firavun, her Hak dostuna bir deccal, her İbrahim'e bir Nemrut'un musallat olması boşuna değil.

Nerede meyve var ise orada mahallenin haylaz çocuklarının taşları da mutlaka var. Ama bu çocuklar şer güçlerin güdümünde bu yüzden neyi taşladıklarını bilmiyorlar. Bilseler belki o taşları kendi nefislerine atacaklar. Ama heyhat ki, eski çağda olduğu gibi yeniçağda da hak ve hakikat temsilcileri sırf bu meyveler yüzünden bir cani gibi kovalanacaklar, iftiraya maruz bırakılacaklar ama bütün bunlara rağmen bu hak yoldan bir teki bile yolundan dönmeyecekler Allah'ın izniyle.

Bu noktada bütün sıkıntılı anlarda insanı ancak gaye ve hedefin kurtaracağına işaret eden Fethullah Gülen Hocaefendi, gayesiz ve hedefsiz mü'minlerin, his ve heyecan yorgunu kimselerin, kendileri tam diri olmadıkları gibi diriliş adına başkalarına bir şey ifade etmelerinin imkânsızlığına dikkati çekerek bunun bağlı olduğu şartı şöyle izah ediyor "Bir kere Allah, Kendisine yürekten yönelen kimseleri ihya edeceği ve bu kimseleri başkalarının dirilişine vesile kılacağı vaadini onların peygamberâne azim ve kararlılığına bağlamıştır. Bunlar, sarsılmayacak bir imana sahip, durdukları yerde hep sağlam duran, sağdan soldan gelen tazyiklere asla aldırmayan, belâ ve musibetler karşısında hiçbir zaman sarsılmayan; aksine çevrelerindekilere karşı her zaman moral kaynağı olan, hizmet ve vazife anında ta ilerilerin ilerisinde bulunan, ücret ve mükâfat takdirlerinde ise gerilerin gerisine çekilerek sessizlik murâkabesine dalan öyle samimiyet âbideleridir ki, Allah özel bir teveccühte bulunacaksa işte bunlara bulunur ve birilerine hayat nefhedecekse onların soluklarıyla eder."
Bütün samimiyetleriyle Allah için koşturan bu insanları bir kenara çekip konuştursanız hepsinden şu "Bunların hiç birisini bizde yapacak güç, kudret yoktu, bunları biz yapmadık, bütün bunlar belki bize rağmen yaptırıldı" ifadelerini duyar ve bunun şükrü içersinde iki büklüm olduklarına şahit olursunuz. Bu asrın itfaiye erlerinin milyonlarca kez itfaiyeci taifesinin içersinde yer aldıkları için gâh gözyaşlarıyla, gâh terleriyle yangınlara müdahale imkânı verdiği için rablerine sonsuz teşekkür içerisindeler. Bir yandan bu yangına koşarken bir yandan da "Allah korusun ya birde adları hürmet duyulan Müslüman isimleri oldukları halde yangın çıkarmakla muvazzaf olanların arasında olsaydık halimiz nice olurdu." diye düşünmekten kendilerini alamazlar, alamazlarda bu tür her düşünceden sonra yeniden kendilerini Rahmeti sonsuzun sinesine atarlar.

Herkes bulunduğu noktada bir söz, bir kelime, bir tebessüm ile bile olsa üzerinize düşeni yaparsa, Allah da bu noktada dört gözle o yardımı bekleyenlere yardımını umulmadık yerden mutlaka gönderecektir.

Peki, ne olacak bu hayatları hep yıkmaya ayarlı insanların durumu? Hep hayırlara ayarlı, ıslaha ayarlı bu insanların ifsat odaklı insanlardan nedir bu çektikleri? Bu konuya da vurgu yapan Fethullah Gülen Hocaefendi "Bütün bu hususların yanında, bu yoldaki hasların hamlardan ayrılması, zalim ve gaddarların da toplumun her kesimi tarafından bilinip tanınması çok önemlidir ve böyle bir ilâhî imhalle her zaman yanılabilen ve yanıltılabilen yığınların bazılarında ehl-i ilhada taraftarlık hissiyle -bu biraz da her şeyin ayân beyan ortaya çıkmamasından kaynaklanır- ba'sü ba'de'l-mevt kahramanlarına karşı tavır almalar olabilir; bu itibarla ak-kara birbirinden ayrılacağı, âlim-âmî herkesin nerede durduğu/duracağı belli olacağı âna kadar herkese bir teemmül fırsatı verilir; dolayısıyla netice de biraz gecikmiş olur." şeklinde bir tespitte bulunuyor. Ve ardından da diriliş erlerinin ne olursa olsun yapmaları gerekenlere şöyle işaret ediyor. "Sebep ne olursa olsun bize, kurallarına göre ve hikmet dairesinde vazifemizi yapıp ötesini Allah'a havale etmek düşer. Her diriliş eri bilmelidir ki, o, Allah ve Resûlü'nün çağrısına icabet ettiği takdirde Cenâb-ı Hak da ona diriliş yollarını gösterecek ve onun dökülüp yollarda kalmasına asla meydan vermeyecektir."

Başımıza gelen her olayda, hayra musallat olan her fanide bir hayır ve bereketin olduğu ifade eden H. Efendi bunu da şu enfes cümleleriyle izah ediyor "Bazen de, her şey yerli yerinde olmasına rağmen diriliş erlerinde tam bir teveccüh olmayabilir; işte böyle bir durumda Cenâb-ı Hak, onları değişik baskı, saldırı ve tazyiklere maruz bırakarak, ızdırar ruh hâletiyle Kendine yönelmeleri ve bir muztar içtenliğiyle O'na içlerini dökmeleri için belli bir süre onların diriliş gayretlerine aynıyla cevap vermez. Bazen de, bu diriliş erleri, şöyle-böyle belli bir kısım dünyevî beklentiler içine girip gönüllerini makam, mansıp, pâye, ikbâl düşüncelerinden arındırıp tam bir hasbîlik ortaya koyamayabilirler; bu açıdan da böyleleri bütün bütün ağyâr mülâhazasından sıyrılıp hâlisâne bir teveccühle O'na yönelecekleri âna kadar diriliş nefhasını da elde edemeyebilirler."

Şimdi iş yeniden bir kere daha Nam-ı Celili Muhammedi'yi dünyanın dört bir yanına götürme azmu cezmu kasdı ile yollara revan olan muhacirlere kalıyor. Öyle görülüyor ki yollar hiçbir devirde olmadığı kadar tehlike ve engellerle dolu. Değil mi ki Rabbimiz bütün şartları bizim niyetimize göre tanzim ediyor. O zaman bize düşen de ihlâs ve samimiyet. Rabbimizin bizi yönelttiği bu diriliş kervanında bize biçilen role göre sadakatle bir hayat yaşamak. Rabbimiz "Siz üzerinize düşeni yapın, ben üzerime düşeni yaparım" buyurmuyor mu?

Abdülkadir Süphandağı
 
Üst