Islam’da ihtiyaç fazlası malın sınırı nedir? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Islam’da ihtiyaç fazlası malın sınırı nedir?

K

Kaçak

Misafir
YAŞAR YEŞİL / ÖZGÜN DURUŞ

İhsan Eliaçık’ın 1982 yılında çevirmen heyeti arasında Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş gibi isimlerin yer aldığı, Suud-i Arabistan Krallığı’nın finansıyla hazırlanan mealde, Bakara suresinin 219. Ayetinin yanlış çevrildiği ile ilgili iddialarına, Hayrettin Karaman’ın verdiği cevaplar var olan bir tartışmayı tekrar gündeme getirdi. “İhtiyaç fazlası mal ve servet” konusunda başlayan tartışmaları, Özgün Duruş olarak biz de konunun uzmanlarına sorarak masaya yatırdık.

R.İhsan Eliaçık, özellikle son yıllarda ezber bozan, sıra dışı yorumları ve tartışma meydana getirecek makaleleriyle kamuoyunun yakından takip ettiği bir isim. Her kesimden geniş bir okuyucu profiline sahip. R.İhsan Eliaçık, yaklaşık 30 yılı aşkın bir süredir düşünce ve yazı hayatına devam ediyor. Eliaçık, ihsaneliacik.org sitesinde yazdığı “Süleyman’ın Mülkü” başlıklı makalesi nedeniyle Prof. Hayrettin Karaman ile bir polemik yaşadı. Eliaçık, Prof. Hayrettin Karaman’ın da içinde bulunduğu altı kişilik heyetin hazırladığı mealde, Bakara Suresi 219. ayetin çevirisini hatalı bularak eleştirdi. Prof. Hayrettin Karaman’da “İ. Eliaçık`ı dikkat, edep ve insafa davet” başlığıyla yazdığı yazıdan sonra, “ihtiyaç fazlası mal” ve “meşru servet” başlığıyla iki köşe yazısı daha yazarak, Eliaçık’ın tespitlerine cevap verdi.

Eliaçık’ın tartışma başlatan eleştirisi şöyle:
“Çevirmen heyeti arasında Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş gibi isimlerin yer aldığı, Suud-i Arabistan Krallığı’nın finansıyla hazırlanan mealde Bakara 219 ayet bakın nasıl çevirilmiş: “Sana iyilikte ne harcayacaklarını sorarlar: ‘Affetmek’ olduğunu söyle.”

(Doğrusu: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını.”)

Hz. İsa’nın “Ey kör kılavuzlar! Ey engerek soyu!” derken ne demek istediği sanırım anlaşılıyor. Kraldan alınan dolarlarla hazırlanan meal işte böyle oluyor. “En kral meal” işte budur! Çiçek, böcek, estetik, metafizik mi diyordunuz? Alın, evire çevire okuyun…”

Prof. Hayrettin Karaman, R.İhsan Eliaçık’ın bu eleştirisine on gün sonra Yeni Şafak gazetesindeki köşesinden cevap verdi. Prof. Karaman, “İ. Eliaçık`ı dikkat, edep ve insafa davet” başlıklı yazısında kendisini şu cümlelerle savundu:
“1982 yılında hocamız Ali Özek, mealde adı geçen beş arkadaşa, acele olarak Kur`an-ı Kerim`e açıklamalı bir meal yazacağız, "Dünya İslam Birliği" bunu bastırıp parasız dağıtacak" dedi, sureleri taksim etti, mümkün olduğu kadar acele olarak gereğini yaptık, A. Özek hoca hariç hiçbirimiz, diğerlerimizin yaptıklarını okuma fırsatı bulamadık. Meal 1982 yılında on bin adet basıldı ve dağıtıldı. Rabıta daha fazla basmak üzere harekete geçince biz itiraz ettik, "mealin tamamını altı kişi okuyalım, gerekli tashihleri yapalım, ondan sonra basılsın" dedik. Bunu da (yeniden okuma, tashih, iyileştirme işini) birkaç defa yaptık.

1985 yılından itibaren bu meal, önce M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı, sonra Diyanet Vakfı tarafından da defalarca basıldı. S. Arabistan`da yapılan baskılar ise milyon nüshaları çok aştı.

Evet, 1982 tarihli baskıda, bir hocamızın yaptığı meal kısmında, İ. Eliaçık`ın naklettiği gibi isabetsiz bir tercüme yapılmıştır. Ama bundan sonraki baskılarda o meal tashih edilmiştir. Buna rağmen yirmi beş yıl önce yapılan hatalı tercümeyi ele alıp diğerlerine bakmadan ağzına geleni söylemek de neyin nesi oluyor!?” dedi.

Karaman, iki makale kaleme alarak cevap verdi
Hayrettin Karaman, Eliaçık’ın suçlamalarına karşı Yeni Şafak gazetesinde “İhtiyaçtan fazla mal” ve “Meşru olan servet” başlıklı iki ayrı makale kaleme aldı. Prof. Karaman, bu makalelerde mal, servet ve mülkiyet gibi konularla ilgili düşüncelerini dile getirdi.

R.İhsan Eliaçık ise bir hafta sonra kendi sitesinden “Hayrettin Karaman’a cevap” başlıklı oldukça uzun makalesiyle Prof. Hayretin Karaman’a yanıt verdi. İşte Eliaçık’ın Prof. Karaman’a verdiği cevap: “Hayrettin Karaman, aynı köşede iki yazı daha yazarak “ihtiyaç fazlası mal” ve “meşru servet” hakkında “söylemlerimize” kendince iyice bir ayar çekmiş!
“Hocaların hocasından” destur alınca bize susmak mı düşüyor? Hayır! Hoca yanılıyor ve okuyucularını da yanıltıyor. Nedense “hocalar” hep mal mülk söz konusu olunca yanılırlar! Mesele basit bir “görüş ayrılığı” değil, bilesiniz. Mesele çok daha derinlerde… Şimdi, yukarıdaki açıklaması sizce makul mü? Yapılan tercümenin “aceleye getirilerek”, “tamamı okunmadan” “isabetsiz”, “hatalı” olduğunu kendisi de söylüyor. Bu iyi…
****
Yaptığınız “aceleye getirmenin” bir masum hata olduğu kanaatinde değilim. 80’li yıllar darbe yıllarıydı. Rabıta örgütü darbeyi “imamların maaşını ödeyerek” de olsa finanse ediyordu. Siz de o meal sebebiyle finans edilmediniz mi? Bunun bir “proje” olduğunu düşünüyorum. En iyimser yorumla buna alet edildiğiniz anlaşılıyor.”

Üst perdeden yapılan bu tartışmanın ana eksenini mal, mülk, mülkiyet, servet ve emek gibi başlıklar oluşturuyor. Aslında burada açığa kavuşturulması gereken konular; ihtiyaçtan fazla mal edinmenin haram olup olmadığı, meşru servetin ne olduğu, özel mülkiyetin sınırlarının ne olduğu, ihtiyaçtan fazlasından kastedilen şeyin ne olduğu gibi meseleler. Amacımız meseleyi kişiselleştirmek değil meselenin bizatihi kendisini konuşmak ve tartışmaktır. Özgün Duruş olarak İslam’da mülk, mülkiyet ve emek gibi konuları masaya yatırdık.


Meşru olan servet
Prof. Hayrettin Karaman
Sahabe devrinden beri İslam`da özel mülkiyetin sınırı konusu tartışılmıştır. Ebu-Zer el-Gıfârî Hazretleri istisna edilirse sahabenin kahir ekseriyeti ve daha sonraki dönemlerin alimlerine göre meşru olan özel mülkiyetin sınırını şöyle belirlemek mümkündür:

1. Başkası temel ihtiyaçlarını temin edememiş olursa, elinde ihtiyacından fazla malı olan kimsenin bu fazladan, o ihtiyacı karşılaması farzdır; karşılamazsa günahkâr olur.

2. Elinde fazla (nisab miktarı) malı olan kimse, şer`an zengin sayılmayan kimselere malının belli miktarını zekat olarak verecektir.

3. Başta cihad vergisi olmak üzere İslam topluluğunun ihtiyacı sebebiyle meşru ululemrin koyduğu vergiler ödenecektir.
4. Bu ödemeler yapıldıktan sonra kişilerin ellerinde bulunan servet, meşru yoldan elde edilmiş olmak şartıyla onların mülküdür, haklarıdır.

5. Müslüman ne kadar zengin olursa olsun malını israf edemez. İsraf Müslümanların örf ve âdetlerine göre bilinir, tespit edilir.

6. Serveti atıl bırakmak, ümmetin ve insanlığın ondan -infak, yatırım, üretim, istihdam gibi yollarla- yararlanmasına engel olmak caiz değildir.

***

Aşağıda mealini ve tefsirini vereceğim ayet, kişilerin ihtiyaçlarından fazla mallarını derhal ona muhtaç olan yoksullara dağıtmalarını ve herkesin eşit derecede mal sahibi veya yoksul olmasını hedeflemiyor. Ekonomi çevrimine sokularak herkesin istifade edebileceği serveti, yoksullar veya toplum ona muhtaç iken "atıl bırakarak stoklamanın" meşru olmadığını ifade ediyor. Elbette elinde ihtiyacından fazlası olan, buna muhtaç olana verecek, ama bu vecibe, yoksulların ihtiyaçları karşılandıktan sonra da fazla mal sahibi olmayı yasaklamıyor.

Bir de "ihtiyaç" kelimesini açmak gerekiyor. Elinde şahsi ve ailevi ihtiyacından fazla malı olan kimseler eğer bununla, "toplumun muhtaç olduğu" ticaret, yatırım ve üretim yapıyorsa, bu fazlayı "ihtiyaç fazlası" olarak değerlendirmek doğru olmaz. Aksi halde dağıtma, herkesin eşit derecede yoksul olmasına, sonunda toplumun bağımsızlığını kaybetmesine sebep olabilir.

Allah teâlâ buyuruyor: "Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele!/ O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı." (Tevbe: 9/34-35)


Mülk ayetlerinin ruhu ve bedeni çarmıha gerildi
R.İhsan Eliaçık / Araştırmacı-Yazar
Benim derdim kimi meallerde özellikle mal, mülk, eşitlik, emek vs. ile ilgili “kralları” yani servet ve iktidar sahiplerini rahatsız edecek ne kadar ayet varsa, ya (güya) neshedilmiş, ya da tevil-tefsir edilerek kuşa çevirilmiş olması…
Hangi birisini sayayım, ne kadar zengini rahatsız edecek ayet varsa tevil ve tefsir yoluyla “sinirleri alınmış”, kuşa çevirilmiş… Bunlara “görüş farklılığı” veya “farklı içtihat” deyip geçebilir miyiz? Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz?

***

Dinî muhayyilede “Süleyman’ın mülkü” efsanesi, nice dindarın, aslında şeytanca telkinden başka bir şey olmayan zenginlik hayalini süslüyor ve buradan meşruiyet alıyor. Öyle ki buradan girilerek, sonsuz zenginlik ve sınırsız servetin “bir kişide” olabileceğine dair cevazlar veriliyor, fetvalar çıkarılıyor. İslam dünyasında zenginlik, şatafat ve debdebeli saray hayatı özlemlerinin hep “Süleyman’ın mülkü” efsanesinden esinlendiğini görüyoruz.

Tarih boyunca sultanlar, krallar ve onların dalkavuk avanesi, hep cariyelerle dolu haremlerde, altın musluklu, gümüş şamdanlı, camdan havuzlu saraylarda “zenginlikle imtihan olunduklarını” söylediler. “Ama…” diye itiraz edenleri “Süleyman’ın mülkü” diyerek susturdular. Saray çöplüklerinde yiyecek arayan yoksul dindarlara ise “Sabredin, huriler sizi bekliyor” dediler. Tabi ki “öldükten sonra, cennette…” Kurdular bir düzen, şeytanca telkinlerle oyalanıp durdular.
Nasıl olsa Ebuzer mezarından çıkamazdı. Peygamberin, Ali’nin mezarına ise beton dökülmüş, üzerine kayalar yığılmıştı, çıkmaları hiç mümkün değildi. Böylesi bir din algısının asırlardır Hindistan’daki kast sisteminin yerini aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İslam, ne yazık ki paramparça yapmak, zırr-u zeber etmek istediği böylesi bir kast (şirk) düzeninin aracısı, onaylayıcısı ve afyon yüzü haline getirildi.

Değil Kur’an’ın, dört kitabın, hatta “İbrahim ve Musa’dan beri söylenegelen” tüm suhufların manası, içeriği, mesajı, çağrısı yani tüm mülk ayetlerinin ruhu ve bedeni adeta çarmıha gerildi, sonra mezara gömüldü, sonra üzerine betonlar döküldü, sonra da üzerlerine kaşâneler dikilip içlerinde tepinildi. Hz. İsa’nın “Peygamberleri hem öldürürsünüz, sonra da üzerlerine türbe dikersiniz” dediği şey bundan başkası değildi. (Matta; 23/19-35)…


Ebuzer’in davranışı ve tarzı tekil kalmıştır

Mustafa İslamoğlu / Araştırmacı-Yazar

Kur`an, mülkiyete bakışta ne sosyalizmin ve marksizmin mülkiyet anlayışını benimser ne de kapitalizmin mülkiyet anlayışını benimser. Bu beşeri ideolojilerin söylemlerinden birini Kur`an`a giydirmeye çalışmayı beyhude bir uğraş olarak görüyorum.

Kur`an, öncelikle muhatabında bir mülkiyet tasavvuru inşa eder. Bunun için de mülkün, mülkiyetin gerçek malikinin Allah olduğunu, servetin insana emanet olduğunu söyler. Onun için de “lâm”ı tahsis ile gelir. "Lehü`l-Mülküs semavati vel ard, Lehü’l-Mülkü ve lehü’l-Hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr" gibi birçok ayet “lâm”ı tahsis ile mülkü Allah`a hasreder.

Bu ne demektir? Müllkün gerçek maliki Allah`tır. Peki, gerçek maliki Allah ise, insan mülk sahibi oluyor. Öldüğü zaman mülkünü miras bırakıyor. Varisleri mirası paylaşıyor. Hatta Kur`an, varislerin mirası nasıl paylaşacağına dair düzenlemeler getiriyor. Mülke taarruz ve tecavüz suç olarak addeliliyor ve ceza görüyor. Onun için de hırsızlık, Kur`an`da cezası belirlenmiş bir cürüm oluyor. Çünkü hırsızlık mülke tecavüzdür. Eğer Kur`an mülkiyeti onaylamasaydı bu gibi düzenlemeleri de yazmazdı zaten. Mülkiyeti onaylamasaydı miras hukuku olmazdı, feraiz olmazdı. Mülkiyeti onaylamasaydı, faiz hakkındaki düzenlemeler olmazdı. Mülkiyeti onaylamasaydı zekât farzı olmazdı.

Zekât vermek için zaten mülkiyeti kabul etmek lazım. Ama bu mutlak mülkiyet değil, mukayyet bir mülkiyet. Yani emanet aslında… Bu mülkiyetin hakiki ismi emanettir. Onun için Kur`an muhatabında servetin emanet olduğu tasavvurunu inşa eder. Servet bir emanettir. Peki, servet emanettir de insan serveti istediği gibi kullanabilir mi? Yani “servetin sınırsızca temerküzü caiz midir?” dediğimiz zaman, Kur`an bu konuda prensipler koyar. Ne der? Servetin temerküzünü engellemek için, "Servet, içinizden zenginlerin arasında dolaşan bir devlete dönüşmesin." Yani servet temerküzü, servetin, iktidarın ve gücün bir yerde temerküzüne Kur`an karşı çıkar. Çünkü bunların temerküz ettiği yerde istibdat ortaya çıkar. Bunların temerküz ettiği yerde Firavunlar, Nemrutlar ortaya çıkar. Dolayısıyla Kur`an bunların temerküzüne mani olmamızı ister, temerküzünü önler.

Yine Kur`an zekâtı emreder. Bu da serveti aynı zamanda kamu enstrümanı görmesinin sebebidir. Neden? Çünkü Kur`an`ın zekât dışında bıraktığı kalemler, üretim kalemleridir. Bu manada üretim kalemleri Allah Rasülünün de beyanıyla zekât dışı bırakılmıştır. Efendimiz, Kur`an`ın zekât emrini adeta şöyle anlamıştır: Âtıl parayla Allah seni kırk yıl yaşatmaz. İsterse bu servet dünyalar dolusu olsun. Kırk yılda sıfıra çıkar. Niye? Âtıl durmayacak, aktif olacak. Yani bu servet çalışacak, üretimde olacak.

Yine faiz yasağı da aslında Kur`an`ın servet tasavvurunun bir boyutunu oluşturur. Zekâtın farz olması neyse, faizin haram olması da tersinden aynı şeydir. Zaten zekâtı farz kılmak, eğer faizi haram kılmayacaksa bir işe yaramaz. Faizin haram kılınmasının arka planında yatan temel saik emeksiz kazançtır. Yani Kur`an emeksiz kazancın kapılarını tıkar. Çünkü günah sektörünü emeksiz kazanç oluşturur. Bir yerde emeksiz bir girdi varsa orada mutlaka çıkacak günah arar. Bulamazsa, günah deliği açar ve oradan çıkar. Onun içindir ki toplum binasını sağlam tutmanın yolu haram girdiyi engellemektir. Haram girdilerin en başında da emeksiz kazanç gelir. Kur`an`ın emeksiz kazancı reddetmesinin temelinde de bu yatar.

Tabi sadece farz ve haram düzeyinde, emir ve nehiy düzeyinde anlaşılmaz Kur`an`ın servet telakkisi. Aynı zamanda teşvikler vardır. O teşviklerin başında "infak" teşviki vardır, tasadduk teşviki vardır. Yani yoksullarla paylaşma... Birçok nafile ibadet de bunun bir parçasıdır. İşte sadakayı fıtrı buna katabilirsiniz, kurbanı buna katabilirsiniz. Bu gibi ibadetler de aslında paylaşma emrinin ve tavsiyesinin birer parçasıdır.

İşte bu çerçevede Bakara Suresinin 219. ayetini ele almak lazım. Kur`an`ın ifadesiyle “kenz” yasaktır. Kenz, biriktirmektir. “Altını ve gümüşü kenz edenler, yani yığınlar ve onu infak etmeyenler...” Yığmak değil burada sadece, yığıp infak etmeyenler... “İşte Allah onlara o altınlarını, gümüşlerini ısıtıp onların ahirette böğürlerine, göğüslerine, sırtlarına damga vuracak, basacak” buyuruyor.

Bu aslında “kenz”in yasaklanmasıdır. Peki, bu bağlamda Bakara 219`u nasıl anlayacağız? Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki affı infak edin. Af nasıl anlaşılmalı? Bugün tartışma aslında buradan doğuyor. Bugünkü tartışmanın merkezinde bu “gulil affe” ibaresinin nasıl anlaşılacağı yatıyor.

Bu ayetle ilgili şunu sormak lazım; ihtiyaçtan fazlasını bu ayet infak etmeyi emir mi ediyor? Bir metin var önümüzde, biz bu metinde Allah`ın muradını anlamaya çalışıyoruz. Ayet, ihtiyaçtan fazlasını vermeyi emir mi ediyor? Kullanılan kelimeye baktığımızda asla kimse bunu söyleyemez. “Gulil affe...” Af, bizim bildiğimiz, kullandığımız “af” kelimesidir. Yani, “ihtiyaçtan fazlasını” diye çevirelim, doğru çeviri budur diyelim. Fakat burada bunu emir mi ediyor? “Af” kelimesi bir kere “affetmekten” gelir. Yani biri size karşı bir haksızlık yapmışsa affetmeniz emredilmez. Allah da affı sever, affedenleri sever, ama tavsiye eder. Bakın kısas ayetinin arkasında, “affederseniz sizin için hayırlı olur” der. Ama affedin demez. Çünkü affedip affetmemek bana kalmış bir şeydir. Affetmeyebilirim de. Affetmezsem hakkımı dünyada da ahirette de talep ederim, bu da anamın ak sütü gibi hakkımdır. Ama “af” burada tavsiye edilmektedir.

İşte burada kelimenin de etimolojisi atlanan ve ıskalanan budur. “İhtiyaçtan fazlasının infakı” tavsiye edilmektedir. Peygamberimiz bu tavsiyeyi yapmıştır. Ömrünün son gününde, altı ya da yedi dirhem para gelmiş onu da Hz. Aişe`ye infak etmek üzere vermiş. O hastalık telaşesi içerisinde o para infak edilememiş. Efendimizin, vefatından saatler önce uğraştığı meseleye bakın. “Onu bana getir” diyor. Yani ayılıyor, bayılıyor, artık vefata saatler kalmış. “Aişe, o dirhemleri bana getir” diyor. Aişe, dirhemleri efendimizin avucuna sayıyor. Efendimiz, o dirhemleri oracıkta Abbas`a veriyor. “Bunları infak edin” diyor ve o anda rahatlıyor.

Efendimiz bu tavsiyeyi yapmıştır. Peki, bunu bir emir olarak algılamış mıdır? Emir olarak algılamış olsaydı, efendimizin vefat etmeden önce sahabenin ihtiyaç fazlası hiçbir şeye sahip olmaması, efendimizin de buna izin vermemesi lazımdı. Oysaki böyle değil. Yani on bin tane köle azad eden sahabe var. Bin tane askeri, Hz. Osman gibi techiz eden sahabe var. Abdurrahman bin Avf gibi, binlerce askerin ihtiyacını karşılayan sahabe var. Bunlar daha efendimiz yaşarken oluyor. Efendimizin borç aldığı sahabeler var. Hakeza borç aldığı gayri müslimler de var. Dolayısıyla sahabenin, daha efendimiz yaşarken ihtiyaç fazlası elindeydi. Bunu böyle anlamak şu demektir; “kira getiren bir şeye sahip olmak haramdır!?.”

Bakara 219`u doğru anlamak lazım. Burada teşvik edilmiştir. Rabbimiz tavsiye etmiştir. Fakat tersi haramdır. Bu da bir emirdir. “İhtiyaç fazlası haramdır” diyecek ne ayetin metlulü ne lafzı ne maksadı ne manası ne Allah Rasulünün uygulaması ne de sahabenin uygulamasında bunu doğrulayıcı asla bir şey göremeyiz.

Allah Rasulünün kişisel tercihini Ebuzer’de görüyoruz. Ebuzer`in tavrı ve tarzı da böyle olmuştur. Şunu söyleyelim; Ebuzer Allah Rasulünün Mekke`den itibaren tedrisat halkasından geçmemiştir. Ebuzer Mekke`de yoktur, yani bir müddet gelmiştir sonra Rasulullah kendi kavmine geri göndermiştir. Çok kısa bir müddet Mekke`de kalmıştır. Ebuzer, Bedir`e katılmamıştır, Uhud`a katılmamıştır.

Ebuzer, Allah Rasulünün yanına geldiğinde kavminden birçok insanın imanına vesile olmuş gelmiştir. Fakat bu manada Ebuzer`in kişisel duruşu bu duruştur. Yani servet dediğimiz şeye kökten karşı olan bir duruştur. Ama bu, onun kişisel duruşu olmuştur. İkinci bir duruş göremiyoruz. Yani Allah Rasulü sahabeyi men etmezken, Ebuzer men etmeye kalkmıştır. Onun için Ebuzer`in davranışı ve tarzı tekil kalmıştır.

Peki, Ebuzer`in bu davranışını ve bu görüşünü bugün biri çıkıp da savunsa ne dieyceğiz? Ebuzerî diyeceğiz. O da Ebuzer yolunda diyeceğiz. Ben İslam yolu üzerindeki bu çizgilerin devam etmesinin birçok hayırlara vesile olduğuna inanıyorum. Onun için bu çizgiyi de birileri savunmalı diyorum. Çünkü bu çizginin de yüreğini teskin ettiği bir insan kitlesi var. Bu çizginin de İslam`ın güzelliğini yüreğine soktuğu bir kitle var. Yani gönlü sosyalizme yakın olanlar, eşitlikçiliğe doğuştan yakın olanlar, bunu bir varoluş problemi haline getiren insanlara verilecek mesajımız da vardır. Bu mesajı da bu çizgi versin diyorum. Fakat bir şartla; hiçbir çizgi kendi savunduğunu, kendi anlayışını mutlaklaştırmasın, diğer anlayışları ötekileştirip şeytanlaştırmasın.


Not:Önümüzdeki sayıda Prof. Hayri Kırbaşoğlu ve Ali Bulaç’ın görüşleri yayınlanacaktır.
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi Hz.lerinden:

İhtiyaç Fazlasını Ver

Kalpler muhabbetle Hakk’a râm olduğunda, zühd hâli başlar. Mal ve servet gözden ve gönülden düşer, ancak Hakk’a yakınlığa vesîle olabildiği nisbette değer kazanır. Allah rızâsını dileyen mü’min, sâde ve gösterişsiz bir hayat yaşayıp kifâyet miktarıyla yetinmeyi bilir ve infâk edebilmenin yollarını arar.

Kur’ân ve Sünnet iklîminde yetişen sahâbe nesli de, fetihler neticesinde Medîne’ye akan ganîmet mallarıyla zenginleşmelerine rağmen, lüks ve saltanata meyletmediler. Mütevâzı yaşantılarını, evlerinin sâde dekorunu değiştirmediler. Gelen malı infâk etmek sûretiyle hakîkî zenginliğin vicdan huzurunu ve gönül saltanatını yaşadılar. Zamanımızın amansız hastalıklarından biri olan aşırı tüketim, oburluk, lüks ve gösteriş, sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı idi. Zîrâ onlar; “yarın nefislerin varacağı konağın kabir olacağı” şuuruyla yaşıyorlardı.

İmam Mâlik Hazretleri, zamanının halîfesine yazdığı bir mektupta der ki:

“Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- on defa haccetti. Benim bildiğime göre yaşantısını kifâyet miktarına indirerek bir hac süresince ancak 12 dinar harcardı. Çadırda değil, ağaç gölgesinde konaklardı. Süt kırbasını boynunda taşırdı. Çarşı pazar dolaşır, oradakilerin hâlini-hatırını sorardı.” (Kâdı İyâz, Tertibü’l-Medârik, s. 271)

Yâni Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- iktisâda riâyet ederek ve kendi ihtiyaçlarında kifâyet miktarıyla yetinerek haccını îfâ ederdi. Böylece malının arta kalanını da infâk ederdi. Zîrâ Cenâb-ı Hak infâkın ölçüsünü “ihtiyacın fazlası”1 olarak beyân etmiştir. Buna göre cömertliğin asgarî ölçüsü, malın fazlasından kendine lâzım olmayanı vermektir.

Bu hususta Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da şöyle buyurmuştur:

Ey Âdemoğlu! İhtiyacından fazla olan malını sadaka olarak vermen senin için iyi; vermemen kötüdür. İhtiyacına yetecek kadarını elinde tutmandan dolayı ayıplanmazsın. İyiliğe, geçimini üstlendiklerinden başla. (Unutma ki) veren el, alan elden üstündür.” (Müslim, Zekât, 97. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd, 32)

Demek ki şahsî harcamalarda “ihtiyaç” miktârını aşmamak, ihtiyaç miktârını da insaf sınırları içerisinde belirlemek ve bu sınırın dışına taşan imkânları infakta değerlendirmek îcâb eder.

Cömertliği Artırma Gayreti

Ahmed bin Ebû Verd -rahmetullâhi aleyh-, Hak dostlarının hâlini şöyle hülâsa eder:

“Üç şey vardır ki, bunlar bir velî kulda arttıkça, güzel hâlleri de artar:

1. Makâmı yükseldikçe, tevâzûsu artar.

2. Ömrü uzadıkça, hizmeti artar.

3. Malı çoğaldıkça, cömertliği artar.”

Hak dostlarından Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Hazretleri de, öyle bir infak heyecanı içindeydi ki, yaptığı hayır ve infakları hiçbir zaman kâfî görmez, çalıştığı iş yerine giderken dolmuşa vereceği parayı bile infâk edebilmek için Karaköy’den Tahtakale’ye kadar yürüyerek giderdi. Yâni kendi ihtiyacından dahî fedâkârlıkta bulunarak infâkını artırmaya çalışırdı.

Zîrâ infâk edilen mal veya imkânlar, ebedî saâdetin sermâyesidirler. Hazret-i Mevlânâ, bu saâdete nâiliyetin yoluna işâret etmek üzere şöyle nasihat eder:

“Bu dünyada yediğin ve içtiğinden bir miktarını hayrın için azalt ki, ileride Kevser havuzunu bulasın. Vefâ toprağına bir yudumcuk döken kişiden, devlet avı nasıl kaçabilir?..”

Bugün de şahsî rahat ve konfordan, evlerin dekorundan ve günlük harcamalardan yapılacak küçük fedâkârlıklarla bile olsa, bu yüce ahlâkı herkes mümkün olduğu kadar yaşamaya çalışmalıdır. Zaten toplumdaki muhtaçların, muzdariplerin, mazlumların hâli, vicdânı olanlar için yeterli bir ibret tablosudur. Bu ibretle hareket eden varlıklı kimseler, kendilerine mahsus bir lüks ve rahatlık arayışından uzak dururlar. Fakat bu hakîkatlerden gâfil kalarak kendileri için aşırı masraf yapanlar, “kendi malım değil mi, istediğim gibi harcarım” düşüncesizliğiyle saçıp savuranlar, Kur’ânî ifâde ile; nankör şeytanın arkadaşlarıdırlar.2

Cimrilik Körlüğü!..

Gerçek bir infâk ehli olabilmek için, ihsan kıvâmında, yâni Cenâb-ı Hakk’ı görürcesine bir kulluk hayatı şarttır. Her zaman ve mekânda ilâhî kudret ve azameti görebilmek, gönül gözünün açık olmasına bağlıdır. Gerçek cömertliğe erebilmek için, yapılan infakların da âhiretteki mükâfâtını görürcesine sağlam bir îman lâzımdır. Bu hakîkati Hazret-i Mevlânâ şöyle dile getirir:

“Hazret-i Peygamber buyurdu ki:

«Kıyâmet gününde verilecek karşılığı iyiden iyiye bilen; bir verdiğine karşılık on verileceğine inanan, her zaman cömertliğini türlü şekilde artırır durur.

Cömertlik, bütün karşılıkları görmektir. Bu yüzdendir ki, cömertlik ümit ve neşe getirir. Ve verdiği şeylerin kaybolduğu korkusunu giderir.»

Cimrilik ise Peygamberimiz’in müjdelediği mükâfatları görmemektir. İnciyi görmek, dalgıcı sevindirir. Bu duruma göre, dünyada hiç kimsenin cimri olmaması gerekir. Çünkü hiç kimse karşılığı olmadıkça oyuna giremez.

Demek ki cömertlik gözden geliyor, elden değil. İş gören gözdür, görüştür. Gözü görenden başkası cimrilikten kurtulmadı.”

Hakîkaten de cimrilik; hem hayatın âkıbeti olan ölüm ve sonrasına karşı bir kalp körlüğüdür, hem de her şeyi yaratıp kullarına lutfeden Rabbimize karşı dehşetli bir nankörlüktür.

Hazret-i Mevlânâ’nın îkâzı ne müthiştir:

“Irmak kıyısında oturup da suyu esirgeyen, ırmağı görmeyen kör bir kişidir.”

Rabbimiz, âyet-i kerîmelerde biz kullarını böyle bir gönül körlüğüne ve nankörlüğe dûçâr olmaktan açıkça îkaz buyurmaktadır:

Size ne oluyor ki, Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mîrâsı Allâh’ındır…” (el-Hadîd, 10)

“…Göklerin ve yerin hazineleri Allâh’a âittir. Fakat münâfıklar bunu anlamazlar.” (el-Münâfikûn, 7)

İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz...” (Muhammed, 38)

Yani kimin mülkünde yaşıyoruz, kimin verdiği rızıkla rızıklanıyoruz ve neticede kimin malını kimden esirgiyoruz?!.

Şüphesiz ki mülkün gerçek sahibi Allah’tır. O bize nîmetlerini emânet olarak veriyor. Kul bir emânetçi ve tasarruf memuru hükmündedir. Fakat tasarrufundan mes’ûl bir memur… Kendisine varlık emânet edilen kul, aynı zamanda yoksulun ve muhtâcın da emânetçisidir. Bu şuura sahip olan, etrâfına bîgâne kalamaz.

İnfâk Et ki Sana da İnfâk Edilsin...

Allâh’ın mahlûkâtına merhamet ve infak, Allâh’a muhabbetin en güzel göstergesi, lutfettiği nîmetlerine karşı da en güzel bir şükür ifâdesidir. Rabbimizin lutuf ve merhametine muhtaç olduğumuz kadar biz de O’nun muhtaç kullarına ve bütün mahlûkâtına karşı cömert ve lutufkâr olmak zorundayız. Zîrâ onlar, bizler için bir imtihan mevzuudurlar.

Hadîs-i kudsîde buyrulur:

Ey Âdemoğlu! İnfâk et ki, sana da infâk edilsin!” (Buhârî, Tevhîd, 35)

Yine bir hadîs-i şerîfte Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyururlar ki:

İnfâk et, sayıp durma, Allah da sana karşı nîmetini sayıp esirger. Paranı çömlekte saklama, Allah da senden saklar.” (Buhârî, Zekât, 21; Müslim, Zekât, 88)

Yâni Allâh’ın râzı olduğu güzel bir mü’min olabilmek için O’nun bize ihsân ettiği gibi, biz de O’nun muhtaç kullarına cömertçe ikrâm etmekle mükellefiz.

Rabbimiz, kalblerimizden îman vecdini, ruhlarımızdan cömertlik neşesini, vicdanlarımızdan infak huzurunu eksik etmesin!

Âmîn...
 
Üst