Islamcılık bitti mi? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Islamcılık bitti mi?

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
İslâmcılık bitti mi?



İslâm’ı, İslâmî hareketleri, bu hareketlerin taleplerini ve geçirdiği evreleri oryantalist perspektiften okuyunca hem ‘İslâmcılık bütün radikal formlarıyla hayattadır’ demek, hem de ‘Artık Post-İslâmizm evresine girdik, İslâmcılık can çekişiyor’, iddiasında bulunmak mümkündür. Bu biraz da iddia sahibinin meşrebine bağlı bir şey.


Post-moderniteden ilhamla geliştirilen Post-İslâmizm kavramı, Müslümanların siyasi taleplerini geri çekmesini ve liberal Batılı değerlere entegre olmasını anlatmak üzere kullanılıyor.

Tunus ve Mısır’daki gelişmeleri anlamak ve anlamlandırmak isteyen kimi yazarlar bu kavramlarla gelişmeleri açıklayabileceklerini sanıyorlar.


Kendi bilimsel teorilerimizi geliştirmediğimiz için Batılıların geliştirdiği teorilerden medet umuyoruz. Kendi kelime ve kavramlarımızla düşünmediğimiz sürece de, özgün analizleri sınırlayan ve zihinleri kodlayan bu terminolojiler dünyasınının esiri olacağız.

Peki, İslâmcılık bitti mi?


Bu soruya cevap verebilmek için İslâmcılığı ortaya çıkaran arkaplanı hatırlatmak gerekmektedir.


“İslâmcılık”, “Panislamizm”e bağlı olarak vücut bulmuş bir akıma ve bu akımın dünya Müslümanlarının içine girdiği krizden nasıl çıkılacağının yol haritasına dair geliştirdiği açılımlara verilen isimdir.


Bu meyanda alanın otoritesi kabûl edilen İsmail Kara; “Benim tesbitlerime göre ‘İslâmcılık’ kelimesi ilk defa Ziya Gökalp tarafından kullanılmıştır. Gökalp aynı anlama gelmek üzere ‘İslâmlaşmak’ ve ‘İslâmlık’ kelimelerini de yazılarında sözkonusu etmiştir” demektedir. (Kara, İsmail, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, (İstanbul: Kitabevi, 3b) c. 1, s.33)


Panislamizm’i ortaya çıkaran şey neyse, İslâmcılığı ortaya çıkaran şey de odur, diyebiliriz. Bunu şöyle özetleyebiliriz:


XVIII-XIX. yüzyıllarda İslam dünyası itikâdi-fikrî-siyasî buhranlar içine girmişti.Sanayi devrimini gerçekleştiren Batı dünyası, maddi ve teknik üstünlük itibariyle İslam dünyasıyla arasına büyük mesafeler koymayı başarmıştı. Bunun bir sonucu olarak bütün İslam dünyası, Batı karşısında askerî başarısızlıklarla sarsılmış, buna bağlı olarak da siyasi, içtimaî çalkantılar yaygınlık kazanmıştı.

1774’te Küçük Kaynarca’yla Osmanlı büyük bir hezimete uğradı, 1789’da Mısır Fransız, 1757’de Bengal ve 1852’de Hint-Pakistan alt kıtası İngiliz hâkimiyetine girdi.Önce sefirler, daha sonra da Batı’da tahsil gören Müslüman aydınların etkisiyle gittikçe artan bir oranda Batı’ya karşı büyük bir hayranlık ve bunun beslediği bir aşağılık duygusu Müslümanlar arasında hâkim olmaya başladı.

Bu ruh hali onları sahip oldukları inançların, yaşama ve düşünme tarzlarının yetersizliği, geçersizliği fikrine götürdü. Bu mağlubiyetlerin ardından “yeniden istikrara kavuşmak, galip devletleri taklit ile mümkündür”fikri bürokrat elit tabaka ve aydınlar arasında ağırlık kazanacaktı. (Bkz. Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, c. 1, s.20)

Mağlubiyetleri, kötü gidişatı, siyasi, sosyal ve psikolojik dağılmayı vs. İslâm’a fatura etmek dinî inanca ve tarihsel gerçeklere aykırı olduğu için dönemin Müslüman âlim ve düşünürleri İslâm dünyasının ekonomik kalkınmasını, siyasi birliğini kurmak üzere çeşitli kurtuluş reçeteleri sundular.

Şimdi sormak gerekir; İslâmcılığı ortaya çıkaran sebepler ortadan kalktı mı yahut Müslümanların talepleri başarıya ulaştı mı ki İslâmcılık bitsin?

Bu taleplerden vazgeçenlerin varlığı bütün Müslümanları bağlar mı?
Bize göre bağlamaz. İslâmî duyarlılığın oluşturduğu taleplerin bittiğini söylemek de gerçeklere aykırıdır. Öyle olsaydı modernite ve İslâm arasında gerginlik de son bulurdu.


Belki şu söylenebilir; 21. yüzyılda insanların siyasi, ictimaî, tüketim alışkanlıkları vs. değiştiği için konjonktüre göre İslâm’ın ruhuna uygun yeni pozisyon almakta sıkıntılar yaşanmaktadır. Ama bu taleplerin bittiği anlamına kesinlikle gelmez.


Serdar Demirel
 

muhammedusame

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
27 Eyl 2010
Mesajlar
233
Puanları
0
Yaş
37
Son yüzyılda ortaya çıkan birçok islami gurup islam devletini kurma iddiasındaydı, fakat sürenin uzaması ve istenilen şeyin kolay olmaması sonucu islam devleti-hilafet düşüncesinden çoğu gurup vazgeçti. Varolan demokratik düzenlerde sitem içi mücadelelere yöneldiler. Bugün Maalesef cihadi oluşumlar dışında ciddi manada islam devleti talebi hiçbir gurup tarafından dillendirilmiyor- hizbut tahriri istisna tutarsak-. İslam devleti talebi olmayan bir harekete islami demek ne kadar doğru olur??
 
K

Kaçak

Misafir
Silahlı eylemin farzı ayn olduğunu kim ilan ediyor ?
Ve bunu ümmetin sırtına kim yüklüyor ?
Ümmet adına konuşacak meşru bir makam var mı dır ?
Gibi sorular çoğaltılabilir ...
 

muhammedusame

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
27 Eyl 2010
Mesajlar
233
Puanları
0
Yaş
37
Cihad dört mezhebin icmasıyla Allah yolunda savaştır. Yani silahla savaş...
Eğer biraz fıkıh kitaplarının cihad bölümlerine bakarsanız cihadın farz-ı ayn olma durumunu öğrenirsiniz.
Alimlerin icmasıyla bir islam beldesi işkal edildiğinde bütün müslümanların o beldeyi almaları üzerlerine farz olur.
Ümmet adına- halife yoksa-ümmetin topraklarını savunan mücahidler konuşur. Eğer ümmet için canınızı ortaya koyamıyorsanız oturur susarsınız.
 

muhammedusame

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
27 Eyl 2010
Mesajlar
233
Puanları
0
Yaş
37
İmam Kurtubi (rahimehullah) şöyle der:
"Top yekûn savaşa çıkma emri düşmanın İslam topraklarının bir kısmını işgal etmesi ya da Müslümanların ülkelerinin içine kadar girmesi durumunda farzı ayn olur Böyle bir durumda ağırlıklı, ağırlıksız, genç yaşı ayırt etmeksizin o bölgede yaşayan herkesin kendi kapasitesi miktarınca cihada çıkması farzdır Babası olan tıpkı babası olmayan gibi ondan izin almadan cihada çıkar Savaşa çıkmaya gücü yeten kim varsa –ister savaşabilecek durumda olsun ister savaşamayacak ancak sadece savaşçıların sayısını artıracak durumda olsun- savaştan geri kalamaz

Şayet o bölge halkı düşmana karşı koyma gücünden aciz durumda kalırsa o bölgeye en yakın ve komşu olan bölgelerdeki kimselerde işgal edilen bölge halkının yükümlülüğüne ortak olarak savaşa çıkması gerekir Ve bu onların düşmana karşı koyabilecek ve kendilerini savunabilecek hale gelinceye kadar devam eder İşgal edilen bölge halkının düşmana karşı zayıf durumda olduğunu bilen ve onlara ulaşarak kendilerine yardım etme imkanı bulabileceğini düşünen herkesin onlarla birlikte savaşması için yanlarına gitmeleri gerekir Çünkü Müslümanların hepsi kendi dışında kalan milletlere karşı tek bir eldirler Düşmanın işgal ettiği bölge halkı düşmana karşı gereken savunmayı yapıp düşmanı saf dışı bıraktığı zaman bu cihad farzı diğerlerinin üzerinden düşer"


Hanefi fıkhının meşhur kaynaklarından olan el-İhtiyar’da şöyle denmektedir: “Düşman İslam toprağına saldırdığında bütün herkese cihad farz olur. O zaman kadın kocasının, köle efendisinin izni olmadan cihada çıkabilir.” (el-Mavsili, el-İhtiyar li Ta’lili’l-Muhtar, C. 4, sh. 118) Kitabın şerhinde de yukarıdaki cümlenin açıklamasıyla ilgili olarak şöyle denmektedir: “Çünkü o durumda cihad farzı ayn olur. Namaz, oruç gibi farzı ayn olan amellerin yerine getirilmesinde ise izne gerek yoktur.”

Cihad Farz-ı Ayn'dır (Şehid Abdulah Azzam)

Ey kardeşlerim! Şüphesiz cihad Endülüs'ün ilk kenti Ferdinand'ın ve İzabella'nın eline düştüğü günden beri takriben 600 seneden beri farz-ı ayndır. Ve tekrar İslâm beldelerinin her karış toprağı kurtarılıp üzerinde la ilahe illALLAH sancağı dalgalanıncaya kadar cihad farz-ı ayn olmaya devam edecektir. Dava Afganistan davası ya da Filistin davası değildir. Her ne kadar bu davalar İslâm'ın önde gelen davalarındansalar da ve her ne kadar Filistin davası İslâm âleminin ilk davası ise de, savaş şu anda Afganistan'da şiddetlenmiştir ve bizler, ALLAH bizimle düşmanlarımız arasında hükmedinceye kadar Afganistan'da savaşacağız. Sonra iş burada bitmiyor. Farz-ı ayn son bulmuyor. Cihad için inşALLAH diğer ücra yerlere geçeceğiz. ALLAH'ın mübarek kıldığı Filistin'e veya başka bir yere geçeceğiz. Ve bu işin arkasını bırakmayıp devamlı sürdüreceğiz. Çünkü cihad farizası namaz ve oruç gibi farz-ı ayndır. Nasıl ki namaz insandan ancak öldüğü zaman sakıt olur ise, cihad farizası da aynı şekilde insan ancak öldüğü zaman düşer. Yine nasıl ki insan aziz ve celil olan yüce ALLAH'ın huzuruna çıkıncaya kadar oruç tutması üzerine farz ise ve sadece hastalık anları müstesna bırakılmış ise, cihad farizası da aynı şekildedir. İnsandan ancak üç mazeret ile sakıt olur. Yüce ALLAH bunu Kur'ân-ı Kerim'inde zikretmiştir:

"(Cihada katılmamaları yüzünden) köre herhangi bir günah yoktur; topala bir günah yoktur; hastaya bir günah yoktur..." (Fetih, 17) İşte yüce ALLAH bu üç kimseyi cihaddan müstesna kılmıştır. Bu üç sınıfın dışındakilere cihad farz-ı ayndır.

Bana bir genç gelerek: "Ben tıp fakültesinde öğrenciyim, filan üniversitedeyim, birinci sınıfı bitirdim" dedi. Üniversitede takdir almış, ailesi içinde saygı gören bir gençti. Dedi ki: "Ben birinci seneyi veya ikinci seneyi bitirdim. Ne dersin? Ben gelip cihada mı katılayım, yoksa tıp fakültesini mi bitireyim?" Ben de ona dedim ki: "Ben Kur'ân ve Sünnet'i taradım. Doktor olana cihad etmemede bir zorluk yoktur" diye bir şey bulamadım. Tıp Fakültesine girmenin kişiyi cihada katılmaması için mazur kalacağını herhangi bir yerde bulamadım. Buna rağmen bir takım insanlar mühendislik fakültesine girmeyi bir gerekçe göstererek cihaddan geri kalmış ve ALLAH yolunda cihada katılmamış olmayabilirler. Bazı insanlar cihadın sadece işsizler için bir ibadet olduğunu zannediyorlar. Suudi Arabistan'da oturma izni alamayan, iş bulamayan yahut polis tarafından kovalanıp kamyonlara yüklenerek çeşitli yerlere götürülen vb. insanlara cihadın farz olduğunu zannederler. Buna mukabil bir şirkete başkanlık yapan veya belli bir müessese açan, hatta bakkal çalıştıran veya basit bir ticaret yapanın cihada gitmesindense, işini yürütmesinin daha evlâ olduğunu zannederler.

Ey kardeşler! Kim ticarethanesini, şirketini, üniversitesini, vazifesini veya bakanlığını hatta başbakanlığını ALLAH yolunda cihad etmeden daha önce görecek olursa onlar yüce Mevlâ'nın şu kelamını çok iyi dinlesin ve kendilerinin ne halde olduklarına karar versinler:

"De ki: babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evler, eğer size ALLAH'tan, Rasulü'nden ve ALLAH yolunda cihaddan daha sevimli geliyorsa, ALLAH'ın emri gelinceye kadar bekleyin. ALLAH, fasıklar güruhuna hidayet etmez." (Tevbe, 24)

"ALLAH'ın emri gelinceye kadar bekleyin..." Ayet-i kerimedeki "bekleyin" ifadesinin manası nedir? Adeta yüce ALLAH birisi için. "Sabret, sana ne yapacağımı ben göstereceğim" demekte ve cezayı zikretmeksizin onu tehdit etmektedir. Bu, tehdidin en şiddetlisidir. Bekle, sana göstereceğim. Ne gösterecektir? ALLAH yolunda cihad etmeyip, savaşa çıkmayan bir kimseye mutlaka ölümünden önce bir musibet gelecektir. O kimsenin kurtulması mümkün değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuşlardır: "Her kim savaşa çıkmadan, savaşa çıkan bir askeri teçhizatlandırmadan ve yine savaşa katılan bir erin aile efradını hayırlı bir şekilde gözetlemeyi üzerine almadan ölecek olursa, ALLAH kıyamet günü gelmeden önce mutlaka onun başına bir felâket getirecektir." (Bkz.İbn Mace.Kit. Cihad)

Âyet-i kerimede: "... ALLAH'ın emri gelinceye kadar bekleyin. ALLAH fasıklar güruhunu hidayete erdirmez" buyrulmaktadır. Böylece cihaddan geri kalanlar için üç türlü ceza zikredilmektedir:

1. Yüce ALLAH'ın indireceği büyük musibet,

2. Yüce ALLAH'ın o kimseye hidayet etmeyeceği,

3. Yüce ALLAH'ın o kimsenin fasıklardan olduğuna şahadet etmesi,"ALLAH fasıklar güruhunu hidayete erdirmez." (tevbe suresi tefsiri- buruc yayınları)

 
Üst