iSLAM SU, iNSAN BALiK | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

iSLAM SU, iNSAN BALiK

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
İslâm Su, İnsan Balık



Akması gerekir, akması doğasında olanın. Zaman akar, su akar, kan akar, hayat, ölüme akar; ölüm ölümsüzlüğe..

Akanlar içinde biri var ki o, varoluşun mayası.

İslamda temel olarak iki çeşit su tanımlaması bulunmakta:

Pis su, temiz su.

Pis su, durağan, kalıcı, necisin bulaşmışlığına karşı korunmasız ve temizleyici özelliği olmayan. Temiz su, akıcı, saf, berrak, necisten korunmalı, temizleyici.

Kainata nizam verenin kaidelerince: İslam su, insan balık mesabesindedir.

Balık sudan ayrılınca çırpınmaya başlar ve ivedilikle suya dönmeye çalışır.
Susuz yaşayamaz! Ancak balık, akıcı, berrak ve yaşamasına elverişli suda hayat bulur.

İslam su derken, oksijensiz, devr-i daimsiz, kuyu suyu kastedilmemiştir.

Hayatın içinde, sevap ta günah da akıcıdır. Zaman aktıkça, ne varsa beraber akar gider menziline ve üstelik yükünden gocunmayan enderlerdendir zaman.

Bahsemevzu suyun mecrası, havzası, yatağı vardır. Allah Teala, saf, berrak ve gürül gürül çağlayan İslam suyunun akması için Kendi takdiri ile sınırlar – yataklar, havzalar- belirlemiştir.

Bu su, taşmaya gelmez , engellemeye de.. Akmaması ise asla mümkün değildir yatağınca. Akamamak, durağanlık, zayıflık onu bozar! Esasında bilinen, anlatılan ve olması gereken İslam böylecedir.

Yaşanılan, yaşandığı zannedilen İslam ise, temiz su tanımından reel hayatta son derece uzaktır maalesef.

İnsan en şerefli varlıktır.

Varlığı O’ndan celle özel bir hediyedir. İnsan balıktır derken de, canlılığını sürdüren, kıpır kıpır, bizzat varlığının muhtaçlığının farkında ve vazifesinde olan kastedilmiştir.

Su ve balık benzetmelerini İslam ve insan odaklı açalım:

Bazımızın hayatında İslam, durağan, akıcılığı kabul etmeyen, derin çukurlarda birikmiş su misalincedir Hayatı zorlaş özelliğe tıran problemler, zamanın ona çizilmiş rotası ve akış havzasında, kuvvetli akıntıların temizleyici özelliği ile yok olup giderken, kuyu suyunda bu hassa maalesef yoktur.

Faraza on kova su kapasiteli ömre sahip insan, tertemiz teslim edilmiş emaneti derin bir kuyuya boşaltır. Bir müddet saflığını korur o su.

Ancak su akmaya meyyaldir, akıntı ister; orjinal yapısının bozulmaması için devr-i daim halinde olması, kimyasal terkibinin bozulmaması içinse oksijen takviyesi gerekir.

Kuyuya boşaltılan sermaye idrak mesabesindeki su, akıcı olmadığı ve koruma tertibatının zayıflığı sebebiyle, bir küçük damla pis olan şey ona bulaştığında, vasfı değişir; bütün temizleyicilik özelliğini kaybeder ve saflığı bozulur. Artık o bir sudur ama istenilen, beğenilen, varlık gayesince kullanılabilen değildir. Bozulmuş ve bozmaya kabiliyetlidir. Akıcı olmadığı ve korunmasız olduğu için pis olan ona musallat oldukça o da bozulur ve son son mide bulandıran, sıkıntı veren, iştah kapatan bir görünüme bürünür. Bu halden suyu tutan kuyu da nasibini alır. Pis suya ev sahipliği yapan, pis kuyu derler ona. Lakin kuyu, sıfatından kurtulabilir, içindeki suyu boşaltarak; ama su kurtulamaz. O görüntü devam ettikçe, pis ve tiksinti vericidir.

Su ile yıkanan temizlenir; ama suyu neyle yıkayıp temizlemek mümkündür?

Küçük bir bakış acısı darlığı suyu kirlenmeye terketmiş ve saflığının bozulmasına sebep olmuştur.

Halbuki on kova su kapasiteli ömür sahibi, emanetini şelaleleri ile, derin yatakları ile meşhur, debisi kuvvetli İslam ırmağına boşaltsa idi, okyanusa ulaşmaya yolu olacak ve pislik tutmayan, tertemiz ve temizleyici vasfı ile akması gereken yere akacaktı. Ne kadar menfi tesir onu bulursa bulsun, akıcı haldeki su, pislik barındırmayacak ve bilakis o haliyle dahi temizleyici haiz olacaktı!

Irmak ta, kuyu da varoluşunda su ile mana bulur.

İslam kuyu suyu değildir, durağanlığı, necisliği kabul etmez, bünyesinde pislik barındırmaz. Pisliğin, anında kimyasını değiştirir, öz varlığına adapte eder. Kuyu, atıllığın, bulanıklığın, kirlenmişligin, korunmasızlığın ve azlığın simgesidir bu minvalde.

Müslüman olmasına rağmen pis su ile dolu kuyulara kendini hapseden ne kadar çok insan vardır ne yazık ki!

Çevresi ile barışık olmayan, başkalarının hataları ile meşgulken, öz varlığının kirlenmesine sebep fiillere kapısını açmış, günahı da sevabı da abartıp, yaşadığı anın gerisinde hayali bir hayatı kabullenmiş, Allah'ın sınırlarını, dininin mecrasını beğenmeyip, kendini sığlığınca bir hazneye kapatmış o kadar çok Müslüman var ki!

Temiz olmayan onları boğmuş!

Kuyu, yutuyor hayatını yudum yudum onun. Küçük küçük milyonlarca kuyuda onar kova su! Bekleşip dururlar bozulmak için ve ne acı ki fayda verme gayesindedirler. Beklentileri birisi kova atacak, suyu çekecek ve ondan faydalanacak!

Halbuki kuyu içindeki kendi kirlenmişliğinin farkında değil; ama dışardakiler kuyunun mahisinden haberdarlar. Yanaşmıyorlar! İslam ırmaktaki su gibidir derken, günah ta sevap ta insan içindir ve hiçbiri biçilen ömür sermayesinin içinde gereksiz değildir; lakin hepsi akıp gitmeli, durmayan ömür içinde, bitmeyen fiil yoktur demek istenildi.

Günahla kirlenmiş su, tevbe kovası ile ırmağa dökülür dökülmez, günahın kimyası değişir.

Sevapla neşve bulmuş bir hayattan çalınan bir kova saf su, bir kuyuya hapsedildiğinde ise, yuvasından ayrılmış, korunmasız küçük bir yavru kuşun, kış vakti don ve ayazın ortasına atılmışlığı gibidir. Kuyuya hapsedilmesiyle, hayatına kıyılmıştır! Madem İslam sudur, akıcı ırmak yatağının refikidir ve vazifesi menziline vasfınca vasıflananı taşımaktır ırmağın:

O halde sevabı ve hatayı abartmadan, ulaşması gerekilene ulaşma adına, akıcı özelliği bütün hassalarının önüne geçmiş ve bu sıfatı gereği üstün bir fazilete sahip ırmağa tabi olmak, ırmakta varlık bulmak lazımdır.

Onun bunun şunun olumsuzluklarını, hatalarını, ırmağın, ırmak yatağının ve okyanusun sahibi temizliyor, terkibini değiştiriyor ve saflaştırıyor da, kendini O’nun yerine koyma gafletine giren insana mı kalmış, bağırsaklarında taşıdığını bile bile varlığı ile böbürlenmek, başkaya tahammül edememek, affedici olmamak, tevbe kovasının içindekini dar kör koyu bulanık kuyuya hapis etmek!

Ve hatasında ısrar ettikçe etmek gibi havsalanın almadığı bir çılgınlığa kanaat etmek!

Hayat akıyor, feza akıyor, zaman akıyor, Irmak akıyor, İslam hedefine akıyor!

Kuyu suyunda, hayat sınırlıdır. Balığın yaşamasına elverişli değildir. Öyleyse kuyunun altını delmeli ve ondaki emaneti ırmağa ulaştırmalıyız biiznillah! Akmaması tabiatına aykırı olanın, kendini dar haznelerde tutması akıl ile bağdaşmaz.! İslamı kuyu suyu gibi görüp, kaideleri olması gereken sınırlar ötesinde değerlendirmeye birkaç misal verelim:

Adam çok kötü, iğrenç birisiydi. Tevbe kovasına bir can çırpınışı ile attı kendini, bekliyor biri onu ırmağa ulaştırsın! - yani Müslümanlar ona sahip çıksın, aralarına alsınlar, cemiyete karışsın! - Olmaz! Herkes onu kendi kuyusuna almaya veya almamaya çalışıyor! Irmak kimin umurunda!

Mecrası, yönü Kabe olan ırmağa su taşıyan her dere son son gücüne, taşıma kapasitesine göre, oraya emanetini Allah'ın izni ile ulaştıracaktır. Bu hakikate burun kıvıran her anlayış, kuyusuna, başka kuyulardan su taşıyan bedbaht ve kibir hastası varlıkların beyinlerinin ürünüdür.
 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
Kişinin aklı, algısıyla pareleldir.

Algı darlığı çekenlerin, akıl iddiaları palavradır.

Algılayamadığımız hiçbir şeyi akledemeyiz.

Dolayısıyla akılda değil mesele,

algıda düğümleniyor.
 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
Türkiye'de dalında ilk yirmi kişiden biri olan bir bilgin anlatıyor:

Ben hep merak ederdim, dinimizde abdest almanın hikmeti nedir ve neden kadınlar tek bir tel görünmeyecek kadar şiddetli ve titiz bir ikazla başlarını örtmeliler?... Nedir bu iki emrin hikmeti?... İslam, insana muhakkak ki faydasi olmayan hiçbir şeyi emretmemiştir. Acaba bu iki konunun benim sahamla ilgili bir yönü olabilir mi fikri ile geniş bir araştırma yaptım.

Bu iki emrin hikmetlerini sorduğum birçok din bilgini bana abdest almanın temizlikle ve başörtüsünün de iffetle ilgili yönlerinden bahsettiler. Halbuki yaptığım araştırmalarda abdest almanın sadece temizlik ile ilgili olmadığını farkettim. Mesela Rasulu muhterem efendimiz, öfkelenmek zamanlarında abdest almayı tavsiye ediyordu ve açıkçası bunun temizlikle ilgili bir yönünü bulamadım. Sonra suyun olmadığı yerlerde toprağa teyemmümle de abdestin olacağı belirtilmişti; bunun da temizlik yönünden bir bağlantısını yakalayamadım. Dolayısıyla temizliğin haricinde abdestin daha başka ve belki de çok daha önemli hikmetleri olmalıydı.


Başörtüsü konusunda da saçın tek teline kadar saklanması gerektiğine dikkat çekiliyordu. böylesine önem verilen bir gizliliğin iffet yönünden başka herhangi bir hikmeti olabilir mi düşüncesi sardı beni. Öyle ya , kadının görünen tek saç telinden tahrik olup, hormonal yapısı harekete geçecek ben çevremde kimseyi tanımıyorum! ve dahası, normal gündelik ilişkilerimizde sokakta, pazarda, heryerde islamın emrettiği tesettüre riayet etmeyen nice kadınlarla bu noktada sürekli içli dışlıyız ve onların şekli şemalatına çoğu zaman dikkat bile etmiyorum şahsen ben... Abartılı bir goruş bildirme olmaksızın, samimi niyetlerimle ifade edeyim ki, bu konuyu sadece iffet " namus " kapsamında değerlendiremedim. Düşündüm bu tam korunmanın başka bir hikmeti olabilir miydi? Neden kadına vucudunu tam bir tesettür ve en dirençli bir korunma ile gizlemesi emredilmişdi?

Kendi sahama döndüm ve araştırdım...

Tesettür ve abdest almakta elektriği farkettim.

İnsanda çeşitli faktorlerin tesiri ile oluşan elektriği.... ve sonuçlarını... bunalım, kızgınlık, sıkıntı, ruh rahatsızlığı .... kısaca birçok arızanın asıl sebebi... Vucudda biriken elektrik, atılmadan rahat edilmeyen elektrik....

Vucutta oluşan ve rahatsızlıklara sebeb olan bu elektriğin boşaltılmasının ise iki yolu var. Su veya toprakla temas....

Bu fiillerle vucudda bütün elektrik yükü anında boşalır. Elektriğin vucuddan boşalması da onun etkisi olan, sinirlilik, bunalım, ruh bozukluğunu giderir ve yerine fıtratta olması gereken sukuneti ve huzuru getirir.

Bütün vucudu tesettürle elektrikten korunan ve fiziki yapı olarak erkekten daha farklı, narin yaratılmış kadının ise, saçını son teline kadar saklaması ile de elektriklenme tamamen engellenmiş oluyor vucudda.... tek bir saç teli dışarda kalsa, harici elektriği otomatik olarak içe çekecek ve hormanal yapıya kadar tesir eden bir iç bozukluğa sebeb olacaktır. Paratoner vazifesi gören o tek saç teli, ummayacağınız dahili arızalara sebeb olacaktır.

Görürsünüz, işyerinde hırçın, sinirli, iç dünyasında huzursuz nice iş kadınını... Araştırmalarım şunu da gösterdi ki, genel olarak ruh yapısı olarak bunalımlı kadınların coğunluğu, başörtüsü emrine aykırı olarak benim ilgili olduğum konu olarak, harici elektrikten vucudunu korumayan kadınlar.... ve bunun doğal sonucu olarak iç yapılarında sürekli bu tarz sıkıntıları yaşıyorlar ve elektirikten korunmadıkları için, bunalım günden güne artıyor ve estetiklerinden, ince ruh narinliklerinden, duygusallıklarından, şefkatlerinden sürekli taviz veriyorlar.

Başörtülü kadınlar genel olarak huzurlu neden?... buna rahibeler de dahil, hemşireler de... şunu gördüm, bu emri uygulayan insanlar evet diğerlerinden genel olarak daha huzurlu bir iç yapıda.. Çünkü vucuda problem yaşatan elektrik yüklenmesi onlarda en az seviyede... Ve özellikle dış dünyada çalışması gereken kadınların bu tabii hastalıktan korunması ve verimli olarak çalışması için muhakkak tesettüre tam dikkat etmesi gerekiyor.

Kadın veya erkek farketmiyor, vucuda harici yolla yüklenen elektriğin giderilmesinin şartı su veya toprak ile yapılacak bir temas... Abdest işte bunun vesilesi.... Günde beş vakit alınan abdest, sistemli olarak hayat boyu devam ederse, vucuda elektrik ile ilgili harici bir zararın gelmesi mümkün değil...

Vucuda elektriğin girmemesi için de en büyük koruma, tesettür.. erkekler için sarık, kadınlar için başörtüsü....

İslam huzur dini... Müslüman her zaman sukunetini koruyan, mantığını kaybetmeyen erdemli insan.... Kadında böşörtüsü, erkekte sarık.. aynı vazifeyi icra ediyor... Elektirikten koruyor insanı bu korunma... Sıkıntılarımızı, problemlerimizi gidermek istiyorsak bizi bizden daha iyi tanıyan ve yarattığı varlığın her yönüne vakıf olan Allah'a güvenelim ve emrlerini muhakkak yerine getirelim.... Her emrin bir hikmeti vardır veya yasağın; ama hikmetlerini bilmesek dahi, uymak noktasındaki gayretimiz, bize sağlıklı, huzurlu bir hayat va'dediyor....
 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
hiç anne üzerine işeyen evladını duvara fırlatır mı?

oysa Allah'ın şefkatinin yanında annenin şefkati de neymiş!

yeter ki bebeğin anneye teslimiyetinden ders çıkaralım...

bebek için:

vursa da, ana anadır; kızsa da ana anadır...

canını yakan o dahi olsa, sığınak kucağıdır.

yaslayıp başını ana kucağına ve

zırıldamaya başlarsa bir, bak o vuran ana, kızan ana, nasıl da 'yavrum' diye kucaklayıveriyor bebeği.

şimdi bilmişizdir Allah'a sığınışın keyfiyetini...
 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
Bilmeyen susabilmeli.

Susan suskunluğunu hazmedebilmeli.

Susana karşı, ukalalık yapmamak erdem sayılmalı.

Söylediğini yapamayan, sukutunu din bilmeli.


Bilen ise yapmadan söyleyememeli.

Yaptığını söyleyen ise sonuç alamazsa, kendini dinin sahibi gibi görüp, malını beğenmeyen müşteriye kızan esnaf tarzı burun kıvırıcı olmamalı.

Dinine saygısı olan, dinini öncelikle ve ivedilikle kendine tebliğ edebilmeli ki dinden nasibsizlere nefes alma imkanı verilebilsin.

Din bu kadar konuşulamamalı herhangi bir ortamda.

Din olabildiğince yaşanmalı.

Müslüman, İslamdan nasibsiz olamamalı, buna müsaade edilmemeli.
 

DaLokay

уüяєкℓєя∂є
İhvan Üyesi
Katılım
13 Tem 2006
Mesajlar
6,392
Puanları
0
Web sitesi
www.youtube.com
söze ne hacet

Bilmeyen susabilmeli.

Susan suskunluğunu hazmedebilmeli.

Susana karşı, ukalalık yapmamak erdem sayılmalı.

Söylediğini yapamayan, sukutunu din bilmeli.


Bilen ise yapmadan söyleyememeli.

Yaptığını söyleyen ise sonuç alamazsa, kendini dinin sahibi gibi görüp, malını beğenmeyen müşteriye kızan esnaf tarzı burun kıvırıcı olmamalı.

Dinine saygısı olan, dinini öncelikle ve ivedilikle kendine tebliğ edebilmeli ki dinden nasibsizlere nefes alma imkanı verilebilsin.

Din bu kadar konuşulamamalı herhangi bir ortamda.

Din olabildiğince yaşanmalı.

Müslüman, İslamdan nasibsiz olamamalı, buna müsaade edilmemeli.
:thinking:
 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
Hicrî 201'de vefat eden, ehli tahkîkin hücceti, Rabbâniyy-ul-Makam, fıkhın büyük alimi İmam Ebû Mahfûz Ma'rûf bin Feyrûz el-Kerhî el-Bağdâdî rahimehullahi Teâlâ diyordu ki:

" Allah bir kula hayrı murad ettiği zaman, ona şeriatle amel etmek kapısını açar; gevşeklik ve tembellik kapılarını kilitler. " Yine diyordu ki:

" Allah bir kula hayrı murad ederse, kendisine şeriatle amel etmek kapısını açar; mücadeleye girme kapısını kilitler. Bir kula şerri murad ettiği zaman, kendisine şeriatle amel etmek kapısını kilitler; mücadeleye girmek kapısını açar. "

Diyordu ki: " Vefânın hakîkati, iç duyguların, gafletin ağır uykusundan ayrılması ve niyet ve emellerin fuzûlî âfatlardan boşalmasıdır. "

Yine diyordu ki: " Allah sana lütuf ve merhametiyle arkadaşlık yapıncaya kadar Kendisi'ne tevekkül et = her işini Kendisi'ne havale et. Ona tevekkül et ki, bütün şikayetlerinin mercei olsun. Ölümü aslâ aklından çıkarma ki, ondan başkası yanında oturmasın. Sana vermiş olduğu belaların şifâsı, onu gizlemendir. İyice inan, insanlar sana hiçbir faideyi dokunduramazlar; bir zararı da dokunduramazlar. Sana veremezler, seni mahrum da edemezler. " bununla tevekkülün hakîkati ne ise onu öğretti.

Ve yine diyor ki: " Dünya dört şeydir: Maldır, konuşmaktır, uykudur, yemektir. Çoğu zamanda mal, haddi aşmaya sebeb olur; konuşmak, hak ve gerçekten alıkoyup meşgul eder; uyku, hak ve gerçeği unutturur; yemekse kalbi sertleştirir. " demek istiyor ki bunlara dikkat etmekle tevekkül gerçekleşiyor.

Serî rahimehullahi Teâlâ diyor ki: " Ben: ' Allah'a itaat edenler, neyle güç bulup itaat ettiler? ' diye Ma'rûf'tan sordum; dedi ki: Dünyaya aid her şeyi kalblerinden çıkarmakla. Şayed onların kalbinde dünyaya aid bir arzu varsa, hiçbir secdeleri sahih olmaz. " zira onlar, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in: " Rabb'ini görürmüşcesine Kendisi'ne ibadet et. " sözündeki ihsan makamındadırlar. Onlar ğayrısini görmezler.

Bir gün Bağdad'da Dicle'nin kenarında oturmuş; bir kayıkta çalgı çalan, def vuran, içki içen gençler geçmiş. Tâbî'lerinden bazıları: " Bunlar şu suda nasıl isyan ediyorlar, gördünüz mü efendim? "

Diğer bazıları: " Onlara beddua yap da, böyleler nehre batsınlar. " demişler.

Bunun üzerine elini semâya kaldırmış: " Ey aşırı derecede sevdiğim ve aşırı derecede Kendisi'nden korktuğum Ma'bud'um! Ey uluların Ulusu! Sen bunlara dünyada böyle ferahlık verdiğin gibi ahirette de onları sevindirmeni Sen'den isterim. " diye dua etmiş.

Tâbî'leri: " Biz sana onlara beddua yap diye istirhamda bulunduk, sen onlara dua ediyorsun. " demişler. Bunun üzerine buyuruyor ki:

" Tabiîdir, Allah Teâlâ dünyada onlara tevbeyi nasib edip kabul ederse, elbette ahirette onları sevindirecektir demektir. ve size hiçbir zararları dokunmaz. "

Yine bir adam yanına gelerek: " Dün gece bana bir erkek evlad doğdu. Bakışınla şereflenmek için ziyaretine geldim. " demiş. Şeyh Ma'rûf: " Hadi burada otur, yüz kere ' Mâşâallâhu kâne ' = " Allah her ne dilerse o olur. diye söyle. " demiş; Adam yüz kereyi tamamlamış, akabinde " Bir yüz daha söyle. " demiş. Böyle böyle beş yüze kadar adama "Mâşâallâhu kâne" söyletmiş. Bitirince, Hicrî 247'de vefat eden Padişah el-Mütevekkil Alallah Ca'fer'in annesinin hizmetçisi oraya girmiş, elinde bir pusula, bir para kesesi bulunuyormuş; demiş ki: " Benim efendi hanım sana selam göndererek bunu hediye etti. Demiştir ki: Bunu miskinlere dağıtsın. "

Şeyh Ma'rûf eline almaksızın hizmetçiye demiş ki:

" Ha şu adama ver. " Hizmetçi:

" Kesenin içinde beş yüz dirhem var, nasıl ona vereyim? " Şeyh Ma'rûf rahimehullahu Teâlâ:

" İşte ona ver. Demin adam beş yüz kere " Mâşâallâhu kâne " söyledi. " Sonra adama dönerek: " Eğer sen daha fazla söyleseydin, daha fazla getirecektik. "

Kaynak: Tabakât-ul Evliyâ'li İbn-il-Mülakkin; Hilyet-ul-Evliyâ; Tabakât-us-Sufiyye lis'Sülemî; Siyer-u A'lâm-in-Nubelâ


İKTİBAS: Tasavvuf ve Tevhîd'de Parlak İnciler Dilârâ yayınları
 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
Hazreti EYYUB

SABIR VE DUA

O Rabbine çağrıda bulundu;

“Bana zarar dokundu, Ey Rabbim sen en merhametli

ve en şefkatlisin”

O Hazreti Eyyub ki


Çok şiddetli bir hastalığa yakalanmış ,hastalığı uzun sürmüş ve dahî çeşitli imtihanlara, musîbetlere maruz kalmıştı..

Fakat tüm musîbetler, O’nu hep sabredici bulmuş ve

SABIR KAHRAMANI ünvanını almıştı.. Sonra imtihan daha da şiddetlenmiş, hastalık o kadar ilerlemişti ki;

Allah’ı anan diline ve kalbine zarar vermeye başlamıştı.

İşte o zaman

Kendi bedenî sağlığı için değil, Allah’ı anmasına zarar gelmemesi için, O’na(celle celaluhu) şu şekilde dua etmişti;


“Rabbi İnnî messeniyedurru ve EnteErhamurrâhimîn”

“Bana zarar dokundu, Ey Rabbim sen en merhametli

ve en şefkatlisin”

Bunun üzerine Allah,

O’nun sabrına ve halis niyetine hürmetle şifa vermişti..

Evet

Hazreti Eyyub böyleydi ya biz?..

Onun maddî hastalığına ve yaralarına karşılık;

Bizim manevî yaralarımız var..

Rûhî ve kalbî hastalıklarımız var..

İçimiz dışımıza, dışımız içimize bir çevrilse;

Hazreti Eyyub’tan daha hastalıklı görüneceğiz..

Çünkü;

İşlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe

Kalp ve ruhumuzda yaralar açıyor..

Hazreti Eyyub’un yaraları,

O’nun kısacık dünyevî hayatını tehdit ediyordu,

Bizim manevî yaralarımız ise;

Sonsuz olan ebedî hayatımızı tehdit ediyor..

İşte bu yüzden Eyyub aleyhisselam’ın duasına

Biz daha çok muhtacız..

O’nun yaralarından çıkan kurtlar,

kalp ve diline zarar vermişler,

Bizim işlediğimiz günahlarsa,

iman mahali olan kalbimize düşen kara lekelerdir..

Evet;

günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra

tâ iman nurunu çıkarıncaya kadar katılaştırıyor..

Kalp karardığı, katılaştığı zaman,

dil de artık Allah’ı zikretmez oluyor..

Kalp, dil, akıl hep birlikte bizi O’ndan uzaklaştırmaya,

O’nu unutturmaya çalışıyorlar..

İşte bu tehlikeye karşı en güzel ilaç; TEVBEDİR

Bil ki;

HER BİR GÜNAH İÇİNDE KÜFRE GİDECEK BİR YOL VAR..

O günah, istiğfar ile çabucak yokedilmezse,

Kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olur, kalbi ısırır..

Mesela;

Utandıracak bir günahı,gizlice işleyen bir insan,

başkasının bunu bilmesinden çok utandığı zaman;

melâikelerin ve ruhânilerin varlığı ona çok ağır gelir..Küçük bir delil görse sarılıp onları inkâra etmeyi arzu eder..

Mesela;

Kendisini cehenneme götürecek

büyük bir günahı işleyen bir adam,

Hemen tevbe edip, ona karşı siper almazsa,

cehennemin tehditlerini işittikçe, bütün ruhuyla cehennemin olmamasını arzu eder..

Ve bu konudaki küçücük bir şüphe,

cehennemi inkar etmek için onu cesaretlendirir..

Hem mesela;

Namaz kılmayan bir adam,

işindeki ufak bir ihmalinde, âmirinden aldığı ikazdan dolayı çok üzülür ve düşünür ki;

bu Kâinâtın Sultanı ona o kadar nimetler vermiştir,

fakat o, O’nun hiçbir emrini yerine getirmemektedir..

Yaptığı tenbellikten ötürü büyük bir sıkıntı duyar ve kararmış kalbiyle düşünür;

“Keşke bu namaz ve diğer emirler olmasaydı.”

Ve bu arzudan,- Allah korusun- O’nu inkar cür’eti ve O’na karşı düşmanlık duygusu uyanır..

En ufak bir delil bulduğunda ona yapışır

ve büyük bir HELÂKET kapısı ona açılır..

işte o bedbaht bilmiyor ki;

sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul etmiştir..

EVET

HER BİR GÜNAH İÇİNDE KÜFRE GİDECEK BİR YOL VAR..

İnsanız..

Ateşler içinde yaşıyoruz..

Günahlar dört yanımızı çevirmiş,

Biz O’nun duasına, O Hazretten daha çok muhtacız..

Günde en azından yüz kez söylesek yeridir;

“Rabbi İnnî messeniyedurru ve EnteErhamurrâhimîn”

“Bana zarar dokundu,

Ey Rabbim sen en merhametli ve en şefkatlisin

Kaynak; Risale-i Nur / Lem’alar / 2. Lem’a

monaroza kaleminden
 

efsun hayal

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 Mar 2007
Mesajlar
1,175
Puanları
0
ilk yazıyı okuma vaktimde bugünmüş..

"İslam su, insan balık; suya gir, kurtul"

istifademizin ziyade olmasını diliyorum; hem sudan, hem de balıktan..

Rahman razı olsun abi.

vesselam..
 
Üst