İnsanlar Nefİs MÜcadelesİnde ÜÇ Kisima Ayrilirlar

akifturker

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
10 Eki 2006
Mesajlar
20
Puanları
0
Yaş
36
İnsan kendi nefsiyle sürekli bir mücadele içinde bulunur. Sonunda ya nefsini yenen veya ona yenilir. Yahut da ölünceye kadar bu mücadele devam eder. Bu savaş, bazen onun lehine bazen de aleyhine olur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Nefse ve onu şekillendirene, ona iyilik ve kötülük kabiliyetini ilham edene and olsun ki, nefsini temizleyen iflah olmuş, onu fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır." (Şems, 9-10)

Hz. Peygamber (s.a.v) de bu hususa işaret ederek şöyle buyuruyor:
"Fitneler, kalplere tıpkı hasır çubukları gibi dal dal arz olunur. Artık onlar hangi kalplere işlerse o kalpte siyah bir leke meydana gelir. Hangi kalp, onları kabul etmezse o kalpte de beyaz bir nokta meydana gelir. Böylece iki çeşit kalp meydana gelir. Bu kalplerden biri, cilalı taş gibi bembeyazdır ve ona hiçbir fitne zarar vermez. Ötekine gelince; o, alaca siyahtır. Ne bir iyiliği tanrı ne de bir kötülüğe karşı çıkar. Yalnız içine işleyen hevâ ve hevesini bilir." (Müslim: İman, 231)


İnsanlar Nefis Savaşında Üç Sınıfa Ayrılırlar

1. Bir kısım insanlar nefsanî arzularına yenilmişlerdir.

Böylece dünyaya ve dünya malına meyletmişlerdir. Bunlar, Allah'ı (c.c) unutan, Allah (c.c) da onlara kendisini unutturmuş olduğu kâfirlerle onların planlarını tatbik eden kimselerdir. Allah (c.c) onları, Kur'ân'da şu sözüyle tarif ediyor:
"Ey Muhammed! Hevâ ve hevesini tanrı edinen, bilgisi olduğu halde Allah'ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği; gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Allah'ın saptırdığı kimseye O'ndan başka kim doğru yolu gösterecek, düşünmez misiniz?" (Câsiye, 23)

2. Bir sınıf da nefisleriyle cihad ediyor ve nefsânî arzularını yenmeye uğraşıyorlar. Bazen arzularını yeniyor, bazen de hezimete uğruyorlar. Bazen günah işliyorlar, sonra da tevbe ediyorlar. Allah'a (c.c) isyan ediyorlar, sonra pişman oluyorlar ve Allah'tan (c.c) günahlarının bağışlanmasını diliyorlar.
"Ve onlar, bir kötülük yaptıkları ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar bile bile yaptıklarında ısrar etmezler." (Âl-i İmrân, 135)
Hz. Peygamber (s.a v) şu hadisiyle bunlara işaret etmiştir: "İnsanoğlundan her biri hatalıdır ve hatalıların iyileri tevbe edenlerdir." (Tirmizî: Kıyâmet, 49)
Aynı manada Vehb b. Münebbih'ten (r.a) şöyle rivayet edilmiştir:
"Günün birinde,şeytan Yahya b. Zekeriyye (a.s) ile karşılaştı. Yahya (a.s) ona dedi ki -Size göre insanlar, mizaç bakımından kaç kısma ayrılır? Bana bildir. iblis ona şöyle cevap verdi -İnsanlardan bir sınıf, senin gibi mâsumdurlar. Biz onlara hiçbir şey yapamıyoruz. ikici sınıf ise, çocuklarınızın elindeki toplar gibidir. Onlar fıtne bakımından biri geride bırakırlar. Üçüncü sınıf ise bize karşı en kuvvetli olan sınıftır. Biz onlardan birine yöneliriz nihayet ondan ihtiyacımızı elde ederiz (yani onu yoldan çıkarırız.) Sonra o, tevbeye sığınır. Böylece ondan elde ettiğimiz şeyi tevbe ile hükümüz kılar. Ondan ne ümidimizi keseriz ne de ihtiyacımızı elde edebiliriz."
Nefis Savaşında Başarılı Olmanın Temel Unsurlan Kalp: Kalp, canlı, yumuşak (doğru), temiz, sert ve parlak bir organdır. Ali b. Ebî Tâlib (k.v) kalbi tarif ederken şöyle demiştir:
"Yüce Allah'ın yeryüzünde kapları vardır. Bu kapları, kalplerdir. Allah katında en sevimli olan kalpler en katı, en temiz ve en yumuşak kalplerdir. Sonra bu sözlerini açıklayarak şöyle dedi: -Yani dinî konularda en katı olan kalpler, inançta en temiz olan kalpler ve müslüman kardeşlerine karşı en yumuşak olan kalplerdir."
Başka bir sözünde şöyle demiştir:
"Mü'minin kalbi temizdir. Onda parlayan bir kandil vardı. Kâfırin kalbi ise siyahtır. Ters çevrilmiştir." (İbni Mâce: Zühd, 33)
Kur'ân'ı Kerîm mü'minlerin kalplerini tasvir ederek şöyle diyor:
"Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı zaman kalpleri titrer. Kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır." (Enfâl, 3)
Kâfirlerin kalplerini tasvir ederken de şöyle buyurur: "Gerçek şudur ki, yalnız gözler kör olmaz fakat göğüslerdeki kalpler de körelir." (Hacc, 46)
Başka bir âyette;
"Bunlar Kur'ân'ı düşünmezler mi? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var? (ki hiçbir hakikat göğüslerine girmiyor.)" buyuruluyor. (Muhammed, 24)
Akıl insanın; anlama, kavrama, iyi ve kötüyü, hayır ve şerri, hak ve batılı birbirinden ayırma kabiliyetine ve Allah'a (c.c) yaklaşmaya, O'nun yücelik ve kuvvetini anlamaya sebep olan ilimlerden faydalanma kabiliyetine akıl denir. Bu tarif, yüce Allah'ın (c.c) şu âyetinden çıkarılmıştır.
"Allah'ın kulları arasında ancak bilginler, Allah'tan gereğince korkar." (Fatır, 28)
Hz. Peygamber (s.a.v) akıl nimetinin kıymetini şu hadisiyle işaret etmiştir:
"Allah yarattığı şeyler içinde akıl kadar kıymetli bir şey yaratmamıştır." (Tirmizi)
Ve Hz. Ali'ye:
"İnsanlar, çeşitli iyilikler yaparak Allah'a yaklaştıklarında sen de aklınla Allah'a yaklaş." buyurmuştur.
Diğer bir hadisinde:
"Hiçbir adam sahibine doğru yolu gösteren ve onu yok olmaktan koruyan akıl (ilim) gibi bir fazilet elde edememiştir." buyurmuştur. (Camiu's-Sağir: II, 143)

Bundan dolayı İslâm, insanlan, ilim ve bilgiyi ögrenmeye ve dinde fakih olmaya teşvik etmiştir ki, akıl bu bilgilerin yardımıyla iyi ve kötüyü, hak ile bâtılı birbirinden ayıracak kabiliyete sahip olsun. Hz. Peygamber (s.a.v) bu hususta şöyle buyurmuştur:
Allah bir kimseye hayır vermek dilerse onu dinde fakih kılar." (Müslim: İmâre, 175)
Başka bir hadiste ise şöyle buyurmuştur:
"Alimin, âbide üstünlüğü, benim ashabımdan en küpük derecede olana karşı üstünlüğüm gibidir." (Tirmiıi: him, 19)
Bütün bunlar, ilmin kıymetli olması ve imanın ruhun derinliklerine kadar işlemesindeki etkisi ile insana bu kainatın gerçeklerini öğretmeye vesile olmasından dolayıdır.
Mü'minin aklı, iyiyi kötüden, helali haramdan ve şeriatın emrettigi şeylerle, yasakladığı şeyleri birbirinden aylırabilecek bir kabiliyete sahiptir. Mü'min, ince bir perde arkasında Allah'ın (c.c) kendisine bağışladığı hidayet nuru ile bunlara bakar.
"Allah'ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz." (Nûr, 40)
Akıl nurunu ise, ancak, günah işlemek, günah işlemeye devam etmek, onları açıkça işlemek ve onlardan tevbe etmemek söndürür.
Hz. Peygamber (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Kim bir günah işlerse aklının bir kısmı kendisinden ayrılır ve bu aklı ebediyyen ona dönmez."
Diğer bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
"Eğer şeytanlar insanoğullarının kalpleri etrafında dolanmasaydı, onlar, göklerin ve yerlerin saltanatına göz dikeceklerdi." (Ahmed b. Hanbel: II, 353)
Enes b. Malik'ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Ben yolda bir kadınla karşılaşmış ve göz ucuyla ona bakmış, güzelliğini etraflıca süzmüş olduğum halde Osman b. Ajjan'ın (r.a) huzuruna girdim. İçeri girdiğimde
"Osman, şöyle dedi: -Birini, zina izleri gözlerinde olduğu halde içeri giriyor. Mahrem olmayan kadına bakmanın göz zinası olduğunu bilmez misiniz? Ya tevbe edeceksin veya seni cezalandıracağım. Ben, Şöyle dedim: -Peygamber'den sonra vahiy var mıdır? O: -Vahiy yoktur, dedi. Fakat akli, delil ve doğru çıkan çabuk sezme kabiliyeti vardır, dedi."
Ruhî Yenilginin Belirtileri
İnsanın kalbi öldüğü veya katılaştığı, akıl nuru söndüğü ve saptığı zaman ve o şeytanla yaptığı savaşta yenilgiye uğradığında özellikle onun ruhuna açılan kötülük kapıları çoğalır ve şeytan insanoğlunun vücudunda kan gibi dolaşır.
İnsanın dayanma gücü ortadan kalktığı ve ruhî bağışıklığı kırıldığı zaman, şeytan onun arkadaşı olur.
"Şeytan onların kalplerine hakim olmuş, onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur." (Mücadele, 19)
Şu âyet-i kerîme de bu konuya işaret etmektedir: "(Şeytan): - Öyle ise, beni azdırdığın için and olsun ki, Sen'in doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağtm, sonra onların önlerinden, arkalartndan, sag ve sollarından onlara sokulacağım ve çoğunu Sana şükredenlerden bulamayacaksın, dedi." (A'râf, 17)
Yenilgiye uğrayan kimselerin yakalandıklan en tehlikeli hastalık, vesveseye düşme hastalığıdır. Şeytan, onları Allah'ın (c.c) yolundan çevirmek için hayatlarıyla ilgili işlerin hepsinde, onların kalbine vesvese sokar. Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Doğrusu şeytan, değişik metodlarla insanın yolunu kesmiştir. İslâmiyet yolunda insanın önünü kesmiş ve ona şöyle demiştir. Nasıl olur da sen müslüman olup kendi dinini ve ecdadının dinini terk edersin? İnsanoğlu ona itaat etmemiş ve müslüman olşmuştur. Sonra hicret yolunda insanın önünü kesmiş ve ona şöyle demiştir. - Sen göç mü ediyorsun? İnsanoğlu ona uymamış ve göç etmiştir. Sonra cihad yolunda onun önünü kesmiş ve ona şöyle demiştir. - Harb, can ve malın yok olmasına sebep olduğu halde sen nasıl cihad ediyorsun? Sen savaşırsan ölürsün, başkaları karınla evlenir ve varislerin malını paylaşırlar. İnsanoğlu şeytana itaat etmemiş ve cihad etmiştir."
Sonra Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Kim Şeytana uymaz ve böyle hareket ederse, sonra bu uğurda ölürse böyle kimsenin cennete girmesine müsaade etmek Allah'ın üzerine hak olur." (Nesâî: Cihad, 19)
Şayet okuyucu kardeşim aşağıdaki âyetin tefsirinde zikredilen şeytan ile İsrailoğulları'ndan olan Rahib'in hikayesine müracaat edip onu okursa ne güzel olur:
Yahudileri kandıran münafıkların durumu da tıpkı Şeytanın durumuna benzer ki, o insana inkar et, dedi. İnsan inkar edince de 'Ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım' dedi." (Haşr, 16)
 
Üst