İman Ve İslam

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#1
بســـم الله الرحمن الرحيم

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Hamd yalnız Allah'adır. Kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan Rasûlullah'a da salât ve selâm olsun.

Şeyhül'İslâm Ahmed b. Teymiyye der ki:

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Hamd yalnız Allah'adır. O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın doğru yola ilettiğini kimse saptıramaz. Saptırdığı kimseyi de kimse doğruya iletemez. Şehadet ederiz ki, Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilâh yoktur. O tektir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederiz ki, Muhammed Allah'ın kulu ve rasulüdür. Allah'ım! Ona ve aile halkına salât ve selâm olsun.


" İman" ve " İslâm " kelimelerinin kapsamına dinin tümü girmektedir. "İman ve İslâm'ın hakikati" konusunda insanların sözleri, tartışmaları ve bu konudaki birbirini tutmaz iddiaları pek çoktur. Bu konuda ciltlerle kitap yazılmıştır. Bu alandaki anlaşmazlıklar ise, bütün taifeler arasında, Haricîlerin çıktığı zamandan beri devam etmektedir.

Bizler burada şanı yüce Allah'ın buyruklarından anlaşılanlar ile birlikte, Peygamber (s.a.v)'in sözlerinden anlaşılanları kaydedeceğiz. Böylece mü'min, bizzat Allah'ın ve Rasûlünün kelâmından hareketle bir noktaya ulaşmış olur. Zaten maksat budur. O bakımdan ilke olarak insanların bu konudaki görüş ayrılıklarından söz etmeyeceğiz. Bu konudaki -sadece Allah ve Rasûlünün kelamından anlaşılanları açıklamak sadedinde- anlaşmazlık noktalarını Allah'a ve Rasûlüne havale etmenin daha hayırlı, sonuç itibariyle daha güzel, dünya ve âhirette de âkibet itibariyle daha iyi olduğunu belirtecek açıklamaları kaydedeceğiz.

Bundan sonra açıklamalarımıza şöyle başlayabiliriz. Peygamber (s.a.v) Cibrîl hadisi diye bilinen (Buhari, İman, 37; Tefsir, Sure, 31; Müslim, İman, 1, 5, 7; Nesaî, İman, 5, 6) hadis-i şeriflerinde, "İslâm" ile "İman" ve "İhsan"ın ad olduğu şeyler arasında fark gözeterek şöyle buyurmuştur:

"İslâm, Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasulü olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, oruç tutman ve ona yol bulabildiğin takdirde, Beytullah'ı haccetmendir."

Yine Hz. Peygamber:

"İman:Allah'a, meleklerine, kitaplarına, rasüllerine, ahiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere iman etmendir" buyurmuştur.

Aradaki fark, yalnız Müslim tarafından rivayet edilen Hz. Ömer hadisi (Müslim, İman, 1) ile, Buhârî ile Müslim tarafından ittifakla rivayet edilen Ebu Hureyre hadisinde (Buhârî, İman, 37) zikredilmiş bulunmaktadır. Her iki hadiste de, Cebrail'in bedevi bir insan kılığında gelerek peygambere soru sorduğundan söz edilmektedir.

İbn Ömer'in meşhur hadisinde de İslâm, bu şekilde açıklanmış bulunmaktadır:

" İslâm, beş şey üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve rasülü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beytullah'ı haccetmek ve Ramazan ayı orucunu tutmak." (Buhârî, İman, 11, 2; Müslim, İman, 19-22; Tirmizî, İman, 3; Nesai, İman, 13 )

Cibril hadisi de, İslâm'ın "beş temel üzerinde kurulu olduğu" nu açıklamaktadır. Bu ise İslâm'ın kendisidir ve yapılan bina, üzerinde bina yapılan esastan farklı değildir.

Aksine Peygamber (s.a.v) dini üç derece kılmıştır:

1 - Bunun en üstünü ihsan,

2 - Ortası iman,

3 - Onun altı ise İslâm'dır.

Her ihsan sahibi mü'min ve her mü'min de müslümandır. Fakat her mü'min ihsan sahibi olmadığı gibi, her müslüman da mü'min değildir.

Nitekim diğer hadis-i şeriflerde görüleceği üzere, buna ilişkin açıklamalar yapılacaktır. Hammad b. Zeyd'in Ebû Eyyûb'dan, onun Ebû Kilâbe'den, onun Şam halkından bir kişiden, onun da babasından, babasının da Peygamber (s.a.v)'dan rivayetine göre, Hz. Peygamber ona:

"İslâm'a gir, esenliğe kavuşursun" demiş, o da:

" Peki İslâm nedir? " diye sorunca Hz. Peygamber de şu cevabı vermiştir:

" Kalbini Yüce Allah'a teslim etmen, insanların da elinden ve dilinden esenliğe kavuşup kurtulmalarıdır."

O, "Peki İslâm'ın hangisi daha faziletlidir" diye sorunca, Hz. Peygamber;

" İman'dır " diye cevap vermiştir.

Bu sefer: " İman nedir? " diye sormuş; Peygamber de şöyle buyurmuştur:

"Allah'a, meleklerine, rasüllerine, kitaplarına ve ölümden sonra dirilmeye iman etmendir."

"Peki, imanın hangisi daha faziletlidir?" diye sorunca, Hz. Peygamber;

"Hicrettir" buyurmuştur.

"Hicret nedir?" sorusuna:

"Kötülüğü terketmektir" cevabını vermiştir.

"Hicretin hangisi daha faziletlidir?" sorusuna

"Cihad'dır" diye cevap vermişdir.

"Cihad nedir?" diye sorunca:

"Kâfirlerle karşılaşman halinde, onlarla cihad etmen veya savaşman, bununla birlikte ganimet konusunda hırsızlık yapmaman ve korkmamandır."

Daha sonra Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"İki amel vardır ki, bunlar - benzerleri ile amel edeninki müstesna - bütün amellerin en faziletlisidir."

Bu sözlerini üç defa tekrarladıktan sonra şöyle devam etti:

" Bunlar mebrûr, hac veya umredir."

Hadisi İmam Ahmed ile Muhammed b. Nasr el-Mervezî rivayet etmiştir.

İşte bundan dolayı " Dört Mertebe" zikredilerek şöyle buyurulmuştur:

" Müslüman, diğer müslümanların dilinden ve elinden selâmette olduğu kimsedir. Mü'min ise, insanların, kanları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir. Muhacir, kötülüklerden uzak duran kimsedir. Mücahid de Allah rızası için kendi nefsine karşı cihad edendir."

Bu hadisi şerif Peygamber (s.a.v)'den Abdullah b. Amr'ın Fedâle b. Ubeyd'in ve başkalarının ceyyid bir isnadı ile rivayet edilmiştir. Bu hadis Sünen'lerde ve bir kısmı da Buhârî ile Müslim'de yer almaktadır.

Peygamber (s.a.v), birkaç yoldan rivayet edildiğine göre, şöyle buyurmuştur:

" Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden selâmette oldukları kimsedir." (Buhârî, iman, 5; Müslim, iman, 64-66)

" Mü'min de insanların kanlarından ve mallarından yana güven duydukları kimsedir." (Tirmizî, iman, 12; Nesaî, iman, 8)

Bilindiği gibi kanlar ve mallar konusunda kendisine güven duyulan bir kimsenin dilinden ve elinden müslümanlar hiçbir zarar görmezler. Eğer bu açıdan, onların o kimseden yana esenlikte olmaları söz konusu olmasaydı, ona güven beslemezlerdi. Ubeyd b. Umeyr'in Amr b. Abse'den rivayet ettiği hadiste de durum böyledir.

Yine Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr'in babası ve dedesine dayandırarak rivayet ettiği hadise göre, Rasûlullah (s.a.v)'a şöyle sorulmuştur:

"İslâm nedir?" O:

"Yemek yedirmek ve güzel söz söylemektir" buyurmuştur,

"iman nedir?" diye sorulunca da:

"Hoşgörü ve sabırdır" buyurmuş,

"Müslümanlığı açısından inananların en üstünü kimdir?" diye sorulunca da:

"Müslümanların dilinden ve elinden güvende oldukları, zarar görmedikleri kimsedir" buyurmuştur,

iman itibariyle mü'minlerin en faziletlisi hangisidir? sorusu üzerine de:

"Ahlâkı en güzel olandır" buyurmuştur.

"En faziletli hicret hangisidir?" diye sorulması üzerine:

"Allah'ın kendisine haram kıldığı şeyden uzak duranın yaptığı iştir" cevabını vermiştir.

"En faziletli namaz hangisidir?" sorusuna:

"Duası uzun olandır" buyurmuştur.

"En faziletli sadaka hangisidir?" şeklindeki soruya:

"Az bir mala sahip olduğu halde verilendir" buyurmuştur.

"En faziletli cihad hangisidir?" sorusuna:

"Mal ve nefsinle cihad edip atının kesilmesi ve senin de kanının akıtılmasıdır." buyurmuştur.

"En faziletli an hangisidir?" sorusuna da:

"Bitmeye yüz tutmuş gecenin karanlığıdır" buyurmuştur." (Ebû Dâvûd, Vitr, 12)

Bilindiği gibi bütün bunlar biri diğerinden üstün birtakım mertebelerdir. Çünkü muhacirin mü'min olması kaçınılmaz olduğu gibi, mücahidin de öyle olması kaçınılmazdır. Bu bakımdan:

"İman hoşgörü ve sabırdır" derken İslâm hakkında da:

"Yemek yedirmek ve güzel söz söylemektir" buyurmuştur. Bunların birincisi, ikincisini gerektirir. Çünkü hoşgörüyü huy edinmiş kimse -birincisinin hilâfına- bunu yapar, insan bazen, hoşgörü ve sabır gibi bir ahlakî özelliğe sahip olmamakla birlikte, kendisini zorlayarak bu nitelikleri uygulayabilir. Yine hadisi şerifte Hz. Peygamber:

"Müslümanların en faziletlisi, diğer müslümanların dilinden ve elinden zarar görmediği kimsedir" buyurduğu gibi:

"Mü'minlerin iman bakımından en üstünleri, ahlâkı en güzel olanlandır" buyurmuştur, ikincinin, birincisini kapsadığı da bilinen bir şeydir. Çünkü bunları, ahlâkı güzel olanlar yapar.

Hasan Basri'ye, ahlâk güzelliğinin ne olduğu sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir:

"Çokça hayır yapmak, başkalarına eziyetten uzak durmak ve güleryüz göstermektir."

O halde başkalarına eziyet vermekten uzak durmak, güzel ahlâkın özelliklerinden biridir.

Peygamber (s.a.v)'in, zahiri amelleri iman kapsamı içinde değerlendirdiğine ilişkin sahih hadis-i şerifler gelecektir. Buna örnek olarak onun şu buyruklarını gösterebiliriz:

"İman yetmiş küsur şubedir. En üstünü "la ilahe illallah" sözü; en aşağısı ise yolda gidip gelenlere rahatsızlık veren şeyleri kaldırmaktır" (Müslim, İman, 57, 58; Buhârî, İman, 3; Ebû Dâvûd, Sünne, 14; Tirmizî, İman, 16)

Abdulkays heyetine söylediği şu sözler de böyledir:

"Ben sizlere bir ve tek Allah'a (iman etmenizi) emrediyorum. Yalnızca Allah'a iman etmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz? Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilâh olmadığına, onun tek ve ortaksız olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek ve aldığınız ganimetlerin beşte birini (müslümanların beytülmaline) bırakmanızdır." (Buhârî, İman, 40; Eşribe, 4,8; Müslim, İman, 23, 25, 26, 28 vs.)

Bilindiği gibi Peygamber (s.a.v) bu ifadeleriyle, kalbde imanı olmaksızın bu amellerin Allah'a imanın ifadesi olduğunu anlatmak istememiştir. Çünkü başka yerlerde kalb imanının kaçınılmaz olduğu da haber verilmiştir. Böylelikle bunun, ancak kalbin imanı ile birlikte "iman" olacağı öğrenilmiş olmaktadır. Müsned'de Enes'den Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğu belirtilmektedir:

"İslâm aleniliktir, iman ise kalptedir." (Müsned, III-135)

Yine Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur.

"Vücutta bir lokmacık kadar bir et parçası vardır. Bu parça düzelirse, vücudun diğer kısımları da düzelir. Bozuldumu, diğer kısımları da bozulur, işte bu kalptir" (Buhârî, İman, 39)

Buna göre kalbi ıslah olan bir kimsenin kesinlikle vücudu da İslah olur. Fakat aksi böyle değildir.

Süfyan b. Uyeyne der ki:

Geçmişte alimler birbirlerine şu sözleri yazarlardı:

"Her kim içini ıslah ederse, Allah da onun insanlar tarafından görünen dış kısmını ıslah eder. Kendisi ile Allah arasındaki ilişkileri düzelten kimsenin de Allah, kendisi ile insanlar arasındaki ilişkilerini düzeltir. Allah, ahireti için amel eden kimseye, dünyada yeterli kadarını verir."

İbn Ebi'd-Dünya bunu, "Kitabü'l- ihsan" da rivayet etmiştir.

Böylelikle imanın, kalb ile düzelmesi halinde bedenin İslâm ile düzeleceği öğrenilmiş olmaktadır, İslâm ise imandandır. Bunun delili ise, "Cebrail Hadisi" diye bilinen meşhur hadisteki Hz. Peygamberin şu buyruğudur:

"O Cebrail'di. Size dininizi öğretmek üzere gelmişti." (Buhari, İman, 37; Tefsir, Sure, 31; Müslim, İman, 1, 5, 7; Nesaî, İman, 5, 6)

Burada " Din ", İslâm, İman ve İhsan olarak açıklanmıştır. Böylece dinin bu üç özelliği bir arada içerdiği fakat bunun üç ayrı derece olduğu açıkça anlaşılmış olmaktadır,

1 - Önce müslüman,

2 - Sonra mü'min,

3 - Sonra da muhsin (ihsan eden).

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sonra Kitab'ı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir. Kimi orta yol üzeredir, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçendir." (Fatır,32)

Hem orta yol üzere olan (muktesid), hem de hayırlarda öne geçen (sâbik) kimse ceza görmeksizin cennete girecektir. Fakat kendisine zulmeden böyle değildir. Aynı şekilde kalbin tasdiki ile birlikte, görünürdeki İslâmı yerine getiren, fakat içteki imanın gereklerini yerine getirmeyen kimse de -ileride Allah'ın izni ile açıklanacağı üzere- Allah'ın azab tehdidiyle karşı karşıya kalacaktır.

şeyhul islam imam ibn teymiyye
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#2
İhsan ve İslâm

İhsan'a gelince, o, özü itibariyle daha genel, fakat ihsana sahip kimseler açısından imandan daha özel bir anlamı ifade eder. İman ise özü itibariyle daha genel, fakat ona sahip olan kimseler açısından İslâm'dan daha özel bir anlam ifade eder. İman ihsan'ın kapsamına girdiği gibi, İslâm da imanın kapsamına girer.

Fakat muhsin (ihsan edici) ler, mü'minlerden daha özel, mü'minler de müslümanlardan daha özeldir.

Bu risâlet ve nübüvvet hakkında söylenenlere benzer.

Nübüvvet, risaletin kapsamı içerisindedir. Risâlet de özü itibariyle daha genel, fakat risalete sahip kimseler açısından ise daha özeldir. Her rasul bir peygamberdir, fakat her peygamber rasul değildir. Peygamberler daha çoktur, nübüvvet ise özü itibariyle risaletin bir parçasıdır. Risâlet, nübüvvetin aksine, nübüvveti ve başka şeyleri kapsamına alır. Nübüvvet ise risaleti kapsamına almaz.

Peygamber (s.a.v) sınırları belli, tanımı yapılan, belirli şeyle ilgili tanımlarında olduğu gibi, İslâmı ve imanı da açıklamıştır. Mesela:

"Şu nedir?" diye sorulunca, "şu ve şudur" diye cevap verilmesi bunun gibidir.

Nitekim şu sahih hadiste de durum böyledir:

"Ona, "Gıybet nedir" diye sorulunca: Kardeşini, onun hoşuna gitmeyecek bir şekilde anmandır" (Tirmizi,Birr, 23) diye cevap vermiştir.

Bir başka hadiste de:

"Kibir, hakka karşı gelmek ve insanları da hakir görmektir." (Müslim, İman, 147) buyurmuştur.

Hakka karşı gelmek, onu inkâr edip reddetmek, insanları küçük görmek ise, onları hakir ve aşağı görmektir.

Allah'ın izni ile Peygamber Efendimizin cevaplarının birkaç tür olmasının ve hepsinin de hak oluşunun sebeplerini de açıklayacağız.

Burada açıklamak istediğimiz şey, Hz. Peygamber'in:

"İslâm beş şey üzere kurulmuştur" sözü, "İslâm beş şeyin kendisidir" anlamına gelir.

Nitekim Cebrail hadisinde de söz konusu edilen budur, İslâm birkaç bölümden meydana gelir ve bunların toplamı, yine bu bölümler üzerinde yükselir, İslâm işte bu temeller üzerinde korunur. Allah'ın izniyle bu beş şeyin özel olarak niçin İslâm diye adlandırıldığını, İslâm'ın neden bunlar üzerinde yükseldiğini ve diğer farzlar arasından özellikle niçin bunların seçildiğini de açıklayacağız.

Abdülkays heyeti ile ilgili hadis-i şerifte iman, burada İslâm hakkında yapılan açıklamalar doğrultusunda açıklanmıştır. Ancak orada hacdan söz edilmemektedir. Bu hadis de Buhari ile Müslim tarafından ittifakla rivayet edilmiştir.

Buna göre Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

"Ben size bir ve tek Allah'a iman etmenizi emrediyorum. Bir ve tek Allah'a iman etmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz?" Onların: "Allah ve Rasulü daha iyi bilir" demeleri üzerine Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Allah'tan başka ibadete layık ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın rasulü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak, ele geçirdiğiniz ganimetlerin beşte birini de (müslümanların beytü'l maline) vermektir." (Buhârî, İman, 40; Eşribe, 4,8; Müslim, İman, 23, 25, 26, 28 vs.)

Bu hadisin diğer bazı rivayetlerinde:

"Allah'a iman ve Allah'tan başka ilah olmadığına şehâdet etmektir" denilmiştir. Ancak birinci rivayet daha meşhurdur.

"Ebû Said'in rivayetinde ise şöyle denilmiştir:

"Ben size dört şeyi emrediyor ve dört şeyden de nehyediyorum: Allah'a ibadet edeceksiniz, ona hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız."

İmanın şubeleriyle ilgili hadislerde iman, bu şekilde ve başka şekillerde açıklanmıştır.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"İman altmış küsur veya yetmiş küsur şubedir. Bunun en faziletlisi 'la ilahe illallah' sözü,en aşağısı da yoldan rahatsızlık veren şeyleri gidermektir. Haya da imanın bir şubesidir." (Müsned 3-135)

Hz. Peygamberin: "Haya imanın bir şubesidir" sözü İbn Ömer, İbn Mes'ud ve İmran b. Husayn'dan değişik yollarla bize ulaşmıştır.

Yine o şöyle buyurmuştur:

"Sizden herhangi bir kimse beni çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz." (Buhârî, İman, 8; Eyman, 3; Müslim, İman, 69-70)

Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Sizden hiç biriniz kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olamaz." (Müslim, İman, 71, 72; Buhârî, İman, 7)

"Allah'a yemin ederim ki iman etmiş olmaz, Allah'a yemin ederim ki iman etmiş olmaz, Allah'a yemin ederim ki iman etmiş olmaz." buyurdu. Ona: "Kim ey Allah'ın Rasulü?" diye sorulunca şöyle cevap verdi: "Vereceği sıkıntılardan komşusunun emin olmadığı kimse." (Buhârî, Edeb, 29; Müslim, İman, 73)

"Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin. Bu ise imanın en zayıf noktasıdır." (Müslim, İman, 78)

"Allah ne kadar peygamber gönderdiyse, mutlaka onun ümmeti arasında onun hidayetiyle hidayet bulacak, sünnetine uyacak bir topluluk bulunur. Daha sonra bunların arkasından öyle birtakım kimseler gelir ki, yapmadıkları şeyi söyler, emrolunmadıkları şeyi yaparlar. Bu gibi kimselere karşı eliyle cihad eden kimse mü'mindir, diliyle cihad eden kimse mü'mindir, kalbiyle cihad eden kimse mü'mindir. Bunun ötesinde ise, imandan bir hardal danesi kadar bile eser yoktur." (Müslim, İman, 80)

Bu hadis-i şerif Müslim'in tek başına rivayet ettiği hadislerdendir.

Yine Müslim'in tek başına rivayet ettiği hadislerden birisi de şudur:

"Nefsim elinde olana yemin ederim, iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstereyim mi? Aranızda selamı yayınız." (Müslim, İman, 93)

Buhârî ile Müslim tarafından ittifakla rivayet edilen Ebû Hureyre'den gelen hadis ile, Buhâri'nin İbnAbbas'tan rivayet ettiği hadis-i şerife göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Zina eden kişi, zina ettiğinde mü'min olarak zina etmez. Şarap içen de onu içtiği zaman mü'min olarak içmez. Hırsızlık yapan, mü'min olarak hırsızlık yapmaz, insanların gözleri önünde başkasının malını talan eden kimse de, bu işi mü'min olarak yapmaz." (Buhârî, Mezâlim, 30; Eşribe, 1; Hudûd, 1; Müslim, İman, 100; Nesaî, Eşribe, 42)

şeyhul islam imam ibn teymiyye
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#3
İmanın çeşitli kelimelerle birlikte kullanılışı

Denilir ki "İman" adı kimi zaman İslâm ve amel-i salih ile, yanında ayrıca başka adlar olmaksızın tek başına zikredildiği gibi, bazen bu isimlerden herhangi birisi ile birlikte de zikredilir, îmanın İslâm ile birlikte zikredilmesine örnek olarak, Cebrail hadisindeki, "İslâm nedir, iman nedir?" sorularının birlikte yer alması gösterilebilir.

Yüce Allah'ın şu buyrukları da buna örnektir:

"Müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü'min erkeklerle mü'min kadınlar...." (Ahzâb, 25)

"Bedeviler iman ettik der. Sen onlara şöyle de: "Hayır, iman etmediniz. Siz ancak müslüman olduk deyin." (Hucurât, 14)

"Nihayet o ülkede bulunan mü'minleri çıkardık. Zaten biz orada bir tek ailenin dışında müslüman bulamadık". (Zâriyât, 35-36)

Aynı şekilde iman salih amelle birlikte de zikredilmiştir. Bu da Kur'an-ı Kerîm'in birçok yerinde geçmektedir. Mesela:

"Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler..." (Yunus, 9; Hûd, 23 vs.)

Ya da iman, kendilerine ilim verilmiş olan kimseler ile birlikte zikredilir. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:

"Kendilerine ilim ve iman verilmiş kimseler dedi ki..." (Rûm, 56)

"Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilmiş olanları derecelerle yükseltir." (Mücadele, 11)

İman edenlerden söz edilirken, bu kapsama, kendilerine ilim verilmiş olanlar da girer. Çünkü kendilerine ilim verilmiş olanlar, onların hayırlılarıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İlimde derinleşmiş olanlar ise, O'na iman ettik, hepsi Rabbimizdendir, derler." (Al-i İmran, 7)

"Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlarla iman edenler sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da iman ederler." (Nisa,162)

Yine mü'minler kelimesi yahudiler, hırisyitanlar ve Sabiîlerle birlikte de kullanılmış ve daha sonra şöyle buyurulmaktadır:

"Onlardan Allah'a ve ahiret gününe iman edenler ve salih amel işleyenlerin ecirleri Rableri kalındadır. Onlar için bir korku yoktur ve onlar üzülmezler de." (Bakara, 62)

Bu hitabın başında söz konusu edilen mü'minler, bu üç grubun dışında kalan kimselerdir. Ondan sonra söz konusu edilen iman ise onların hepsini kapsamına almıştır.

Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğunda da böyledir:

"Muhakkak iman edip salih ameller işleyenler, işte bunlar, yaratılanların en hayırlılarıdır." (Beyyine, 7)

Allah'ın izniyle bunu da genişçe açıklayacağız.

Burada amaç, dışta görünen veya içte bulunan iman konusundaki genellik ve özelliktir. Din mensuplarına nisbetle genellik bir başka konudur. Fakat iman, İslâm'la birlikte söz konusu edilecek olursa, İslâm görünürdeki ameller hakkında kullanılır, iki şehâdet, namaz, zekât, oruç ve hac iman ise kalbte bulunan Allah'a, meleklerine, kitaplarına, rasullerine ve ahiret gününe inanmak hakkında kullanılır.

Nitekim İmam Ahmed'in Enes (r.a.)'den rivayet etmiş olduğu hadiste de böyle denilmiştir.

Buna göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"İslâm aleniliktir, iman ise kalbte olandır." (Buhârî, İman 39)

İman, mücerred olarak kullanıldığında, kapsamına İslâm ve salih ameller de girer. Nitekim imanın bölümlerini açıklayan hadiste de durum böyledir:

"İman yetmiş küsur şubedir, onun en üstünü Allah'tan başka ibadete layık ilâh yoktur" sözüdür, en aşağı seviyesi de yolda geçip gidenleri rahatsız eden şeyleri ortadan kaldırmaktır." (Buhârî, İman, 40; Eşribe, 4,8; Müslim, İman, 23, 25, 26, 28 vs.)

İyi ve hayırlı işlerin imandan kabul edildiğini açıklayan başka hadisler de vardır. Diğer taraftan birtakım salih amellerin olmaması halinde imanın da bulunmadığının ifade edilmesi, o amellerin farz (vacib) olduğuna delildir. Eğer kişinin imanı yok sayılmayıp, imanın faziletinden söz ediliyorsa o zaman da o, amellerin müstehap oluşuna delildir. Çünkü Allah ve rasulü Allah'ın ve Rasûlünün emrettiği herhangi bir işe ad olan bir şeyi ancak onun birtakım farzlarının terkedilmesi halinde o ismi nefyederler. Hz. Peygamberin:

"Kur'an'ın anası (Fatiha suresi) okunmadıkça namaz olmaz." (Bu anlamdaki hadisler için bk. Tirmizî, Salat, 115, 116; Tefsir, Sûre, 1, 1; Nesaî, İftitah, 23; Darimi, Salat, 36 vs.)

"Emin olmayanın imanı, ahdine sadakat göstermeyenin de dini olmaz." (Müsned, III, 135, 154, 210, 251) ve buna benzer diğer buyrukları da böyledir.

Eğer fiil, ibadet hususunda müstehab bir iş ise o takdirde iman ismi nefyedilmez. Çünkü böyle bir şey mümkün olsaydı, o takdirde mü'minlerin büyük çoğunluğu hakkında iman, namaz, zekât ve hac gibi isimlerden türeyen nitelikler de kullanılmazdı. Çünkü kendisinden daha faziletli olmayacak hiçbir amel yoktur. Hiç bir kimsenin de Peygamber (s.a.v)'in yaptığı kadar iyilik yapması mümkün değildir. Hatta Ebû Bekir ve Ömer gibi bile yapamaz. Eğer bu amelleri müstehap olan kemal derecesinde yapamayan kimse konusunda bu isimlerin de nefyedilmesi caiz olsaydı, önceki de sonraki müslüman çoğunluk hakkında bu amellerin nefyedilmesi de mümkün olurdu. Ancak aklı başında hiçbir kimse böyle bir şey söyleyemez.

Burada nefyedilenin kemal olduğu şeklindeki açıklamaya gelince, eğer bununla terkedenin kötülenmesi ve cezaya maruz kalmasını gerektiren "vacib kemal" in nefyedildiğini anlatmak istiyorsa, bu açıklama doğrudur. Eğer "müstehab olan kemal" in nefyedildiğini anlatmak istiyorsa, Allah'ın ve Rasûlünün sözlerinde kesinlikle böyle bir şey yoktur; olması da caiz değildir. Çünkü vacib olanı, üzerinde vacib olduğu şekliyle yerine getiren ve bunu eksik bırakmayan kimse hakkında gerçek olmak veya mecaz yoluyla:

"O böyle bir iş yapmamıştır" demek mümkün değildir. Peygamber (s.a.v) namazını doğru dürüst kılmayan bir bedevi araba:

"Geri dön, namazını kıl. Çünkü sen namaz kılmadın" (Buhârî, Eyman, 15; Tirmizî, Salat, 11; Nesaî, Tatbik, 15; Sehv, 67) buyurması ve saffın arka tarafında namaz kılarak namazını iade etmesini emrettiği kişiye:

"Saffın arkasında tek başına namaz kılanın namazı yoktur" demesi bir vacibi terketmesi dolayısıyladır.

Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir:

"Mü'minler ancak Allah'a ve Rasûlüne iman ettikten sonra herhangi bir şüpheye kapılmayan, mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad eden kimselerdir, îşte onlar sadıkların ta kendileridir." (Hucurat, 15)

Burada cihadın da, şüpheye düşmemenin de farz olduğu açıklanmaktadır. Cihad her ne kadar farz-ı kifaye olsa da, işin başında bütün mü'minler cihad ile muhataptırlar. Hepsi de onun farz olduğuna inanmakla yükümlüdür. Farz-ı ayn olması halinde, onu yerine getirmekte kararlı olmaları gerekir, işte bundan dolayı Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Her kim gazaya çıkmaksızın ve içinde gaza etmek niyeti taşımaksızın ölürse, nifaktan bir şube üzere ölür." (Müslim, İmare, 158; Ebû Dâvûd, Cihad, 17; Nesaî, Cihad, 2)

Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. Bu hadiste, içinden cihad niyeti geçirmeyen kimsenin nifaktan bir şube üzere öleceği haber verilmektedir.

Yine cihad, birçok türleri kapsayan bir cins isimdir. Bu türlerden herhangi birisinin mü'min üzerine farz olması da kaçınılmaz bir şey olmaktadır.

Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Mü'minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğu zaman, bu onların imanını artırır ve onlar Rablerine tevekkül ederler. Namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar, işte gerçek mü'minler onlardır." (Enfal, 2-4)

Bütün bunlar farzdır. Yüce Allah'a tevekkül etmek farzların en büyüklerinden birisidir. Yüce Allah'a karşı ihlâslı olmak da böyledir. Allah'ı ve Rasûlünü sevmek de bir farzdır. Şanı Yüce Allah'ın bir başka ayette tevekkülü emretmesi, onun abdesti, cünüplükten temizlenmeyi emretmesinden daha büyüktür. Allah'tan başkasına tevekkül etmeyi de nehyetmiştir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"O halde yalnız O'na ibadet et ve yalnız O'na tevekkül et." (Hûd, 123)

"Allah ki, O'ndan başka ibadete layık hiçbir ilâh yoktur." (Al-i İmran,2)

"Mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler." (Tegabün, 13)

"Allah size yardım ederse sizi hiç kimse yenemez. Ve eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir?. Mü'minler yalnız Allah'a tevekkül etsinler." (Al-i İmran, 160)

"Musa dedi ki: "Kavmim, eğer sizler Allah'a iman ettiyseniz, gerçekten müslüman kimselerseniz. yalnız O'na tevekkül ediniz." (Yûnus, 84)

Yüce Allah'ın:

" Mü'minler ancak Allah anıldığı zaman kalpleri titreyenlerdir. Ayetleri karşılarında okunduğu zaman da bu onların imanını arttırır." (Enfal, 2) buyruğuyla ilgili olarak şunlar söylenebilir.

Kalbin bir takım halleri ve amelleri olur ki, bunlar o kalbte sebat bulan imanın kaçınılmaz tezahürleridir, öyle ki insan mü'min ise onun bu konuda bir kasdı olmasa bile, bunlar kendiliğinden ortaya çıkar.

Bunların olmaması ise, kalbde farz olan imanın ortaya çıkmadığını gösterir.

Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kavmin, babaları, oğulları ve kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. Onlar o kimselerdir ki, Allah kalblerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir." (Mücadele, 22)

Bu buyruğunda bize, Allah ve Rasûlüne karşı sınır mücadelesine girişen kimseleri sevecek bir mü'minin bulunamayacağını haber vermektedir.

Çünkü bizatihi iman, iki zıttan birisinin diğerini ortadan kaldırdığı gibi, bu tür kimseleri sevmeyi de ortadan kaldırmaktadır, iman varolduğu taktirde, onun zıddı ortadan kalkar.

Bu ise Allah'ın düşmanlarına sevgi beslemektir.

Kişi kalbiyle Allah'ın düşmanlarına bağlı bulunuyorsa, bu onun kalbinde farz olan imanın bulunmadığının göstergesidir.

Bir başka ayet-i kerîmede Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunun gibidir:

" İçlerinden (kitap ehlinden) birçoğunu görürsün ki, kâfirleri velî edinirler. Nefislerinin kendileri için hazırladığı ne çirkin şeydir. Allah onlara gazab etmiştir. Onlar azabta ebediyyen kalacaklardır. Eğer Allah'a, peygamberine ve ona indirilene iman etselerdi, onları veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fâsıktır." (Mâide, 80-81)

Burada bir şart cümlesi zikredilmiştir ki, şartın varlığı halinde (meşrut) şart koşulanın da var olacağı anlaşılmaktadır. Bu şart ile (meşrut) şart koşulanın nefyedilmesini gerektiren bir edat ile yapılarak:

"Eğer Allah'a, peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardı, onları veli edinmezlerdi" denilmektedir.

İşte bu da, sözü geçen imanın onların bu inkarcıları veli edinmelerini nefyettiğinin, onları veli edinmenin imana zıt olduğunu, aynı kalbte hem imanın, hem de onları veli edinmenin bulunamayacağının delilidir.

Aynı şekilde bu onları veli edinen kimsenin Allah'a, Peygamberine ve Peygamberine indirilene inanmayı içeren farz imanın gereğini yerine getirmediğinin de delilidir.

Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir:

" Ey iman edenler! Hıristiyanları dost edinmeyin, onlar, biribirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır." (Mâide, 51)

Bundan önceki ayetlerde Yüce Allah bizlere, onları dost edinen kimsenin mü'min olamayacağını belirttiği gibi, burada da onları dost edinen kimselerin onlardan olacağını bildirmektedir. Zaten Kur'an-ı Kerîm'in bir kısmı bir kısmının tamamlayıcısıdır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah sözün en güzelini, müteşabih (çelişkisiz ve birbirini doğrular halde) ikişerli bir Kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların, ondan derileri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah'In zikrine yumuşar." (Zümer, 23)

Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu türdendir:

" Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasûlüne inanmışlardır. Aynı zamanda onlar, Allah'ın rasulü ile bir arada iseler herhangi bir iş için ondan izin almadıkça ayrılıp gitmezler." (Nur, 62)

Burada ondan izin almaksızın ayrılıp gitmenin caiz olmadığına ve ondan izin almaksızın gitmemek gerektiğine delil vardır. Allah'ın Rasûlünden izin almaksızın giden bir kimsenin imanın gereği olarak üzerine farz olan bir hususu terketmiş olacağı belirtilmektedir.İşte bundan dolayı böyle bir kimseden iman nefyedilmiştir. Ayeti kerîmede geçen "İnnema" edatı sözü geçenin isbâtına, ondan başkasının da nefyine işaret etmektedir.

Bazı usûl bilginleri şöyle demektedir:

Bu edatın "inne" kısmı isbat, "mâ" kısmı nefiy içindir. Bu ikisi bir arada olduğu takdirde, hem nefye hem de isbata işaret eder. Ancak Arapçayı konuşanlar ile bu konuda ilme dayanarak söz söyleyen uzmanlar böyle bir şey kabul etmezler. Burada yer alan "mâ" edatı, "inne" ve benzeri edatlarla birlikte kullanılan ve bu edatın işlevini etkisiz hale getiren ve "kaffe" diye bilinen bir edattır. Çünkü "inne" edatı sadece isim cümleleri için kullanıldığında işlevini yerine getirir. Ona eklenen "mâ" edatı, işlevini kaldırarak onu sadece isim cümlelerine özgü olmaktan çıkarır ve bundan sonra hem fiil hem de isim cümleleri gelebilir. O bakımdan "mâ" edatının ona eklenmesiyle, hem anlamı ve hem de işlevi değişir. "Keennemâ" gibi edatlar da böyledir.

Yüce Allah'ın:

"(Münafıklar): Allah'a ve Rasûlüne inandık Ve itaat ettik diyorlar. Sonra onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar inanmış değillerdir. Onlar aralarında hükmetmek için Allah'a ve Rasûlüne davet olunduklarında hemen onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hüküm kendi lehlerine olursa itaat ederek gelirler. Kalblerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe mi ettiler? Yoksa Allah'ın ve Rasulü'nün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır, onlar zalimlerdir. Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Peygamberine davet olundukları zaman inananların sözü ancak: "işittik ve itaat ettik" demeleridir, îşte bunlar felah bulanların ta kendileridir." (Nur, 47-51)

Gerçek mü'minin farzları yerine getiren ve haramlardan sakınan kimse olduğu konusunda Yüce Allah:

"İşte onlar gerçek mü'minlerin ta kendileridir." (Enfal, 4) buyurmuş ve sadece beş özellik belirtmiştir. Aynı şekilde:

"Mü'minler ancak Allah'a ve Rasûlüne iman eden, sonra da şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte onlar sadık olanların ta kendileridir." (Hucurat, 15) ve

"Senden izin alanlar, işte onlar, Allah'a ve Rasûlüne iman eden kimselerdir." ( (Nur, 62) buyruğunda da belirli bazı özellikler sayılmıştır denilecek olursa, buna iki şekilde cevap vermek mümkündür.

Birincisi: Burada sözü geçen şeylerin terkedilen şeyi gerektirmesi şeklindedir. Yani Allah'ın zikredilmesi halinde kalplerinin korkudan titremesinden, onlara karşı Allah'ın ayetleri okunduğu zaman imanlarının artması ile birlikte Allah'a tevekkül etmelerinden, bâtınen ve zahiren emrolundukları şekilde namazı kılmalarından, aynı şekilde sahip oldukları maldan Allah yolunda harcamalarından söz edilmesi, geri kalan hususları yapmalarını da gerektirmektedir. Çünkü Allah'ın anılması esnasında kalbin korkudan titremesi, O'ndan korkmayı gerektirir. Nitekim bazı alimler

« ﻭﺟﻠﺖ » kelimesini "korkar" şeklinde tefsir etmişlerdir. İbn Mes'ud'un kıraatinde de bu « ﺍﺫ ﺍﺫﻛﺮﺍﷲ ﻓﺮﻗﺕ ﻗﻠﻭﺒﻬﻡ » şeklindedir. Böyle bir açıklama doğru bir açıklamadır. Çünkü "vecel" kelimesi, sözlükte korkmak, demektir. O bakımdan Arapçada şu « ﺤﻣﺮﺓ ﺍﻠﺧﺟﻝ ﻭﺻﻓﺮﺓ ﺍﻠﻭﺟﻞ » mahcubiyetten dolayı yüzün kızarması ve korkmaktan dolayı da yüzün sararması deyimi kullanılır. Yüce Allah'ın şu buyruğu bu türdendir:

"Verdiklerini, Rablerinin huzuruna dönecekler diye, kalpleri korku ile ürpererek verirler." (Mü'minun 60)

Bunun üzerine Hz. Aişe:

"Ey Allah'ın Rasulü burada sözkonusu edilen kişi zina eden, hırsızlık yapan ve bundan dolayı da cezalandırılmaktan korkan kişi midir?" diye sormuş.

Hz. Peygamber de şu cevabı vermiştir:

"Hayır, ey Sıddık'ın kızı. Bu namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren, bununla birlikte kabul edilmeyeceğinden korkan kimsedir." (Müsned, VI, 159)

Süddî, Yüce Allah'ın:

"Allah'ın adı anıldığında korkularından dolayı kalpleri titreyenler" buyruğunu açıklarken şöyle demektedir:

"Bu bir haksızlık yapmak veya bir günah işlemek isteyip de bundan vazgeçen kimsedir."

Yüce Allah'ın şu buyrukları da buna benzemektedir:

"Ama kim, Rabbinin makamından korkar ve nefsi kötü heveslerden menederse, hiç şüphe yok ki, cennet, onun için varılacak yerin ta kendisidir." (Naziat, 40-41)

"Rabbimin makamından korkan kimseye iki cennet vardır." (Rahman 46)

Mücahid ve diğer bazı müfessirler, burada söz konusu edilen kişinin, bir günah işlemeye karar verdiği halde, daha sonra Allah'ın huzurunda duracağını düşünerek O'ndan korkan ve yapmaktan vazgeçen kimse olduğunu söylemişlerdir.

"Allah'ı hatırlamaktan dolayı korkudan kalbin titremesi" Allah'a karşı haşyet ve korku duymayı da kapsadığına göre, bu durum kişiyi, emredilen şeyi yapmaya ve yasak olan şeyleri terketmeye götürür.

Sehl b. Abdullah der ki:

Kul ile Allah, arasında, batıl iddialardan daha kalın bir perde yoktur.

Allah'a karşı ihtiyaç ve zillet içerisinde olmak ise en yakın bir yoldur.Dünya ve ahiretteki bütün hayırların esasıda Allah'tan korkmaktır.

Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna delildir:

"Öfkesi dinince Musa, levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için yol gösterme ve rahmet vardı." (A'raf, 154)

Burada hidayet ve rahmetin, rablerinden korkan kimselere ait olacağı haber verilmektedir.

Mücahid ve ibrahim der ki:

Bu ayetlerde sözkonusu edilen kişi, bir günah işlemek isteyip de Allah'ın huzurunda duracağını hatırlayarak günahı terkeden kimsedir. Bunun İbn Ebi'd-Dünya, İbn'ül-Ca'd'en, O Mansur' dan, Mansur da İbrahim'den,

Yüce Allah'ın:

"Rabbinin huzurundan korkan için de iki cennet vardır." buyruğunun açıklamasıyla ilgili sözlerinden aktarmaktadırlar, işte bunlar Yüce Allah'ın:

"İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve umduklarına erenler işte onlardır." (Bakara, 5) buyruğunda söz konusu edilen felah ehli olan kimselerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah'ın şu buyruklarında söz konusu edilen mü'minler ve takva sahipleridir:

"Elif, Lâm, Mîm. İşte o Kitap, kendisinde hiç şüphe yoktur, takva sahipleri için yol göstericidir." (Bakara, 1-2)

Nitekim bir ayetin sonunda da şöyle buyurulmuştur:

"İşte doğru olanlar da onlardır, takva sahibi olanlar da bunlardır." (Bakara, 177)

Yüce Allah'ın Kitabına uyan kimseler de şu ayette belirtildiği üzere:

"Kim benim hidayetime uyarsa, o sapmaz ve sıkıntıya düşmez." ve (Ta-Ha, 123)

O sapan ve dalalete uğrayan bir kimse değilse, hakka tabi olan ve hidayet bulan kimse demektir. Kişi bedbaht değilse, merhamet olunmuş kimse demektir, işte bunlar Allah'ın kendilerine nimet vermiş olduğu peygamberlerden, sıddîklardan, şehidlerden, salihlerden, gazaba uğramayan ve sapmayan kimselerden olan dosdoğru yoldaki kimselerdendir. Çünkü rahmet ehli olan kimseler gazaba uğramış olanlardan ayrıdır. Hidayet bulmuş olanlar sapan kimseler değildir. Buna göre Yüce Allah'tan korkan kimselerin, Allah'a karşı takva sahibi kimseler olacağı, azap görmeden cennete hak kazanacakları ve farz olan imanı gereğince yerine getiren kimseler oldukları açıkça ortaya çıkmış olmaktadır.

Bu özelliğe işaret eden buyruklardan birisi de şu ayet-i kerîmedir:

"Allah'tan, kulları arasında ancak alim olanlar korkar" (Fatır, 28)

Bu alim olanlar dışında hiç kimsenin O'ndan gereği gibi korkmayacağı anlamına gelir. Böylece Yüce Allah bizlere, kendisinden korkan (haşyet duyan) herkesin alim olduğunu haber vermektedir. Nitekim bir başka ayet-i Kerîme'de şöyle buyurmaktadır:

"Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabbinin merhametini uman gibi midir? De ki: "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"Doğrusu ancak aklıselim sahipleri öğüt alır." (Zumer, 9)

Haşyet, her zaman için reca (iyilik ümidi) 'yi da kapsamaktadır. Eğer böyle bir şeyi kapsamayacak olsa, kunut (rahmetten ümit kesme) olur. Nitekim "reca", beraberinde korkmayı da gerektirmektedir.

Korku olmadığı takdirde o, güven duymak demek olur. Yüce Allah'tan korkan ve uman (ehl-i havf ve reca) Yüce Allah'ın övgüsünü kazanmış olan bilgi sahibi kimselerdir. Ebû Hayyan et- Teymî'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir:

İlim adamları üç türlüdür:

1 - Birisi Allah'ı bilir, Allah'ın emrini bilmez,

2 - Birisi Allah'ın emrini bilir, Allah'ı bilmez,

3 - Bir diğeri ise Allah'ı da, Allah'ın emrini de bilir.

Allah'ı bilen kişi Allah'tan korkan kişidir. Allah'ın emrini bilen kişi, Allah'ın neyi emrettiğini ve neyi yasakladığını bilen kişidir. Sahih hadiste Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Allah'a yemin ederim ki, aranızda Allah'tan en çok haşyet duyan ve O'nun sınırlarını en iyi bilen kişi olduğumu ümid ederim." (Buhârî, Nikah, 1; Müslim, Siyam, 74, 79)

Haşyet sahibi kimseler, Kitap ve Sünnet'te övülmüş ilim ehli kimseler olduklarına göre, bunlar yerilmeye layık kimseler olamazlar. Bu ise ancak farzları yapmak halinde söz konusu olur. Yüce Allah'ın şu buyruğu buna delildir:

"Rableri de onlara şöyle vahyetti: Zalimleri mutlaka helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi o yere yerleştireceğiz, İşte bu benim huzurumda durmaktan korkan ve tehdidimden sakınanlara mahsustur." (İbrahim, 13-14)

"Rabbinin makamında korkan kimseye iki cennet vardır" (Rahman, 46)

Yüce Allah bu buyrukları ile korkan kimselere dünya hayatında yardım, ahirette de mükâfat vermek vaadinde bulunmuştur. Bu ise onların görevlerini yerine getirmelerinden dolayıdır, işte bu da korkmanın, farz olan görevi yapmayı gerektirdiğine delildir. Diğer taraftan günahkâr kimseye, "Allah'tan kormaz" denilmesinin sebebi de budur, işte Yüce Allah'ın şu buyruğu bu konuya işaret etmektedir:

"Allah'ın kabul edeceği tevbe, cahillikle bir kötülük yapıp hemen ardından tevbe eden kimselerin tevbesidir." (Nisa, 17)

Ebu'l-Aliye der ki:

Ben Muhammed'in arkadaşlarına bu ayet-i kerîme hakkında sordum. Bana şöyle dediler:

Allah'a asi olan herkes cahildir. Ölümden önce tevbe eden kimse de çabucak tevbe etmiş demektir. Diğer müfessirler de bu şekilde söylemiştir.

Mücahid derki:

Her asi, isyan ettiği zaman cahildir.

Hasen, Katade, Ata, Süddî ve başkaları şöyle demektedir:

Onlara "cahiller" adının verilmesinin nedeni onların neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu ayırdedemeyen kimseler olmaları değil, isyanlarıdır.

Zeccac der ki:

Ayetin anlamı, yaptıkları işin kötü olduğunu bilmeyen kimselere işaret değildir. Çünkü müslüman, bilmediği bir şeyi yaptığında bir kötülük işlemiş sayılmaz. Bunun iki anlama gelme ihtimali vardır.

Bunlardan birincisi, onlar bu işi yaparken, onda neyin mekruh ve hoşlanılmayan olduğunu bilmezler, ikincisi ise, onlar sonunun hoşa gitmeyen bir şey olduğunu bilerek ve bu konuda basiret sahibi kişiler sıfatıyla bu işi yapmaya kalkışmış ve dünya hayatını ahirete tercih etmişlerdir, işte onlar azıcık bir rahatı daha fazla ve büyük bir rahata tercih ettiklerinden ve onu ebedî afiyete üstün tuttuklarından dolayı cahil diye adlandırılmışlardır. Bu durumda Zeccac, cehaleti ve bilgisizliği ya fiilin akıbetini bilmemek veya iradenin bozukluğu olarak anlamış oluyor. Bu iki hususun bir arada olduğu da söylenebilir. Bu konuya ilişkin açıklamalar Cehmiyye ile tartışmalarımızı ele alan konularımızda genişçe yapılmıştır.

Burada maksat şudur:

Yüce Allah'a karşı asi olan herkes cahildir. Ondan korkan herkes de alim ve Allah'a itaat eden bir kimsedir. Kişinin cahil olmasının nedeni Allah'tan korkacak olursa, kesinlikle O'na karşı gelmez.

Nitekim İbn Mes'ud (r.a.)'un şu sözü de bu türdendir:

"Bilgi olarak Allah korkusu ve cehalet olarak da Allah konusunda aldanış yeterlidir. Çünkü korkulan şeyin düşünülmesi, ondan kaçmayı, sevilen şeyin düşünülmesi onu istemeyi ve peşinden gitmeyi gerektirir. Eğer korkulan şeyden kaçmaz ve arzulanan şeyi istemezse, bu onun bu özelliği tam anlamıyla düşünmediğinin işaretidir. Fakat bazen bu husustaki haber üzerinde düşünebilir. Haberi düşünmek, onu tasdik etmek ve bu konuda kullanılan ifadeleri öğrenmek, hakkında haber verilen şeyi düşünmekten farklı bir şeydir. Yine tasavvur edilen şey onun tarafından ne seviliyor, ne de hoşlanılmıyorsa durum aynı şekildedir. Çünkü insan başkası hakkında korkulu olan ve başkası için sevilen şeyleri tasdik edebilir ve bundan dolayı kendisinin kaçması veya arzulaması da söz konusu olmaz. Yine kişiye sevdiği şeyler ve hoşlanmadığı şeyler haber verilmekle birlikte haber vereni yalanlamıyor, aksine doğru söylediğini bildiği halde, kalbi, kendisine haber verilen şeyleri gereği gibi tasavvur etmekten uzak olarak başka işlerle meşgul ise, o kişi yine kaçmak veya arzuladığını elde etmek için harekete geçmez."

Hasan Basrî tarafından söylenildiği bilinen ve Peygamber (s.a.v)'den de mürsel bir hadis olarak rivayet edilen sözde şöyle denilmektedir:

"ilim ikidir." (Keşfu'l-Hafâ, 1765 no'lu hadis şu mealdedir: "İlim iki türlüdür: Dinler ilmi ve bedenler ilmi" Bu haliyle uydurma olduğu kaydedilmektedir.)

Bir ilim kalptedir bir ilim dildedir. Kalbin ilmi faydalı olan ilimdir. Dildeki ilim ise, Allah'ın kullarına karşı hüccetidir.

Buhârî ve Müslim'de Ebû Musa (r.a)'dan gelen rivayete göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Kur'an okuyan mü'min turunç gibidir. Onun tadı da kokusu da hoştur.

Kur'an okumayan mü'min ise hurmaya benzer, tadı hoştur fakat kokusu yoktur.

Kur'an okuyan münafık da reyhana benzer, kokusu hoş fakat tadı acıdır.

Kur'an okumayan münafık ise Ebû Cehil karpuzuna benzer. Hem acıdır, hem de kokusu yoktur." (Buhârî, Et'ime, 30; Fedâilu'l-Kur'an, 17, 36; Müslim, Mûsâfîrûn, 243; Ebû Dâvûd, Edeb, 79; Nesaî, İman 32)

İşte Kur'an'ı okumayan münafık Kur'an'ı öğrenmek ve onun anlamını düşünmekle birlikte bazan Allah'ın sözü olduğunu ve Rasûlünün hak olduğunu kabul etmekle birlikte mü'min olmaz.

Nitekim yahudiler de, Hz. Peygamber'i tıpkı kendi çocuklarını tanır gibi tanıdıkları ve onun peygamber olduğunu bildikleri halde mü'min değillerdi, iblis, Firavun ve başkalarının durumu da böyledir. Fakat bu durumda olan kimse için tam bir bilgi ve eksiksiz bir marifetin ortaya çıkması söz konusu değildir.

Çünkü tam bir bilgi ve eksiksiz bir marifet kaçınılmaz olarak bunun gereği olan ameli de gerektirir.

Bu bakımdan bildiğiyle amel etmeyen kimselerin -önceden de değinildiği gibi- cahil oldukları söylenir.



"Akale" masdarından türemiş olan "akıl" kelimesi de, çoğu teorik bilgi sahiplerince ilim türlerinden biri olarak değerlendirilmesine rağmen, böyledir. Onun da gereğince amel edilen bir bilgi olarak kabul edilmesi kaçınılmaz bir şeydir.

Hayrı bilip, onu isteyenden şerri de bilip onu terkedenden başkasına "âkil (akıllı)" demek mümkün değildir,

İşte bundan dolayı cehennemlikler şöyle demiştir:

"Eğer bizler dinleseydik veya düşünüp anlasaydık şu çılgın ateş halkı (cehennemlikler) arasında bulunmazdık." (Mülk, 10)

Münafıklar hakkında da şöyle buyuruImuştur:

"Sen onları toplu sanırsın, oysa onların kalpleri dağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur." (Haşr, 14)



Kendisine zarar vereceğini bildiği şeyi yapan bir kimse akılsız gibidir.

- Allah'tan korkmak onu bilmeyi ve

- Onu bilmek de ona karşı haşyet duymayı,

- Ona karşı haşyet duymak da ona itaati gerektirdiğine göre:

Allah'tan korkan bir kimse: Allah'ın emirlerini yerine getiren,yasaklarından da sakınan bir kimse demektir.

İşte öncelikle açıklamak istediğimiz budur.



Yine Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna işaret etmektedir:

"O halde eğer öğüt fayda verirse, öğüt ver. Korkan kimse öğüt alır. Bedbaht olan da ondan kaçınır. O kimse en büyük ateşe girer." (A'la,9-12)

şeyhul islam imam ibn teymiyye
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#4
HUŞU(Allah'tan gerektiği gibi korkmak)

Huşu, iki anlamı içerir;

Birincisi alçakgönüllülük ve zillet,

İkincisi de sükun ve güvendir. Bu ise katılığa aykırı olan kalp yumuşaklığını gerektirir.

Kalbin huşu duyması Yüce Allah'a kulluğu ve yine ona karşı huzur ve güvenceyi de içerir.

Bundan dolayı namazda huşu, hem bu özelliği hem de ötekini içermelidir. Yani namazda, hem alçakgönüllülük, hem de sükun bulunmalıdır.

İbn Abbas Yüce Allah'ın:

"Onlar namazlarında huşu duyanlardır." buyruğu hakkında, "Zelil olarak boyun eğenlerdir" derken;

Hasan ve Katâde'den "korkanlardır",

Mukatil'den "mütevazi olanlardır" şeklinde açıklama yaptıkları rivayet edilmiştir.

Ali (r.a) de şöyle demiştir:

"Huşu kalbtedir. Müslüman kişiye yumuşak davranman, sağa ve sola da bakmamandır."

Mücahid der ki:

"Huşu önüne bakman ve alçakgönüllü davranmandır."

İlim adamı olan birisi namaza kalktığında çevresine dikkatlice bakmaktan, ya da içinden dünya ile ilgili herhangi bir şey geçirmekten dolayı Rahman olan Allah'tan korkardı.

Amr b. Dinar şöyle der:

Huşu rüku ve secde değil, sükundur ve namazda güzel bir durum içinde olmayı sevmektir.

İbn Sîrin ve başkaları da şöyle der:

Peygamber (s.a.v) ile ashabı, önceleri namaz esnasında semaya gözlerini diker, sağa ve sola bakarlardı. Fakat şu:

"Mü'minler felah bulmuştur. Onlar namazlarında huşu duyanlardır" (Mü'minun, 1-2) ayeti nazil olunca, artık secde ettikleri yere bakmaya başladılar. Bundan sonra, onlardan herhangi bir kimsenin yerden başka bir tarafa baktığı görülmedi.

Atâ'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Huşu, namazdayken bedenin herhangi bir tarafıyla oynamamandır. Peygamber (s.a.v) namaz kılarken sakalı ile oynayan birisini görünce şöyle buyurdu:

"Bu adamın kalbi huşu duysaydı, organları da huşu duyardı." (Alusi, tefsirinde aynı ayeti açıklarken, Hakim et-Tirmizî tarafından Nevâdiru'l-usul'de zayıf bir senetle rivayet edildiğini kaydetmektedir.)

Huşu, -Allah'ın izni ile- bir başka yerde genişçe açıklanacaktır.

Eğer kişi olduğundan başka görünen riyakâr bir kişi değilse, bedenin hususu da kalbin hususuna bağlıdır.

Nitekim şöyle rivayet edilmiştir:

"Huşû'da nifak içinde olmaktan Allah'a sığınınız." (Kaynağını tesbit edemedik.)

Huşû'da nifak huşûdan eser olmadığı ve başka şeylerle oyalandığı halde, başkalarına vücudunun huşu içerisinde olduğunu gösterecek şekilde davranmaktır.

Şanı Yüce Allah şu buyruğu ile, mü'minlerin huşu duymak için acele etmeleri gerektiğini bildirmiştir:

"İman edenlerin kalplerinin Allah'in zikrine ve haktan inene huşu duyma zamanı gelmedi mi..." (Hadid, 16)

Bununla Yüce Allah, kendisini anmaya ve indirdiği ayetler karşısında kalplerinin huşu duymaya çağırmış ve uzun zaman geçtikten sonra kalbleri katılaşan kimseler gibi olmaktan nehyetmiştir.

İşte Allah'ın adı zikredildiği zaman korkusundan dolayı kalbleri titreyen ve kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğunda imanları artan kimseler bunlardır.

Nitekim Yüce Allah bir başka ayet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

"Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli bir kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların, ondan derileri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikriyle yumuşar" (Zümer, 23).

Rablerinden korkanlar (haşyet duyanlar), Allah'ın adı anıldığı zaman kalpleri titreyen kimselerdir.

Eğer Allah'ın zikrinden ve indirdiği ayetlerden dolayı kalbin huşu duyması farzdır denilecek olursa, buna katılırız. Ancak insanlar bu bakımdan iki bölümdür:

Kimisi orta yoldadır ve kimisi de ileri gidenlerdendir.

Sabık, yani önde gidenler, müstehap olan şeylere de özel olarak dikkat ederler.

Muktesit, yani orta yolu tutanlar ise cennete layık olan mü'minlerin genelidir.

Bu iki gruptan birisine giremeyen kimseler ise, kendisine zulmedenlerdir. Sahih hadiste peygamber (a.s)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Allah'ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalbten, doymayan nefisten ve kabul edilmeyen duadan sana sığınırım." (Müslim, Zikr, 73; Ebû Dâvûd, Vitr, 32; Tirmizî, Deavât, 68; Nesaî, İstiaze, 2, 13, 18; Tirmizî, Dua, 2)

Huşûa aykırı olan kalbin kasveti (katılığı)ni Yüce Allah bir başka yerde şöyle belirtmiştir:

"Bundan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Katılıkta taş gibi, hatta taştan da daha kasvetli oldu." (Bakara, 74)

Zeccac der ki: Sözlükte "kasvet", sertleşmek, kabalaşmak, kurumak ve nasır bağlamak anlamlarına gelir. Kalbin kasveti ise, ondan yumuşaklığın, rahmetin, merhametin ve huşunun gitmesidir. Kasi ve asi, alabildiğine sert ve katı demektir,

İbn Kuteybe der ki:

Kalbin kasveti, kuruması demektir, övgüye değer olan kalbin kuvveti ise, yerilmiş olan kasvetten farklı bir şeydir. Çünkü kalbin kabalık olmaksızın güçlü ve zayıflık olmaksızın yumuşak olması gerekir.

Eserde şöyle denilmektedir:

"Kalpler, Allah'ın yeryüzündeki kaplarıdır. Allah'ın en çok sevdiği kalbler ise, en salabetli, en ince ve en arı olanlarıdır."

Bu da el gibidir. Çünkü el, hem güçlü, hem de yumuşaktır. Katı ve sert olan ayak topuğundan farklıdır. Orada ne kuruluk ne de yumuşaklık vardır. Güçlü olsa bile, bu böyledir.

Yüce Allah ise daha önce işaret edilen ayet-i kerîmede zikrinden dolayı kalblerin korkup titremesini, arkasından da Allah'ın kitabının okunması sonucunda, imanın hem ilim, hem de amel bakımından artışını zikretmiştir.

Diğer taraftan mü'minin, güç yetiremediği konularda Allah'a tevekkül etmesi kaçınılmazdır. Gücü yeten hususlarda da Allah'a itaat etmelidir. Bunun aslı ise namaz ve zekâttır. Bu beş konuyu emrolunduğu gibi yerine getiren kimsenin diğer görevleri (farzları) de yerine getirmesi gerekir.

Hatta namaz, emrolunduğu gibi yerine getirilecek olursa, her türlü ahlaksızlık ve kötülüklerden alıkoyar.

Nitekim İbn Abbas ve İbn Mes'ud'dan şöyle rivayet edilmiştir:

Namaz Allah'a isyanı gerektiren işlerden alıkoyar ve uzak tutar. Bir kimsenin kıldığı namaz kendisini ahlaksızlık ve kötülüklerden alıkoymuyorsa, bu namaz sadece onu Allah'tan uzaklaştırmış olur. Burada "Allah'tan uzaklaştırmış olur" ifadesi, eğer yerine getirilmesi farz olan namazın yerine getirmediği kısmı, yaptıklarından daha fazla olursa söz konusudur. işte onun ihmal ettiği ve çoğunluğu teşkil eden farzlar, yerine getirdiği az farzların yakınlaştırmasından daha çok onu Allah'tan uzaklaştırır. Bu da Sahih'te yer alan Peygamber (a.s)'in şu buyruğuna benzemektedir:

"O, münafığın namazıdır... O, münafığın namazıdır... O, münafığın namazıdır... Güneşi gözetleyip durur. Nihayet şeytanın iki boynuzu arasına gelince kalkar. Horozun gagalaması gibi dört rek'at kılıverir. Allah'ı da çok az anar." (Müslim, Mesâcid 195; Tirmizî, Salat, 6; Nesaî, Mevâkit, 9).

Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:

"Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki o, onların hilelerini kendilerine çevirir. Namaza kalktıklarında tembelce kalkarlar, insanlara karşı gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar." (Nisa, 142)

Sünen'de Ammar'dan gelen rivayete göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Kişi namazını kılar, bitirirde, kıldığı namazdan ona sadece yarısı veya üçte biri yazılır."Ve "bunun onda biri yazılır" deyinceye kadar sürdürdü. (Ebû Dâvûd, Salât, 124'de "Kişi namazını bitirip ayrıldığı halde ona sadece namazın onda biri, dokuzda biri.... yarısı yazılmış olur." şeklinde takdim ve tehirle.)

İbn Abbas'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir:

Senin namazdan elde edeceğin şey, aklın ve bilincin yerinde olarak kıldığın kadarıdır. Her ne kadar ilim adamlarının çoğunluğuna göre namazı iade etmesi emredilmemiş ise de kıldığı farzın eksikliklerini tamamlayacak nafile namazlar kılması tavsiye edilmiştir. Bilindiği gibi namazı, içteki huşu ve görünürdeki davranışlarla koruyan ve emrolunduğu şekilde Allah'tan korkan bir kimse, farzları da yerine getirir ve büyük bir günah işlemez. Zina, hırsızlık ve içki gibi büyük günahları işleyen kimsenin kalbinden böyle bir haşyetin, huşûun ve nurun giderek eksilmesi -kalbinde tasdikin aslı kalmakla birlikte- kaçınılmaz bir şeydir, işte büyük günahın işlenmesi esnasında kişinin imanından çekilip alınan hususlar bunlardır. Nitekim Peygamber (a.s.) 'in şu buyruğunda bu husus dile getirilmektedir:

"Zani, zina ettiği zaman mü'min olarak zina etmez, hırsız da hırsızlık yaptığı zaman, mü'min olarak hırsızlık yapmaz..." (Buhârî, Mezâlim, 30; Eşribe, 1; Hudûd, 1; Müslim, İman, 100; Nesaî, Eşribe, 42)

Muttaki olanlar Yüce Allah'ın şu buyruğunda nitelendirdiği gibidir:

"Allah'tan korkanlar, kendilerine gelen vesvese dokunduğu zaman, şüphe yok ki iyice düşünürler. Bakarsın ki onlar, görüp bilmişlerdir." (Araf, 201)

Onların kalblerini şeytandan gelen bir vesvese çevreleyecek olursa, hemen hatırlarlar ve o takdirde basiretleri açılır.

Said b. Cübeyr der ki:

Bir kişi kızdıktan sonra Allah'ı hatırlar ve bundan dolayı da kızgınlığını dizginlerse, bu ayette sözü edilen kimseler gibi davranmış olur.

Leys, Mücahid'den şunu rivayet etmektedir:

Günah işlemeyi kararlaştırır fakat Allah'ı hatırlar ve onu terkeder.

Şehvet ve kızgınlık, kötülüklerin temel kaynağıdır. Kişinin basireti açılıp hakkı görünce bunlardan vazgeçer. Daha sonraki ayeti kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır.

"(Şeytanların) kardeşlerine gelince (şeytanlar) onları sapıklığa sürüklerler, sonra yakalarını bırakmazlar." (A'raf, 202)

Yani şeytan, kendisiyle kardeş olanları sapıklıkta uzun boylu bırakır ve daha sonra da onlardan el çekmezler.

İbn Abbas der ki:

O zaman da insanlar, kötülükten vazgeçmedikleri gibi, şeytanlar da onları bırakmazlar. Buna göre kişinin basireti açılarak görür hale gelmezse, kalbi sapıklık içerisinde kalır. Şeytan da onu bu sapıklık içinde uzun boylu tutar. Kalbindeki tasdik yalanlamasa bile, bu böyledir. O nur, o basiret, o haşyet ve korku kalbinden çıkar. Bu şuna benzer:

İnsan gözlerini kapattığında, kör olmasa bile, hiçbir şey göremez. Kalb de böyledir. Günahların pası kalbi örtüp kapattığında -kâfirin körlüğü gibi, kör olmasa bile- hakkı göremez.

Eserlerde de böylece varid olmuştur: Ahmed B. Hanbel "iman" kitabında şöyle demektedir:

Bize Yahya Eş'as'dan, o Maşeriden, o da Peygamber (s.a.v)'den şöyle dediğini anlatmıştır:

"İman ondan çekilip alınır, tevbe ederse ona tekrar iade edilir."

Yine Ahmed b. Hanbel şöyle diyor:

Bize Yahya Avf'dan şöyle dediğini anlattı:

Hasan dedi ki:

"Böyle devam ettiği sürece iman ondan uzaklaşır. Geri dönerse, iman da ona geri döner."

Yine Ahmed diyor ki:

Bize Muaviye Ebû İshak'dan, o Evzai'den anlattı:

Evzaî dedi ki:

Ben Zühriye "zina eden, zina ettiğinde mü'min olarak zina etmez" hadisini zikrederken, bazılarının:

Eğer O mü'min değilse, peki nedir? dediklerini söyledim, o da bunu reddetti ve benim bu konuda soru sormamdan hoşlanmadı.

Ahmed dedi ki:

Bize Abdurrahman b. Mehdî anlattı. O Süfyan'dan, o İbrahim b. Muhacir'den, o Mücahid'den, o da İbn Abbas'tan kölelerine şöyle dediğini nakletti:

Sizden kim evlenmek isterse, onu evlendiririz. Çünkü sizden her kim zina ederse mutlaka Allah ondan iman nurunu çekip alır. O nuru geri vermek isterse verir, istemezse vermez.

Ebû Dâvud es-Sicistanî dedi ki:

Bize Abdulvahhab b. Necde anlattı:

Bize Bakıyye b. el-Velid anlattı:

Bize Safvan b. Amr anlattı:

O Abdullah b. Rabia el-Hadramî'den rivayetine göre Ebû Hadra şöyle derdi:

"iman sizin herhangi birinizin giydiği elbiseye benzer, kimi zaman onu giyinir, kimi zaman çıkartır."

Aynı şekilde bunu, isnadını da kaydederek Hz. Ömer'den de rivayet etmiştir. Hasen'den o da Peygamber (s.a.v)'den mürsel olarak rivayet etmiştir. Ebû Hureyre'nin hadisinde Peygamber (s.a.v)'e yükseltilerek şu ifade de yer almaktadır:

"Zina eden kişi, zina ettiğinde iman ondan çıkar ve bir gölge gibi olur. O işten uzaklaştı mı iman ona geri döner." (Ebû Dâvûd, Sünne, 15, Tirmizî, İman, 11)


şeyhul islam imam ibn teymiyye
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#5
Küfür, fısk ve isyan

Muhammed b. Nasr el-Mervezî:

İşlenen suçların bir kısmının küfür olması ve bir kısmının da küfrü içermesi dolayısıyla, bunların arasında fark bulunduğunu ve üç kısma ayrıldığını belirtmiştir.

1 - Bunların bir kısmı küfür,

2 - Diğeri fâsıklıktır ve

3 - Üçüncüsü de sadece isyandır.

Bütün bunları mü'minlere hoş göstermediğini de haber vermiştir. Bütün itaatler iman kapsamına girdiğinden ve hiçbirisinin onun dışında olmadığından dolayı, aralarında hiçbir fark gözetmeyerek şöyle buyurmuş gibidir:

O size imanı, farzları ve sair itaatleri sevdirmiştir. Ancak genel bir ifade ile sadece:

"Size imanı sevdirdi" buyurmuş ve bunun kapsamına bütün itaatler girmiş olmaktadır. Çünkü O, mü'minlere namazı, zekâtı ve diğer itaatleri sevmeyi, dinin bir gereği kılmıştır. Çünkü Allah bu itaatleri onlara sevdirdiğini, kalplerinde süslediğini haber vermiştir. Çünkü o:

"Size imanı sevdirdi" buyurmuştur. Bunun yanında mü'minler, hiçbir kötülüğü sevmez ve onlardan tiksinirler. Küfrü, fâsıklığı ve diğer bütün kötülükleri sevmemelerinin ve onlardan tiksinmelerinin nedeni, dinlerine olan bağlılıklarıdır. Çünkü şanı Yüce Allah onları bunlardan tiksindirdiğini bildirmiştir. Rasûlullah (s.a.v)'ın şu buyruğu da bunu ifade etmektedir.

"Her kimin iyiliği kendisini sevdirir, kötülüğü de onu üzer ve rahatsız ederse, işte o mü'mindir." (Tirmizî, Fiten, 7 49; Nesâî, Zekât, 60)

Çünkü Şanı Yüce Allah haseneleri mü'minlere sevdirmiş, seyyielerden de tiksindirmiştir.

Ben derim ki, Yüce Allah'ın mü'minleri bütün masiyetlerden tiksindirmesi, bütün itaatleri sevmelerini gerektirir. Çünkü itaatlerin terki bir masiyettir. Diğer taraftan onların zıddı ile kaynaşmış olmayan bir kimse, masiyetleri terkedemez. Onlarla kaynaştığı takdirde, onların zıddı olan şeyleri sever ki, işte bu da itaattir. Diğer taraftan kalbde bir iradenin bulunması da kaçınılmazdır. Eğer o kötülüklerden tiksiniyorsa, iyilikleri istemesi de kaçınılmazdır. Mubah iyi niyet sonucunda iyilik, kötü niyet sonucunda da şer olur, irade olmadan istekle yapılan bir fiil olamaz. Ondan dolayı sahih bir hadiste Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Yüce Allah'ın en sevdiği isimler Abdullah ile Abdurrahman'dır. En doğru isimler Haris ve Hemmam'dır, en çirkin isimler ise Harb ve Mürre'dir." (Suyûtî, Câmiu's-Sağîr, "Ehabbu'l esmâi..." )

Hz. Peygamber tarafından en doğru isimlerin Haris ve Hemmam olduğunun belirtilmesinin sebebi, her insan Hemmam ve Haris olmasındandır. Çünkü "Haris" kazanan ve çalışan kimse demektir. "Hemmam" ise iradenin başlangıcı olan bir işi yapmaya karar verme özelliğine çokça sahip olan demektir, insan bir canlıdır. Her canlı da, duygu sahibidir ve iradeyle hareket eder. Mubah şeylerden herhangi birisini yapacak olursa, onun nihayette gerçekleştireceği bir amacının bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Her amaç ise, ya bizzat özü itibariyle amaçtır veya başka bir sebep dolayısıyla amaç edinilir. Nihai amacı ve dileği, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın -O'ndan başkasına ibadet etmediği, yalnız kendisine ibadet ettiği ilahı ve onun dışındaki her şeyden daha çok sevdiği- Yüce Allah'a ibadet olan bir kimsenin bu konudaki maksat ve iradesi, Allah'ın rızasını istemesi noktasına ulaşır. O bakımdan böyle bir kimse itaatleri gerçekleştirebilmek için yardımlarını almak maksadıyla işlediği mubahlardan dolayı da sevap alır.

Nitekim Buhârî ile Müslim'de yer alan rivayete göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Kişinin, Allah'tan ecrini umarak aile halkına yaptığı harcamaları sadakadır." (Buhârî, İman, 41, Nafakat, 1; Müslim, Zekât)

Yine Buhârî ile Müslim'de rivayet edildiğine göre Hz. Muhammed, Sad b. Ebî Vakkas'a Mekke'de hastalanıp ziyaretine gittiği sırada şöyle demiştir:

"Sen Allah'ın rızasını umarak yapmış olduğun her harcama sebebiyle mutlaka derecen ve makamın yükselir. Hatta hanımının ağzına koyduğun lokma için bile bu böyledir." (Buhârî, Vasayâ, 2, Nefakat, 1- Müslim Vasiyyet, 5; Ebû Dâvûd, Vasayâ, 2, Tirmizî Vasayâ 1)

Muaz b. Cebel de Ebû Musa'ya şöyle demiştir:

"Ben ayakta duruşumun ecrini Allah'tan beklediğim gibi, uykumun ecrini de Allah'tan bekliyorum."

Seleften gelen rivayete göre, âlimin uykusu da bir teşbihtir.

Buna göre, eğer onun asıl maksadı Allah'tan başkasına ibadetse, helâl olan şeyler (Tayyibat) onun için mubah değildir. Çünkü Yüce Allah bunları kullarının mü'min olanlarına mubah kılmıştır. Hatta kâfirler suçlu ve günahkârlarla şehvetlerinin peşinden gidenler kıyamet gününde dünyada iken faydalandıkları halde bu nimetler dolayısıyla onu zikretmeyip ibadet etmediklerinden dolayı, nimetleri sebebiyle hesaba çekilecekler ve onlara şöyle denilecektir:

"Siz dünya hayatında bütün güzel şeylerinizi kaybettiniz, bunlarla (orada) sefa sürdünüz, tükettiniz. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız." (Ahkâf, 20)

Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sonra o gün (size verilen) nimetten sorulacaksınız." (Tekasür, 8)

Yani nimetlere şükretmemekten dolayı sorguya çekileceksiniz. Kâfir ise Yüce Allah'ın kendisine vermiş olduğu nimetlere şükretmez. Bu şükürsüzlüğü dolayısıyla Allah, onu cezalandıracaktır. Allah bu nimetleri sadece mü'minlere mubah kılmış ve bununla birlikte onlara şükretmesini emretmiştir.

Nitekim şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyin ve Allah'a şükredin." (Bakara, 172)

Müslim'in Sahih'inde Peygamber (s.a.v)'in şöyle dediği rivayet edilmektedir:

"Allah, yediği bir lokmadan ve içtiği bir sudan dolayı kendisine hamdeden bir kuldan razı olur." (Müslim, Zikr, 89; Tirmizî, Et'ime, 18)

İbn Mâce'nin Sünen'inde ve başkalarında da şöyle denilmektedir:

"Şükreden oruçsuz, sabreden de oruçlu seviyesindedir." (İbn Mâce, Siyam, 55)

Rasullere de böyle söylemiştir:

"Ey peygamberler: Temiz şeylerden yeyiniz ve salih amel işleyiniz." (Mü'minun, 51)

Yine bir başka yerde şöyle buyurmuştur:

"İhramda iken avı helâl saymamak şartıyla, size okunacak olanların dışında kalan hayvanlar sizin için helâl kılındı." (Mâide, 1 ) İbrahim (a.s):

"Halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri mahsullerle rızıklandır" (Bakara, 126) diye dua etmiş, Yüce Allah da şöyle cevap vermişti:

"Kâfir olanı dahi az bir süre geçindirir, sonra onu cehennem azabına mahkum ederim. Varacağı yer ne kötü bir uğraktır." (Bakara, 126)

İbrahim (a.s) hoş ve temiz şeyler ile rızıklandırılmaları için özel olarak mü'minlere dua etmiştir. Yüce Allah da, emrettiği üzere ihramayken avlanmayı haram sayanlara, hayvanları mubah kılmış, mü'minlere helâl ve temiz şeylerden yiyerek kendisine şürketmelerini emretmiştir.

Bu bakımdan Yüce Allah, mutlak olarak bütün insanlara yaptığı hitapla, sadece mü'minlere yaptığı hitap arasında bir ayırım gözetmiştir:

"Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarına uymayın, çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. O size daima kötülük ve çirkin iş yapmanızı, Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder. Onlara:"Allah'ın indirdiğine uyun" dense: "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?." (Bakara, 168-170)

Şanı Yüce Allah bütün insanlara, yeryüzünde bulunan nimetlerden yemelerini iki şartla helâl kılmıştır. Hoş ve temiz, ayrıca helâl olacak.

Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyin, Allah'a şükredin, eğer O'na kulluk ediyorsanız. Allah size leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı." (Bakara, 172-173)

Görüldüğü gibi, Yüce Allah burada mü'minlere, iyi ve temiz şeylerden yeme iznini, helâl olma şartı koşmaksızın vermiş ve sözü geçen şeylerin dışında kalanları onlara haram kılmıştır. Bu istisnaların dışında kalanların hiç birisi mü'minlere haram kılınmamıştır. Bununla birlikte O, bu hitabıyla haram kılmadığı şeyleri helâl de kılmamıştır. Aksine bunlar hakkında hiçbir şey söylememiştir. Nitekim hem mevkuf, hem de merfû olarak rivayet edilen ve Hz. Selman'dan gelen hadiste de şöyle denilmektedir:

"Helâl, Allah'ın Kitabında helâl kıldığı şeylerdir. Haram da Allah'ın kitabında haram kıldıklarıdır. Hakkında susup bir şey söylemedikleri ise, onun affettiği (hakkında buyruk indirmediği) şeylerdir." (Tirmizî, Libâs, 6; Ebû Dâvûd, Et'ime, 30;İbn Mâce, Et'ime, 60 )

Ebu Sa'lebe'nin rivayet ettiği hadiste de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Allah birtakım şeyleri farz kıldı. Onları zayi etmeyin. Bazı sınırlar da çizdi. Onları aşmayın. Birtakım şeyleri haram kıldı, onları çiğnemeyin. Bazı şeyler hakkında da, unutkanlıktan değil, size rahmetinden dolayı sustu. Bunları da fazla araştırmayın." (Kaynağı tesbit edilemedi)

Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir:

"De ki: Bana vahyolunanda yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş.... olursa başka.... " (En'am, 145)

Böylece sözü edilenler dışındaki şeylerin haram kılınmadığının bildirilmesi, geriye kalanların haram kılınmadıkları hakkında da söz söylenmemesi, onların afv kapsamına girdiklerini ifade eder. Helâl kılmak, ancak bir hitapla olur. Bu bakımdan işaret ettiğimiz bu ayet-i kerîmeden daha sonra nazil olan Mâide sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar.De ki: 'Size iyi ve temiz şeyler (tayyibat) helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiklerinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için yakaladıkları şeyleri, yeyin ve üzerine Allah'ın adını anın... Bugün size iyi ve temiz şeyler (tayyibat) helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir." (Mâide, 4,5)

İşte bu ayetin indirildiği gün, onlara tayyibat (iyi ve temiz şeyler) helâl kılınmış oldu. Bundan önce ise, istisna ettiklerinin dışındakilerden başkası onlara haram değildi.

Peygamber (s.a.v) de yırtıcı hayvanlardan azı dişleri olanlar ile uçan kuşlardan pençesi olanları haram kılmıştır. Bu, kitaptaki hükmün neshi değildir. Fakat onun haram oluşu hakkında bir şey söylememiştir. Dolayısıyla bunun haram kılınışı başlangıçta bir teşrii hükmü ifade eder. Bu bakımdan Peygamber (s.a.v) Ebû Râfl, Ebû Sa'lebe ve Ebû Hureyre ile başkalarından gelen yollarla rivayet edilmiş hadisi şerifte şöyle buyurmuştur:

"Birinizin koltuğuna yaslanarak benim vermiş olduğum bir emir veya yaptığım bir yasak kendisine ulaştığı halde, kalkıp bizimle sizin aranızda bu Kur'an vardır. Onda helâl olarak bulduğumuzu helâl, haram olarak bulduğumuzu da haram kabul ederiz dediğini görmeyeyim. Şunu bilin ki, bana hem Kitap (Kur'an) hem de onunla birlikte onun benzeri verilmiştir."

Aynı hadisin bir diğer varyantında şöyle denilmektedir:

"Şunu biliniz ki, bana bu verilen Kur'an'ın misli veya daha fazlasıdır. Şunu bilin ki, ben yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanların hepsini haram kılıyorum." (Ebû Dâvûd, Haraç, 33; İbn Mâce, Mukaddime, 2)

Böylelikle Peygamber (s.a.v) kendisine bir başka vahyin de indirilmiş olduğunu açıklamaktadır. Bu ise kitabın dışında kalan hikmettir. Allah, indirdiği bu vahiyle, haram kılındığını haber verdiği şeyleri haram kılmıştır. Bu ise, Kitab'ın neshi demek değildir. Çünkü Kitab, zaten bu gibi şeyleri kesinlikle haram kılmamıştır. O, iyi ve temiz şeyleri (tayyibat) helâl kılmıştır. Bunlar ise tayyibattan değildir.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından (tayyibat) yiyiniz." (Bakara, 172)

Bu ayet-i kerîme, onun bütün özelliklerini ele almamakla birlikte, bunları da haram kılmamıştır. Ayrıca haram kılınması konusunda bir şey de söylenmemiştir (afv). Yoksa bu buyrukla yenilmeleri konusunda izin verilmiş de değildir.

Kâfirlere gelince, Allah onların herhangi bir şey yemelerine izin vermemiş, onlara bir şeyi helâl kılmamış ve onların yedikleri herhangi bir şeyi de afv etmemiştir. Aksine şöyle buyuruyor:

"Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin." (Bakara, 168)

İşte burada onların yedikleri şeyin helâl olması şartını koşmuştur. Helal ise, Allah ve Rasulü'nün izin verdiği şeylerdir. Yüce Allah ise, yemek hususunda sadece mü'minlere izin vermiş. Ancak bu izin, onların iman etmeleri halinde geçerlidir. Bu bakımdan kâfirlerin ellerinde bulunan mallar şer'i mülk yoluyla elde edilmiş mallar değildir. Çünkü şer'i mülk, kanun koyucunun mubah kıldığı tasarrufa sahip olmak demektir. Kanun koyucu ise, ancak iman şartıyla mallarda tasarrufu mubah kılmıştır. O bakımdan onların malları mubah kalmaya devam etmiştir. O kâfirlerden herhangi bir grup, bir başka grubu mağlup edecek olursa, kendi dinlerinde onu helâl kabul ederler ve onları ellerinden alırlar. Böylelikle bu galipler bu mallarda öncekilerin durumunda olurlar.

Müslümanlar o malları ganimet olarak alacak olurlarsa, şer'an o mallara malik olurlar. Çünkü Yüce Allah müslümanlara, ganimetleri mubah kılmıştır, başkalarına mubah değildir. O bakımdan müslümanların, kâfirlere, kendi dinlerinde helâl kıldıkları biribirlerinden zorla almak ilkesi ile davranmaları caiz olduğu gibi, bir kesimin ötekinden esir aldığı kimseleri satın almaları da caiz olur. Çünkü bu, müslümanın mubah şeyleri istila yoluyla eline geçirmesi durumundadır. Bu bakımdan Yüce Allah kâfirlerin mallarından müslümanların eline geçen şeylere "fey" adını vermiştir. Çünkü Yüce Allah bunu kendisine ibadet eden ve rızkı ile ona ibadete destek sağlayan mü'min kullarına geri iade etmiştir. Aslında Yüce Allah, bütün yaratıkları kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır. Onlar için yaratmış olduğu rızkı onun vasıtasıyla kendisine ibadet etmelerine yardımcı olsun diye varetmiştir. "Fey" lafzı ganimeti de kapsamına alabilir.

Nitekim Peygamber (s.a.v) Hüneyn ganimetleri hakkında şöyle demiştir:

"Şanı Yüce Allah'ın sizlere fey olarak verdiklerinden bana ait olan kısım sadece beşte birdir. Beşte bir de size geri gelir." (Ebû Dâvûd, Cihâd, 121,149; Muvatta, Cihâd, 22 12; Edeb, 160)

Fakat Yüce Allah'ın:

"Allah'ın onlardan peygamberine verdiği ganimetlere gelince..." (Haşr, 6) buyruğundan dolayı "fey" lafzı, mutlak olarak kullanıldığından kâfirlerden alınan mal şeklinde anlaşılmıştır.

Mü'min, ihtiyacı sebebiyle haramdan kurtulup helali yerine getirmek amacıyla mubah olan bir şeyi yaptığı takdirde, sevap kazanır. Nitekim Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Sizden herhangi bir kimsenin hanımına yaklaşması da bir sadakadır. Ashab: Ey Allah'ın Rasulü! Bizden birisi arzusunu gerçekleştirince bundan dolayı ecir alır mı? diye sorunca Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ne dersiniz, o bu arzusunu haram yoldan gerçekleştirecek olsa günah kazanır mıydı? îşte helâl yoldan bunu temin edince de bundan dolayı ecir alır." (Müslim, Zekât, 52; Ebû Dâvûd, Tatavvu,)

Bu hadis-i şerif İbn Ömer'in Peygamber (s.a.v)'den rivayet ettiği şu hadisi andırmaktadır:

"Allah masiyet olan bir işin yapılmasından hoşlanmadığı gibi, ruhsatları ile amel edilmesini sever." (Müsned, 2, 108)

Bu hadisi imam Ahmed ve Sahih'inde Ibn Huzeyme ile başkaları da rivayet etmiştir.

Bu buyrukta Peygamber (s.a.v) bize şunu haber vermektedir:

"Yüce Allah günahların işlenmesinden hoşlanmadığı gibi, ruhsatlarının da işlenmesini sever."

Fukahanın bir kısmı bunu:

"Azimetlerinin yapılmasını sevdiği gibi..." şeklinde rivayet ediyorlarsa da, hadisin lafzı böyle değildir. Çünkü ruhsatlan Yüce Allah kullarının onlara ihtiyaçları dolayısıyla mubah kılmıştır. Mü'minler de onlardan aldıkları kuvvetle ona ibadet ederler. O bakımdan o ruhsatların yapılmasından hoşnut olur. Çünkü kerîm olan zat ihsan ve lütuflarının yapılmasını sever. Nitekim bir başka hadiste şöyle denilmiştir:

"Kasr (yolculukta dört rek'atlık farzları iki rek'at olarak kılmak) Allah'ın size verdiği bir sadakadır. Onun sadakasını kabul ediniz." (Zeylâî, Nasbu'r-Râye, ikinci Baskı, 2, 190)

Diğer bir sebep ise ona ibadet ve itaatin bu lütuflarından istifade etmekle mümkün olmasıdır, insanın ihtiyaç duymadığı, aksine abes olarak işlediği söz ve amellere gelince, bunlar onun lehine değil, aleyhinedir.

Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

"Ademoğlunun bütün sözleri, lehine değil aleyhinedir, iyiliği emretmesi, yahut kötülükten nehyetmesi veya Allah'ı zikretmesi müstesna." (İbn Mâce, Fiten, 12)

Buhari ile Müslim'de Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

"Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kimse, ya hayır söylesin veyahut sussun." (Buhârî, Edeb, 31, 85; Rikâak, 23, İman 74; Ebû Dâvûd, Edeb, 123)

Burada mü'mine iki şeyden birisi emredilmektedir: O, ya hayır söyleyecektir veya susacaktır. Bu bakımdan hayrı söylemek, onu söylemeyip susmaktan daha hayırlıdır. Şerri susup söylememek ise, söylemekten daha hayırlıdır, işte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"(insan) hiç*bir söz söylemez ki, yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulunmasın." (Kâf, 18)

Tefsir bilginleri, insanın bütün sözlerinin yazılıp yazılmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Mücahid ve başkaları şöyle der:

Onun sağında ve solunda bulunan melekler, hastalığı halindeki iniltileri de dahil olmak üzere, her şeyi yazarlar.

İkrime ise:

Ancak kendisine ecir verilecek, ya da günah yazılacak şeyleri yazarlar. Kur'an-ı Kerîm ise, iki meleğin söylediği her şeyi yazdıklarına işaret etmektedir. Çünkü:

"(însan) hiçbir söz söylemez ki..." buyruğunda şart olarak nekre gelmiş ve "min" harfi ile te'kid edilmiştir. Bu ise onun bütün sözlerini kapsamaktadır. Aynı şekilde onun muayyen bir söz dolayısıyla ecre veya günaha hak kazanması, yazmakla emrolunan meleklerin ona nelerin emredildiğini ve nelerin de nehyedildiğini bilmesini gerektirir. Yazanın bunu bildiğini kabul etmek için bu konuda bir naklin bulunması kaçınılmazdır. Diğer taraftan insan ya hayır söylemek veya susmakla emrolunmuştur. Ona emredildiği şekilde susmayı terkedip hayır olmayan anlamsız ve boş şeyler konuşacak olursa, bu onun aleyhine olur. Dolayısıyla bu mekruhtur. Mekruh ise, ecrini azaltır, işte bu bakımdan Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Kendisine fayda vermeyen şeyleri terketmesi, kişinin müslümanlığının güzelliğindendir." (Tirmizî, Zühd, 11; İbn Mâce, Fiten, 12;Muvatta, Hüsnu'l-Huluk, 3; Kelâm, 17)

Buna göre faydalı olmayan şeylere dalacak olursa, onun müslümanlığının güzelliğinde eksiklik meydana gelir ve bu da onun aleyhine olur. Çünkü onun aleyhine olan şeylerin tümü dolayısıyla cehennem azabına ve Allah'ın gazabına hak kazanması şartı yoktur. Değerinin ve derecesinin azalması, onun aleyhine bir sonuçtur.

şeyhul islam imam ibn teymiyye
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#6
Mutlak imanın kapsamı

Birileri kalkıp:

"Mutlak iman Allah'ın ve Rasûlünün bütün emirlerini kapsamına almaktadır. Buna göre bunun bir kısmı gitti mi, iman da ortadan kalkar".

Dolayısıyla da Haricîlerin söyledikleri gibi, günahkâr kimselerin tekfir etmeleri, ya da Mûtezile'nin söylediği gibi, cehennemde sonsuza kadar kalacaklarının söylenmesi ve iman adının onlardan bütünüyle kalktığını söylemek gerekir.

Bu iki görüş de Mürcie'nin söylediklerinden daha kötü bir görüştür. Çünkü Mürcie arasında, ümmet tarafından kendilerinden hayırla söz edilen birtakım ilim adamları ve abidler vardır.

Haricîlerle, Mûtezile'ye gelince, ehl-i sünnet ve'l-Cemaatin bütün kesimleri onları yermek ve kötülemek konusunda mutabakat göstermişlerdir" deseler, kendilerine şöyle denilir:



Önce sünnet ehlinden hiç kimsenin Haricîler'le, Mûtezile'nin kanaatini paylaşmadıkları görüş büyük günah işleyen kimselerin cehennemde sonsuza kadar kalacakları kanaatidir. Böyle bir görüş, ünlü bid'atler arasında yer alır.

Ashab-ı kiram, onlara güzellikle tabi olanlar ve müslümanların diğer imamları kalbinde zerre ağırlığınca imandan eser bulunan hiç bir kimsenin cehennemde sonsuza kadar kalmayacağı üzerinde ittifak etmişlerdir. Yine bunlar, Peygamber (s.a.v) efendimizin ümmeti arasında büyük günah sahibi kimseler için verilen izine uygun olarak şefaatte bulunacağı üzerinde de görüş birliği etmişlerdir.

Buhârî ile Müslim'de de Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğu nakledilmektedir:

"Her peygamberin Allah tarafından kabul edilen bir duası vardır ve ben duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek üzere saklamış bulunuyorum." (Buhârî, Tevhid, 31; Müslim, İman, 234, 235, Zühd, 37 237, 241, 245; Tirmizî, Deavât, 130; İbn Mâce)

Söz konusu bu hadisler ilgili yerlerinde zikredilmiştir. Bazıları da bu konuda ashab-ı kiram arasında görüş ayrılığı bulunduğunu nakletmektedir. Nitekim İbn Abbas'tan, katil olanın tevbesinin söz konusu olamayacağı konusunda rivayet gelmiştir. Fakat bu, ashab-ı kirama karşı yapılan bir yanlışlıktır. Çünkü onlardan hiçbir kimse, Peygamber (s.a.v)'in büyük günah sahibi kimselere şefaat etmeyeceğini söylemediği gibi, büyük günah sahiplerinin cehennemde sonsuza kadar kalacaklarını da söylememiştir. Fakat İbn Abbas'tan gelen iki rivayetten birisine göre, o şöyle demiştir:

"Katil kimsenin tevbesi yoktur."

Ahmed b. Hanbel'den de katilin tevbesinin kabulü konusunda yine iki rivayet gelmiştir. Tevbe konusundaki anlaşmazlık ise, cehennemde sonsuza kadar kalma konusundaki anlaşmazlıktan farklıdır. Çünkü öldürme fiilinde kul hakkı söz konusudur, işte bunda anlaşmazlık olmuştur.

Sözü geçen itirazla: imanın bir kısmı gitti mi, hepsi gider, şeklindeki iddia kabul edilemez. Çünkü iman konusunda bid'atlerin dallanıp budaklandığı esas yanılgı burasıdır. Çünkü bu gibi kimseler, imanın bir kısmı gitti mi, artık hepsinin gittiğini, geriye ondan bir eser kalmadığını sanırlar.

Diğer taraftan Haricîlerle, Mutezile şöyle demektedir:

İman, Allah'ın ve Rasûlünün emrettiği şeylerin toplamıdır. Bu ise hadis ehlinin dediği gibi, mutlak imandır. Haricîlerle Mutezile, imandan bir şey gitti mi kişide imandan hiçbir şey kalmaz ve bu bakımdan o kişi sonsuza kadar cehennemde kalır.

Mürcie ise, fırkalarının arasındaki ihtilaflarla birlikte şöyle demektedir:

Büyük günahlar ve zahiri farzların terkedilmesi, imandan herhangi bir şeyi alıp götürmez. Çünkü imandan herhangi bir şey gidecek olursa, geriye ondan bir şey kalmaz. O zaman iman, iyi kimselerin de, kötü kimselerin de eşit oldukları aynı şeyin ifadesi olur. Fakat Rasûlullah (s.a.v)'tan gelen naslarla ashab-ı kiramın ifadeleri imanın kısmen gidip kısmen kaldığını göstermektedir. Hz. Peygamber:

"Kalbinde zerre ağırlığı kadar iman bulunan kimse cehennemden çıkartılır" (Buhârî, İman, 15; Müslim, İman, 148) buyruğu bu türdendir.

şeyhul islam imam ibn teymiyye
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#7
İman söz konusu olmadan İslâm olmak

Şanı Yüce Allah şu buyruğunda iman söz konusu olmaksızın, İslâm'dan söz etmektedir:

"Bedeviler, "iman ettik" dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslâm olduk deyiniz. Çünkü iman sizin kalbinize henüz girmemiştir. Eğer Allah'a ve Rasûlüne iman ederseniz amellerinizden bir şey eksiltmez." (Hucurat, 14)

Buhârî ile Müslim'de Sad b. Ebî Vakkas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Allah'ın peygamberi (salât ve selâm olsun) bir grup kimseye bir şeyler verdi. Bir rivayette bir mal paylaştırdı ve bunlar arasında birisine hiçbir şey vermedi. Halbuki herkesten çok benim gözümü dolduran kişi oydu. Ben:

"Ey Allah'ın Rasulü" dedim, "filana niye bir şey vermedin?"

"Allah'a yemin ederim ki ben onun mü'min olduğunu görüyorum."

Rasûlullah (s.a.v):

"Veya müslümandır" buyurdu.

Ben sözümü üç defa söyledim. Hz. Peygamber de buyruğunu üç defa tekrarladı. Daha sonra şunları söyledi:

"Ben başkasını daha çok sevdiğim halde, birisine bir şeyler veririm. Buna sebep ise Allah'ın o kimseyi yüzüstü cehenneme yıkmasından korkumdur." (Buhârî, İman, 19; Ebû Dâvûd, Sünne, 15; Nesâî, İman, 7.)

Bir diğer rivayette de şu ifadeler yer almaktadır:

"Bu sefer boynum ile kollarım arasına vurarak 'Ey Sa'd sen katil mi olmak istiyorsun' buyurdu." (Bu ziyadenin kaynağını tesbit edemedik.)

Yüce Allah'ın imanın kalblerine girmediğini belirttiği bu kimselerin İslâm oluşları, acaba sevap alacakları bir İslâm mıdır, yoksa münafıkların müslüman olmaları türünden bir İslâm mıdır?

Bu konuda öncekilerin de sonrakilerin de meşhur iki görüşü vardır:



Birincisine göre:

Bu, kendisi dolayısıyla sevab alacakları, onları küfürden ve münafıklıktan çıkartan bir İslâm'dır, şeklindedir. Bu görüş Hasen, İbn Şirin, İbrahim Nehai, Ebû Cafer Bakır'dan rivayet edilmiştir. Aynı zamanda bu Hammad b. Zeyd'in, Ahmed b. Hanbel'in, Sehl b. Abdullah Tüsteri'nin, Ebû Talib Mekki'nin hadis ve sünnet ehli ile hakikat ehli birçok kimsenin de görüşüdür.

Ahmed b. Hanbel der ki:

Bize Müsemmil b. İshak, Ammar b. Zeyd'den anlatarak dedi ki: Ben Hişam'ı şöyle derken dinledim:

Hasen ve Muhammed "müslüman" derlerdi de, "mü'min" demekten korkarlardı.

Ahmed b. Hanbel der ki:

Bize Ebû Seleme el-Huzaî anlatarak dedi ki:

Malik, Şerik, Ebû Bekir b. Ayyaş, Abdülaziz b. Ebî Seleme, Hammad b. Seleme ve Hammad b. Zeyd dediler ki:

" İman marifet, ikrar ve ameldir. "

Ancak Hammad b. Zeyd "İslâm" ile "iman" arasında fark gözetir ve imanı has, İslâm'ı genel kabul ederdi.



İkinci görüşe göre ise:

Onların bu şekildeki müslümanlıkları çoluk çocuklarının esir alınıp kendilerinin öldürülmesinden korktukları için gösterdikleri bir teslimiyettir.

Münafıkların İslâm'a girdiklerini göstermeleri gibi. Bu görüşü savunanlar, bu gibi kimselerin kâfir olduğunu söylerler.

Çünkü iman henüz kalblerine girmemiştir, imanın kalbine girmediği kimse ise kâfirdir.

Buhari'nin, Muhammed b. Nasr Mervezî'nin tercih ettiği görüş budur. Selef ise bu konuda ihtilâf halindedir.

Muhammed b. Nasr der ki:

Bize İshak anlattı, bize Cerîr, Muğire'den haber vererek dedi ki:

İbrahim Nehaî'nin yanına gittim ve Said Anberî adında birisi benimle tartıştı, İbrahim:

"O Anberî değil, Zebidî'dir" dedi. (Ben dedim ki) Benimle tartıştığı konu:

"Bedeviler iman ettik, dediler. De ki: "Siz iman etmediniz, fakat İslâm olduk deyiniz" ayetiydi.

O dedi ki: Burada İslâm'a girmekten kasıt, teslimiyet göstermektir, İbrahim şu cevabı verdi:

Hayır burada kasıt İslâm'a girmektir:

Yine (Muhammed b. Nasr) dedi ki:

Bize Muhammed b. Yahya anlattı, bize Muhammed b. Yusuf anlattı, bize Süfyan, Mücahid'den naklederek dedi ki:

"Bedeviler: îman ettik dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslâm olduk deyiniz."

Mücahid dedi ki:

Yani çoluk çocuğunuzun esir alınmasından sonra biz de öldürülmekten korkarak teslim olduk. Ancak bu senette kesiklik (inkıta) vardır. Çünkü Süfyan Macahid'e yetişmemiştir.

Onların bu İslâm'a girişleri, münafıkların İslâm'a girişleri gibi olup bundan dolayı sevap almazlar diyen kimseler, sözlerini şöyle desteklerler:

Çünkü Yüce Allah onlardan imanı nefyetmiştir. Allah'ın kendisinden imanı nefyettiği kimse ise kâfirdir.

Yine bunlar şöyle der:

İslâm, imanın kendisidir ve her müslüman mü'min, her mü'min de müslümandır. Fâsıkları mü'min değil, müslüman kabul eden kimselerin, onları Yüce Allah'ın şu buyruğunun kapsamına girenler olarak görmemesi gerekir:

"Ey iman edenler! Namaz kılmak için kalktığınızda..." (Mâide, 6)

Yüce Allah'ın şu buyruğunun kapsamına da sokmaması gerekir:

"Ey iman edenler cuma günü namaza çağırıldığında..." (Cum'a, 9) ve buna benzer başka buyruklar da vardır.

Burada onlara, İslâm adıyla değil, iman adıyla hitab edilmiştir. Mü'min olmayan bir kimse bu hitabın kapsamına girmez.

Böyle bir iddiaya şöyle cevap verilir:

Seleften: "Bunlar imandan çıkmış, İslâm'a girmişlerdir" diyenler, onlarda imandan eser kalmamıştır demezler. Böyle bir iddia Haricîlerle Mûtezile'nin iddiasıdır.

Bunu söyleyen ehl-i sünnet der ki:

Fâsıklar şefaat ile cehennemden çıkacaklardır. Çünkü onlar, kendilerini çıkaracak kadar imana sahiptirler. Fakat onlar hakkında iman ismi kullanılmaz. Çünkü iman mutlaktır.Bu da sahibine sevap ve cennete girme hakkını kazandıran imandır. Bunlar ise böyle bir imana ehil kimseler değildir. Bununla birlikte onlar iman hitabının kapsamına girerler. Çünkü böyle bir hitap, olgun bir imana sahip olmasa bile, imana girmiş olan kimseleredir. Çünkü böyle bir kimseye, eksiksiz bir imanı gereği gibi yerine getirmek için hitap edilir. O halde hitaptan önce onu tamamlamış olduğundan nasıl söz edilebilir? Bunu kabul etmeyecek olursak, emredilen bu şeyin hitabdan önce imanın kapsamına girdiğini söylemiş oluruz. Halbuki onlara bu emir verildikten sonra ancak bunun imandan olduğu söz konusu olmuştur.

"Ey iman edenler!" hitabı:

"Mü'minler ancak Allah'a ve Rasûlüne iman eden, sonra da şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir." (Hucurat, 15) buyruğu ve benzeri buyruklardan farklıdır.

"Ey iman edenler!" hitabının kapsamına her şeyden önce imanını açıkça gösteren kimseler girer. İçten münafık olsa bile, görünüşte onun kapsamına girer. Peki hakiki mü'minlerden olmasa bile, münafık olmayan bir kimse nasıl bunun dışında kalır?

Bu işin aslı şudur: Gerçekten mü'min olmayan bir kimse hakkında:

"O müslümandır, fakat cehennemde sonsuza kadar kalmasını engelleyen bir imana da sahiptir" denilir.

Bu hususta ehl-i sünnet arasında ittifak vardır. Fakat böyle bir kimse hakkında "iman" ismi kullanılır mı?

İşte görüş ayrılığı bulunan husus budur. Böyle birisinin müslüman olduğu, fakat mü'min olmadığı söylendiği gibi, mü'min denildiği de söylenmiştir.

Tahkik şöyle demeyi gerektirir:

Böyle bir kimse imanı eksik bir mü'mindir. O, bu imanı dolayısıyle mü'min, işlediği büyük günah (kebire) dolayısıyla fâsıktır. Fakat "mutlak iman" adı bu kimseye verilmez. Çünkü Kitap ve Sünnet'te "mutlak iman" adının böyle birisine verilmesi nefyedilmiştir.

İman adı Allah'ın ve Rasûlünün emrettiği hususlarda onu da kapsamına alır. Çünkü ona bununla, birtakım şeyler farz ve birtakım şeyler haram kılınmaktadır. Ayrıca o kimse için iman gerekli olduğu gibi, başka şeyler de gereklidir. Burada söz konusu olan şey, mutlak övgü olarak bu ismin verilmesiyle ilgilidir. Buna göre iman ile hitabın kapsamına üç ayrı kesim girmektedir.

1 - Bu hitabın kapsamına gerçekten mü'min olanlar girer.

2 - Zahir hükümleri itibariyle -ahirette cehennemin en alt derekelerinde olsalar bile- münafık olanlar girer. Fakat asıl olarak, onun hakkında İslâm da, iman da nefyedilir. Zahiren ise onun hakkında hem islâm, hem de zahir iman varlığı kabul edilir.

3 - İmanın hakikati kalplerine girmemiş olmakla birlikte, beraberinde kendisi dolayısıyla sevap alacakları bir parça iman ve İslâm'ın bulunduğu, İslâm'a girip teslim olmuş kimseler girer.

Diğer taraftan bunlar kendilerine farz kılınan şeyler hususunda kusurlu da olabilirler. Bununla birlikte diğer "kebair" sahipleri gibi kendisi dolayısıyla cezalandırılacakları kebair işlememiş olabilirler. Fakat bunlar farz kılınan şeyleri terkettiklerinden dolayı cezalandırılırlar, işte ayet-i kerîmede sözü geçen bu bedevi araplar ve başkaları batınan ve zahiren kendilerine verilen emirleri yerine getirmeksizin iman ettik demişlerdir. O bakımdan bunların kalplerine imanın hakikati girmediği gibi Allah yolunda cihad dahi etmemiş kimselerdi. Peygamber (s.a.v) ise onları cihad etmeye davet etmişti.

Kimi zaman bu gibileri tehditlere maruz kalmış, "kebair" ehli kimselerden de olabilirler. Namaz kılıp zekât verip cihad ettiği halde büyük günah işleyenler gibi. Bunlar ise İslâm'ın dışına çıkmazlar. Aksine bunlar müslümandırlar fakat bu konuda (taraflar arasında) -Allah'ın izniyle zikredeceğimiz üzere- bunlar hakkında mü'mindirler denilip denilemeyeceği ile ilgili lafzî bir anlaşmazlık vardır.

Haricîler ve Mutezile ise bu gibi kimseleri iman ve İslâm adının kapsamının dışına çıkartırlar. Bunlara göre iman ve İslâm birdir. Dolayısıyla imandan çıktılar mı İslâm'dan çıkarlar. Fakat Haricîler bu gibileri hakkında kâfirdirler derken, Mutezile müslüman da değildirler kâfir de değildirler demektedir ve bunları böylelikle iki menzile arasında bir yerde kabul ederler. Ayeti kerîmede sözü geçen "İslâm"ın kendisi sebebiyle sevap alacakları İslâm olduğuna ve kendilerinin de münafık olmadıklarına delil şudur:

Yüce Allah buyuruyor ki:

"Bedeviler: îman ettik, dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat teslim olduk deyin. Çünkü iman kalbinize girmemiştir." (Hucurat, 14)

Bu buyruktan sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Eğer Allah'a ve Rasûlüne itaat ederseniz, amellerinizden bir şey eksiltmez." (Hucurat, 14)

İşte bu buyruk onların bu İslâm ile birlikte Allah'a ve Rasûlüne itaat etmeleri halinde, itaatları dolayısıyla Allah'ın kendilerine ecir vereceğinin delilidir. Münâfıkın ameli ise ahirette boşa çıkar.

Yine Yüce Allah bunları münafıkların niteliklerinden başka şekilde nitelendirmiştir. Yüce Allah münafıkları kalplerindeki bir küfür ve inkâr; ayrıca içlerinde, açığa vurduklarının zıddını gizlemekle nitelendirmiştir.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İnsanlardan öyle kimselerde vardır ki, iman etmedikleri halde Allah'a ve ahiret gününe inandık derler. Allah'ı ve mü'minleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki onlar yalnızca kendilerini aldatırlar da, farkına varmazlar. Kalblerinde bir hastalık vardır onların. Allah hastalıklarını artırdı." (Bakara, 8-10)

Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Münafıklar sana geldiklerinde dediler ki: Şehadet ederiz ki, muhakak sen Allah'ın resulüsün. Allah da biliyor ki, sen hiç şüphesiz onun rasulüsün ve Allah şahidlik eder ki, münafıklar muhakkak yalancıdırlar." (Münafikun, 1)

Yüce Allah Kur'an-ı Kerîm'de münafıkları yalancılıkla, kalblerinde olmayanı dilleriyle söylemekle, kalblerinde küfrün bulunmasıyla nitelendirmektedir. Burada sözü edilen bedevi arapları ise, bu tür şeylerden herhangi biriyle nitelememiştir. Fakat iman etmiş olmak iddiasında bulundukları vakit peygamberine şöyle buyurmuştur:

"De ki: Siz iman etmediniz, fakat teslim olduk deyin. Çünkü iman sizin kalbinize girmemiştir. Eğer Allah'a ve Rasûlüne itaat ederseniz amellerinizden bir şey eksiltmez." (Hucurat, 14)

Onların mutlak olarak imanlarının bulunmadığının belirtilmesi, münafık olmalarını gerektirmez. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:

"Sana Enfal'den sorarlar. De ki: Enfal (ganimetler) Allah'ın ve Rasûlündür. O halde Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin. Eğer mü'minlerden iseniz Allah'a ve Rasûlüne itaat edin." (Enfal, 1)

Daha sonra şöyle buyurmaktadır:

"Mü'minler ancak Allah anıldığı zaman kalbleri titreyenlerdir. Ayetleri karşılarında okunduğunda da bu onların imanlarını artırır. Onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler. Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden infak ederler. İşte onlar gerçek mü'minlerin ta kendileridir." (Enfal, 2-4)

Bilindiği gibi, böyle olmayan bir kimse cehennemin en alt derekelerinde bulunan münafıklardan olur. Hatta sahip olunması gereken farz imana sahip değil demek olur. Böylelikle ondan yerine getirmesi farz olan şeylerin bir kısmını terkeden kimselerden, diğer isimlerin nefyedildiği gibi, bu isim de nefyedilmiştir.

Bedevi arapların durumu da böyledir. Onlar yerine getirilmesi farz olan imanı yerine getirmediler. Bundan dolayı bu isme sahip olmaları -ecir kazanmalarına sebep teşkil edecek bir imana sahip olmakla birlikte- müslüman oldukları halde iman adının onlara verilmesi nefyedilmiştir.

İslâm'a ilk olarak girenlerin çoğunun, hatta imanın hakikatlerini bilmeyenlerin çoğunluğunun hali budur. Daha önceleri İslâm'a girinceye kadar kâfirlerle savaşıldığı gibi, İslâm oluncaya kadar kendisiyle savaşılmış bir kimse veya esir olduktan sonra İslâm'a giren, ya da İslâm'ı işiterek müslüman olan bir kimse, Rasûlün itaatini kabul etmiş müslüman bir kimsedir.

Bununla birlikte onun kalbine imanın hakikatleri konusundaki marifet girmemiştir. Böyle bir durum, bunun sebeplerini elde etmek imkanını bulmuş kimseler için meydana gelir. Bu sebepler ise:

- ya Kur'an-ı Kerîm'i anlamaktır,

- yahut iman ehli ile birlikte olup onlardan çıkan söz ve fiillere uymaktır,

- ya da Yüce Allah'ın ona vereceği özel bir hidayetle olur.

İnsan bazan, kendisini İslâm'a girmeye itecek şekilde İslâm'ın birtakım özelliklerini görebilir. Her ne kadar İslâm üzere doğmuş, müslümanlar arasında yetişmiş olduğu için onu seviyor olsa da, aynı zamanda İslâm'ın birtakım güzelliklerini ve kâfirlerin de birtakım kötülüklerini görerek de İslâm'a girmiş olabilir.

Bunların arasında pek çok kimse İslâm hakkındaki birtakım şüpheleri işitince tereddüde düşebilir, Allah yolunda cihad etmeyebilir. Böyle bir kimse, Yüce Allah'ın:

"Mü'minler ancak Allah'a ve Rasûlüne iman eden, sonra da şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir." (Hucurat, 14) buyruğunun kapsamına girmezler.

Bununla birlikte böyle bir kimse içinde küfrü gizleyen bir münafık da değildir. Ayrıca böylesi büyük günah işleyen kimselerden de sayılmaz. Aksine, görünüşte itaat olan şeyleri yapar, fakat onu gerçek mü'minler arasına katacak imanın hakikatlerini de yerine getirmez. Böyle bir kimsenin imanı olmasına rağmen, gerçek mü'minlerden değildir, işlemiş olduğu itaatler dolayısıyla da sevap alır. Bu bakımdan Yüce Allah:

"Fakat İslâm olduk deyin" buyurmaktadır. Yine:

"Onlar İslâm'a girdiler diye sana minnet ediyorlar. De ki: Bana müslüman oldunuz diye minnet etmeyin, aksine sizi imana muvaffak etti diye Allah size minnet eder. Eğer (iddianızda) doğru söyleyen kimseler iseniz" (Hucurat, 17) buyurmaktadır.

Burada Yüce Allah şöyle buyuruyor:

Eğer sizler doğru sözlü kimseler iseniz, Allah sizi imana iletti diye size minnet eder. Bu ise onların:

'iman ettik' şeklindeki sözlerinde doğru söyleyenlerden olmalarını gerektirmekte, sonra da onları tasdik etmektedir. Ya bununla onların Allah'a iman etmek ve sonra da şüphe etmemek, arkasından Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimseler olmakla nitelendirildikleri kastedilmektedir, ki o zaman bunlar doğru söyleyen kimseler (sadıklar) dirler, ya da onların münafıklar gibi olmadıkları kastedilmektedir. Aksine bunlarla birlikte mutlak imana sahip olmak iddiasında bulunmak hakları olmamakla birlikte, bir imana sahiptirler. Allah daha iyi bilir ya, bu açıklama şekli daha uygundur. Çünkü imtihan edilecek kadınlar hakkında Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Eğer siz onların mü'min kadınlar olduklarını bilirseniz onları kâfirlere geri yollamayın" (Mümtehine, 10)

Gelecekte onların hakkında şüphenin nefyedilmesi mümkün değildir. Diğer taraftan Yüce Allah münafıkları yalanladığı halde, başkalarını yalanlamamıştır. Burada sözü geçen bedevi arapları yalancılıkla suçlamamış, aksine:

"İman etmediniz" demiştir. Nitekim Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

"Sizden herhangi bir kimse kendisi için sevdiği bir şeyi, kardeşi için de sevmedikçe, iman etmiş olamaz." (Buhârî, İman, 7; Müslim, İman, 71 - 72)

"Zani, zina ettiği zaman mü'min olarak zina etmez." (Buhârî, Mezâlim, 30; Eşribe, 1; Hudûd, 1;Müslim, İman, 100; Nesâî, Eşribe, 42)

"Komşusu sıkıntılarından yana emniyette olmayan bir kimse iman etmiş olmaz." (Buhârî, Edeb, 29; Müslim, İman, 73)

Bunlar ise münafık kimseler değildirler.

Ayet-i kerîmenin akışı, Allah'ın onları kınadığına işaret etmektedir. Çünkü onlar bilgisizlikleri ve katılıkları dolayısıyla İslâm'a girmelerini minnet konusu yapmışlar ve Allah onu bildiği halde nefislerinde olanı açığa vurmuşlardır. O bakımdan şanı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah göklerde ve yerde bulunanları bilir..." (Hucurat, 16)

Eğer kalblerinde din adına bir şey bulunmamış olsaydı, onlar kendi dinlerini Allah'a öğretmeye kalkışmazlardı. Çünkü açık olan İslâm'ı herkes bilir. Yüce Allah'ın:

"Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?" buyruğunda adeta şöyle denilmektedir.

Müfessirlerin açıkladıklarına göre bu iki ayet-i kerîme nazil olunca, Rasûlullah (s.a.v) 'in yanına gelerek samimi ve sadık mü'minler oldukları konusunda yemin etmeye başladılar. Bunun üzerine Allah'ın:

"De ki: Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz" ayeti nazil oldu. Bu onların önceleri bu dine girişlerinde doğru ve samimi olduklarının delilidir. Çünkü bu ayetin nüzulünden sonra, onların yeniden yaptıkları bir cihad söz konusu olmadığı için, bu cihadları sebebiyle ayet-i kerîmenin kapsamına girdikleri söylenemez. Olan onların söyledikleri sözlerden ibarettir, bununla ilgili olarak da Yüce Allah:

"İman sizin kalbinize girmemiştir" buyurmuştur. Ayeti kerîmede yer alan "lemmâ" şeklindeki olumsuzluk edatı, meydana gelmesi yakın bir ihtimal olan ve çoğunlukla ortaya çıkan şeyi reddetmek için kullanılır.

Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Yoksa siz Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri belli etmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?" (Al-i İmran, 142)

Süddi der ki:

Bu ayet-i kerîme Müzeyne, Cüheyne, Eslam, Eşca' ve Rifa kabilelerine mensup bedevi araplar hakkında nazil olmuştur. Aynı zamanda bunlar Yüce Allah'ın Fetih sûresinde söz konusu ettiği kimselerdir. Bunlar, canlarına herhangi bir zarar gelmesinden yana emin olmak için Allah'a iman ettik diyorlardı. Fakat Hudeybiye'ye gazaya gitmek üzere çağırıldıklarında geri kaldılar. Bu ayet-i kerîme onlar hakkında nazil olmuştur.

Mukâtil der ki:

Bunların yaşadıkları bölgeler Mekke ile Medine arasındaydı. Rasûlullah (s.a.v)'ın gönderdiği seriyelerden herhangi birisi yanlarından geçtiğinde iman ettik derlerdi. Bundan maksatları ise kanlarına ve mallarına gelecek zararı önlemekti. Rasûlullah (s.a.v) Hudeybiye'ye gitmek üzere yola koyulunca, onların da birlikte katılmalarını istediği halde, onunla beraber çıkmadılar.

Mücahid der ki:

Bu ayet-i kerîme Esed oğullarına mensup bedeviler hakkında nazil olmuştur. Başka kimseler ise onların durumlarına ilişkin açıklamalarda da bulunarak şöyle der:

Kıtlığın hüküm sürdüğü bir yılda Medine'ye geldiler. Mü'min olmadıkları halde müslüman olduklarını gösterdiler. Medine'nin yollarını pisliklerle kullanılmaz hale getirdiler ve fiyatların yükselmesine sebep oldular. Rasûlullah (s.a.v)'a minnette bulunarak:

"Bizler ağırlıklarımızla ve ailelerimizle sana geldik" diyorlardı. İşte bu ayet-i kerîme onlar hakkında nazil olmuştur.

Katâde de Yüce Allah'ın:

"Onlar İslâm'a girdi diye sana minnet ediyorlar. De ki: Bana müslüman oldunuz diye minnet etmeyin. Aksine imana nail oldunuz diye Allah size minnet eder. Eğer siz sadık kimseler iseniz" buyruğu hakkında şunları söylemektedir:

Peygamber (s.a.v)'in yanına geldiklerinde minnette bulunarak şöyle dediler:

Bizler bize karşı savaşmaksızın İslâm'a girdik. Filan oğulları ve filan oğulları seninle çarpıştığı gibi, bizler çarpışmadık. Bunun üzerine Yüce Allah peygamberine şöyle buyurdu:

"Onlar İslâm'a girdi diye sana minnet ediyorlar. De ki: Bana müslüman oldunuz diye minnet etmeyin. Aksine imana nail oldunuz diye Allah size minnet eder. Eğer siz sadık kimseler iseniz"

Mukâtil b. Hayyan der ki:

Bunlar Esed b. Huzeyme oğullarına mensup bedeviler olup:

"Ey Allah'ın Rasulü! Biz sana savaşsız olarak geldik. Aşiretlerimizi ve malımızı mülkümüzü geride bıraktık. Her arap kabilesi seninle savaştı ve nihayet istemeyerek İslâm'a girmek zorunda kaldılar. Bu bakımdan biz böyle davrandığımız için senin üzerinde bir hakkımız vardır." demişlerdi.

Bunun üzerine Yüce Allah şu buyruğunu indirdi:

"Onlar İslâm'a girdi diye sana minnet ediyorlar. De ki: Bana müslüman oldunuz diye minnet etmeyin. Aksine imana nail oldunuz diye Allah size minnet eder. Eğer siz sadık kimseler iseniz"

İşte bundan dolayı Allah'ın sizin üzerinizde minnet etmek hakkı vardır.

"Amellerinizi boşa çıkarmayınız." (Muhammed, 33) buyruğu da onlar hakkında nazil olmuştur.

Bununla ilgili olarak şöyle denilmiştir, işlediği bir günahta devam ederek ondan dolayı tevbe etmeden ölen kişi için cehenneme girmeyi gerektiren ve sonunda cehenneme götüren şey büyük günahlarıdır.

İşte bütün bunlar, onların aslında kâfir olmadıklarını ve aynı şekilde imandan olup yerine getirilmesi gereken şeylere de girmediklerini ortaya koymaktadır, işte Hucurat sûresi bu kimseleri söz konusu etmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Muhakkak ki odaların arkasından sana seslenenlerin çoğunun akılları ermez" (Hucurat, 4)

Bununla birlikte onları kâfirlikle, ya da münafıklıkla nitelendirmemiştir. Fakat bu gibi kimseler hakkında kâfirlikten ve münafıklıktan korkulur, işte bundan dolayı onların bir kısmı dinden dönmüştür. Buna sebep ise, kalblerine iman neşesinin karışmamış olmasıdır. Bundan sonra da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onu iyice araştırın." (Hucurat, 6)

İşte bu ayet-i kerîme verdiği haberde yalan söyleyen Velid b. Ukbe hakkında nazil olmuştur.

Müfessirler der ki:

Bu ayet-i kerîme Velid b. Ukbe hakkında nazil olmuştur. Rasûlullah (s.a.v) onu sadakalarını (zekatlarını) tahsil etmek üzere Mustalık oğullarına göndermişti. Cahiliye döneminde kendisiyle onlar arasında bir düşmanlık vardı. Bir süre yol aldıktan sonra tekrar Rasûlullah (s.a.v) 'in yanına dönerek "Onlar zekât vermek istemediler ve beni de öldürmeye kalkıştılar" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) Mustalikoğulları üzerine askeri bir birlik hazırlayıp göndermek isteyince, bu ayet-i kerîme nazil oldu. Burada anlatılan olay birçok yolla bilinen bir olaydır.

Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bilin ki, Allah'ın Rasulü sizin aranızdadır. Eğer işlerin çoğunda size itaat ederse, elbette siz zorluklarla karşılaşırsınız." (Hucurat, 7)

Daha sonra da şöyle buyurmaktadır:

"Eğer mü'minlerden iki grup birbirleriyle çarpışırlarsa onların aralarını düzeltin. Eğer onların biri diğerine karşı halâ haksızlık etmeye devam ederse o haksızlık edenle Allah'ın emrine dönünceye kadar çarpışın..." (Hucurat, 9)

Arkasından Yüce Allah birbirleriyle alay etmelerini, birbirleriyle kaş - göz işareti yaparak gülünç şekilde taklit yapmalarını ve karşılıklı olarak birbirlerine lakap takmalarını yasaklayarak şöyle buyurdu:

"İmandan sonra fâsıklık ismi ne çirkin olur..." (Hucurat, 11)

Bunun anlamının, "Artık o kişiye iman ettikten sonra, fâsık veya kâfir adını verme" olduğu söylenmişse de, bu zayıf bir açıklamadır.

Aksine maksat şudur:

Sizlerin iman etmenizden sonra, fâsık olmanız ne kadar kötü bir addır. Nitekim Yüce Allah yalan söyleyen kimse hakkındaki:

"Eğer fâsık birisi size bir haber getirirse, onu iyice araştırın" (Hucurat, 6) buyruğunda, böyle bir iş yapanı "fâsık" diye adlandırmıştır.

Buhârî ile Müslim'de yer alan rivayete göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür." (Buhârî, İman, 36, Edeb, 44, Fiten, 8; Müslim, İman, 116; Tirmizî, Birr, 52, İman, 15; Nesâî,Tahrim, 27; İbn Mâce, Mukaddime, 7-9; Fiten, 4)

Yani sizler müslümana sövüp onunla alay edip kaş-göz işaretleriyle taklidini yapacak olursanız, artık sizler fâsık adıyla anılmaya hak kazanmış olursunuz, iftirayla ilgili ayet-i kerîmede de şöyle buyurulmaktadır:

"Ve onların şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyiniz. Onlar fâsıkların ta kendileridir." (Nur, 4)

Yani eğer sizler "fâsıklar" diye adlandırılmayı hak edecek bu işleri yapacak olursanız, bu sefer imandan sonra "fâsıklık" adına layık olursunuz. Yoksa onlar birbirlerine lakap takarken fâsık ve kâfir demiyorlardı.

Çünkü Peygamber (s.a.v) Medine'ye geldiğinde onların biribirlerine lakap taktıklarını gördü.

Bu ayet-i kerîme hakkında müfessirlerden bir kısmı şöyle demiştir. O kişiye İslâm'a girdikten sonra, İslâm'dan önceki dini ile çağırma. Meselâ İslâm'a girmeden önce yahudi olan birisine "ey yahudi" deme. Bu açıklama şekli İbn Abbas ile Hasen, Said b. Cübeyr, Ata Horasanî gibi bir grup tabiînden de rivayet edilmiştir.

İkrime de der ki:

Bundan kasıt, birisine "ey kâfir", "ey münafık" demektir.

Abdurrahman b. Zeyd der ki:

Bu, kişiye (işlenmesi fâsıklık olan) birtakım işleri yapan şeklinde isim vermektir. Mesela "ey zani", "ey hırsız", "ey fâsık" demek gibi. Avfi'nin İbn Abbas'tan naklettiği tefsirde şöyle denilmektedir:

Bu, günahından tevbe etmiş olan bir kimseyi, daha önce işledikleri dolayısıyla ayıplamaktır. Bilindiği gibi küfür, yahudilik, zani, hırsız ve buna benzer diğer günahları ifade eden isimler "fâsık" adının kendisi değildir. Böylelikle Yüce Allah'ın:

"Fâsıklık adı ne kötüdür" (Hucurat, 11) buyruğunda kendisine sövülen kimseye "fâsık" denilmesinin kastedilmediği öğrenilmiş olmaktadır. Çünkü ona kâfir adını vermek daha büyük bir şeydir. Hatta söven kişinin kendisi o zaman fâsık olur. Çünkü Peygamber efendimizin:

"Müslümana sövmek fâsıklık, onunla çarpışmak küfürdür" buyruğu bunu göstermektedir. Daha sonra Yüce Allah:

"Kim tevbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir" (Hucurat, 11) buyurmaktadır.

Böylelikle bu işlerinden tevbe etmemeleri halinde "zalimler" olacaklarını belirtmiştir. "Müminler" adının kapsamına girseler bile bu böyledir. Daha sonra gıybetin nehyedildiğinden sözedilmekte, bundan sonra ise soy - sopla övünmenin yasaklandığını görmekteyiz.

Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz ki Allah katında sizin en şerefliniz, en takvalı olanınızdır." (Hucurat, 13)

Bundan sonra da bedevi arapların "iman ettik" sözleri söz konusu edilmektedir.

Sûre, buna göre, Allah'ın Rasûlüne ve mü'minlere karşı bir haksızlık oluşturan bu tür suç ve günahları yasaklamaktadır. Bu surede sözü geçen bedevi araplar, münafıkların türleri arasındadır. Sövmek, fâsıklık, hücrelerin arkalarından seslenenler ve benzeri kimseler ise münafıklardan değildir. Bundan dolayı müfessirler şöyle demiştir. Burada sözü geçen kimseler Hudeybiye yılında (Hudeybiye'ye katılmak üzere) savaşa çıkmaları istenen kimselerdir. İşte bunlar her ne kadar büyük günah işleyen kimseler iseler de, aslında kâfir ve münafık kimseler değillerdir.

İbn İshak der ki:

Rasûlullah (s.a.v) Hudeybiye umresini yapmak isteyince, Medine çevresinde çöllerde yaşayan göçebelerden ve Bedevi araplardan, kavminin kendisine savaşla karşılık vermelerinden yahut engellemelerinden çekindiği için, birlikte çıkmalarını istemiş, ancak onların bir çoğu işi ağırdan almıştı.

İşte Yüce Allah'ın:

"Bedevilerden geri bırakılanlar sana diyeceklerdir ki: Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti. Onun için bize mağfiret iste." (Fetih, 11)

Yani sen onlar için ister mağfiret dile, ister dileme buna aldırış etmezler, işte günaha aldırış etmeyen fâsıkın durumu da budur. Münafıklar hakkında ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlara: 'Gelin Allah'ın Rasulü sizin için mağfiret istesin' denildiğinde başlarını önlerine eğerler ve onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün. Onlar için mağfiret dilesen de, dilemesen de haklarında birdir. Allah onlara asla mağfiret etmeyecektir." (Münafikun, 5-6)

Fakat bu bedevi araplar hakkında böyle bir şey söylemediğini görüyoruz. Aksine ayet-i kerîme onların mağfiret isteklerinde samimi olduklarının ve Hz. Peygamberin onlar için mağfiret dilemesinin onlara fayda verdiğinin delilidir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Geri bırakılan bedevi araplara de ki: Siz yakında şiddetli savaşçı bir kavimle savaşmaya çağırılacaksınız veya onlar İslâm'a gireceklerdir. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir ecir verecektir. Eğer bundan önce döndüğünüz gibi geri dönerseniz, Allah sizi can yakıcı bir azabla azablandıracaktır." (Fetih, 16)

Yüce Allah burada cihad çağrısına itaat etmeleri halinde, onlara sevap vadetmiş, itaatten yüz çevirmeleri halinde de tehdit etmiştir.

İşte bu hitap, onların durumunu andıran günah ve kebair işleyenlerin durumuna benzer, Bu da aslında kâfir olanınkinden farklıdır. Çünkü içten kâfir olan bir kimse, öncelikle iman etmediği sürece mücerred emre itaat etmekle sevaba hak kazanmaz. Kâfir olan bir kimseye yapılan tehdit de sadece cihad konusunda itaatten yüz çevirdiği için tehdit olunmuyor. Çünkü onun küfrü bundan daha da büyüktür.

İşte bütün bunlar, bu gibi kimselerin ümmet arasında bulunan fâsıklardan olduklarının delilidir. Çünkü fâsıklık, kimi zaman farzları terketmek, kimi zaman da haramları işlemekle olur. Bunlar ise Allah'ın kendilerine farz kıldığı cihadı terkedip onların imanlarını zayıflatan bir çeşit reyb (şüphe ve tereddüt) meydana çıktığından dolayı Yüce Allah'ın niteliklerini belirttiği sadık kimselerden olmamıştır, içlerinde sadık olsalar ve İslâm dinini din olarak kabul etseler bile onların durumu buydu.

Müfessirlerin, onların mü'min kimseler olmadığı şeklindeki sözleri, şanı Yüce Allah'ın onlardan imanı nefyetmesi dolayısıyla yaptıkları bir nefiydir. Nitekim bu, Hz. Peygamber zina eden, hırsızlık yapan, içki içen, komşusu sıkıntı ve vereceği tehlikelerden yana emin olmayan, kendisi için sevdiği iyiliği mü'min kardeşi için sevmeyen, Allah'ın ve Rasûlünün hükmüne boyun eğmeyen kimse ve benzerlerinden imanı nefyetmesine benzer. Diğer taraftan bunlara karşı:

"İmandan sonra fâsıklık adı ne kötüdür" (Hucurat, 11) buyruğu da delil gösterilebilir.

Nitekim Hz. Peygamber:

"Müslümana sövmek fâsıklık, onunla çarpışmak küfürdür" buyurmuştur.

Böylelikle imandan sonra fâsıklık adını seçeni yermiş olmaktadır. Bu da fasığa mü'min adının verilmeyeceğine işaret eder. Buna ise, bu bedevi arapların münafıklar türünden değil, büyük günah işleyen kebair ehli türünden olduklarına delildir.

Bu gibi kimselerin öldürülmek ve çoluk çocuklarının esir edilmesi korkusuyla İslâm'a girdikleri konusundaki nakillere gelince, zaten muhacir ve ensarın dışında kalanların İslâm'ı bu şekildeydi. Bunlar bir şeyler umarak veya bir şeylerden çekinerek İslâm'a girmişlerdi. Rasûlullah (s.a.v) onları mağlup ettikten sonra Kureyşli Tuleka'nın (Mekke'nin fethi üzerine İslâm'a girdiğini belirten ve Peygamber Efendimizden serbest bırakılan kimselerin) İslâm'a girmeleriyle bunlardan ve Necid halkından kalbleri ısındırılanların İslâm'a girişleri böyledir.

Bununla birlikte bir şeyler umarak, yahut bir şeylerden çekinerek İslâm'a giren herkes cehennemin en alt basamaklarında yerini alacak olan münafıklardan değildi. Aksine bunlar, kalblerinde herhangi bir yalanlama, Allah'ın Rasûlüne bir düşmanlık olmadığı halde, İslâm'a ve itaate giriyorlardı. Bununla birlikte kalbleri iman nuruyla aydınlanmamış ve imanın verdiği basirete sahip olamamışlardı. Bu gibi kimselerden kimisi İslâm'a güzelce bağlanıp mü'minlerden olabilir. Tuleka'nın çoğunluğunda olduğu gibi. Bu ümmetin fâsıkları arasında da kalabilir. Kimisi ise şüphe ve tereddüt içerisinde bulunan bir münafık olabilir. Münker ve nekir ona:

"Aranızda peygamber olarak gönderilen şu kişi hakkında ne dersin?" diye sorduğunda o:

"Bilmiyorum. Ben insanların bir şeyler söylediğini duydum ve ben de aynı şeyi söyledim" diyecektir.

şeyhul islam imam ibn teymiyye
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#8
Kibirlinin cennete girmesi

Soru:

Peygamber (s.a.v)'in:

"Kalbinde kibirden zerre ağırlığı kadar eser bulunan kimse, cennete girmeyecektir" (Buhari,Tevhid, 24,36; İman. 33; Müslim, İman, 147,149,185,302; Tirmizî, Berr, 61; Nesai, İman, 18)

Buyruğunun anlamı nedir?

Acaba bu hadis mü'minlere mi hastır, kâfirlere mi?

Bu, mü'minlere hastır diyecek olursak, bu söylenilecek bir söz değildir. Çünkü mü'minler imanla cennete girerler, kâfirlere hastır diyecek olursak böyle bir hadisin olmasıyla olmaması arasında ne fark vardır?



Cevap:

Sahihteki şekliyle bu hadisin lafzı şöyledir:

"Kalbindeki kibirden zerre ağırlığı kadar eser bulunan kimse, cennete girmeyecektir. Yine kalbinde zerre ağırlığı kadar iman bulunan bir kimse, cehenneme girmeyecektir." (Bkz. 472 nolu dipnot)

Buna göre imandan ayrı (zıt) kibir, sahibini cennete sokmayacaktır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Muhakkak benim ibadetimden (yüz çevirerek) büyüklenenler yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir." (Mümin, 60)

Burada söz konusu edilen kibir iblis'in, Fir'avun'un ve bunlar gibi kibirleri imana zıt olan kimselerin kibiridir. Yahudilerin ve Allah'ın şu buyruklarıyla kendilerinden haber verdiği kimselerin kibri de bu türdendir:

"Size her ne zaman nefislerinizin hevasına uymayan şeylerle bir peygamber geldiyse büyüklük tasladınız. Bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz." (Bakara, 87)

Esasında kibir; bütünüyle farz olan imana uzak kalmaktadır. Kalbinde zerre ağırlığı kadar kibir taşıyan bir kimse, Allah'ın ona farz kıldığı şeyleri yapmaz, haram kıldıklarını da terketmez. Bunun yerine onun kibri hakkı inkâr etmesini, insanları da küçük görmesini telkin eder ve gerektirir.

İşte peygamber (s.a.v)'nın kibire dair soru sorulması üzerine yaptığı açıklama, bu tür kibir içindir.

Hz. Peygamber'e: Ey Allah'ın peygamber'i! Adam elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever. Acaba bu kibirden midir? Diye sorulunca, peygamber şöyle buyurdu:

"Hayır, muhakkak Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir, hakkı inkâr edip reddetmek ve insanları da küçük görmektir." (Müslim, İman, 147; Ebû Davud, Libas, 26; Müsned, 1, 385,427)

İşte kalbinde bu tür kibirden zerre ağırlığı kadar bulunan bir kimse bu kibrinden dolayı, kesin olması gereken hakkı inkâr eder, insanları da küçük görür. Bundan dolayı bu kişi insanlara karşı haksızlık yapan bir zâlim olur. Yerine getirmesi farz olan hakkı yerine getirmeyen kimse ise, halka (insanlara) zâlim olur. Ve cennet ehlinden olmaz, cennete girmek hakkını da kazanmaz. Aksine böyle bir kimse tehdit edilenlerden olur.

Hz. Peygamber'in: "cennete girmez" buyruğu aynı zamanda o kimsenin cennet ehlinden olmadığını, cennete hak kazanmadığını da içermektedir. Fakat böyle bir kimse tevbe eder, bu günahını silecek türden haseneleri olursa, ya da Allah onu günahlarına keffaret olacak bir takım musibetlere müptela kılarsa ve buna benzer durumlar olursa, bu sefer o kişiyi cennete girmekten alıkoyan bu tür bir kibrin sonuçları da ortadan kalkar ve cennete girer. Veya Allah teâla lütuf ve merhametiyle onun nefsinden bu kibrin etkilerini affedip bağışlar. Bu haliyle o, beraberinde kibirden bir eser bulunarak cennete girmiş olmaz. Bundan dolayı bu ve benzeri hadisler hakkında bazıları şöyle demiştir:

Burada cennete girmeyeceği belirtilen kişinin girişi azapla birlikte söz konusu olmayan mutlak giriştir. Yoksa önce cehenneme, sonra da cennete giren kimse için söz konusu olan kayıtlı giriş değildir. Çünkü hadiste filan kişi cennettedir veya filan cennet ehlindedir diye mutlak bir ifade kullanıldığı takdir de bundan anlaşılan:

O kimsenin cennete gireceği ve cehenneme girmeyeceğidir.

Bu husus açıklık kazandığına göre bunun anlamı da şu olur:

Kalbinde kibirden zerre ağırlığı kadar bir eser bulunan kimse, cennet ehlinden değildir. Azap görmeksizin cennete girmez. Aksine böyle bir kimse kibri sebebiyle azabı hak etmiştir. Tıpkı onun dışında kalan diğer büyük günah ehlinin azabı hak etmeleri gibi. Fakat böyle bir kimse Allah'ın dilediği kadar cehennemde azap görebilir, ama tevhid ehlinden hiçbir kimse cehennemde ebediyen kalmayacaktır.

Bu hadis, Hz. peygamber'in şu hadisi şerifine benzer:

"Cennete akrabalık bağını kesen bir kimse girmeyecektir." (Müslim, Berr, 18,18; Müsned, 2, 484; 3,14,83; IV, 399)

Yine şu hadisi şerif de böyledir:

"İman etmedikçe cennete girmezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. İşlediğiniz takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi göstereyim mi size? Aranızda selamlaşmayı yayınız" (Müslim, İman, 93; Ebû Davud, Edeb,131; Tirmizî, Sıfat-ul-Kıyame 54; İbn Mâce,Mukaddime, 9; Edeb, 11; Müsned, 1, 165;2,391...)

Buna benzer tehdit içeren diğer hadisler de böyledir. Buna göre hadis kâfirler hakkında da, müslümanlar hakkında da geneldir.

Soru soranın, müslümanlar İslâm sebebiyle cennete girerler demesine gelince, ona şöyle cevap verilir:

Bütün müslümanlar azapsız olarak cennete girmeyeceklerdir. Aksine tehdit ehli (yani amelleri hakkında tehdidin söz konusu olduğu) kimseler cehenneme girerler, orada Allah'ın dilediği kadar bir süre kalırlar. Kâfir olmamakla birlikte durumları budur. Beraberinde imandan bir eser bulunan, bununla birlikte büyük günahlar işlemiş olan kimse cehenneme girebilir ve sonra oradan ya Peygamber (s.a.v)'ın şefaatiyle veya bir başka sebeple çıkartılır.

Nitekim peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

"Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyen kimseler hakkında olacaktır." (Ebû Davud, Sünne, 21; Tirmizî, Kıyame 2; İbn Mâce, Zûhd, 37; Müsned, 3,213)

Nitekim sahih hadiste Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Kalbinde imandan zerre ağırlığı kadar eser bulunanı cehennemden çıkartınız" (Buharî, İman, 15; Müslim, İman, 148 Nesai, İman, 18)



Katil, zani, içki içen, yetim malını yiyen, yalan şahitlikte bulunan ve buna benzer kebair ehli oldukları için cehennem azabıyla tehdit edilen kimselerin durumuda böyledir.Bunlar kafir olmamakla birlikte ceza görmeksizin cenneti hakkeden kimselerden değildirler.



Ehl-i sünnet vel-cemaatın kabul ettiği görüş şudur:

İslâm dinine mensup olup büyük günah işledikleri için fâsık kabul edilen kimseler haricilerle Mûtezîlilerin ileri sürdükleri şekli ile cehennemde ebediyyen kalmayacaklardır. Bunlar aynı zamanda din, iman ve itaat bakımından da kamil insanlar değildirler. Aksine böylelerinin iyilikleri de vardır, günahları da. Günahları sebebiyle cezayı, iyilikleri, sebebiyle de sevabı hak ederler. Buna dair açıklamalar ilgili yerlerde yapılmıştır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#9
Allah, Kullarinin GÜnah İŞlemesİnİ İrade Eder Mİ Etmez Mİ?

Soru:
Allah kullarının günah işlemesini irade eder mi etmez mi?


Cevap:
“İrade” mücmel bir kavramdır ve iki anlamı vardır:

1) - Bununla yüce Allah’ın yarattığı şeye yönelik dilemesi kast edilir.

2) - Allah’ın emrettiği şeye yönelik sevgisi ve rızası kast edilir.

Eğer soruyu soranın maksadı, Allah günahları sever, onlardan razı olur ve onları emreder ise, Allah bu anlamıyla günahı irade etmez. Çünkü Allah fesadı sevmez, kullarının küfür işlemelerine razı olmaz ve çirkin hayasızlığı (fahşa) emretmez. Bilakis kullarına yasakladığı şeylerle ilgili olarak şöyle der:

“Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbinin nezdinde sevimsizdir.” (İsra, 38)

Şayet soru soranın maksadı, günahlar da Allah’ın dilediği ve yarattığı şeylerin kapsamına girerler, ise, şurası muhakkaktır ki, yüce Allah her şeyin yaratıcısıdır. O’nun dilediği olur, dilemediği de olmaz. Varlık aleminde de ne olmuşsa O’nun dilemesiyle olmuştur.

Yüce Allah bir yerde masiyeti irade ettiğinden söz eder. Bir başka yerde de bunu irade etmediğinden söz eder. Birincisinde maksat, Allah’ın onu yaratmayı dilemesidir. İkincisinde ise, bir emir olarak onu sevmediğini ve ondan razı olmadığını kast eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâma açar; kimi de saptırmak isterse kalbini iyice daraltır.” (Enam, 125)

Hz. Nuh’un (a.s.) şu sözünü bize aktarır:

“Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir.” (Hud, 34)

“Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.” (Bakara, 185)

“Allah size açıklamak ve sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah bilendir, esirgeyendir. Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler. Allah sizden yükünüzü hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır” (Nisa, 26-28)

“Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size nimetini tamamlamak ister.” (Maide, 6)

“Ey ehl-i beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33)
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#10
Kaza, Kader Ve Hİkmet

Soru:
İlâhî kazalar (takdir) bir hikmete dayalı olarak mı takdir edilmişler yoksa bir hikmete dayanmıyorlar mı?

Şayet ilâhî takdirlerin arkasında mutlaka bir hikmet varsa, acaba Allah insanlardan, onların yapmakta oldukları şeyleri irade etmiş midir, etmemiş midir?

Eğer yaptıklarının öncesinde ilâhî bir irade varsa, bu durumda mazeretin olmasının ne anlamı olabilir ki?


Cevap:
Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

Evet, Allah’ın kaza ve kaderinin gerisinde eksiksiz bir hikmeti vardır. Kullar bunu bilmeseler de. Çünkü Allah bildiği bazı bilgileri kullarına veya kullarından dilediği kimselere bildirmiştir. Bildiği bazı bilgileri de kullarına bildirmemiştir.

Nitekim Allah şöyle buyurur:

“O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez.” (Bakara, 255)

Yüce Allah, kullarından yapmakta oldukları şeyleri, tekvini irade kapsamında irade etmiştir. Nitekim müslümanlar “Allah’ın dilediği olur, dilemediği de olmaz” prensibi üzerinde görüş birliği içindedirler.

Allah şöyle buyurur:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâma açar; kimi saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır.” (En’am, 125),

“Onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler. Ancak rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten rabbin onları bunun için yarattı.” (Hud, 118-119)

“Allah dileseydi onlar savaşmazlardı; fakat Allah dilediğini yapar.” (Bakara, 253)

“Allah sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar.” (İbrahim, 27)

Ancak günahları, onları işleyenlerden, emir, şeriat, sevgi, rıza ve dini irade açısından irade etmemiştir. Aksine bu hususta Allah iradesini şöyle açıklar:

“Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.”(Bakara, 185)

“Allah size açıklamak ve sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek istiyor.” (Nisa, 26)

“Sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegane hikmet sahibidir. Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler. Allah sizden hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa, 27-28)

“Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size nimetini tamamlamak ister.” (Maide, 6)

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56)

Açıklamaları ve sözleri tasnif ettiğimizde, ayrıntılı değerlendirmelere tabi tuttuğumuzda karışıklıklar ortadan kalkar, sapıklık savılmış olur. Başka bir yerde, konuya ilişkin temel prensipleri önemine yakışır bir şekilde ayrıntılı olarak değerlendirdik. Ama burası ayrıntılı açıklamanın yeri değildir.

“Mazeretin olmasının anlamı nedir?” sözüne gelince;

Mazur olduğu nesnel olarak bilinen kimse, irade ettiği halde fiil işlemekten aciz olan kimsedir. Ayağa kalkmaktan, oruç tutmaktan, cihad etmekten aciz olan hasta ve infak emekten aciz olan fakir gibi...

Bunlar mükellef değildirler ve yapmadıkları şeylerden dolayı cezalandırılmazlar da. Aynı durum, çocuk ve deli gibi, davetin ulaşmadığı kimse gibi dinlemekten ve anlamaktan aciz olanlar için de geçerlidir.

Ama kötülük yapmayı seven, seçen ve razı olan, sonra da bunları işleyen kimse, istediğinin aksini yapmaya zorlanacak değildir. Razı olmadığı bir şeyi yapmaya zorlanmış değildir. Böyle birine “mazur” denebilir mi? Buna dense dense “mağrur” denir. Ancak bu konunun detaylandırılması için yaratma ve emir olgularının gerisindeki hikmetin açıklanmasına ihtiyaç vardır. Bu da yerinde açıklanmıştır. Ama bu bölümün kapasitesi bu tarz bir ayrıntıyı kaldırmaz.

Allah daha iyi bilir. Allah’ın salat ve selamı Hz. Muhammedin üzerine olsun.


şeyhul islam imam ibn teymiyye
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#11
İyilik Allah'tan, Kötülük Nefistendir

Şeyh-ul İslâm Takiyuddin Ahmed b. Teymiye -Allah rahmet etsin- dedi:

İyiliğin Allah’tan ve kötülüğün nefisten olduğunu açıklayan farklar hakkında...



“Kulları içinde ancak alimler Allah’tan korkar.” (Fatır, 28)

De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri (....) Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (Araf, 33)

Bu ayette zikredilen şeylerin dışındakilerle ilgili olarak haram kılınma durumu olumsuzlanıyor, sadece bunlar için olumlanıyor. Acaba Allah’tan korkma durumu cins için mi olumlanıyor, yoksa teker teker her alim kimse için mi olumlanıyor. Nitekim bütün müslümanlar teker teker hacca gitmedikleri halde:

“Müslümanlar haccediyorlar” denir. Bu noktada bir soru daha gündeme geliyor: Müstesna, iktiza eden midir, yoksa şart mıdır?

Çünkü yukarıdaki ayette ve benzerlerinde iktiza eden, gerek-tiren olarak belirginleşiyor, dolayısıyla geneldir. Çünkü peygamberlerin uyarı yaparken aracı olarak kullandıkları ilim korkuyu gerektirir. Ayrıca iyiliği işlemeye ve kötülüğü terk etmeye sevkeden korkuyu gerektiren ilim olduğuna göre ve her günahkâr da cahil olduğuna, bilgisi tamam olmadığına göre, “kötülüklerin temeli cehalettir, bilgisizliktir” şeklindeki değerlendirmemizin anlamı açıklığa kavuşuyor.

Böyle olduğuna göre ilmin yokluğu mevcut olan bir şey değildir. Bilakis tıpkı kudretin, işitmenin ve görmenin yokluğu gibidir. Yokluk ise “şey” değildir. “Şey” ancak var olana denir -ki Allah her şeyin yaratıcısıdır, denilmiştir- Salt yokluk Allah’a izafe edilemez. Ama var olan bir şey Allah ile ilintili olarak zikredilebilir. İnsan alim değilse, nefis doğası gereği onu hareket etmeye sev keder. Çünkü nefis canlıdır, iradeye bağlı hareket de hayatta olmanın ayrılmaz bir özelliğidir. Nefsi en güzel anlatan isimler şunlardır:

el-Haris (Tahrik eden)... El-Humam... (Cesur, aktif)... Bir hadiste şöyle buyuruluyor:

“Kalp, yere düşmüş kuş tüyüne benzer.” (İbn-i Mace, Mukaddime, 10, 65; Ahmed, 4/408)

Bir diğer hadiste de şöyle buyuruluyor:

“Kalbin kaynaması, ateşin üzerinde kaynayan tencereninkinden daha şiddetlidir.” (Ahmed, 6/4; Taberani, el-Kebir 20/253; el-Hakim, Müstedrek 2/289)

Böyle olduğuna göre, yüce Allah’ın bir kimseyi hidayete erdirmesi, ona kendisine yararlı olan şeyleri ve zararlı olan şeyleri öğretmesi demektir. Böylece kişi kendisine yararlı olan şeyi ister, zararlı olan şeyi de istemez.
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#12
Hayır ve şer de birer nimettirler

Eğer denilse ki:

“Yüce Allah hikmet sahibidir, merhametlidir, her şeyin yaratılışını güzel yapmıştır. O merhametlilerin en merhametlisidir. Hayır O’nun elindedir. Şerde O’nun bir sorumluluğu yoktur. Ancak hayır yapar. Bazı canlılara acı veren şeyler yaratması, kimi yerilen davranışları varetmesi de gerisinde büyük bir hikmet ve muazzam bir nimet barındırmaktadır.”

Bu söz haktır ve yüce Allah’a yönelik övgü olur.

Fakat:

“Hiç bir hayrı olmayan, kimseye yararı dokundurmayan, hikmet ve rahmetten eser bulunmayan şerri yaratır. Günahsız insanlara azap eder” denilse, bu, Allah’a yönelik bir övgü olmaz, aksine yergi olur. Cehennemin, İblis’in ve kötülüğün yaratılmasının hikmetiyle, bunlarla birlikte tecelli eden rahmetle ilgili açıklamalarda bulunmuştuk. Ama bilemediklerimiz daha da büyüktür.

Yüce Allah zatı olarak hamdı, sevgiyi ve hoşnutluğu hakkeder. Bu ihsanından dolayı da O’na hamdolsun, şükürler olsun. İşte bu, mutlak hamddır.

Bu kitabımızın dışında başka yerlerde, Allah her neyi yaratmışsa, o bir nimettir ve bundan dolayı Allah’a şükretmek gerekir. Her yaratılan şey, O’nun bir nimeti ve bir işaretidir. Bu yüzden Necm suresinin sonunda şöyle deniyor:

“Şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisinden şüpheye düşersin.” (Necm, 55)

Rahman suresinde:

“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak” (Rahman, 26) ve benzeri ifadeler kullanıldıktan sonra:

“Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz.” buyuruluyor.

Bir grup müfessir şöyle demiştir -lafız Bağavi’ye aittir-:

“Onlar, cehennemle kaynar su arasında dolaşır dururlar.” (Rahman, 44)

Yüce Allah her nerede:

“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak” benzeri bir ifade kullanmışsa, bu, öğüttür ve bir nimettir. Çünkü insanı günahtan alıkoyucu bir özelliği var. Aralarında ez-Zeccac ve İbn-i Cevzi gibi isimlerin bulunduğu bazı kimseler de, “Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz” ayetleri hakkında şöyle demişlerdir:

“Bu ayetlerde işaret edilen varlıkların tümü, sizi Allah’ın birliğine ileten deliller olmaları hasebiyle nimettirler. Sonra sizin ayakta durmanızı sağlayan şeyleri rızık olarak sunması da sizin için bir nimettir.”

Adı geçen zatların Rahman suresine ilişkin değerlendirmeleri budur. Necm suresinde yer alan:

“Şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisinden şüpheye düşersin.” (Necm, 55) ayetiyle ilgili görüşleri de şöyledir:

Rabbinin birliğine delalet eden nimetlerinin hangisinden şüphe edebilirsin. Bazıları:

“Hangisinden şüphe edip tartışma konusu yapabilirsin” şeklinde bir açıklama getirmişlerdir.

İbn-i Abbas:

“Hangisini yalanlayabilirsin...” diye açıklamıştır.

Benim kanaatime göre, “şüpheye düşmek” yalanlama anlamını da içerir. Bu yüzden, kelimeye bir “ta” harfi daha eklenerek geçişli kılınmıştır. Çünkü bu kelimenin aslı “el-Mera” masdarının “tefaul” veznine uyarlanmış şekli olan “temara” dır. “Temareyna fi’l hilali= Hilalin görünüp görünmediği hususunda kuşkuya düştük.” demek gibi. Kur’an hakkında kuşkuya düşmekse küfürdür. Bunun nedeni yalanlama ve kuşku duyma olabilir. Bazı müfessirlere göre hitap çoğunluğa yönelik olduğu için “tetemara= Yani, şüpheleniyorsunuz” denilmiş ve “temteri” denilmemiştir. Çünkü “tefaul” kalıbı iki kişi arasında cereyan eden eylemlerle ilgilidir.

Bazı müfessirlere göre bu ayette kastedilen kişi:

“Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm, 39) ayetinde de işaret edilen Velid b. Muğire’dir. Yüce Allah:

“Yoksa, Musa’nın ve ahdine vefa gösteren İbrahim’in sahifelerinde yazılı olanlarkendisine haber verilmedi mi? Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez.” (Necm, 36-38)

Buyurduktan sonra, ona dönüyor ve:

“Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm, 39) buyuruyor.

Nitekim başka bir yerde de şöyle buyurmuştur:

“Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı. Cinleri öz ateşten yarattı. O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” (Rahman, 14-16)

Şu halde Allah’ın yarattığı her şey kullarına yönelik bir ihsandır ve bundan dolayı Allah’a şükredilmesi gerekir. Yarattığı her şeyde kendisine dönük bir hikmet vardır ve bu hikmetten dolayı zatı için O’na hamdedilmesi gerekmektedir.

Bundan da anlıyoruz ki bütün mahlûkatta Allah’ın kullarına yönelik bir inam vardır. Tıpkı aşağıdaki ayette iki ağırlıklı topluluğa (cinlere ve insanlara) hitaben buyurduğu gibi:

“Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz.”

Çünkü bütün mahlûkat birer ayet, birer alamet konumundadır. Bunlar aracılığıyla kullar doğru yolu bulurlar. Bunlar, Allah’ın birliğine delalet eden, peygamberlerinin doğruluğunu ortaya koyan kanıtlar, işaretler, alametler konumundadırlar. Bu yüzden söz konusu ayet ve alametler zikredildikten sonra şöyle buyurulmuştur:

“Bu, ilk uyarılardan bir uyarıcıdır.” (Necm, 56)

Bazı müfessirlere göre, bununla Hz. Muhammed, bazısına göre Kur’an kastedilmiştir. Ama Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Kur’an birbirinden ayrı düşünülemez. Yüce Allah şunu demek istiyor:

“Bu, önceki elçilerin ve kitapların uyardıkları şeyle insanları uyaran bir uyarıcıdır.” İlk uyarılardandır...”

Yani, onlarla aynı türdendir. Şu halde nimetlerin en faziletlisi iman nimetidir. Dolayısıyla bütün mahlûkat, bu iman nimetinin elde edilmesini sağlayan ayetler, alametler olmaları itibariyle nimettirler.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Andolsun, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır.” (Yusuf, 111)

“Gönülden boyun eğip Allah’a yönelen her kul için bir basiret ve uyarıdır.” (Kaf, 8)
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#13
Kader konusunda sufilerin görüşleri

Bu söylem, sufilerin ekseriyeti arasında yayıldı. Sufiler fiiller ve kaderle ilgili meselelerde Cehmiye’nin düşüncelerini benimserken, “Zemmu’l Kelâm” kitabının yazarı Ebu İsmail el-Ensari gibi bazı sufiler sıfatlar konusunda Cehmiye ile ters düştüler. Ebu İsmail el-Ensari, Cehmiye’nin sıfatları olumsuzlamasına sert eleştiriler yöneltir. Cehmiye’yi tekfir hususunda da bir kitap yazmıştır. Söz konusu gruplar içinde ehl-i sünnet’e en yakın olmalarına karşın Eş’arileri de ağır ifadelerle yerer. Yer yer lanetler de. Bir adam Nizamü’l Mülk’e:

Eş’arilere lanet okur musun? diye sorar. Nizamü’l Mülk şu cevabı verir:

“Göklerde bir ilah yoktur. Mushafın iki kapağının arasında Kur’an yoktur. Kabirde de peygamber yoktur, diyen kimseye lanet okurum.”

Bu cevap üzerine soruyu soran kişi öfkelenerek yanından ayrılır. Oysa Nizamü’l Mülk, oluşları irad etme ve fiillerin yaratılması hususunda Eş’arilerden daha katı bir tutum sergiler ve bunlarla ilgili bir sebebin veya bir hikmetin olmasını olumlamaz, bilakis şöyle der:

“Bilen (arif) birinin bir hükme müşahede etmesi, iyiyi iyi görmesini, kötüyü de kötü görmesini gerektirmez.”

Onun için hüküm dilemedir. Ona göre bilen (arif) fena makamına ulaşan kimsedir. İyilik ve kötülük ayırımı kulun dünyasında geçerlidir. Çünkü birinden lezzet alır, birinden de acı duyar. Bunlara iltifat etmek nefsin özelliğidir. Fena makamında ise sadece hakkın muradını müşahede etmek vardır.

Eş’ari, mahlûkat bazında iyilik ve kötülük arasındaki farkı vurguladığı için bunlardan daha akıllıdır. Ama onlar, arif kişi açısından iyilik-kötülük ayırımının olmadığını iddia ediyorlar. Böylece kulun hakkı ve alanı ile Rabbin hakkı ve alanı hususunda büyük bir yalnışlık yapıyorlar. Onların bu anlayışları, bütün hadiselerin kul açısından aynı olmasını, fark etmemesini gerektirir ki, bu, kesinlikle imkânsızdır. Böylece Rahmani fırkalardan ayrılarak, doğal, heva menşeli ve şeytani bir tutum sergiliyorlar. Rahman-şeytan ayırımını ortadan kaldırıyorlar. Bundan dolayıdır ki, içlerinden birçok kimse günaha dalmış, birçoğu fâsık olmuş, birçoğu da putlara tapmaya cevaz verecek kadar küfre sapmıştır. Ardından birçoğu da vahdet-i vücud (Varlığın birliği-Tanrı eşya birliği) düşüncesini benimseyerek varolan herşeye ibadet edilmesinin gerektiğini söylemişler.

Bu değerlendirmelerden çıkan sonuç, Cehm’in söylemine uygun olarak kader konusunda hikmetleri, sebepleri ve adaleti olumsuzlayanların aleyhinedir. Ki bu da Mürcie düşüncesinin aksi yönünde tezahür eden ikinci bir bid’attır. Üstelik bunu söyleyenler, Cehmiye’den ayrı gruplara mensupturlar. Çünkü bunlar diyorlar ki:

“Rabbin, güç yetirdiği şeyi yapması caizdir.”

Bu yüzden aralarında bazı kimselerin ilâhî emir ve yasakları, vaad ve tehditleri fazlaca önemsemediğini görmek mümkündür. Tümünden veya bir kısmından uzaklaşmaktan bir beis görmezler. Buna karşılık inandıkları bir şeyi de zorlama ürünü argümanlarla da olsa ısrarla vurgularlar. Çünkü bunlar iyilik ve kötülüğün emredilen veya yasaklanan olması hususunda Cehm’i ya da Eş’ari’yi onayladıkları zaman, bu, kulun dünyasıyla ilgili bir ayırım olarak algılanır. Çünkü onlar alanlar ve paylar üstü bir fena makamının varlığına inanırlar. Bu yüzden bazen, emir ve yasaklara uyma hususunda:

Bu, telbis (beşeriyet makamında bulunurken) makamında geçerlidir, derler. Ya da:

Bunları avam tabakası için yapmak gerekir, derler Mağribli Şeyh ve benzerlerinin dediği gibi.

Bunların (sufilerin) yolunu izleyen bir kimse, emir ve yasak meselesini önemsiyorsa, onun maksadı, Şazeli’den nakledilen şu sözde ifade edilendir:

“Bütünlük, birlik kalbinde müşahede edilen olmalı, farklılık ise dilinde mevcut olmalıdır.”

Nitekim hem Şazeli’nin hem de başka sufilerin sözlerinde, dualarında veya hiziplerinde emir ve yasak meselesini geçersiz sayan ifadelere rastlamak mümkündür.

Örneğin, bunlardan biri, Allah’ın, kendisinin işlediği bir günaha, işlediği ibadete karşılık olarak verdiğinden daha büyük bir ödül verdiğini iddia etmiştir. Bunun gibi daha birçok ifadeleri var ki, bunlar, onun kötülük işleyenlerle iyilik işleyenlerin eşit olduklarını veya kötülük işleyenlerin daha üstün olduklarını düşündüğünü gözler önüne serecek niteliktedirler. Bunların öyle duaları var ki, Allah’a karşı küstahlaştıklarını görmek mümkündür. Şazeli hizbinde olduğu gibi.

Sufilerin daha avam olanları ise, velilerine bahşettiği kerametlerden daha büyüklerini günahkâr birine, hatta kâfir birine de ikram edebileceğini iddia etmekten kaçınmazlar. “Bunlar ilâhî hibeler ve bağışlardır” derler.

Bunların da evliya kerametlerinden olduklarını sanırlar. Büyücü ve kahinlerde görüldüğü türden Şeytani haller dahi olsalar, bunları evliya kerametinden sayarlar.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına atıp terkettiler. Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lakin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Harut ile Marut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı. Eğer iman edip kendilerini kötülükten korusalardı şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlasalardı !” (Bakara, 101-103)

Peygamberimiz (s.a.v.) de şöyle buyuruyor:

“Sizden öncekilerin yollarını, geleneklerini tıpatıp izleyeceksiniz. Öyle ki onlar kelerin deliğine girmişlerse siz de gireceksiniz..” (Buhari, el-İ’tisam, 14; Müslim, İlim, 6)

Kendilerine Allah’ın kitabı olan Kur’an’ın geldiği müslümanlar içinde adil bir anlayış ve düşünce içinde olanlar, sufilere tabi olup Şeytanın saptırdığı bu yüzden Allah’ın kitabını arkasına atıp şeytanların okuduklarının peşine düşen, Kur’an’ın dost edinilmesini emrettiği kimselere saygı göstermeyen, Kur’an’ın düşman edinilmesini emrettiği kimseleri düşman bellemeyen, buna karşılık büyücü ve kahinlerinkine benzer bir takım doğa üstü beceriler sergileyen şarlatanlara büyük saygı gösteren kimselerden daha fazladırlar.

Ayrıca bu sufiler içinde gördükleri olağanüstü becerilerin kaynağının şeytanlar olduğunu bilen kimseler vardır. Fakat hevasına ve tutkulu arzusuna uyduğu için bunlara saygı gösterir, onların tarikatlarını Kur’an’ın yoluna tercih ederler.

İşte bu kâfirler, Kur’an’ın işaret ettiği kimselere benzerler:

“Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve tağuta iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır, diyorlar! Bunlar, Allah’ın lanetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (Nisa, 51-52)

Bu sapıklar, yüce Allah’ın haklarında şu tesbitte bulunduğu kimselerle aynı paralele düşmüşlerdir:

“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince.(...) Lakin şeytanlar kâfir oldular.” (Bakara, 101-102)

Ama bu tür doğa üstü becerilerin şeytanlardan kaynaklandığını bilmeyenler de var.

Kelâm, ilim, ibadet ve tasavvuf ehlinden bazı gruplar bu hataya düşmüşlerdir.

Hatta bazıları, şeytanların somutlaştırıcı empozelerinin etkisiyle bir takım olağanüstü haller sergilediklerini gördükleri yıldızlara ve putlara ibadet etmeyi dahi caiz görebilmişlerdir.

Çünkü şeytani empozelerle gözlemledikleri bu haller zulüm ve hayasızlık nitelikli kimi amaçlarına uygun düşmekteydi. Arzulu tutkularına uygun olduğu için de, Allah’a ortak koşmalarına, O’nu ve kitabını inkâr etmiş olmalarına pek aldırış etmez oldular.

Yine elde edecekleri liderlik makamı ve mal uğruna bu sakat anlayışı halka yaymakta da bir sakınca görmediler.

Diğer bir ifadeyle bile bile insanları küfre ve şirke çağırdılar.

Gitgide Hz. Resulün (s.a.v.) getirdiklerine karşı içlerinde bir kuşku da uyanmaya başladı.

Hatta Hz. Peygamber’in (s.a.v.) maslahat icabı, içsel bir gerçekliği olmayan şeyleri halka söylediğini ileri sürenler dahi çıktı. Mülhid batınilerin söyledikleri gibi. Bu anlayışı benimseyenler arasında her gruptan insan var ve bunlar eski İran ve Roma inanç sistemleriyle aynı paralele düştüler.

Çünkü Farslar ışığı kutsuyorlardı. Güneşe ve ateşe secde ediyorlardı.

Romalılar da Hıristiyanlıktan önce müşriktiler, yıldızlara ve putlara taparlardı.

Dolayısıyla yukarıda inançlarına işaret ettiğimiz ve eski İran ve Roma inanç sistemleriyle örtüşen bu gruplar, Yahudi ve Hıristiyanlarla benzeşen gruplardan daha kötüdürler. Çünkü bir grup, değiştirilen veya neshedilen dahi olsa bir kitabın bağlılarına benzerken, bir grup kitapsızlara benzemiştir.

-Allah rahmet etsin- İbni Teymiye devamla şöyle dedi:

Nefisler, gökleri ve yeri yaratan bir yaratıcıya yönelik zorunlu bilgiyi içeren bir fıtrat üzere yaratılmışlardır. Nefisler bu fıtratlarının gereği, O’nun gökleri ve yeri yarattığını ve bunlardan hiçbir şeyi insanların yaratmadığını bilirler. Tıpkı Musa’nın (a.s.) Firavuna söylediği gibi:

“Alemlerin Rabbi nedir? Dedi ki: Eğer kesin inanıyorsanız O, göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki varlıkların Rabbidir.” (Şuara, 23-24)

“İkimizin Rabbi kimdir? Ey Musa! Dedi ki: Rabbimiz her şeye hılkatını veren, sonra doğru yolu gösterendir.” (Taha, 49-50)
 

Rojdi

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
142
Beğeniler
0
Puanları
0
#14
Kötülüklerin en büyüğü Allah'ı inkar etmektir

Kur’an, Allah’ın takdiriyle de olsa kötülüklerin nefisten kaynaklandığını açıklıyor.

Kötülüklerin en büyüğü de yaratıcıyı inkâr etmek, O’na ortak koşmaktır.

Nefsin O’na ortak olmayı veya O’nun dışında başlı başına bir ilah (tanrı) olmayı dilemesidir. Tarihte bunların ikisi de gerçekleşti. Çünkü gerek Firavun ve gerekse İblis kendilerine ibadet edilmesini istemişlerdir.

Firavun ve İblis’in bu tutumu zulüm ve cehaletin doruk noktasıdır. Geri kalan insanların ve cinlerin nefislerinde bundan kırıntılar vardır. Eğer Allah kula yardım etmez, onu hidayete erdirmezse, mutlaka etkinliği ve imkânları çapında Firavun ve İblis’in sergilediği tutumun bir benzerini sergileyecektir.

İrfan ehlinden biri şöyle der:

Her nefiste mutlaka Firavunun nefsindekine benzer duygular vardır. Şu kadarı var ki, Firavun belli bir güce kavuştu ve bu duyguyu dışa vurdu. Ama diğerleri yeterince güçlü olmadıkları için bunu gizlerler...

Çünkü, insan kendi nefsini ve diğer insanların nefislerini tanıyıp ibret alırsa, her insanın imkânları ölçüsünde kendisine itaat edilmesini, kendisinin yüceltilmesini istediğini, nefislerin yükseklik ve liderlik sevgisiyle dolu olduklarını görür. Bu özelliklere ve eğilimlere sahip nefsin, bu arzusuna onay verip uyan kimselere dost, onay vermeyip muhalefet edenlere de düşman olduğunu gözlemler. Bu nefsin ilahı (tanrısı) hevası ve isteğidir.

Ulu Allah şöyle buyuruyor:

“Hevasını ilah edineni gördün mü? Sen mi ona vekil olacaksın?” (Furkan, 43)

Bu nefsin nazarında diğer insanlar, Türkler ve diğer kâfir milletlerin krallarının nazarında olduğu gibi “Yal = Yar ve Yağ = Yad”, dost ve düşman olmak üzere iki kısma ayrılır.

Hevalarına onay verip uyan kimse kâfir de olsa onların dostudur.

Hevalarına onay vermeyen de bir muttaki dahi olsa onların düşmanıdır.

İşte bu, Firavunun tutumudur.

Bunların her biri, imkânlar ölçüsünde emirlerine itaat edilmesini ister; fakat ilahlık iddiasında bulunmak ve yaratıcıyı inkâr etmek hususunda Firavunun sahip olduğu imkânları kendisinde bulamaz. Bunlar yaratıcının varlığını kabul edebilirler; ama bir kimse onları Allah’a ibadet etmeye çağırsa, bu, kendilerine yönelik itaatin terki anlamına geleceği için bu davetçiye düşman kesilirler. Tıpkı Firavunun Musa’ya (a.s.) düşman kesilmesi gibi.

İnsanların büyük kısmı, bu kadarını istemeyecek akla ve imana sahiptir. Bunların nefisleri sahip oldukları şeyle ilgili isteklerde bulunurlar.

Bir kimse, Allah’a itaat eden bir müslüman ise, günah ve Allah’a isyan niteliğinde dahi olsa arzularına, amaçlarına itaat edilmesini isteyebilir. Kendisine itaat eden ve kendisini seven kimse, kendisine karşı çıkıp da Allah’a itaat eden bir kimseden daha sevimli gelir. İşte bu, Firavunun ve Resulleri yalanlayan diğer azgınların tutumundan bir kırıntıdır.

Bu duygulara sahip kimse alim ve şeyh olursa, kendisine saygı gösterilmesini ister, rakibi olan alim ve şeyhe değil. Hatta rakibi olan kimseye kıskançlıktan ve hasetten dolayı kin dahi besler. Tıpkı yüce Allah, Musa’nın (a.s.) davet ettiğinin aynısına davet eden bir elçi gönderdiğinde Yahudilerin yaptığı gibi.

“Onlara: Allah’ın indirdiğine inanın, denildiğinde: Bize indirilene inanırız, dediler.” (Bakara, 91)

“Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler.” (Beyyine, 4)

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.” (Şura, 14)

Bu yüzden yüce Allah, onlardan haber verirken, Firavunla ilgili haberdekine benzer ifadeler kullanıyor ve kendilerinden intikam alacak birini onlara musallat kıldığını belirtiyor.

Yüce Allah Firavundan söz ederken şöyle buyuruyor:

“Firavun Mısır toprağında azmıştı.” (Kasas, 4)

Bir başka ayette de şöyle buyuruyor:

“İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. Akıbet takva sahiplerinindir.” (Kasas,
 
M

Murat Sâki

Misafir
#15
Mevlana Dan Bİr Namaz Tespİtİ

Gönül ustası Mevlana, insanı İlahi huzura ulaştıran tekbir, kıyam, rüku, secde, selam ve dua gibi namaz rükünlerine oldukça düşündürücü manalar kazandılır;

Namaza tekbirle girmek,"İlahi,biz Senin huzurunda kurban olduk !" demektir. Tekbir getirerek kurban kesildi ğibi, tekbirle namaza başlamak da, "Allah'ım canımız Sana feda olsun!" anlamındadır.

Namazda kıyama durmak, Allah'ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır. Kul, biraz sonraki hakkıyla yerine getiremediği kullundan ve işledği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükuya eğlir.

Başı rükuda iken"Hakk'ın suallerine cevap ver" diye İlahi ferman gelir. Kul, rükudan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüzüstü secdeye kapanır.

Tekrar ona,"Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver" diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırsa da, tekrar yüz üstü kapanır.

O agır yükün tesirinden dizleri üstüne çöker. Sağaselam verir; Peygamberler ve melekler tarafına bakar, onlardan şefaat talep eder. Onlar şöyle derler: "Çare ve yardım günü geçti. Çarei ancak dünyada olabilir. Orada salih amellerdebulunmadınız, o günler getti.". Sola selam verir; akraba ve yakınlarının tarafına bakar. Onalardan da bir fayda göremez. Herkesten ümidini kesince, dua için iki elini kaldırır."Ya Rabbim, herkesten ümidimi kestim. Kuluna melce' ancak Sensin. Senin rahmet ve mağfiyetine sınır yoktur"der.

(Mevlana, Mesnevi)
 

emmargah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
17 Haz 2006
Mesajlar
3,348
Beğeniler
6
Puanları
0
#16
çok güzel yaaa
namazı böyle kılabilmek ne güzeldir
 
M

Murat Sâki

Misafir
#17
Hayvana Yapılan İyiliğe Ücret

Ebu Hureyre (r.a.) Peygamberimizin (s.a.v.) şöyle buyurduğunu anlatır.

Bir yolcu, yoluna devam ederken, çok susamıştı. Bir kuyuya rastladı. İnip ondan su içti. Çıktığında bir baktı ki, çok susamış bir köpek dilini çıkarıp susuzluğunu toprak yiyerek gidermeye çalışıyor.
Yolcu:
- Bu köpek de benim biraz önce olduğum gibi çok susamış, der.
Kuyuya inerek ayakkabısına su doldururak köpeği su içirir. Allahu Teala'nın bu çok hoşuna gider, yaptığını muteber sayarak günahlarını affeder.

Ashabı Kiram dediler ki:
- Ey Allah'ın resulü! Hayvanlara yaptığımız iyilikte bize ecir, ücrety var mıdır?
Resulullah (s.a.v.) buyurdu.
- Her canlı hayvana yapılan iyilikte, ecir, ücret vardır
 

HuBeyB

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
22 Tem 2006
Mesajlar
484
Beğeniler
2
Puanları
0
Yaş
33
#18
kardesim paylasım için Allah razı olsun tesekkürler
 
M

Murat Sâki

Misafir
#19
Mal Ve Servetİn BekÇİsİ Zekattir

Hasan anlatıyor: Bir gün etrafına halkalanan sahabilere Peygamber (s.a.v) "zekat, mal ve servetin koruyucusudur, bekçisidir" diyen hadisi söylerken yanlarına bir Hıristiyan tüccar uğradı. Zekat hakkında Peygamberimizin bütün söylediklerini dinledikten sonra kalkıp giderek zekatını verdi.
Bu hıristiyan tüccarın bir de ortağı vardı ki, o sırada Mısır'a ticarete gitmişti. O devirde ticaret kervanlarla yapıldığından hırsızlar, sürekli olarak kervanların yolunu kesip paralarını soyuyorlardı. Tüccar da içinden şöyle geçirmişti. "Eğer Muhammed'in söyledikleri doğru ise ortağım malı ile birlikte sağ salim döner, ben de iman edip müslüman olurum. Yok eğer Muhammed yalan söyleyip de milleti kandırıyorsa, ortağım sağ salim dönmez onu yolda hırsızlar soyarlar ki, ben de o zaman kılıcımı çekip Muhammed'e cevap vereceğim."
Bir aralık kervandan bir mektup gelir. Hırsızlar kervanın yolunu kesmiş, bütün ağırlıklarını soyup kaçmışlar. Ne mal, ne elbise, hiçbir şey bırakmamışlar.
Mektubun bu satırlarını okur okumaz derin bir üzüntüye garkolan Hıristiyan tüccar hemen kılıcını kuşanır, Peygamber'e savaş açmak üzüre yola koyulur. Tam yola çıkacağı sırada ortağı, "Arkadaşım, sakın üzülme" der. Hırsızlar kervanın önünü kestiklerinde ben kervanın epey arkasındaydım. Bana hiç bir şey olmadı. Ben ve bütün mallarımız kurtulduk. Yakında geleceğim, selamlar..."
Bunun üzerine Peygamber'n hak ve doğru söylediğine inanan Hıristiyan tüccar, Peygamber'e (s.a.v.) vararak, "Ey Allah'ın Rasulü!.." der. "Bana İslamiyeti açıklayın iman edeceğim."
Açıklanınca da imana gelerek, İslam bayrağı altına girer ve böylece üstün insanlık şerefini kazanmış olur.
- Ravzatül Ulema -

 

Zeynep Özmen

Kevok_84
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
3,306
Beğeniler
11
Puanları
0
#20
günümüzde ben hala zekat vermekten kaçan müslümanlar tanıyorum :(
 

HTML

Üst