Hizmet sizi kurtarır mı? Hizmet bizi kurtarır mı? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Hizmet sizi kurtarır mı? Hizmet bizi kurtarır mı?

hasandemir

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
7 Eki 2006
Mesajlar
624
Puanları
0
SEVGİLİ KARDEŞİM, AZİZ yol arkadaşım Salih Özaytürk’ün yakınlarda dikkatimi çektiği muazzam bir Asr-ı Saadet dersidir.

İkisi Bedir gazisi üç sahabinin öne çıktığı, karşı karşıya konulduğunda son derece öğretici, eğitici ve yol gösterici iki zıt durumdur ortada olan.

Birinci tabloda, Bedr’in aslanlarından Hâtıb b. Ebi Beltea vardır. Kara derili biridir Hâtıb. Soyca Kureyş’e mensup değildir; bu sebepten, kabile asabiyetinin galebe çaldığı o şartlarda Mekkeliler epeyce zaman sonra onu bir bakıma yanaşma konumunda içlerine kabul etmişlerdir.

İşte o Hâtıb, Cahiliye asabiyetinin mümessillerince ‘ikinci sınıf’ muamelesi görse de, soya veya servete dayalı bir sınıflamanın olmadığı ilk mü’minler topluluğu içerisinde bir Muhacir Müslüman olarak her daim izzet ve hürmet görür. Bedir başta olmak üzere birçok gazveye katılmakla şereflendiği gibi, Rabb-ı Rahîm onu Mısır hükümdarı Mukavkıs’a gönderilen Peygamber elçisi olmakla da şereflendirmiştir.

Ama Hâtıb’ın bu parlak sahabi hayatının içerisinde bir kara nokta vardır. Hz. Peygamber, nereye gidileceğini gizleyerek, ama aradaki anlaşmayı bozup Müslümanların müttefiki bir kabileyi katletmeye girişen Kureyş üzerine yürümeyi de kararlaştırmış olarak İslâm ordusunu toplayıp hazırlamaya başladığında, Hâtıb bir mektup yazıp durumu Kureyş’e haber vermeye yeltenmiştir. Ancak Cebrail’in gelip durumu Hz. Peygamber’e bildirmesinden sonradır ki, çoktan yola çıkan kadın ulak yarı yolda yakalanıp saçları arasına gizlediği mektup bulunup çıkarılmış; ve altındaki ismin Hâtıb olduğu görülmüştür.

Sahabiler, “Yâ Rasûlallah!” derler. “Hâtıb, Allah’a, Resûlullah’a ve mü'minlere hainlik etmiştir!”

Peygamber aleyhissalâtu vesselam ise, Hâtıb'ı yanına çağırtır ve:

“Ey Hâtıb! Bu ne biçim iş? Bunu niye yaptın?” diye sorar.

Hâtıb’ın savunması şöyledir:

“Yâ Rasûlallah! Ben Kureyşîler içinde yanaşma bir kişiyim. Senin yanındaki Muhacirlerin Mekke’de ailelerini ve mallarını koruyacak akrabaları var. Ben ise, Kureyş cemaati içinde ne soyu, ne de kabilesi olan bir kişiyim. Üstelik, çoluk çocuklarım da onların aralarında bulunuyor. Ben bunu onlara bir iyilik edeyim, kendilerini minnet altında bırakayım da oradaki ev halkımı korusunlar diye yaptım. Yoksa, küfre saptığım veya dinimden döndüğüm veya İslâmiyetten sonra küfre rıza gösterdiğim için değil!”

Peygamber aleyhissalâtu vesselam’ın bu savunmaya verdiği karşılık, bizi son derece şaşırtıcı şekilde:

“Doğru söyledin!” olur.

Dahası, o esnada yanında olan ashabına da:

“O size doğru söyledi. Kendisi hakkında hayırdan başka birşey söylemeyin!” diye emreder.

Ama Hz. Ömer’e göre, Hz. Peygamber’in planını İslâm’ın can düşmanlarına haber vermenin mazur görülecek bir tarafı yoktur. Dayanamayıp:

“Yâ Rasûlallah!” der. “Bu adam Allah’a, Allah’ın Resûlüne ve mü’minlere hainlik etmiştir. Bırak beni de, şu münafığın boynunu vurayım?”

Peygamber aleyhissalâtu vesselam, bu çıkışı üzerine, Hz. Ömer’e:

“İzin verecek olursam, onu öldürür müsün?” diye sorar.

“Evet! Bana izin verirsen, onu öldürürüm!” cevabını alınca da, asırlar boyu mü’min kulaklarda yankılanacak şu uyarıda bulunur:

“O Bedir savaşında bulunmuştur. Bilir misin yâ Ömer! Belki de Allahu Teâlâ, Bedir’e katılmış olanlara Bedir gününde bakıp, ‘Siz istediğinizi yapın! Ben sizi bağışladım! Cennet size vâcip olmuş, siz Cennete girmeyi hakettiniz!’ buyurmuştur.”

Nitekim, bu olay üzerine inen âyetlerde (bkz. Mümtehine sûresi, ilk âyetler) Hâtıb’ın tutumuna karşı bir uyarı vardır; ama ne yaptığı savunma yanlışlanmış, ne de savunması doğru bile olsa yaptığı yanlıştan dolayı Allah katından kendisine bir ceza emredilmiştir.

Hâtıb’ın içlerinde yer aldığı Bedir ashâbı içindeki bir diğer isim ise, Mıstah b. Usâse’dir. Mıstah da, Hâtıb gibi, ilk iman edenler safında yer alan bir Muhacir Müslümandır. Üstelik, Hâtıb gibi Kureyş’in sonradan içlerine kabul ettiği bir isim değildir. Bilakis, Kureyş’in en şerefli soylarından birine mensuptur. Muttalib oğullarındandır. Muttalib ise, Abdi Menaf’ın oğlu ve Hz. Peygamber’in büyükdedesi Haşim’in kardeşidir. Peygamber aleyhissalâtu vesselamın dedesinin Abdulmuttalib adıyla anılır olması, ağabeyinin ölümünden sonra amcası Muttalib’in onun geçimini üstlenmesinden dolayıdır.

Mıstah, anne tarafından da, Kureyş’in en seçkinleri arasında yer alır. Annesi Selma, Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalib’in torunudur. Annesinin annesi Reyta ise, Hz. Ebu Bekir’in halasıdır.

Velhasıl, Mıstah b. Usâse, tıpkı Hâtıb gibi Hz. Peygamberin beyan buyurduğu üzere, Cenab-ı Hakkın “Siz istediğinizi yapın! Ben sizi bağışladım! Cennet size vâcip oldu!” buyurduğu Bedir ashabından olduğu ve yine tıpkı Hâtıb gibi Muhacirler safında yer aldığı halde; Hâtıb’dan fazla olarak, anne tarafından da, baba tarafından da doğrudan Hz. Peygamber’le, keza Hz. Ebu Bekir gibi sahabilerin en birincisi ile de çok yakın akrabadır.

Gelin görün ki, Müreysi’ gazvesi dönüşünde Hz. Âişe aleyhine Abdullah b. Ubeyy b. Selûl’ün pişirip servise koyduğu çirkin iftirayı ağızdan ağıza yayanların başında da Mıstah vardır.

Ve tıpkı Hâtıb’ın Mekke’ye haber ulaştırma teşebbüsünden sonra vahiy geldiği gibi, Mıstah’ın öncelikli rol sahibi olduğu bu iftira hadisesinden sonra da vahiy gelmiştir.

Fakat, bu gelen vahiy, Hâtıb hadisesinden sonra gelen vahiy gibi bir tavsiye ve uyarı ile yetinmemektedir. Bilakis, Nur sûresinin 4-21. âyetlerinde görüleceği gibi, hem çok sert ikazlar ve tehditler vardır, hem de açık bir ceza takdir edilmiştir: seksen sopa!

Bedir ashabından olan Hâtıb İslâm’ın mukadderatını ilgilendiren bir meseledeki feci yanlışından dolayı ceza almazken, Bedir ashabından olan Mıstah görünüşte İslâm’ın mukadderatını pek de ilgilendirmeyen, ama iffetli bir mü’minin şerefini lekeleyen ve hukukunu zayi eden bir meseleden dolayı seksen sopa cezası almaktadır!

Üstelik, bu cezasında yalnız da değildir Mıstah. Kim bu iftirayı yayanlardan idiyse, aynı cezayı almıştır. Hz. Peygamber’in sahabilerine “Onun şiirleri, müşriklerin kalplerine sizin oklarınızdan daha fazla tesir eder” diyerek şiiriyle yaptığı hizmeti takdir ve tebrik ettiği Ensar’ın soylularından büyük şair Hassân b. Sâbit de, seksen sopa iftira cezasını alanlar arasındadır.

Hâtıb’ın ‘kamu yararı’na ve ‘İslâm’ın mukadderatı’na ilişir gözüken yanlışına karşı ‘uyarı’yı kâfi gören Şâri’ Teâlâ, tek bir kulunun hukukuna, şerefine ve iffetine ilişen bir iftiraya ise iki dünyada da azap uyarısı ve seksen sopa gibi açık bir ceza ile mukabele etmiştir.

İslâm’ın mukadderatına ilişir gözüken bir yanlışında Bedir’in hatırına affedilen Hâtıb’a karşılık, bir mü’mine kulun, savunmasız bir kadının hukukuna ilişen yanlışlarında ne Mıstah b. Usâse Bedir’in hatırına affedilmiş, ne de Hassân b. Sâbit’e şiiriyle İslâm’a ettiği hizmetlerin hatırına müsamaha gösterilmiştir.

Hizmet adına kol kıranların;

Müstakbel hizmet talipleri adına gözleri önündeki mü’minlerin kalbini kıranların;

Kendileri gibi düşünmüyor diye mü’min kardeşine eliyle, diliyle, yetkisiyle etmediğini bırakmayanların;

Ama her defasında ‘yaptıkları hizmetler’i öne sürerek savunma yapanların;

Ayrıca, “Hizmet bizi kurtarır” da diye umanların

Asr-ı Saadet’in bu kontrast tablosundan alacağı bir ders, alabilir durumda iseler eğer, herhalde vardır.

Nedense kitap sayfaları arasında kalmış, yaygınlaştırılamamış şu hadisten de:

“Bir adam sordu: ‘Ey Allah'ın Resûlü! Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde, bütün hatalarım örtülecek mi?’

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): ‘Evet, sen sabreder, mükâfaat bekler, geri kaçmadan ileri atılır vaziyette olduğun halde öldürülürsen!’ diye cevap verdi.

Ve adama sordu: ‘Nasıl sormuştun?’

Adam sorusunu aynen yeniledi. Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sözlerini şöyle tamamladı:

‘Evet, (kul) borcu hariç, bütün günahların affedilecek. Zira Cebrâil bu hususu bana haber verdi!’” (bkz. Müslim, İmâret 117; Muvatta, Cihad 31; Nesâî, Cihad 32)
Metin KARABAŞOĞLU
 

mvardar968

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
5 Eyl 2006
Mesajlar
302
Puanları
0
Web sitesi
ismarsiv.sitemynet.com
SEVGİLİ KARDEŞİM, AZİZ yol arkadaşım Salih Özaytürk’ün yakınlarda dikkatimi çektiği muazzam bir Asr-ı Saadet dersidir.

İkisi Bedir gazisi üç sahabinin öne çıktığı, karşı karşıya konulduğunda son derece öğretici, eğitici ve yol gösterici iki zıt durumdur ortada olan.

Birinci tabloda, Bedr’in aslanlarından Hâtıb b. Ebi Beltea vardır. Kara derili biridir Hâtıb. Soyca Kureyş’e mensup değildir; bu sebepten, kabile asabiyetinin galebe çaldığı o şartlarda Mekkeliler epeyce zaman sonra onu bir bakıma yanaşma konumunda içlerine kabul etmişlerdir.

İşte o Hâtıb, Cahiliye asabiyetinin mümessillerince ‘ikinci sınıf’ muamelesi görse de, soya veya servete dayalı bir sınıflamanın olmadığı ilk mü’minler topluluğu içerisinde bir Muhacir Müslüman olarak her daim izzet ve hürmet görür. Bedir başta olmak üzere birçok gazveye katılmakla şereflendiği gibi, Rabb-ı Rahîm onu Mısır hükümdarı Mukavkıs’a gönderilen Peygamber elçisi olmakla da şereflendirmiştir.

Ama Hâtıb’ın bu parlak sahabi hayatının içerisinde bir kara nokta vardır. Hz. Peygamber, nereye gidileceğini gizleyerek, ama aradaki anlaşmayı bozup Müslümanların müttefiki bir kabileyi katletmeye girişen Kureyş üzerine yürümeyi de kararlaştırmış olarak İslâm ordusunu toplayıp hazırlamaya başladığında, Hâtıb bir mektup yazıp durumu Kureyş’e haber vermeye yeltenmiştir. Ancak Cebrail’in gelip durumu Hz. Peygamber’e bildirmesinden sonradır ki, çoktan yola çıkan kadın ulak yarı yolda yakalanıp saçları arasına gizlediği mektup bulunup çıkarılmış; ve altındaki ismin Hâtıb olduğu görülmüştür.

Sahabiler, “Yâ Rasûlallah!” derler. “Hâtıb, Allah’a, Resûlullah’a ve mü'minlere hainlik etmiştir!”

Peygamber aleyhissalâtu vesselam ise, Hâtıb'ı yanına çağırtır ve:

“Ey Hâtıb! Bu ne biçim iş? Bunu niye yaptın?” diye sorar.

Hâtıb’ın savunması şöyledir:

“Yâ Rasûlallah! Ben Kureyşîler içinde yanaşma bir kişiyim. Senin yanındaki Muhacirlerin Mekke’de ailelerini ve mallarını koruyacak akrabaları var. Ben ise, Kureyş cemaati içinde ne soyu, ne de kabilesi olan bir kişiyim. Üstelik, çoluk çocuklarım da onların aralarında bulunuyor. Ben bunu onlara bir iyilik edeyim, kendilerini minnet altında bırakayım da oradaki ev halkımı korusunlar diye yaptım. Yoksa, küfre saptığım veya dinimden döndüğüm veya İslâmiyetten sonra küfre rıza gösterdiğim için değil!”

Peygamber aleyhissalâtu vesselam’ın bu savunmaya verdiği karşılık, bizi son derece şaşırtıcı şekilde:

“Doğru söyledin!” olur.

Dahası, o esnada yanında olan ashabına da:

“O size doğru söyledi. Kendisi hakkında hayırdan başka birşey söylemeyin!” diye emreder.

Ama Hz. Ömer’e göre, Hz. Peygamber’in planını İslâm’ın can düşmanlarına haber vermenin mazur görülecek bir tarafı yoktur. Dayanamayıp:

“Yâ Rasûlallah!” der. “Bu adam Allah’a, Allah’ın Resûlüne ve mü’minlere hainlik etmiştir. Bırak beni de, şu münafığın boynunu vurayım?”

Peygamber aleyhissalâtu vesselam, bu çıkışı üzerine, Hz. Ömer’e:

“İzin verecek olursam, onu öldürür müsün?” diye sorar.

“Evet! Bana izin verirsen, onu öldürürüm!” cevabını alınca da, asırlar boyu mü’min kulaklarda yankılanacak şu uyarıda bulunur:

“O Bedir savaşında bulunmuştur. Bilir misin yâ Ömer! Belki de Allahu Teâlâ, Bedir’e katılmış olanlara Bedir gününde bakıp, ‘Siz istediğinizi yapın! Ben sizi bağışladım! Cennet size vâcip olmuş, siz Cennete girmeyi hakettiniz!’ buyurmuştur.”

Nitekim, bu olay üzerine inen âyetlerde (bkz. Mümtehine sûresi, ilk âyetler) Hâtıb’ın tutumuna karşı bir uyarı vardır; ama ne yaptığı savunma yanlışlanmış, ne de savunması doğru bile olsa yaptığı yanlıştan dolayı Allah katından kendisine bir ceza emredilmiştir.

Hâtıb’ın içlerinde yer aldığı Bedir ashâbı içindeki bir diğer isim ise, Mıstah b. Usâse’dir. Mıstah da, Hâtıb gibi, ilk iman edenler safında yer alan bir Muhacir Müslümandır. Üstelik, Hâtıb gibi Kureyş’in sonradan içlerine kabul ettiği bir isim değildir. Bilakis, Kureyş’in en şerefli soylarından birine mensuptur. Muttalib oğullarındandır. Muttalib ise, Abdi Menaf’ın oğlu ve Hz. Peygamber’in büyükdedesi Haşim’in kardeşidir. Peygamber aleyhissalâtu vesselamın dedesinin Abdulmuttalib adıyla anılır olması, ağabeyinin ölümünden sonra amcası Muttalib’in onun geçimini üstlenmesinden dolayıdır.

Mıstah, anne tarafından da, Kureyş’in en seçkinleri arasında yer alır. Annesi Selma, Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalib’in torunudur. Annesinin annesi Reyta ise, Hz. Ebu Bekir’in halasıdır.

Velhasıl, Mıstah b. Usâse, tıpkı Hâtıb gibi Hz. Peygamberin beyan buyurduğu üzere, Cenab-ı Hakkın “Siz istediğinizi yapın! Ben sizi bağışladım! Cennet size vâcip oldu!” buyurduğu Bedir ashabından olduğu ve yine tıpkı Hâtıb gibi Muhacirler safında yer aldığı halde; Hâtıb’dan fazla olarak, anne tarafından da, baba tarafından da doğrudan Hz. Peygamber’le, keza Hz. Ebu Bekir gibi sahabilerin en birincisi ile de çok yakın akrabadır.

Gelin görün ki, Müreysi’ gazvesi dönüşünde Hz. Âişe aleyhine Abdullah b. Ubeyy b. Selûl’ün pişirip servise koyduğu çirkin iftirayı ağızdan ağıza yayanların başında da Mıstah vardır.

Ve tıpkı Hâtıb’ın Mekke’ye haber ulaştırma teşebbüsünden sonra vahiy geldiği gibi, Mıstah’ın öncelikli rol sahibi olduğu bu iftira hadisesinden sonra da vahiy gelmiştir.

Fakat, bu gelen vahiy, Hâtıb hadisesinden sonra gelen vahiy gibi bir tavsiye ve uyarı ile yetinmemektedir. Bilakis, Nur sûresinin 4-21. âyetlerinde görüleceği gibi, hem çok sert ikazlar ve tehditler vardır, hem de açık bir ceza takdir edilmiştir: seksen sopa!

Bedir ashabından olan Hâtıb İslâm’ın mukadderatını ilgilendiren bir meseledeki feci yanlışından dolayı ceza almazken, Bedir ashabından olan Mıstah görünüşte İslâm’ın mukadderatını pek de ilgilendirmeyen, ama iffetli bir mü’minin şerefini lekeleyen ve hukukunu zayi eden bir meseleden dolayı seksen sopa cezası almaktadır!

Üstelik, bu cezasında yalnız da değildir Mıstah. Kim bu iftirayı yayanlardan idiyse, aynı cezayı almıştır. Hz. Peygamber’in sahabilerine “Onun şiirleri, müşriklerin kalplerine sizin oklarınızdan daha fazla tesir eder” diyerek şiiriyle yaptığı hizmeti takdir ve tebrik ettiği Ensar’ın soylularından büyük şair Hassân b. Sâbit de, seksen sopa iftira cezasını alanlar arasındadır.

Hâtıb’ın ‘kamu yararı’na ve ‘İslâm’ın mukadderatı’na ilişir gözüken yanlışına karşı ‘uyarı’yı kâfi gören Şâri’ Teâlâ, tek bir kulunun hukukuna, şerefine ve iffetine ilişen bir iftiraya ise iki dünyada da azap uyarısı ve seksen sopa gibi açık bir ceza ile mukabele etmiştir.

İslâm’ın mukadderatına ilişir gözüken bir yanlışında Bedir’in hatırına affedilen Hâtıb’a karşılık, bir mü’mine kulun, savunmasız bir kadının hukukuna ilişen yanlışlarında ne Mıstah b. Usâse Bedir’in hatırına affedilmiş, ne de Hassân b. Sâbit’e şiiriyle İslâm’a ettiği hizmetlerin hatırına müsamaha gösterilmiştir.

Hizmet adına kol kıranların;

Müstakbel hizmet talipleri adına gözleri önündeki mü’minlerin kalbini kıranların;

Kendileri gibi düşünmüyor diye mü’min kardeşine eliyle, diliyle, yetkisiyle etmediğini bırakmayanların;

Ama her defasında ‘yaptıkları hizmetler’i öne sürerek savunma yapanların;

Ayrıca, “Hizmet bizi kurtarır” da diye umanların

Asr-ı Saadet’in bu kontrast tablosundan alacağı bir ders, alabilir durumda iseler eğer, herhalde vardır.

Nedense kitap sayfaları arasında kalmış, yaygınlaştırılamamış şu hadisten de:

“Bir adam sordu: ‘Ey Allah'ın Resûlü! Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde, bütün hatalarım örtülecek mi?’

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): ‘Evet, sen sabreder, mükâfaat bekler, geri kaçmadan ileri atılır vaziyette olduğun halde öldürülürsen!’ diye cevap verdi.

Ve adama sordu: ‘Nasıl sormuştun?’

Adam sorusunu aynen yeniledi. Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sözlerini şöyle tamamladı:

‘Evet, (kul) borcu hariç, bütün günahların affedilecek. Zira Cebrâil bu hususu bana haber verdi!’” (bkz. Müslim, İmâret 117; Muvatta, Cihad 31; Nesâî, Cihad 32)
Metin KARABAŞOĞLU
güzel yazı vesselam, benim de bildiğim ALLAH c.c. şirk hariç herşeyi affedecek.
 

hasandemir

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
7 Eki 2006
Mesajlar
624
Puanları
0
ARZ-I hal

YAZDIKLARIMIZI OKUMUŞ OLUP kanaatini bir vesileyle ona da iletenlerin hatırı sayılır bir kısmının işaret ettiği ortak bir nokta vardır.

Metin Karabaşoğlu’nu okumak, İngilizlerin ‘ambiguity’ dediği, bir zıt-duygulanım uyandırmıştır kendilerinde.

Takdir ve tekdir, mutlu olma ve tedirgin olma, hoşuna gitme ve rahatsız olma gibi duygular, yazdıklarımızı okurken, beraberce yürümüştür nitekim.

Yazdıklarımızı istifadeye değer bulurlar. Kur’ân’a, Asr-ı Saadet’e, gündelik yaşantılarımıza, hele ki Risale-i Nur’a dair dikkat tazeleyici bir nitelik gördüklerini belirtirler. Birçok nükteyi bu vesileyle farkettiklerini, ilgisiz gördükleri kimi meselelerin bir yap-boz’un parçaları gibi aynı bütünün cüz’leri olduğunu kavramada da yazdıklarımızın faydasını gördüklerini ifade ederler.

Ama yazdıklarımızda, bu yönüyle cezbedici olmakla birlikte, itici bir taraf da vardır. Bu yazılanlar çok değerli hususlar olmakla birlikte, sanki bir yerlere dokunuyor gibidir, sanki o çok değerli elmaslar bir yerlere çiziktirmek için istimal olunuyor da böylece hem elmasa hem o yerlere yazık ediliyor gibidir.

Sevgili iman kardeşlerimizin, uyandırdığımız bu zıt duygulanımın aşılması için buldukları bir çözüm de vardır.

Birbirlerinden habersizce geliştirmiş de olsalar, buluşup ortaklaştıkları bir çözüm…

Metin Karabaşoğlu, Kur’ân’dan, hadisler deryasından, Asr-ı Saadet’ten, Risale-i Nur’dan o ince nükteleri ve o küllî manzarayı devşirip nazarlara sunmalı; ama bu devşirdikleri bir yerlere dokunmamalı, bir yerlere dokundurmadan bunları ifade etmelidir.

Bir diğer ifadeyle, Rabb-ı Rahîm’in ona nasip ettiği nükteleri ve düşünceleri soyut bir düzlemde irdelemeli, somuta asla irca etmediği gibi, ima dahi etmemelidir.

Bunu yaparsa, Metin Karabaşoğlu’nun yazdıklarından istifade edenlerin sayısı çok daha fazla olacaktır.

Metin Karabaşoğlu, yayınlanmış kitaplarında ve yazdığı yazılarda çok değerli noktalara temas ediyor olsa bile, zülf-i yâre dokunan mevcut haliyle bu kitaplar el ve yürek yakmaktadır, bunlar bu halleriyle ‘cıss’ yazılardır.

Oysa madem ki bu yazılanlar son tahlilde Kur’ân’a, Asr-ı Saadet’e, esmâ-i hüsnâya, erkân-ı imaniyeye ve Risale-i Nur’a dair bir dikkat ve teveccühe vesile olmaktadır; Metin Karabaşoğlu bu yolu seçmeye Kur’ân namına, iman hizmeti namına kendini mecbur bilmelidir.

‘Genel’e hitap edebilmek için, bu muhakkak yapılmalıdır!

Bu şekilde özetlediğim ortak çözümleme ve de çözüm önerisi, değişik vesilelerle, tekrar tekrar karşıma çıkıyor.

Bu öneriyi dillendirenler içerisinde bizi yirmi yıldır tanıyan dostlarımız da var, daha dün tanımış olanlar da…

Ama yılda belki 365 gün bu öneriyle bir şekilde karşılaşmış olduğum halde, bu yola yönelmeye bir türlü kendimi ikna edemiyorum.

Edemiyorum; çünkü önüme kale gibi zihnî ve kalbî engeller çıkıyor.

İlerideki muhtemel hastaları kurtarmak için gözümüz önündeki hastayı çiğneyip geçmenin hikmetini aklım almıyor sözgelimi.

Gözönündeki haksızlığı seyredecek, kardeşimizin sırtındaki akrebi görmezden gelecek, tümör manevî âzâlara tasalluta tevessül etmiş iken müsekkin ile ağrıyı geçiştirmeyi sağlayacak bir yol, ‘zülf-i yâre dokunmadığı’ için ne kadar sevecen de gözükse, bana ihanetmiş gibi geliyor.

“Def’-i şer, celb-i nef’a râcihtir” ölçüsü aklımdan çıkmıyor.

Musa aleyhisselamın o büyük yolculuğunun, yaramaz ama yaramaz olduğu için değil ‘köleleştirilmiş’ Benî İsrail’den olduğu için eziyete maruz kalan adamı Kıptî’ye karşı savunduğu için ‘Mısır prensi’ iken yaşadığı mihnetli yolculuğu unutamıyorum.

Hz. Ali’nin ve birçok sahabinin İfk hadisesinde ‘umumî hizmet’ namına Hz. Âişe’nin cüz’î hukukunu ihmal edişine karşı Nur sûresiyle gelen keskin ilâhî ikazı unutamadığım gibi, o ikazdan aldığı dersle ‘kamu yararı’ adına da olsa fert razı olmadan cüz’î hukuklara ilişmeyi ‘zulüm’ olarak tanımlayan adalet-i mahzâ yolundaki şehadete kadar varan mücahedesini unutuverişimizi izahta zorlanıyorum.

“Onuncu Söz”üne hayran olup “Beşinci Şua”ından şimdilerde iyice ürker olduğumuz Bediüzzaman’a, o şartlarda “Beşinci Şua”yı yazma yürekliliği olduğu için “Onuncu Şua”nın da nasip olduğuna dair kanaat-i kat’iyyem de beni sözünü ettiğim öneriye evet demekten alıkoyuyor.

Lâhikaları okurken, Risale-i Nur’un kök eserlerinde yazılan ‘soyut’ meselelerin gündelik hayatın içinde nasıl somuta irca ve tatbik edildiğini görmek de öyle…

Hem ne Etiler’de kalb yapmak adına Yenibosna’da kırılan kalbleri unutabiliyorum, ne Avustralya’da hakkı anlatmak adına gözümüz önünde yapılabilen haksızlıkları…

Buna karşılık, “Metin Karabaşoğlu’nun en önemli özelliği, İslâm'ın hakikaten uygulanabilirliğini insana kanıtlayacak türden yazılar yazması. Öte yandan çok da beğenilmeyebilir” diye yazmış bir okuyucumuz.

Hem, “Dinî yayınevlerinden çıkan bazı kitaplarda kâinatın âhengine, yaratılmışlıktaki kusursuzluğa dikkat çekerek insanın Yaratana yönelmesi, O’nun sanatına hayran olunması istenir” dedikten sonra, “Oysa bu dünyada yaşayanlar sorunun gezegenlerin birbirine çarpmadan hareket etmesi, canlıların mükemmel dizayn edilmiş hayat biçimleri olmadığını; insanlar arası ilişkilerin, paranın, sistemlerin sorun olduğunu biliyorlar” demiş. “Sorun Allah’ın sanatındaki mükemmellik değil, insanın hayat kurmadaki bencilliği, paragözlüğü, çıkar düşkünlüğü…”

Bu iman kardeşimize göre de, Metin Karabaşoğlu’nun yazıları iman hakikatlerini, İslâm’ın ölçülerini soyut düzlemde bırakmadığı, zülf-i yâre dokunsa da somut düzlemde, hayatın içinde irdeleyip bir nefis ve vicdan muhasebesine davet ettiği için değerli.

Sözün kısası, beni uyarıp öneride bulunan dostlar, kardeşler!

Önerinize evet demem mümkün değil.

Beni böyle kabul edin; böylece halleşip bilişelim.

Hem bilin ki, yazılarımda görüp rahatsız olduğunuz o ‘ikinci veçhe’nin izalesi için önerdiğiniz yola tevessül etsem, yazılarımda görüp takdir ettiğiniz o birinci veçhe de ortada olmayacak.

Dikenlerim budanırsa, bahçemde güller bitmeyecek…

metin karabaşoğlu
 
Üst