Halid Meşal'le Roportaj-1 | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Halid Meşal'le Roportaj-1

  • Konbuyu başlatan Kaçak
  • Başlangıç tarihi
K

Kaçak

Misafir
Düşmanla müzakereye ilke olarak mı karşısınız? Eğer düşmanla müzakere edilemezse, o takdirde bunu bir dostla yapmak mümkün müdür? Hamas, müzakere ilkesini düpedüz ret mi ediyor yoksa reddettiği şekli, icrası ve sonuçları mı?
Bu, kuşkusuz ki çetrefilli ve hassas bir mesele. Pek çok kişi bunu konuşmaktan imtina ediyor ve olumsuz tepkilerden yahut yanlış anlaşılmalardan korktukları için bunun hakkında açık bir duruş sergilemekten kaçınma eğilimi gösteriyorlar. Bu meselenin hassas ve hayati doğasına bir de Filistin-İsrail ve Arap-İsrail müzakerelerinin acı dolu tecrübelerinin karanlık gölgesi ekleniyor. İnsanlar bu tecrübelerden etkileniyor ve “müzakere” fikrine karşı aşırı hassasiyet gösteriyorlar özellikle de ortak akıl ve ulusun halet-i ruhiyesi bakımından. Pek çok çevre, müzakere kavramına karşı tiksinti ve nefret hissiyle dolu. Anlaşılır ve tabîi bir şey bu fakat bizi meseleyi dosdoğru şekilde ele almaktan ve olayları dikkatlice tasnif edip her tafsilatı kendi bağlamına yerleştirmekten men etmez Allahın izniyle.
Düşmanla müzakerenin hukuken ve aklen reddedilmediği tartışma götürmez; aslında, düşmanlarla çatışma sırasında müzakerelerinin gerekli, elzem olduğu bazı safhalar vardır. Müzakerelerin zamanın belirli bir noktasında meşru ve kabuledilebilir, başka bir zamanda ise reddedilen ve yasaklanan bir araç olduğu hukuken ve aklen sarihtir; yani bizâtihi reddedilmediği gibi her daim de reddedilmez.
İslam tarihinde, Hz. Resul döneminde (S.A.V) ve müteakip devirlerde – mesela Selahaddin Eyyubi zamanında – düşmanla müzakere yürütüldü fakat açık bir çerçevesi, muayyen bir felsefesi vardı; bir bağlamı, vizyonu vardı; müzakerelere yön veren kurallar ve düzenlemeler vardı. Müzakereleri bir hayat tarzı gibi gören, ona diğer tüm şıkların hükümsüz olduğu tek stratejik şık nazarıyla bakan şu müzakere profesyonellerinin acınası yaklaşımıyla tam bir karşıtlık içerisindedir bu.

Direniş, ki bizâtihi şerefli ve muteberdir, bir gâye değil bir vâsıta ise, gerekli olduğunda ve bağlam onu gerektirdiğinde ardında düşülecek bir vasıta, bir taktik olmak yerine onu gâye edinmenin, tek şık ve sürekli uygulanacak bir yaklaşım olarak görmenin anlamı var mı?
Kuran'daki telakki açıktır. Allah (c.c) şöyle buyurmuştur: “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir.” [Süleyman Ateş Meali, Enfal suresi, 61] Düşman barışa yöneldiği takdirde, müzakereye, bedeli ödemeye ve taleplerimize karşılık vermeye hazır bir şekilde bize geldiklerinde, haklı bir davanın savunucuları olarak bize müzakerenin kabuledilebilir, makul ve mantıki olduğuna delâlet eder bu. Ancak, gözü dönmüş halde müzekere peşindeysek, ona tek şık nazarıyla bakıyorsak, bu takdirde bedeli biz öderiz. Müzakerelere icbar edilenler, genelde bedeli ödeyenlerdir. Allah (c.c) bir başka ayette şöyle buyurur: “Siz galip durumda iken gevşeyip barış istemeyin." [Süleyman Ateş Meali, Muhammed suresi, 35]
İlk ayete geri dönelim: ““Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir.” Bundan önceki ayette ise şöyle buyrulmuştur: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allâh'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allâh'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz.” [Süleyman Ateş Meali, Enfal suresi, 60] Bunun anlamı nedir? Düşmanı barışa icbar edenin güç ve güç araçları olması demektir; ve demektir ki düşmanın barışa ve müzakereye eğilim göstermesi, cihadın, direnişin ve güç sahibi olamanın sonucudur. Direniş olmaksızın, güç kartları olmaksızın müzakereye itibar edenler fiilen teslime yönelmişlerdir.
Müzakere, strateji bilimi ve çatışma yönetiminde savaşın bir uzantısı ve bir savaş şekli olarak telakki edilir. Müzakere masasında aldığınız şey, olay yerinde içinde bulunduğunuz şart ve ahvalin ürünüdür ve muharebe meydanındaki güç dengesinin mahsulüdür. Eğer muharebe meydanında bozguna uğramışsanız, müzakerelerde de kesinlikle mağlub edileceksiniz. Nasıl ki savaş güç dengesi talep ederse, müzakere ve barış da güç dengesi talep eder zira taraflardan biri güçlü diğer zayıfken barış yapılamaz. Aksi halde teslim olur bu. ABD, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya ve Japonya ile barış yapmadı, teslim şartını ve boyun eğecekleri bir paktı dayattı. Kısacası barış, zayıfla değil güçlüyle yapılır; müzakereler zayıfa değil güçlüye hizmet eder.
İsrail işgaliyle ilgili çatışma farklıdır çünkü eldeki vakada İsrail, bölgeye yabancı bir cisimdir, dışarıdan gelmiş ve bir toprağa ve bir halka kendisini dayatmış, halkı topraklarından çıkarmış ve onların yerine dünyadan topladığı diasporayı getirmiştir. Dolayısıyla da büyük bir özenle ele alınması gereken karmaşık bir durumdur bu.
Müzakerenin nesnel şartları ve icapları mevcut olduğunda, bilhassa da yeterli denge ve nispi eşitlik mevcut olduğunda; aceleye getirmeden veya geciktirmeden, uygun vakitte müzakere gerektiğine dair delil mevcut olduğunda, bu takdirde, gâye, amaç veya kalıcı şart veya stratejik bir şık olarak değil de bir mekanizma, bir araç-alet olarak başvuracağımız şıklardan biri olacaktır. Müzakere, taktik bir araçtır; nasıl ki savaş kalıcı bir şart değilse ve kendi şart ve icapları varsa, durum müzakere için de böyledir.
Müzakere hakkında bu açık görüşle, doğru zamanda katı kuralar altında büyük bir ihtiyatla icra edildiğinde, kabul edilebilirdir ve çatışma yönetimi bağlamından kullanışlıdır/faydalıdır. Aksi takdirde sadece ve sadece düşmanın şartlarına ve hegemonyasına teslimiyet ve boyun eğmeye götürür ve sonuç itibariyle haklar göz ardı edilir; siyasi mevkii ve taleplerin düzeyi sürekli azalır.

Bu konuyla ilgili olarak Arapların ve Filistinlilerin durumu maalesef çok kötüdür; tehditlere açık bir durumdur bu ve pazarlık kartları, desteği yoktur, muğlaklık yaratacak manevra alanı veya payı yoktur. Filistin safları büsbütün açıktadır ve bu yüzden de stratejik tek seçenek olduğunu ilan ederek barışa gidiyorlar. Senin düşmanın, müzakereden başka seçeneğin olmadığını, barıştan başka bir şey konuşamayacağını bildiğinde onu sana taviz vermeye zorlayacak olan nedir?
Filistinli müzakereciler şöyle söylüyor: Müzakere, tek seçenektir, tek güzergâh ve tek plandır.” Düşmanla bir olup güvenliği koordine ediyor, “Yol Haritasını” uyguluyor ve onun güvenliği için gerekli olanları serbestçe yerine getiriyor ve fakat bunun karşılığında İsrail'den hiçbir şey almıyor. Olmert veya Netanyahu'yu lutfedip Filistinlilere herhangi bir şeyi vermeye zorlayacak olan nedir?
Müzakere, Filistin vakasında nesnel bağlamı dışında yürümektedir; politik mantık nokta-i nazarından, direnişten yoksundur ve güç dengesine dayanmamaktadır. Örneğin Vietnamlılar Amerikalılarla müzakere yürüttüler zira Amerikalılar geri çekiliyorlardı. Böylelikle, müzakereler Amerikan işgal ve saldırganlığını kapatmak üzere son sayfayı çevirmek üzere faydalıydı. Müzakerelerde, şartlarınızı düşmana dayatmadaki başarınız, elinizdeki güç kartlarının sayısına bağlıdır.
Dolayısıyla, müzakerelerin riskli ve eziyetli bir süreç olmaması için tüm seçeneklere hazır olduğunuz mesajını düşmana sadece sözle değil fiille de iletmelisiniz. Müzakereci, duruşunu seçenek çeşitliliğine dayandırmadığında - yani müzakerelere hazır olduğunuz kadar savaşa da hazır olmanız demektir bu – başarılı olamaz. Müzakereler çıkmaza girdiğinde savaşa, kayıp vermeye veya direnişe hazırlıklı olmalısınız; aksi takdirde müzakere faydasızdır. Müzakerelerin geçmişin savaşlarında muharebe sahasında yapıldığını hatırlamalıyız; müzakereciler ya bir çözüme varır yahut da savaşa başvururlardı. Müzakere, stratejinin hizmetinde olan bir taktiktir, bir araçtır ve bizâtihi strateji değildir; müzakere, direniş stratejisinin ve işgali göğüslemenin ikamesi değildir/onun yerine geçmez.
Müzakere, ulusal düzlemde birliğe dayanmalıdır. Eğer taraflardan biri, müzakerede fayda buluyor ve halka havale etmeksizin kendi başına böyle bir karar alıyorsa, kendisini müşkül bir duruma sokuyor ve kendisine karşı kullanılmak üzere düşmana fırsat veriyordur. Bu ise, müzakerecilerin, müzakere seçeneğinin başarısızlığını kabule zorlanabilecekleri korkusuyla bahse değer tavizler vermesine yol açabilir. Dolayısıyla da halkın ve başkalarının önünde açıkta kalmamak için kendi çıkarlarını ulusal çıkarlara öncelerler.
Müzakerenin kendi muayyen mekan ve sahası vardır; her meselenin mutlak seçeneği değildir. Müzakere edilmemesi gereken meseleler vardır – mesela hayati sabiteler. Müzakere, muayyen bir saha ve çerçeve içerisinde işleyen bir mekanizmadır; sağduyulu/akl-ı selim hiç kimse her şeyi müzakere etmeyecektir özellikle de umdeleri. Müzakere, ticari işlerde genelde kâr üzerinde yapılır, işletme varlıkları üzerinde değil. Maalesef, şu anki tecrübeye göre, bilhassa Filistin müzakerelerinde tüm bu kurallar terk edilmiştir.
Tüm dürüstlük ve cesaretimle söylüyorum ki ister hukuki isterse siyasi noktadan, ulusun veya insanlığın tecrübeleri bakışından yahut da tarih boyunca direniş hareketlerinin ve devrimlerin eylemleri noktasından, müzakere, mutlak manada yasaklanmış veya men edilmiş değildir. Bununla birlikte, denklemlere/eşitliklere, düzenlemelere, hesaplara, şart ve ahvale, bağlama ve uygun bir yönetime tâbidir zira bunlar olmaksızın olumsuz ve yıkıcı bir araçtır.
Filistin meselesiyle ilgili olarak diyebiliriz ki bugün İsrail'le müzakere yürütmek yanlış bir seçimdir. İsrail'le doğrudan görüşmeler yapmak için Hamas'ın önüne teklif getirildi ama reddettik. Hamas liderlerinden bazıları– içlerinden kimileri İsrail Başbakan yardımcısı Eli Yişai gibi iktidardaki isimlerden oluşan - bazı İsrail liderleriyle ve barış kampından bazı isimlerle görüşmeleri için teklif aldılar. Hamas bu tüm bu teklifleri reddetti.
Müzakere - mevcut güç dengesi çerçevesinde – düşmanın hizmetindedir ve Filistin tarafına hizmet etmemektedir. Filistin'deki çatışma, Siyonist düşmanı müzakereye mecbur edecek bir tarzda seyretmedi; topraklardan çekilmeyi ve Filistin haklarını tanımayı bugüne değin reddetti. Müzakere, bu şartlar altında faydasız bir kumardır.
İsrail, zayıflığımız ve güç orantısızlığı sayesinde müzakereleri kendi ilişkilerini geliştireceği ve uluslararası câmia nazarındaki imajını cilalayacağı bir araç olarak kullanıyor; yerleşim birimleri inşa etmek, halkı yurtlarından çıkarmak, Kudüs'ü yahudileştirmek ve civarını yıkmak gibi yeni fiili durumlar yaratmak için zaman kazanmak amacıyla müzakereleri kullanıyor. Dikkatleri işlediği cürümlerden başka yana çevirmek ve Filistin taleplerini sulandırmak için de müzakereleri kullanıyor. İsrail, Araplarla ve İslam dünyasıyla ilişkilerini normalleştirmek, buralara sızmak ve çatışmanın doğasını çarpıtmak amacıyla da müzakereleri istismar ediyor. Müzakerelerden kazançlı çıkan tek taraf İsrail'dir.
Güç dengeleri orantısızken müzakere yürütülmesi, Filistin tarafının İsrail işgalinin şartlarına, icaplarına ve emirlerine boyun eğdirilmesidir. Eşitliğin olduğu bir süreç değil bu tıpkı muharebe sahasında şu an bir denkliğin olmayışı gibi müzakere masasında da bir denklik yoktur.
İsrail'i tanımak hakkında
Siyonist oluşumu tanıma meselesi tartışma yaratıyor. Fiili veya pragmatik tanımanın aksine hukuki tanımadan da bahsediliyor. Hamas'ın bu meseledeki duruşu nedir?
İşgalin yasallığını kabulle ilgili duruşumuz açık ve sabittir; bunu gizleyip saklamıyoruz. İsrail'i tanımak, uluslararası câmiaya açılımın şartı olarak önümüze serildi ve bu yüzden de yolumuzdaki bir engeldir. Ancak umursamadık ve gözdağına karşı koyma azmimizi gösterdik. Tanımak, işgale meşruiyet kazandırmak ve İsrail saldırganlığına, yerleşimlerine, Yahudileştirme çalışmalarına, cinayetlerine, tutuklamalarına ve halkımıza ve toprağımıza karşı işlenmiş diğer suç ve kıyımlara meşruiyet sunmak demektir. Uluslararası hukuka ve insâni değerlere göre kabul edilemezdir bu; dinimizce kabul edilemez olmasından bahsetmeye bile gerek yok.
İşgali ve topraklarımızın çalınmasını meşrulaştırmak kabul edilemezdir. İşgal bir cürümdür, hırsızlık bir cürümdür ve hiçbir şart altında meşrulaştırılmamalıdır. Müşterek insâni idrakte tartışmasız mefhumlardır bunlar ve toprağı gaspedilen Filistinli mazlum da bunu böyle anlar. Beşeri varoluşumuza ilişkin bir meseledir bu ve işgalin ve de gaspın meşruiyetini tanımayla mütenakızdır – vatanperver ve dini duygulardan, kültürel yakınlık ve tarihi mevcudiyetten bahsetmeye bile gerek yok ki tümü de bizi bu topraklara bağlamaktadır.
Yetersizlikleri ve dış baskılara boyun eğişleri yüzünden diğerleri bu tuzağa düştüler ve bu şartlar ve baskılar önünde el bağlamanın, siyasi gündemlerine yol aldırmayı kolaylaştıracağını düşündüler. Ama ne ki, bir yanılsama uğruna fahiş bir bedel ödedikleri pratik olarak ispatlanmıştır. Çıkar mantıkları da ilke mantıkları da yanlıştı.
Hukuki ve pragmatik manada bir tanımayı reddediyoruz. İsrail adında bir düşmanın olduğunu söylemek ile onun meşruiyetini kabul etmek arasında bir fark vardır. Kısacası, İsrail'in meşruiyetini tanımayı reddediyoruz çünkü işgalin ve topraklarımızın çalınmasının meşru olduğunu reddediyoruz. Bu ilke bizim için açık ve kesindir.
İsrail'i tanıma hususunda İsrail ve uluslararası çevrelerden gelen ısrar sizi şaşırttı mı? Bu bir nevi zayıflık alâmeti değil mi? İsrail sanki kendi varlığını sorguluyormuş gibi geliyor kulağa; ve diğerlerinden de varlığının meşruiyetini tanımalarını istiyor sanki?
Düşman, özellikle de son gelişmeler ışığında, gelecek kaygısına düştü. Bunda şüphe yok. ne kadar güçlü olursa olsun, meşruiyet yoksunu olduğunu hisseden kanun kaçağı bir hırsızın, mücrimin halet-i ruhiyesine sahiptir. Tanınma talebi, kesinlikle bir zayıflık alâmetidir, bir aşağılık kompleksinin, geleceğinden emin olmamanın ifadesidir ve Filistin halkının sadece varlığı bile Siyonist oluşumu reddin pratik ifadesidir.
Ama gene de bir başka bir boyut var: Üstünlük duygusu. Batılı ulusların üçüncü dünya ülkelerine yaklaştığı mantıktır bu. Siyonistler askeri üstünlüğe dayalı o aynı mantığı benimsiyor ve müzakere şartları dâhil, ötekilere şartları dayatma hakkı olan taraf olduklarını hissediyorlar.
Filistinli ve Arap bazı taraflar maalesef bu mantığa mukabelede bulundular. Kabul edilemez orantısızlıktır bu. Yabancı heyetlerle yaptığımız görüşmelerde Dörtlü'nün şartlarını işitip duruyoruz; kabul etmemiz için gözden geçirilmiş şartlar takdim edenleri var. Tüm şartları ilke olarak reddediyoruz ve gözden geçirilmiş formül arayışı bağlamında tartışmayı bile reddediyoruz. Şart ilkesini reddediyoruz çünkü iki düzeyde insan varmış da biri ötekine hükmedermiş, ötekinin yanında onun eli güçlüymüş gibi bir telkin vermektedir. Bizim insanlığımız, şerefimiz ve kendimize duyduğumuz saygı, askeri bakımdan güçlü bile olsalar diğerlerinin yanında eşit olduğumuzu beyan eder; önşartlarla meşgul olmayı bu yüzden reddediyoruz.

Kimilerinin bu şartları kabul etmiş olması –tanıma şartı dâhil - bu yanlışta ısrar etmelerine yol açmıştır maalesef. Ardından, İsrail'i tanımayı Filistin haklarının tanınması karşılığında yapmayarak bir başka yanlış daha yaptılar ve kendi kendilerini tanımayı yeğlediler. Şu adına tanıma denilen asli kusura ilave ciddi bir kusurdur bu. Filistin halkını, devletini veya haklarını tanımak değil de Filistin Kurtuluş Örgütünü veya bir başka örgütü tanıması karşılığında İsrail'i tanımak aklın havsalanın almayacağı bir iştir. Kamu menfaatini şahsi menfaatlere takas ettiniz demektir; yüce bir ulusal gâyeyi aşağılık hizbi bir gayeye takas ettiniz demektir. Biz bunu söylerken, bedeli her ne olursa olsun, tanıma meselesini reddediyor olduğumuzu vurguluyoruz.
(İsrail'i tanımamızı isteyen) Batılı heyetlerle görüşmelerimizde onlara şunu söylüyoruz: Her ne kadar sizinle iletişimde olmaya, dünyaya açık olmaya iştiyaklıysak da Batının Hamas'ı tanıması için yalvarmıyor, bunun yolunu gözlemiyoruz. Bu bizim kaygımız değil. Bizim meşruiyetimiz Filistin halkından, seçim sandıklarından, Filistin demokrasisinden, mücadelenin meşruiyetinden, feda ve direnişten ileri gelir; Arap ve İslami derinliğimizden ileri gelir; dışarıdan meşruiyet arayışında değiliz; biz, Filistin haklarının, halkımızın özgürlük hakkının tanınmasının derdindeyiz; işgalden kurtulmanın ve ulusal hür iradenin derdindeyiz. Tanıma karşılığında olmayacak bu zira tanıma en nihayetinde işgalin, saldırganlığın ve toprak hırsızlığının meşru olduğunu kabul anlamına gelir.
Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın
 

Muminaga

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
19 Ara 2006
Mesajlar
8,208
Puanları
0
Yaşayan Şehid, Halid Meşal

Yaşayan Şehid, Halid MeşalKökleri çok gerilere giden İslamî Direniş Hareketi (Hamas), Filistin sahasında ortaya çıktığı ilk zamanlarda Filistin topraklarını işgal eden Siyonist rejimle onun arkasındaki ABD ve Avrupa`nın dikkatini çekmemişti.

[TD="class: DetayTarihText"][/TD]

[TD="bgcolor: #b7b7bf"][/TD]






Kökleri çok gerilere giden İslamî Direniş Hareketi (Hamas), Filistin sahasında ortaya çıktığı ilk zamanlarda Filistin topraklarını işgal eden Siyonist rejimle onun arkasındaki ABD ve Avrupa’nın dikkatini çekmemişti. Ancak 1987 yılında resmi olarak kuruluşunu ilan edip, askeri kanadı İzzeddin El-Kassam Tugaylarının Siyonist hedeflere operasyon yapması ve işgale karşı Filistin halkının başlattığı birinci ve ikinci intifadalarda hareketin öncülük etmesiyle düşmanın dikkatini çekmeye başladı. Hamas’ın ilkeli duruşunu, tutarlılığını, gerçekçi projesini, direniş anlayışını, düşman algısını ve halk içindeki konumunu gören işgal rejimi hareketi bertaraf etmek için liderlerini ortadan kaldırmaya başladı. Bedeni tamamıyla felçli olan Şeyh Ahmed Yasin’in şehadeti bunun açık örneğidir. Direnişin önüne geçmek ve Hamas’ın daha güçlü bir yapıya dönüşmesini engellemek isteyen Siyonist rejimle arkasındaki güçler, hareketin liderlerin tasfiye kararı aldılar. Şeyh Ahmed Yasin, büyük komutan Salah Şahade, Abdülaziz Er-Rantisi, Yahya Ayyaş, Nizar Reyyan, Said Siyam ve Mahmud El-Mehbuh bunlardan bazılarıdır. Siyonist işgal rejimi birçok lidere karşı yaptığı suikast girişiminde amacına ulaşırken, Hamas’ın genç lideri Halid Meşal’e karşı Ürdün’de cinayet şebekesi Mossad tarafından yapılan suikast başarısızlıkla sonuçlandı. Kendisine karşı düzenlenen bu suikastta ölümden dönen Hamas lideri Halid Meşal bundan dolayı “Yaşayan şehit” lakabını almıştır. Hamas’ı sıkıntılı geçen süreçte dost ve düşmanın şehadetiyle iyi idare eden Halid Meşal, hareketin son toplantısında, Siyasi Birim liderliğine aday olmayacağını, hareket içinde bir nefer olarak çalışmaya devam edeceğini duyurdu. Hareket tarafından henüz bu konuda resmi bir açıklama yapılmadığı için kesin bir şey söyleyememekle birlikte, Meşal’in önümüzdeki dönemde aday olmayacağına kesin gözle bakılıyor. Bu vesileyle Filistin Enformasyon Merkezi olarak büyük lider ve komutan Halid Meşal’in cihad ve direnişle geçen hayatıyla ilgili hazırladığımız dosyayı sizinle paylamak istiyoruz.

Doğumu

Halid Meşal olarak meşhur olan Hamas liderine Filistinliler Ebu Velid diyerek hitap ediyor. Meşal, 1956 yılında Batı Yaka’nın Ramallah şehrine bağlı Selvad köyünde dünyaya geldi. İlköğrenimini kendi köyünde tamamlayan Meşal, 11 yaşına kadar köyünde kaldı. Meşal’in babası Abdurrahim, Filistin’de egemen olan İngilizlerle bunların aracılığıyla Filistin topraklarında yer bulmaya çalışan Siyonist haydutlara karşı cihad eden bir direnişçiydi. Siyonist işgal ordusunun 1967 yılında Batı Yaka’yı işgal etmesiyle Meşal, ailesiyle birlikte önce Ürdün’e oradan da Kuveyt’e geçti.

Kuveyt’teki Hayatı ve Filistin Müslüman Kardeşlere Katılması

Ailesiyle birlikte Kuveyt’e yerleşen Halid Meşal, bir taraftan okula devam ediyor bir taraftanda İslamî çalışmalar içinde yer alıyordu. 1970 yılında başladığı lise hayatının ikinci senesinde okullarda çalışmalar yürüten Müslüman Kardeşler Cemaatinin mensuplarıyla tanıştı. Onların inanç, amel ve mücadele metodundaki düşüncelerini, yaklaşımlarını ve bakış açılarını benimseyen Meşal öğrenciler arasında aktif çalışmalarıyla ön plana çıktı. Lise yıllarında Kuveyt camilerinde verilen tefsir, fıkıh, tecvid ve akaid derslerine devam ederek kendini geliştirdi.

Fizik bölümünde okuduğu üniversite yıllarında kendini mücadelenin içinde bulan Meşal, Hak Grubu adıyla kurulan öğrenci birliğine başkan seçildi. Öğrencilik hayatında hitabeti, ikna gücü, liderlik özelliği ve karizmatik yapısıyla ön plana çıkan Halid Meşal’in bu başarısı daha sonra onu hareketin liderliğine taşıyacaktı.

Üniversiteyi tamamlayan Meşal, mezun olduktan sonra Kuveyt`te Fizik öğretmeni olarak görev yapmaya başladı. Ancak 1990 Körfez krizi dolayısıyla çok sayıda Filistinliyle birlikte o da ciddi sıkıntıların ardından Kuveyt`i terk etmek zorunda bırakıldı. Bu olaydan sonra Ürdün`e yerleşen Halid Meşal Hamas’ın Siyasi Birimi içinde görev yapmaya başladı. Dr. Musa Ebu Merzuk`un ABD`de tutuklanmasından sonra 1996`da bu birimin başkanlığına seçildi ve o tarihten bu yana da söz konusu birimin başkanlığını sürdürmektedir. Herkes tarafından takdir edilen bir kişiliğe sahip olan Meşal Filistin İslami Direniş Hareketi`nin kurucuları arasında yer alıyor.

Kuveyt’te iken Müslüman Kardeşlerin Filistin birimine katılan Meşal birçok kişinin harekete katılmasına vesile olduğu gibi, 1987 yılında kuruluşu ilan edilen Hamas’ın kuruluş aşamasında büyük katkılarda bulundu.

Amman’da Suikast

Hamas`ın siyasi birim başkanlığına geldikten sonra Siyonist cinayet şebekesi Mossad`ın öldürülecekler listesine giren Meşal, 25 Eylül 1997 yılında Ürdün`ün başkenti Amman`da 2 İsrailli ajanın saldırısına uğradı. Meşal`i neredeyse ölümün kıyısına getiren bu olay şöyle gerçekleşti: Halid Meşal ve iki koruması Ürdün`ün başkenti Amman`da Hamas’ın bürosuna giderken Şamiyat Oteli`nin karşısında kalabalığın içerisinde aniden iki kişi Meşal`e saldırdı ve bu kişilerden biri Meşal`in kulağının arkasına zehirli bir madde sıktı. O anda Meşal`in korumalarının üzerinde silah yoktu. Zehirli madde sıkıldıktan sonra aniden nefes alıp vermekte zorluk çekmeye başlayan ve kendini kaybeden Meşal, Amman`ın merkezindeki İslam Hastanesi`ne kaldırıldı.

Bu suikast girişiminin hemen ardından Meşal`in korumalarından Muhammed Ebu Seyf, Meşal`e saldıran ajanların arkasından koşmaya başladı. İsrail ajanları Amman`daki Sevarat Lokantası`nın önünde bir arabaya bindiklerinde, Meşal`in koruması da sokaktan geçen bir taksiyi durdurup ajanları takip etti ve Medine Caddesi`nde arabadan inen 2 Mossad ajanı ile Meşal`in koruması Ebu Seyf arasında şiddetli bir kavga başladı. Ebu Seyf o gün oruçlu olmasına rağmen iki Mossad ajanını etkisiz hale getirmeyi başardı. O sırada bölgeye gelen polisler Ebu Seyf`i ve iki Mossad ajanını gözaltına aldı.

Ürdün yönetimi, Meşal’in korumasının müdahalesi sonucu gözaltına alınan Mossad ajanlarına karşılık İsrail`den Meşal`e sıkılan zehirin panzehiri ile o sırada işgal zindanlarında olan Şeyh Ahmed Yasin`in serbest bırakılmasını istedi. Bu istekleri kabul etmek zorunda kalan İsrail, Meşal’e sıkılan zehirin panzehirini verdi ve Şeyh Ahmet Yasin`i de serbest bıraktı.

Ürdün`de yayınlanan haftalık es-Sebil gazetesinin 25 Eylül 1997 Perşembe sabahı iki Mossad ajanının suikast girişimine maruz kalan Hamas Siyasi Birimi başkanı Halid Meşal`le yaptığı röportajda “Suikast girişiminden sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” sorusuna Meşal, “Allah`a, beni koruyarak hainlerin oyunlarını boşa çıkarma lütfunda bulunduğu için çokça hamd ediyorum” cevabını vermişti.

Suikast girişiminin o zamanki ABD Dışişleri bakanı yahudi asıllı Medlaine Albright`ın Ortadoğu ziyaretinin hemen ardından gerçekleştirilmesi dikkat çekiciydi ve Netanyahu`nun suikast planını ona danışarak hazırladığı tahmin ediliyordu.

Ürdün’ün İhaneti: Meşal ve 6 Arkadaşı Cezaevinde

Ürdün’de siyasi faaliyetlerine devam eden, İslam dünyasını karış karış gezip Kudüs ve Filistin davasını anlatan Hamas Siyasi Birim Başkanı Halid Meşal ve beraberindeki altı kişilik heyet İran’a yaptıkları ziyaretten Ürdün’e dönerken 1999 tarihinde havaalanında gözaltına alınıp kötü konumuyla nam yapmış Cuveyda zindanına konuldu. Cezaevinde çok kötü günler geçiren Hamas liderleri 61 gün geçirdikleri esaretin ardından serbest bırakıldılar.

1981 yılında Emel Borini Hanım`la evlenen Meşal`in Emel Hanım`dan 3 kızı, 4 de oğlu var. Emel Hanım merkezi Mısır olan İslam Online sitesine verdiği röportajda eşi Halid Meşal`in ailesine karşı çok yumuşak ve ilgili olduğunu söylüyor. Meşal`in evde neşeli ve esprili bir eş olduğunu ifade eden Emel Hanım eşini şu ifadelerle anlatıyor: "Halid, ahlâkı iyi, annesine, babasına, çocuklarına ve diğer aile bireylerine karşı sevimlidir. Meşal, bana ve çocuklara yumuşak bir şekilde muamele eder. Büyük ya da küçük tüm işlerimize katılır ve bize yardımcı olmaya çalışır. Çocuklarıyla şakalaşır, onlarla evde oyun oynar. Yoğun çalışma programına rağmen, çocukların eğitimine destek olur. Sorularına, ödevlerine ve sorunlarına yardımcı olmaya çalışır."

Ürdün’den Çıkarılması

Amerika’nın baskıları sonucu Ürdün yönetimi işgalci Siyonist rejimle işbirliği yaparak önce Hamas hareketinin Amman’daki bürosunu kapattı. Büroyu kapatmakla yetinmeyen dönemin işbirlikçi Ürdün kralı Hüseyin Hamas’ın siyasi kanadını temsil eden dört liderini de sürgün etti. Sürgün kararından sonra Halid Meşal, Dr. Musa Ebu Merzuk, Muhammed Nezzal ve İbrahim Goşe Ürdün’ü terk etmek zorunda kaldı.

Hamas’ın Dışişleri Yetkilisi Meşal

İslamî Direniş Hareketi (Hamas)’ın Siyasi Birim Başkanlığına getirilen Halid Meşal, 16 yıllık başkanlık sürecinde hareketin dışişleri bakanı gibi çalıştı ve Hamas’ın savunduğu düşünceleri, ilkelerini, direniş ve cihad anlayışını dış arenada anlatma fırsatı buldu. Hareketin dış dünyayla iletişimini ve ilişkisini sağlamaya çalışan Meşal, Hamas’ın tanınmasında ve güçlü bir konuma gelmesine büyük katkı sağladı. Şeyh Ahmed Yasin ve hemen ardından Abdülaziz Er-Rantisi’nin şehadetiyle büyük sıkıntılar çeken Hamas hareketini o zorlu süreçte idare ettiği gibi, onlardan sonraki sıkıntılı süreçte de -Gazze savaşı ve sonrasında- hakkıyla temsil etti. Arap ve İslam ülkeleriyle ilkeli ve dengeli ilişkiler geliştiren Meşal, Rusya ile iyi ilişkiler sürdürürken Avrupa ve Amerika ile de ilişkilere temel hazırladı. Ancak bu ilişkiler sırasında hiçbir zaman hareketin temel ilkelerinden taviz vermedi. 2006 yılında Filistin’de yapılan seçimlerin ardından hareketi silahsızlandırmaya çalışan güçlerin çabaları boşa çıkarken, bu amaçla kendisini özel olarak Rusya’ya davet eden Rus yetkililere de direnişten vazgeçmeyeceklerini açıkça ifade etti. Yıllarca kaldığı Suriye’nin kendi halkına gösterdiği zulüm karşısında rejime bu konuda öğüt veren Meşal, öğütlerinin dikkate alınmaması üzerine Hamas’ın Şam’da bulunan siyasi bürosunu bu ülkenin dışına taşıması ve Suriye halkından yana tavır alması Meşal’in ilkeli duruşunun bir sonucu olmaktan başka bir şey değildir.

Meşal’in bazı özellikleri

Olayların yetiştirdiği Halid Meşal, dost ve düşmanın takdir ve teveccühünü kazanmış Filistin lideridir. Allah (c.c.) kendisine verdiği fiziki olgunluğun yanında, basiret, hikmet, siyaset, dengeli ve ilkeli duruş, ilim, feraset de bahşetmiştir. Ortadoğu uzmanı gazeteci yazar Ahmet Varol, Hamas lideri Halid Meşal’le ilgili şu bilgiyi paylaşmaktadır: “Meşal`le muhtelif uluslararası toplantılarda bir araya gelme fırsatı buldum ve kendisiyle bazı röportajlar da yaptım. Kendisi güler yüzlülüğü, mütevaziliği, cana yakınlığı ve muhatabının gönlünü kuşatan sıcak bakışlarıyla dikkat çeker. Akılcı, vakıayı iyi tahlil eden ve hayalperest olmak yerine şartlara göre proje geliştirmek için zihnini yoran biridir. Yüce Allah`tan kendisine ağır sorumluluğunda muvaffakiyet diliyor, Siyonist vahşilerin şerlerinden korumasını diliyorum.”

Meşal Üzerinden Hamas’ın Bölüneceği Temennileri

İslamî Direniş Hareketi (Hamas)’ın gelişmesinden, Filistin halkının sözcüsü ve temsilcisi durumuna gelmesinden, direnişi göğüslemesinden ve Filistin toplumu içinde yükselmesinden rahatsız olan çevreler, Hamas’ta yeni bir gelişme olduğunda hemen “Hamas hareketi bölünecek”, “Gazze ve dışarıdaki Hamas liderleri arasında çatışma kaçınılmaz”, “içerdeki ve dışarıdaki liderler uzlaşamadı” gibi kendi iç dünyalarını ve temennilerini gündeme taşımaya çalışıyorlar. Bu yeni değil tabi. Şeyh Ahmed Yasin şehit edildiğinde de aynı şeyler iddia edilmiş hatta hareketin artık bitebileceği kehanetinde bile bulunmuşlardı. Ama olmadı. Bu kez Abdülaziz Er-Rantisi şehit edildiğinde aynı senaryolar konuşulmaya başlanmıştı. Hamas Siyasi Birimi Ürdün’den çıkarıldığında da benzer senaryolar konuşulmuştu. Halid Meşal yeni dönemde Hamas Siyasi Birim Başkanlığı için aday olmayacağını söyleyince Hamas’ın istikbalini düşünen (!) bazı kalemşorlar yine meydana çıkıp niyetlerini açığa çıkarmaya başladılar. Kamuoyunu yanıltıcı ve kasıtlı iddialarına bazı Hamas liderlerini de karıştırmak istemeleri üzerine Hamas liderleri “Hareketin içinde bazı ihtilafların, farklı bakış açılarıyla görüş ayrılıklarının olması doğaldır. Başka hareket, örgüt ve sistemlerde olan farklılıklar burada da kendini gösteriyor. Ama Hamas’ı kişiler değil hareketin ilkeleri olan ilgili organları idare ediyor. Tartışmaların ardından ortaya çıkan ortak görüş herkes tarafından benimsenir ve tartışmalar da son bulur. Harekete başkanlık edenler, idareyi bıraktıklarında hareket içinde bir nefer olarak çalışmaya devam ederler” şeklinde açıklamalarda bulundular.

İlkeli, hikmetli, dengeli bir yol çizen; fırtınalarla dolu bir süreçte liderlik ettiği harekete hakkıyla kaptanlık yapan, rotasını değiştirmeyen Filistin halkının umudu haline gelen Hamas hareketinin lideri büyük komutan Halid Meşal’e bereketli uzun bir ömür diliyor, Müslümanların özgürleştirilmiş Mescidi Aksa’da onun arkasında namaz kılmalarını nasip etmesini Allah’tan diliyoruz.

filistin haber
 

el_aksa

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
5 May 2011
Mesajlar
312
Puanları
28
İslam aleminin içindeki en nadide liderlerinden biri. allah heniyeyi muafak kılsın
Başkenti kudus olan devleti kurmayı nasip etsin.
 

Muminaga

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
19 Ara 2006
Mesajlar
8,208
Puanları
0
Meşal`in Yeniden Seçilmesinin Perde Arkası

El Cezire`de yer alan haber analizde Meşal`in yeniden HAMAS siyasi büro şefliğine seçildiği toplantının notları yer aldı.




Toplantı, Mısır`da gizli bir yerde gerçekleştirildi. Toplantıya katılan şurasının üyeleri kimse tarafından verilmiyor. HAMAS`taki seçim usulüne göre kimse başkanlığa ve diğer görevlere kendini aday göstermiyor. Ancak başka üyelerinin onu aday göstermesi gerekiyor. Bu çerçevede ilk turda başkanlık için üç aday gösterildi. Halid Meşal, Musa El Merzuk ve İsmail Heniyye seçimin icma ile (oy birliğiyle) olması ve başkanın elinin daha güçlü olması hareket içinde bazı olumsuz eğilimlere mahal vermemek için Musa Ebu Merzuk ile İsmail Heniyye adaylıktan çekildi. Böylece Halid Meşal tek aday olarak HAMAS liderliğine tekrar seçildi.
Doğruhaber / dış haber servisi
 

Muminaga

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
19 Ara 2006
Mesajlar
8,208
Puanları
0
Hüda Par`dan HAMAS Yönetimine Tebrik Mesajı

Hür Dava Partisi (HÜDA PAR)Hamas`ın Siyasi Büro Başkanlığına seçilen Halid Meşali ve Hamas Yönetimini tebrik etti.

[TD="class: DetayTarihText"][/TD]

[TD="class: DetayTarihText"]:[/TD]





Hüda Par`ın yayınladığı tebrik mesajında, "HAMAS`ın siyasi büro şefliği için Kahire`de yapılan istişarede yeniden siyasi büro başkanlığına seçilen Halid Meşal`i ve İslami Direniş Hareketi HAMAS yönetimini tebrik ediyoruz.

Filistin`in ve Filistin halkının özgürlüğü için verdikleri İslami mücadelelerinde başarılar diliyor ve güzel hizmetlerinin devamını diliyoruz." denildi.
 
Üst