DiN NE iLE BiLiNiR? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

DiN NE iLE BiLiNiR?

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
İslam dinini bilmek, bildirmek, yaşamak ve yaşatmak; yeryüzündeki Müslümanları hakim kılmak usulü havâdisle değil, ehâdisledir.

Şahsı övmekle değil, şahsiyeti bildirmekledir.

Riyâset ve siyâsetle değil, hizmet ve samimiyetledir.

Allah'a teslim olmak, O'nu sevmek, emirlerini dinleyip kabul etmekledir. Çünkü din, vaz'î ve beşerî bir sistem değildir.

Din: İlâhî, ciddî bir nizamdır; zandır, kanundur, inançtır, adâlettir, şuurlu hareket etmektir, saygıdır, sevgidir, bağlılıktır.

Din, Allah ile kul arasında bir bağlılıktır. Çünkü havâdis, Hakk'a ulaşmaya vesile olursa güzel; olmazsa kötülük, nemîmet (başı boş haber dolaştırmak)tır.

Din, insan doğmadan insanla ilgilendiği gibi, öldükten sonra da ilgilenir. Şimdi dinin beşerle ilgilenmediği bir nefes bulur musunuz?

Binaenaleyh şahıslar üzerinde durmayıp, mesele üzerinde duralım.

Şahıs, takvâ sahibi değilse, sûreti insan ruhunu tiksindirdiği gibi, sîreti de fenâlığı yaymaya vesile olur. Onun için din; havâdisi yaymak değil, ehâdisi okumak, bilmek tatbîk etmektir.

Ehâdis, havâdis kelimeleri birbirine benzer ama bir değillerdir.

Ehâdis: Allah'ın ve O'nun Resûlünün istek ve arzularını, emir ve yasaklarını kabul etmek, inanmak, hoşluk ve yumuşaklıkla tebliğ etmektir.

Ehâdis: Dini güzelce izah ve tahrîr etmektir. İnsanları bir araya, tek bir vücud haline getirmeye vesile, destek ve köprüdür. Doğrusu ruhlara hayat veren bir enerji ve tıbb-ı ilâhiyedir.

Havâdis: bunun tam aksidir. Fenalıktır, felakettir, fitnedir, fücurdur, bühtandır, avcılıktır, tenkiddir, dövüş, kavga... Böylece şahıslarla uğraşmakta böyle...

Allah ve O'nun Rasûlü'nün sözlerinden ibâret olan ehâdis, insanın ruhunu ve kalbini saflaştırıp, özleştirir. İnsanları seviştirir. Fert ve toplumu, insancılık ve güzel ahlakın hakîkatından, insanın yaradılış gayesinden haberdâr ederek uyarır. Huzura davet eder, birleştirir, tekleştirir, tekleştirir, vahdeti te'min eder, Tevhide ulaştırır.

Din ittifakı, tanışmayı, dayanışmayı, yardımlaşmayı emreder. Beşer de emirlerini yerine getirir, yasaklarından sakınırsa, yeryüzünde galib ve hükümrân olur.

Vaz'î bütün beşer nizamları, sistemleri nefse uymak ve hevestir. Netice itibarıyla da tefrika, nefret, anarşi, hezîmet, zulüm ve insan ruhunu tiksindirici abes işlerdir.

Beş tavuğun, rahatlıkla bir arada yem yediklerini gördünüz mü?!!!...

Elbette beş yüz Müslüman insanın bir arada sevgi, samimiyet, huzur ve rahatlıkla, bir sofradan yiyip, içtiklerini ve her birinin yanındakinin ağzına, tatlı lokmalarını en üstün ikram, en üstün samimiyet, en üstün saygıyla ve şefkatle verdiğini görürsünüz.

İşte vahdet ve ittifak... Bunun için İlâhî nizam..

Bunun için din ve İslam...

İnsan fıtraten bunu ister, bunu arar; bulamadığı için huzursuz olur, tahriri bırakır, sövmeye başlar. Meseleyi bırakır, şahıslarla uğraşır.

Hacca gittiniz mi?.. Bir milyon insanın aynı hareketle beraber dolaşmalarını, yatıp kalkmalarını gördünüz mü? Görmedinizse, bir tek imama uyarak, bir camide beş yüz kişinin yerküresinin düz çizgileri gibi bir izde, beraberce yatıp kalkmalarını; imama değil, Allah'a ibadet ettiklerini görürsünüz. Cemaat.. Cuma..

Bir milyar rakamın dağınık sûretindeki varlığını ve adedini tesbit edebilir misiniz?..

Ama tek bir çizgi altına birler, onlar, yüzler safların çizgilerinde bir araya geldiğini gördüğünüz takdirde; sayının kaç, kuvvetinin ne kadar, kaç fabrika yapmaya yeteceğini elbette tesbit edersiniz. Bunun için önce ittifak, vahdet; sonra vazife taksimi.. Her bir insan mesleğiyle hizmetçi olursa riyâset, şahıs ortadan kalkmış olur.

Şimdi 1.000.000.001 rakamlarımın 1 rakamıyla, milyarı bildiren 1'in arasında hiç bir fark var mı?..

1.000.000.001 rakamından, sağdaki 1'i ve soldaki 1'i yok ederseniz ortada milyar bulunur mu?.. En büyük bir ile en küçük bir; ortadaki birlerle beraber birdir. Mü'minlerin misali işte böyle tek vücuttur. Birlerin birleşmesi halinde, adalet güneşi insan küresinin bütün zerrelerine hayat vermiş olur. Bu hayat ebedî hayattır. Ebedî hayat ve saadettir.

Bunun için gazete ve mecmuaların, vaizlerin, hülasa tebliğcilerin vazifeleri; özellikle bu zamanda havâdis değil, ehâdisi bildirmektir.

Şu halde "İbn-i Teymiyye şöyle şöyledir, şu şunu yaptı, bu bunu yaptı" gibi dedikoduları bırakmak gerekir. Dört mezheb imamlarının, doğrusu müctehidlerin anlayışı ile Kur'an ve hadisin anlaşılması, öğrenilmesi, öğretilmesi şarttır.

Aksi takdirde hak ve hakîkat ortadan kaybolur. şahıslardan nefret, insanların gözlerini hakikati görmekten kamaştırır.

Nitekim Hazreti Ali radıyallahu anhu buyurur ki: "Hak ve hakikati kişilerde bilmeyin. Hak ve hakikati bilin, ona tabi' olan kişileri bileceksiniz."

Vesselam

ustaz ismail cetin rahimehullah
 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
Allah celle ve ala hepimizi rizasina muafik niyet ve amellerle donata. amin

esasen ustaz hazretlerinin bu nasihatlari cok onemlidir.

degil midir ki, bircok meselenin koku bundan ibarettir.

insanlar parmak izlerinin farkli farkli oldugu kadar farkli tabiatlara sahiptir. kimi gul ozlemli, kimi kilic, kimi yazi, kimi soz...

herkes ozleminin ve tabiatinin geregine bende olmak ister haliyle.

farkliliklari farkedip, farkliliklarla beraber yasayabilmek en dogrusudur.

aksahalde insanin ici anarsi, disi anarsiden kurtulamaz.

herkes birilerini sever. kim birinin sevdigine bir soz etse, madem kavga cikiyor; sahislari sozlerden istisna etmek en dogrusudur.

hazreti ali kerramallahu vechenin sozu ne kadar muhim bir kaideye isaret ediyor:

Hak ve hakikati kişilerde bilmeyin. Hak ve hakikati bilin, ona tabi' olan kişileri bileceksiniz.

selametle
 
H

hiç

Misafir
abim aradıgım yazı bu işte,çok güzel gerçekten..

"hak ve hakikati kişilerde bilmeyin,hak ve hakikati bilin.."
farklılıkları farkedip,kabullenmek ve "birlikte" beraber yaşayabilmek..inşaALLAH..
 

ozlem_tns

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
19 Ocak 2007
Mesajlar
586
Puanları
0
güzel bir konu olmuş Allah razı olsun
 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
bazen insan zaman zaman toyluk yapar...

biz de şu yazıyı kendimiz nakletmemize ragmen toyluk yaptık...

demek ki yazmak kolay, yaşamak zormuş...

Allah teala bizi afuv eylesin.

gündeme getirdiğiniz için teşekkür ediyorum tekraren...

selametle
 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
Nefsin hevasının kelepçesinden ve küçük büyük bütün fena ahlaktan temizlenmesiyle kalb salah bulur, hürriyetine kavuşur. beşeri vasıflardan ubudiyeti engelleyen fena beşeri vasıflar cidden çoktur. Ve beşeri vasıfların sahibi, nifakla, fıskla suçlanır.

Mesela başta

1- Kibirlilik = ululuğu taslamak,

2- Kendi kendini beğenmek, yapmacık iyilekleri gösterişten ibaret riya',

3- Halk nazarında kendini gösteriş arzusu, yani meşhur olmayı arzulamak,

4- Mal, makam, kadir ve kıymet sevgisi olmak üzere beş şeydir. İnsanın yaradılışından itibaren bu kök sayılan fena hasletlerden birçok fena hasletler dallanır.

Mesela düşmanlık yapmak, kin beslemek, ikide bir kızmak, servet ve riyasetle üstünlüğünü gösteren kimselere zilletini izhar etmek, fakirleri tahkir etmek, rızkın Allah Teala tarafından gelmesine güven bağlamamak, halkın kalbinden kadir ve kıymetinin düşmesinden korkmak, cimrilik, bahillik yani hak yolunda harcanmasıyla malın tükenmesinden korkmak, tul-i emel yani amaçlarını Allah Teala'nın razı olmadığı dünya debdebesine - servet çoğaltmak, keyf, sefa yapmak gibisine - bağlamak,

şımarıklık, var nimetiyle böbürlenmek, zekasıyla halka tuzak açmak, alış verişte aldatmak, - mesela murat taksiyi almaya borçsuz gücü yeten kimsenin mersedes taksiyi borçla alıp kullanması gibi - kendisinde bulunmayan servet ve nimetle görünüş, yapmacık şeylerle sevinmek, riyaset veyahud serveti ele geçirmek için dalkavukluk yapmak,

sert kalbli olmak, muhatabını zayıf görerek kendisine bağırmak, böylece bağıranlara karşı korkup yumuşak davranmak, din münkirlerinin telkinlerine aldırış etmek, zayıflara eza cefa vermek, kuvvetlilere karşı dini izzetini bırakmak, acelecilik, öfkeli olmak, daimi surette üzüntülü görünmek, dar göğüslü olmak, az merhametli olmak, salihlerden utanmamak, Allah Teala'nın verdiği rızkla kanaat etmemek,

riyaset sevdasında bulunmak, üstünlüğü taleb etmek, kendi nefsi için intikam aramak, fırsatları kullanmak, servet, evlad yahud riyasetin inkiraza uğraması üzerine sabırsızlık, dine muhalif sözü reddedildiğinde kızmak gibilerin hepsi, yukarıdaki beş temel fenalığın dallarıdır.

İç duyguları ve kalbi bu gibi fena hasletlerden arındırmaya " Tezkiye-i nefs " ve " Tahliye " denilmektedir. İşin temeline bakılırsa, şear'i kınamayı gerektiren bunca fena ahlaklar, nefsi ve hevasını görmek, ondan razı olmak, ferd olarak, neseb ve ırk olarak üstünlüğü taslamaktır.

İşte kafir olan, bu hasletlerle kafir olmuştur; münafık olanlar da bu hasletlerle münafık olmuşlardır; asi olanlar da bu ahlaklarla asi olmuşlardır. hasılı ubudiyet yani kul olmaklığın halkasını boynundan çıkarıp Rabb'ine karşı gelen de bu hasletlerin bazılarıyla veya hepsiyle gelmiştir ve Rabb olmak iddiasında bulunmuştur.

İşte sufinin işi, türlü mücahede ve riyazetle kulun zahiri azalarına bağlı olan işlere, birlikte batini = iç duygular ve kalbine dikkatle bakmasıdır ve buna çalışmasıdır.


İktibas : Dilara Yayınları Tasavvuf ve Tevhidde Parlak İnciler....

 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
-Bunun için gazete ve mecmuaların, vaizlerin, hülasa tebliğcilerin vazifeleri; özellikle bu zamanda havâdis değil, ehâdisi bildirmektir.

Şu halde "İbn-i Teymiyye şöyle şöyledir, şu şunu yaptı, bu bunu yaptı" gibi dedikoduları bırakmak gerekir. Dört mezheb imamlarının, doğrusu müctehidlerin anlayışı ile Kur'an ve hadisin anlaşılması, öğrenilmesi, öğretilmesi şarttır.

Aksi takdirde hak ve hakîkat ortadan kaybolur. şahıslardan nefret, insanların gözlerini hakikati görmekten kamaştırır.

Nitekim Hazreti Ali radıyallahu anhu buyurur ki: "Hak ve hakikati kişilerde bilmeyin. Hak ve hakikati bilin, ona tabi' olan kişileri bileceksiniz."

Vesselam

ustaz ismail cetin rahimehullah
bu ara yine gündem şahıs eksenli tartışmalara doğru kayıyor.

bu ölçüleri hatırlamakta fayda görünüyor...

sevgilerimle
 

zebih

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Ara 2006
Mesajlar
4,033
Puanları
63
Ef’âl-i Mükellefîn


Allah Teâlanın emir ve yasaklarına muhatap olan kimselere mükellef denir. Allah Teâlânın kuluna yönelik emir ve yasaklarına ahkâm yahut hükümler adı verilir. Bu hükümlerin, yapılması gerekenlere meşrû adı verilmektedir ki bunlar: Farz, vâcib, sünnet, müstehâb (mendûb) ve mübâh olanlardır. Yapılması kat’i olarak yasak olan, ya da hoş karşılanmayanlara da gayr-ı meşrû diyoruz ki, bunlar da: farza karşılık haram, vâcibe karşılık tahrîmen mekrûh, sünnete karşılık tenzîhen mekrûh ve bir de farz yahut vâcibi bozan müfsîd olanlardır. Meşrû işler sevap, gayr-ı meşrû işler ise günah kazandırır.

1. FARZ. İki çeşit farz vardır. Her mükellefin yapmakla yükümlü olduğu farzlar ki, bunlara farz-ı ayn denilir. Namaz kılmak, oruç tutmak.. gibi. Bir de müslümanlardan bir kısmının yapması ile bütün müslümanların sorumluluktan kurtulduğu farzlar vardır ki, bunlara da farz-ı kifâye denilmektedir. Kur’ân okunurken dinlemek, cihad etmek, selâm almak, Kur’ân’ı hıfzetmek, cenaze namazı kılmak.. gibi.

2. MÜFSİD. Farzı bozan şeylerin adıdır. Farzı işlerken, farzı bozucu şey yapmak, farzı yapmamak veya terk etmek gibi haramdır! Meselâ, namazda konuşmak namazı bozar. Bunu yapmak haramdır. Buna benzer müfsidleri işlemek haramdır. Amma zaruri bir ihtiyaç olarak tuvalete gidenin abdesti bozulur. Bu tür müfsidler ise meşrûdur. Demek ki, müfsidin helâli de, haram olanı da vardır.

3. VÂCİB. Amel yönünden yani yapmak bakımından vâcibin hükmü farzın hükmüyle aynıdır. Yani, işleyen sevap kazanır, işlemeyen farzın terkinden daha az azabı hak eder. Ancak, itikad olarak farz gibi değildir. İnkâr eden kâfir olur. Hükmünü inkâr eden, meselâ "vâcib değil, sünnettir “ diyen kâfir olmaz. Kurban kesmek, yakın akrabaya bakmak, vitir ve bayram namazı kılmak .. gibi. Vâcib de farz gibi, vâcib-i ayn ve vâcib-i alel kifâye olmak üzere iki türlüdür. Meselâ vitir kılmak, sehiv secdesi yapmak vâcib-i ayn ve Şaban ve Ramazan hilallerini gözetlemek de vâcib-i alel kifâyedir. Vâcibin a’lâ tarafı farz ve farzın ednâ tarafı da vâcibtir.

4. SÜNNET. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ya da Hulefâ-i Raşidîn’in farz ve vacibin dışında, vazife edindikleri, ender olarak terk ederek işledikleri şeylerdir. Bunlara sünnet-i müekkede adı verilir. Ender denmeyecek şekilde ara sıra terk ettikleri sünnetler ise sünnet-i gayrı müekkede adını alır. Sünneti hafife almak küfürdür. Hafife almaksızın işlememek küfür değildir. Ancak, sünneti terk eden azaba değil, itaba müstehak olmuş olur. Müeekked sünnetler devamlı terk edilirse günahkâr olunur. Namazlara bağlı olarak kılınan sünnetlere sünnet-ül-hüdâ denir ki, farz ve vâciblerin tamamlayıcısı olduğundan bunlara özen göstermek gerekir. Bunlara revatip sünnetler de denilir. Sünnetin de alel kifaye olanı vardır. Meselâ itikâf yapmak.. gibi.

5. MÜSTEHÂB. Müstehâba mendub da denildiği gibi, sünnet-üz-zevâid de denilmektedir. Kuşluk namazı kılmak.. gibi. Terkinde günah yoktur, yapılmasında ise sevap vardır.

6. MÜBÂH. Farz, vâcib, sünnet ve müstehâbın dışında kalan şeylerdir. Bunlara helâl de diyebiliriz. Bu tür şeylerin yapılması da, yapılmaması da caizdir. Meselâ, helâl bir yiyeceği yemek veya yememek gibi.
Bir şey bazan beş hüküm alabilir. Zinaya mahkûm ve iktidarlı biri için evlilik farz veya vâcib, nefsinden emin olup zinadan korunmaya güç bulana sünnet veya mübâh, iktidarsız olana haram veya tahrimen mekrûh olur. İktidardan kasıt nafaka ve yatak hakkıdır.

7. HARAM. Yapılması kesin olarak yasaklanmış olan şeydir. Harama helal demek küfürdür. Haramlar da iki çeşittir. Herkese haram olan şeylere liaynihi haram denir. Şarab içmek, akan kanı içmek.. gibi. Aslında helal olmasına rağmen, başkasının hakkından dolayı haram olan şeylere de ligayrihi haram diyoruz. Başkasına ait malı veya yemeği kendisinden izinsiz olarak almak.. gibi.

8. MEKRÛH. Yapılması istenmeyen, hoşa gitmeyen ve terk edilmesi güzel görülen şey manasına gelir. İki türlü mekrûh vardır. Birincisi, tenzîhen mekrûh ki, helâle yakındır. İşlenmesi hoş görülmez. Yapıldığı takdirde azabı da gerektirmez. Terk edilmesi durumunda ise sevap kazandırır. Meselâ, sağ elle sümkürmek.. gibi. İkincisi ise tahrîmen mekrûh ki, harama yakındır. Mesela, güneş tam tepede iken namaz kılmak.. gibi.Terkinde sevap olmakla birlikte, yapılması günahtır ve azabı gerektirir. İmam Muhammed’e göre tahrîmen mekrûh ifadesi ΄haram΄ manasında kullanılır. Fıkıh kitaplarında sadece ΄mekrûh΄ denildiğinde ise tahrimen mekrûh kast edilir.

Şer’î deliller ÂYET, HADÎS, İCMA’ ve KIYAS olmak üzere dörttür. İkinci. Üçüncü ve dördüncü deliller ya icma veya kıyas ile bilinir. “Allah Teâlâdan başkası ΄ŞU HELÂLDİR, ŞU HARAMDIR΄ diyemez” diyenler, ehl-i sünnet mezheplerinin tümünün dışına çıkmış olurlar. Bunlar mezhebsiz değilse bile, mezheb icad edenlerdir! Müctehid, şer’î delillerden hareket ederek ΄Şu haramdır, şu helâldir΄ diyebilir. Aslında müctehidin bu hükmü de şer’î delildir. Çünkü müctehid kendi keyfine göre değil, âyet ve hadîse yani şer’î delile dayanarak bu hükmü çıkarır. Yani kıyas yapar. Kıyastan amaç ise, aklî kıyas değil, şer’î kıyastır.
 

fuzuli

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
8 Kas 2006
Mesajlar
1,019
Puanları
0
Yaş
36
Kardeşim Rahman razı olsun....
 
Üst