ÇOK/mu sıcak=evet mi | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

ÇOK/mu sıcak=evet mi

Zirve-i-Hiç

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
20 Tem 2010
Mesajlar
103
Puanları
0
Web sitesi
www.marifetatolyesi.blogcu.com
ÇOK/mu sıcak=evet mi=Ed-dîn Kaviy

Ali Ulvi Kurucu'nun hatıralarından bir bölümü alıntılıyoruz. Şu sıcak günlerde soğuk su ferahlığında bir bölüm.


Kıtlık devrinden sahneler
Kıtlık zamanlarının Medine-i Münevvere hayatından bazı sahneler gözümden ve gönlümden hiç silinmezler:
1947 yılı bir Ramazan günü idi.

Hiç unutmam Ağustos ayındaydık. Öğle namazında Harem-i Şerif'ten geldim. Soyundum; su dökünüp istirahat edeceğim. Annem seslendi:

"Oğlum, komşu bakkaldan pirinç alıver. Akşama pilav yapacağım. Namazdan önce sana söylemeyi unutmuşum.

Hadi git de pirinç getir..."
Sesimi çıkarmadım, ama çok sıkıldım. İçimden söylendim:


"Be mübarek valide! Bir saat evvel namaza çıkarken sana sordum, 'Anne, ben namaza gidiyorum. Bir isteğiniz var mı?' dedim. 'Hayır oğlum, salimen git, salimen gel, Allah namazlarını, dualarını kabul eylesin' diyerek, güzelce beni uğurladın. Şimdi soyundum, su dökünüp, biraz dinleneceğim. Bakkaldan pirinç istiyorsun.

Dışarıda sıcak elli derece, müdhiş bir sam rüzgârı esiyor..."

Neyse, giyindim, bakkala yollandım. Oturduğumuz Bâbulmecîdî mahallesinde, Abdülhadi Amca bakkalımızdı. Yaşlı, muhterem bir zat idi.
Abdulhadi Amca'nın zikri

Abdulhadi Amca'ya vardım.

Baktım, kapısının üzerine bir zincir asmış, o zincire tutunmuş, ayakta duruyor.

Hem dükkanda bulunduğunu gösteriyor, hem de gelen müşterileri karşılıyor.

Yaklaşınca, bir taraftan da şu tespihe devam ettiğini duydum: Subhânallahi ve'l-hamdulillâhi ve lâilâhe illâllâhu vallâhu ekber...

Kendisine selam verdim. Selâmımı aldıktan sonra ilk sözü şu oldu:

"İster misin, Allah sana da cennette bir bahçe diksin?"

"Hayırdır inşaallah Abdulhadi Amca!"

"Oğlum, Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem: 'Cenab-ı Hak: Bir defa subhânallahi ve'l-hamdulillâhi ve lâilâhe illâllâhu vallâhu ekber diyen kuluma, ben cennette bir ağaç dikerim.

Cennete geldiğinde, cemalimle müşerref olacağı, mükâfatını alacağı, rahmetimi göreceği gün, bir de bahçesi olacaktır, buyurmuştur." diye müjdelemiştir.

"Gerçi sen bilirsin bunu ya, ben hatırlatmak için söylüyorum.

Hele şu Ramazan gününde yapılan tespihlerin, oğlum, daha çok tesiri oluyor.

Gerçi sen hâfızsın, tabii Kur'an-ı Kerim okursun, virdin de vardır.

Ama onları bitirince bu tespihe devam et; bu tespih çok faydalıdır.

Bir de Efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme salâvatı unutma. Tesellin bu olsun, zikrin de bu olsun, fikrin de bu olsun..."


...Ed-dîn Kaviy...
Oturup dinlenmemi teklif etti. Oturdum. "Efendim valide pirinç istedi." dedim. Pirinci verdi. O sırada gayriihtiyarî ağzımdan şu söz çıktı:

"Bugün biraz sıcak değil mi?" dedim.
"Na'**, velâkin ed-dînu kaviyyun yâ veledi... Evet, fakat ey oğlum, din daha kuvvetli..."


Abdulhadi Amca'nın dükkânında duvarda bir tulum asılı.

Tulumun içinde su var. Sam rüzgârı esti mi, tulum da, su da soğurdu. Karşısına koymuş, şıp şıp su damlıyor. Akşama içecek.

O sözünü hiç unutmam. Evet, sıcaktır, fakat din ondan daha kuvvetlidir. Sıcak diye oruç mu yiyeceğiz, haşa! Ölürüz de yemeyiz.

Ölüm vuslatın kapısı, Cenab-ı Hakk'a kavuşmanın ilk kapısıdır. Mü'minin safası ölümden sonra başlar.


Bu "ed-dîn kaviy" kelimesini valideye söyledim. Son gününe kadar sık sık, "oğlum ed-dîn kaviy, Abdulhadi Amcan ne dedi? Ed-dîn kaviy oğlum, din daha kuvvetli..."


Dükkânında hep öyle zincire tutunup ayakta dururdu.

Zincirin bir de kulpu vardı. Parmaklarını ona geçirir, dururdu.

Müşterilerini karşılardı. Herhalde yorulmamak için zincire tutunurdu.

Ama neden ayakta dururdu, bilmem. Belki müşterilerine karşı bir hürmet alâmetiydi. Öyle karşılar, 'ehlen ve sehlen, buyurun' derdi. Güler yüzlü, hayır sözlü bir zat idi.



Kadayıfçı Salih Efendi
Merhume annemin bakkal Abdulhadi Amca'ya beni göndermesi gibi, ikinci bir hikmetli hadise de Kadayıfçı Nabluslu Şıh Salih Efendi ile aramızda geçmiştir:

Yine sıcak bir Ramazan ayı idi. Valide, öğleyle ikindi arası bir vakitte, kadayıf almamı istedi; "Oğlum Ramazan geldi gidiyor, bir kadayıf getirmedin. Kadayıf alsan da bir pişirsek" dedi.


Dışarı çıktım. Kadayıfçılara gittim. "Satıldı, bitti" dediler. "Artık bu saatten sonra da yapılmaz. Herkes oruçlu, ikindi geliyor. Bu sıcakta ocağın başında durulmaz, kadayıf dökülmez" dediler. "Kimde bulunur" diye sordum.


"Bu saatten sonra, tel kadayıfı ancak Nabluslu Şıh Salih'te bulursun." diye cevap verdiler.


Bu zat Ürdün'ün Nablus şehrinden Medine-i Münevvere'ye hicret etmiş, büyük bir âlim, faziletli bir insandı. Resmî vazifelere talip olmamıştı. Esasen o günlerde çok az olan maaşla, kalabalık ailesini geçindirmesi de mümkün değildi.


Şıh Salih Efendi, kirayla oturduğu evin avlusuna bir ocak yapmış, kömürle yaktığı ocağın üzerindeki sacda kadayıf döküyordu.
Öyle diyorlar

Gittim. Baktım, Hoca kadayıf döküyor. Hava dışarıda 50-55 derece. Avlu da ondan aşağı değil. Bir de ocağın ateşinden fışkıran sıcaklık var. Hoca seksen yaşında, güzel bir insan... Göğsüne bir havlu koymuş, boynundan yüzünden, güzel yüzünden, nur gibi sakalından damlayan terler havluya akıyor. Selam verdim. Selamımı aldı. Sordum:

"Hocam, kadayıf var mı?"
"Döküyorum oğlum, otur da... Ne kadar istersin?"

"Bir okka" dedim. "Pekâlâ" dedi. Oturdum, bekliyorum. O sırada bir sam esti; sanki alevden bir dalga gelmiş gibi vücudumu, yüzümü yaktı.

"Hocam, bugün biraz sıcak galiba, değil mi?"

Salih Efendi, munis, müşfik gözleriyle, kısa bir an bana baktı.

"Yekûlûn..." dedi, "Öyle diyorlar..." Ve işine devam etti.
Hoca hem kadayıf döküyor; hem de kadayıfla beraber, dili: Allah, Allah, Allah diyor...


Annem, kabri cennet olsun, beni bakkal Abdulhadi'ye gönderdiği gibi Şıh Salih'e de göndermiş; sanki:


"Oğlum, gör bak Allah'ın ne kulları var. Sen bir öğle namazına gittin diye, bir iş gördüm sanıyorsun, nazlanıyorsun, hava sıcak diyorsun.

Bak Allah'ın ne kulları var: Biri zincire tutunmuş, oruçlu, ayakta durur, müşterilerini karşılar, güleryüz gösterir.

Diğeri sekiz çocuğu ile seksen yaşında, ilmine ve yaşına rağmen, ailesinin nafakası için, kimseye muhtaç olmamak için, Ramazan ayında, elli derece sıcakta, sam rüzgârının altında, oruçlu haliyle ateşin karşısında kadayıf döker... Git de gör ibret al..." demek istemiş.

Doğruhabergazetesi.net




Ed-dîn Kaviy...Ruhumuzun aynalarını tuttuklarımız /işte bu iki cümlede birşeliyorlar.....Ed-dîn Kaviy...Din başlı başına kuvvetir sanıyorum ki çürükleştirdğimiz KENDİMİZDEN başkası değil..ruhumuza enpoze ettiğimiz obsiyonel düşüncelerle ve sanki DÜNYA nın aldatıcılığını göz ardı ederek..Evet bu asrın en önemli hastalığı =dünyaya haddinden fazla paye verme/Her şeye dünya gözüyle bakma değerlendirme...
Bütün himmetini enerjisini dünya işlerine tahsis etme...
Oysa İslam \"garip Ümmeti\" işaret etmiyormu/ Müslümanlar garip Ümmettir/
halbuki hazreti alinin bir mahkum gibi dünyayı hapse benzetip söyledği cümllere bakarsak işin ciddiyetini anlarız sanırım

..


\"Bana boş gurur verdin süslü göründün.

Gerçek hiç de öyle değil.

O halde beni bırak başkalarıyla uğraş

Çünkü ben seni üç kere denedim. Ömrün az, sohbetin kötü ve insanları

tehlikeye atman ne kadar kolay\"

ve varını yoğunu ahireti için veren hzreti Ebu bekir

\"Gördüm ki dünya size doğru gelmekte/ Niçin geliyor!/ Kuşatmak için sizi/

Bana öyle geliyor ki sizler de ipekten perde ve döşemeler/ atlastan yastık

ve şilteler edinecek ve yün yataklarda yatmaktan/ diken üzerinde

yatıyormuşçasına acı duyacaksınız\" diyor

...Ed-dîn Kaviy...şüphesizki KULLU atin karib günü çok yakındır..Ya rab bu dinin hakiki sahibi SENSİN elbet..Bizimde ellerimizden tut /tutki KUVVETİ senden alıp hakikikate daha fazla sahip çıkabilelim..zira sen tutmazan biz düşeriz
 
Üst