Bir saatte bir vakit Namaz...

NAS

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
138
Puanları
0
Bir sabah evden çıkan ve bir daha geri dönmeyen eşini beklemekten artık vazgeçmişti Ludmilla. Ama aklından geçen sorulara hâlâ cevap bulmak istiyordu. O sabahın üzerinden yıllar geçmesine rağmen eşinin hiçbir şey olmamış gibi geri gelebileceği ihtimali ara sıra aklına takılıyor ve bu ihtimal bütün hayatını etkiliyordu.




“Ne olmuştu?” “Nereye gitmişti?” En ufak bir fikri bile yoktu. Sessiz bir kayboluştu, geride kalanlara tek bir cümle bırakmadan. Bütün sorularını sorabileceği kim varsa sordu Ludmilla. Sordu da cevap bulamadı. Sesi havada asılı kaldı hep. Çevresindeki herkes birer ikişer kaybolmaya başlamıştı. Küçük kızıyla tek başına kalakalmış, bir karanlıkta aydınlığa giden yolu bulmaya çalışıyordu. Hiç kolay değildi. Tutunmak, dayanmak, beklemek, aramak, kabul etmek hiç kolay değildi.

Tanıştığımızda uçsuz bucaksız okyanusta kaptansız, tayfasız bir gemiye benziyordu. Mutsuzdu, umutsuzdu, boşluğunu doldurabilecek bir dost arıyordu. “İnsan hiç tahmin edemediği şeyler yaşıyor. Dünyada sebebini bilmediğim olaylar oluyor. dedi. “Hayat bir anda değişebiliyor. İnsan yalnız kalınca güçsüzleşiyor.” dedi. Hem dedi, hem ağladı. Hem ağladı, hem yaşadıklarını anlatmaya çalıştı. Anlama gayretinden ise belli ki artık yorulmuştu.

Bir gün “öğrenmek istiyorum nasıl olunur?” diye sordu. Bu soru altında ezilmemek mümkün müydü ki? Nasıl olunur bir de ben bilseydim. Bilseydim de önce ben olabilseydim. Olsaydım da öyle anlatsaydım. Anlatabilseydim. O vakit bütün olmazlar oldurulurdu. Açılırdı kapılar, nur dökülürdü semadan. Nasıl olunurdu ki?

Aylar geçti. Mümkün olan her vakit beraber olmaya gayret gösteriyorduk. O soruyordu olmaya dair; ben kimi zaman hâl dilimle, kimi zaman da dilim döndüğünce olabilmişlerden örnekleyerek anlatıyordum. Efendimiz’i (sas) anlatıyordum. Hz. Ebû Bekir’i, Hz. Ömer’i, Hatice validemizi, Asr-ı Saadet’in nasıl bir saadet asrı olduğunu... Çileleri, teslimiyeti, dünyaya gözlerini kapatanları... Ben anlatmaktan yoruldum, Ludmilla dinlemekten yorulmadı. “Ne olur susma” der gibi baktı hep gözlerime. Susmamalıydım. Ne biliyorsam son damlasına değin sunmalıydım bu almaya açık güzel insana. Toz almayı, bulaşık yıkamayı, günlük telaşın içinde kaybolmayı geceye ertelemeli, akşam yemeğinde bir çorba içmeyi yeterli bulmalıydım. Zaman kıymetliydi. En ufak bir parçası dahi zayi olmamalıydı.




--------------------------------------------------------------------------------

“Rabb’im! Senin bana gönderdiğini ben geri çevirmemeliydim”

Zaman su misâli akıyordu. Günler, haftalar birbirini kovaladı fark etmedik. Kaç gece geçti, kaç güneş doğdu sabahlara sayamadık. Dolu dolu geçen zamanların ardından bir ara Ludmilla’yı ne zaman arasam bulamaz olmuştum. Telefona nedense cevap vermiyordu. Yaşadıklarını düşününce kötü bir şey olabileceği ihtimali beni korkutuvermişti. Sonunda dayanamayıp evine gittim. Israrla çaldım kapıyı. Bekledim. Kapının açılmasını bekledim. Uzun süre bekledim. Birisi bana beklememi söylemiş gibi bekledim.

Epey zaman sonra Ludmilla kapıyı açtı. Yeşil gözlerindeki ışıltıyı görünce ferahlayıvermiştim. “Ne oldu?” diye sordum heyecanla. “Yok bir şey” dedi. “İyiyim.” “Neden telefonları açmıyorsun?” diye sordum. Neden artık aramadığını da... Verdiği cevap karşısında eğildim, büküldüm, eridim, bittim. Bütün sorularımın cevabını tamamıyla içine alan bir cümleydi. Dahasına gerek yoktu. Alem bir cümlenin içine sığıvermişti. “Bir vakit namazı ancak bir saatte kılabiliyorum.” dedi. Allah’ım! Kimsesiz kimse yok. Herkesin var kimsesi. Güç ve kuvvet ancak kendisine has olan yüce ve büyük Allah’ım! Sen bizi bu yolda daim kıl. Rahmân’sın. Rahîm’sin. Taşıyamayacağımızı yüklemezsin. Bizi en iyi sen bilirsin; bizi bize bırakma, bizi sensiz bırakma, bizi nefsimizle baş başa bırakma. Âmin...
 
Üst