Anti hilâfet paktı ve râşidî hilâfet terapisi | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Anti hilâfet paktı ve râşidî hilâfet terapisi

leylinur

ARŞ.YAZAR,RADYO PROG
İhvan Üyesi
Katılım
26 Haz 2010
Mesajlar
2,329
Puanları
0
Konuya giriş yapmadan önce yazarın hâl-i pür melalini arz ederek başlayacağım. Fakirin bu ay ne yazsam diye düşünüp notlar aldığı vakit takvimin yaprakları tükenmiş ve “Şimdiye kadar mahpusta kaç takvim sonu gördüm?” diye geçmişi kısaca hatırlamıştı. Saydı ve aralarında giriş-çıkışlar olmakla beraber son 15 sene içinde 4 Hicrî 5 Milâdi yılbaşını “içeride” idrak ettiğini tespit etti. Diğer 10 yılbaşının 3’ünü de kaçak-göçek yarı özgür geçirdiğini hatırladı. Suçu; camilere ve vicdanlara hapsedilmiş dininin ve zulüm altında inleyen, katledilen necip ümmetinin kurtuluşu için düşünmesi ve çaba sarf etmesiydi. Ne acıdır ki önceleri Kemalistler tarafından icra edilen tutuklamalar, sonraları hoşgörüyü ve ılımlılığı dillerinden düşürmeyen cemaat mensubu emniyetçi ve hukukçular tarafından yapılmaya devam ediyordu. Daha acı olan durum ise rejim karşıtlığından “Hükûmet eliyle tedrici ıslahat” düşüncesine meyledenlere yardımcı olan iktidarın, metodundan taviz vermeyen Hizb-ut Tahrir’e uygulanan yargı zulmüne sessiz kalması, hatta ortak olmasıdır. Unutmayalım ki Türkiye’de Hizb-ut Tahrir'liler hâlâ terörist muamelesi görüyor ve 15 seneye varan hapis cezalarına çarptırılmaya devam ediyorlar. Gittikçe “Milli Şeflik” ve “Tek Parti” dönemini andıran totaliter bir duruma dönüşen iktidar partisinin o dönemden tek farkı takiyyesinin yönüdür. “Milli Şeflik” döneminin takiyyesi Müslüman halka hitaben “Dinle bir derdimiz yok” yönündeyken, mevcut iktidarın takiyyesi tabanına hitaben “İslâmî yönetimi getireceğiz” yönündedir. İkisinin de Cumhuriyeti yerleştirme ve güçlendirme hususunda hemfikir olduklarını söylersek herhalde AK Partililer kızmaz bize. Ne de olsa AK Parti yetkilileri tüm büyük ve çılgın projelerinin açılışlarını 29 Ekim yıldönümlerinde gerçekleştirmek için çok gayretkeş davranıyorlar. Sanki Cumhuriyet 100. yılını görecekmiş gibi büyük hedeflerini 2023’e endeksliyorlar. Yoksa AK Parti, Cumhuriyetin kurucusunun tavsiyesine uyarak birinci vazifesini; “Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek” olarak mı görmektedir? Görülmesi gereken şudur: Günümüz Cumhuriyet ve Laiklik çağı bir cebabire devridir ve 100. yılını görmeden Allah’ın vaadi, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi ile yerini yeni Saadet Asrı II. Râşidî Hilâfet dönemine terk edecektir. Hükûmetin Cumhuriyet ve Atatürk sevgisinin sözde değil, özde bir sevgi olduğunu görmek için Atatürk’e hakaret videolarının bir paylaşım sitesinde yayınlanması üzerine devletin tüm kurumları ile nasıl seferber olduğunu hatırlamamız yeterlidir. Bu konuda hükûmet de sessiz kalmamış bazı siyasi tavırlar almıştı. Ama nedense Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hakaretler savuran gazetelere, dergilere ve bunları yayınlayan sitelere karşı hükûmetten aynı şiddette bir tavrı göremedik. Takiyye icabı Kemalist kesime şirin gözükmek için Cumhuriyetin ilahına hakaret edenlere karşı kınamakla kalmayıp tavır koyan AK Parti, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hakarete karşı neden imanı icabı tavır almıyor? Neden kınamakla yetiniyor?Sömürgecilerle İşbirliğiTavrı bırakın, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem efendimize hakaretten sicilli bir derginin çizerleri öldü diye düzenlenen ve çoğu Katolik’in bile “Ben Charle’yim” demeyi sindiremedikleri için katılmayı reddettikleri 11 Ocak yürüyüşüne başbakanlık düzeyinde katılmakta bir beis görmüyor. Akabinde yapılan görüşmelerden sonra “teröre” karşı işbirliği yapmak konusunda Fransa ve diğer Batılı sömürgeci devletlerle antlaşmalar gerçekleştirilmiş olacak ki Elysee Sarayı’ndan bu meyanda açıklamalar yapıldı. Haberlerde geçtiği şekliyle Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius ülkesinin, Türkiye ile terörle mücadele konusunda “İyi işbirliği” içinde olduğunu ve Türk yetkililerle bu konuda sürekli temasta olduklarını ifade etti. Ardından Fransa İçişleri Bakanı Bernard Cazeneuve de “Bu işbirliğinin son dönemde daha sıkı bir şekilde güçlendiğini.” belirtti. Batı’nın neye terör ve kime terörist dediğini 12 senede hâlâ öğrenemedik mi? Yoksa yine reel politik bahaneleri ve AB sevdalarıyla konjonktürel bir duruş olarak mı adlandıracağız bu işbirliğini? Cennet mekân II. Abdulhamid Han’dan hiç mi diplomasi dersi almıyoruz? Osmanlı Hilâfet Devleti’nin dışarıda kurtlar sofrasında dört bir yandan çekiştirildiği, içeriden İttihatçı kumpaslarıyla boğuştuğu dönemde, büyük halife bir konuda siyaset geliştireceği zaman yabancı sefirlere görüşlerini sorar, ardından tam tersini yapar ve her seferinde isabet edermiş. Şimdi sömürgeci kâfirlerin fıtratı mı değişti ki Müslümanların hayrına bir iş yapsınlar? Görüşlerinin tersini yapmayı bırakın onların projelerinin parçası olmak için koşuyoruz!وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ“Sen onların dinlerine/milletlerine tâbi olmadıkça Yahudiler ve Hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: Gerçekten Allah’ın yolu, doğru yolun ta kendisidir. Sana gelen bu kadar ilimden sonra, eğer onların arzu ve heveslerine uyarsan Allah’tan sana ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.” (Bakara 120)Biz onların Birleşmiş Milletlerine tâbi bir üye olduğumuz sürece elbette onlar bizden razı olur, yüzümüze gülerler. Ama doğru yol o değil, Allah’ın ve Rasulü’nün gösterdiği yoldur. Müslüman yolunu doğru seçmeli ve dostunu düşmanını iyi tanımalı, aksi taktirde Allah’tan ne bir dostu ne de bir yardımcısı kalır.يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءكُم مِّنَ الْحَقِّ“Ey iman edenler düşmanımı ve düşmanınızı dostlar edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr ettikleri halde siz onlara sevgi gösteriyorsunuz.” (Mümtehine 1)Ayeti kerime inkârcıların Peygamber ve iman edenleri yurtlarından sürdüklerinden, onlarla cihadın böyle yapılmayacağından, onları sırdaş edinmenin sakıncasından ve onları dost edinmenin dalâlet olduğundan bahsederek devam ediyor.Oyun Kurucu OlmakUfku ve vizyonu Türkiye sınırlarının ötesine geçemeyenler dünyadaki tüm gelişmeleri Türkiye ekseninde değerlendirme yüzeyselliğine takılmaktalar. Bu yorum Türkiye’nin jeopolitik potansiyelini ve önemini küçümsediğimiz şeklinde anlaşılmamalı, lakin Türkiye’nin oyun kurucu olmadığını görmek için de fanatizmden kurtulmamız kaçınılmazdır. Oyun kurucu olabilmek için ilkin bağımsız olmak, ikinci olarak da kucaklayıcı/evrensel bir ideoloji sahibi olmak şarttır. Bağımsızlığın iki yönü var, biri siyasi diğeri iktisadi bağımsızlık.Siyasi ve askerî yönden NATO, BM gibi Yeni Dünya Düzeninin kumandalarına bağlı birer oyuncak mesabesinde olup; ABD, Fransa, İngiltere ve hatta İsrail dahil ikili askerî-stratejik işbirliği antlaşmaları imzalamak suretiyle sırtlanlarla sözleşmeler yapmış bir Türkiye nasıl bağımsızlık türküleri okur?İktisadi ve mâli açıdan ise, uluslararası düzene entegre olmuş, İMF, DTÖ, Dünya Bankası ile anlaşmaları bulunan, faize dayalı bir para sistemi olan, borcu kadar (602 milyar TL) rezervi olmayan (135 milyar $), ithalatı ihracatından her zaman fazla olan (ihracatın ithalatı karşılama oranı %68,2), ihracatın lokomotif sektörü otomotiv olduğu halde (22 milyar $) ülkesinde üretim yapan otomobil fabrikalarının tamamı yabancı firmalar olan, altın rezervlerinin (21 milyar $) 3 katı cari açığı olan (64 milyar$), toplam enerjisinin % 72’si, doğalgazının %98’i, petrolünün %92’si dışa bağımlı olan, servet dilimleri arasında derin uçurumlar bulunan (100 bin $ üzeri servete sahip olan yetişkin oranı %1,9/100 bin $ altı %98.1) bir ekonomi ne kadar bağımsız sayılabilir? Düşünün ki her yıl kazancı borcuna yetişmeyen bir şirket yönetiyorsunuz veya giderleri gelirlerinden fazla olan bir aile bütçesine sahipsiniz ve borçlarınızı ödemek için sürekli faizli borç alıyorsunuz. Borç aldığınız kimseler ise rakip firmalar ve düşman şahıslar. Bu tür bütçeye ne ad verilir? Tabii ki müflis ve bağımlı…Evrensel ideoloji mahrumiyeti konusundaysa Türkiye’de gittikçe daha barizleşen bir milliyetçilik ve Türkçülük vurgusu su yüzüne çıkmaya başladı. Milliyetçilik ve kavmiyetçilik evrensel olmayı bırakın dar görüşlü bir fikirdir. Irk sınırlarının ötesine geçemez. Bir kısım aydınlarımızın ve halkımızın büyük bir kesiminin görmediği veya görmek istemediği şey; BOP’un ve Neo Osmanlıcılığın planlandığı şekilde işlemeye devam ettiğidir. Sadece bir dönem öyle icap ettiği için gözlerden uzak demlenmeye bırakılmışlardı. Nitekim son günlerde tekrar servis edilmeye başlandılar. Protokol halısının rengiyle başlayıp sarayla, tören ve melodilerle süren, öze inmeyen görsel ve işitsel değişim furyası ile Cumhuriyet kostüm ve sahne değişikliğine gidiyor. Bu sayede köksüz Cumhuriyete bir kök arayışı çabası gözleniyor. Gittikçe daha Türkçüleşen ve kökünü soyunda arayan bir söylem geliştirilmeye çalışılıyor. Soyuyla övünene Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kinayesiz bir söz söylenmesini sarf ediyor da… Ben yazmayayım siz bulup okuyun… Hakiki kök/cevher/öz soyda değil, fikirdedir. Kök arayan onu Kelime-i Tevhid’de arasın ve o Kelime-i Tayyibe’yi kendisine rehber ve ideal edinsin ki her dem meyvesini toplasın, hasadıyla ferahlasın.Medeniyetler İttifakıTasarlanan yeni “Türk Medeniyeti” kendisini Avrupa’ya yakın, onların radikalizm dediği şeriata uzak bir yere konumlandırıyor. Bunları ABD, Fransa, İngiltere gibi ülkelere düzenlenen resmî ziyaretlerde açıkça yapılan “Müttefikiz” deklarasyonlarından şüpheye mahal vermeyecek kesinlikte öğreniyoruz. Bu yeni medeniyet tasavvuru ile sömürgecilerin korkulu rüyası olan Hilâfet’e karşı Batı medeniyeti ile ittifak kurmayı kendisine şiar ediniyor. Hâlbuki Hilâfet’i ve Ümmetçiliği kendine şiar edinse dünya ve ahiret saadetini kazanmış olacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan İslâm İşbirliği Teşkilatı Ülkeleri Parlamento Birliği (İSİPAB)’ın 10. Konferansında Birleşmiş Milletler’in yapısını sorguladı. Konuşmasının burada aktaracağım kısmı “Medeniyetler Arası İttifak” ile ilgili olanı; “İspanya’da başlattığımız ‘Medeniyetler İttifakı’ sürecinde başarılı olamazsak dünya ‘Medeniyetler Çatışmasına’ gider ki bu bizim için bir felaket olur. Medeniyetler İttifakında başarılı olmaya mecburuz.”Paralel yapı ile 12 seneden fazla bir süre boyunca simbiyotik/ortak yaşam formunda ABD hamiliğinde süren dostluk, Cemaatin tamahkârlığı yüzünden çatlamaya başladı. Nihayet çatışmaya dönüşen süreçten görünüşe göre AK Parti kazançlı çıkmışa benziyor.Ak Parti daha İslâmcı görünebilmek adına her şaibeli projeyi Cemaatin sırtına yükleyip sıyrılmaya çalışmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan sanki Zapatero ile beraber diyalog sürecinin eşbaşkanlığını yapmamış gibi “Dinler arası diyalog” projesini tamamen Fethullah Gülen’e yükleyip diyaloğa karşıymış gibi tavır takınmaya başlamıştı. Son günlerde meydana gelen gelişmeler ise diyalog sürecinin Medeniyetler İttifakı makyajıyla raftan indirileceğinin sinyallerini veriyor. İki taraftan birini tercih etmek zorunda kalan ABD, Pocono Dağları’ndaki İmam yerine daha fazla enstrümana ve karizmaya sahip olan Başkan adayımız yönünde tercihini yaptı. Zira bölge için hazırlanan uzun vadeli stratejik projeler bir cemaat ile değil ancak siyasi bir hareketle gerçekleştirilebilir. Nedir bu projeler? İşin “Enerji geçiş koridoru” boyutuna değinmeyeceğim, dikkatlerinizi daha ziyade işin “Siyasi Yapılanma” yönüne çekmek istiyorum. Siyasi ve toplumsal manipülasyon projeleri “Gerçek Savaşlar” çıkmadığı sürece yavaş gelişir ve uzun süreçleri yönetmeyi gerektirir. Koalisyonlar, ittifaklar oluşturmuş büyük devletlerin zayıf devletlere karşı savaşları “Gerçek Savaşlar” değil, asimetrik savaşlardır. Düzenli ordulara karşı yapılan savaşlar genelde ya toplum mühendisliği projelerinin bizzat parçası olup kontrollü gerilim stratejisinin aletleri olurlar ya da kontrol dışı çıkmış ve halledilmesi gereken pürüzler olarak görülürler. Birinci durum projenin sonuca ulaşması için katalizör görevi görür, ikinci durumda ise projenin master planını değiştirmeden taktik değişikliklerle bu pürüz bertaraf edilmeye veya ana plana fayda sağlayacak şekilde manipüle edilmeye çalışılır.Gerçek savaşlar ise; yaşadığı dönemde İslâm Devleti’nin küfre karşı gerçekleştirdiği savaşlar başta olmak üzere I. ve II. Dünya Savaşları gibi büyük devletlerin aralarında meydana gelen savaşlardır. Bu iki dünya savaşının neticesinde Wilson Prensipleri ile tohumu atılan Birleşmiş Milletler sayesinde tüm dünya meseleleri görünürde halkların menfaatine, gerçekte ise büyük devletlerin çıkarlarına göre halledilmek üzerine mutabakata varılmış oldu. Bu ikiyüzlülük artık saklanamaz hale geldiğinden dolayı dünya kamuoyu, özellikle de İslâm dünyası kamuoyu; kabullenemediği bu durum karşısında artık sessizlik ve korku duvarını yıkmış, söylemden eyleme geçemeye başlamıştır. Arap Baharı tesmiye olunan süreç bunun en net göstergelerinden biridir. Lakin bu baharda öne çıkan şahıs ve hareketler ümmete açık, net, tavizsiz ve cesurca liderlik edemedikleri ve Nebevî Metodu ihmal ettikleri için bahar akim kalmaya mahkûm olmuş, zemheri kışa dönüşmüştür. Bu bozgun, bazı ülkelerde darbelere, bazılarında sabık düzen kalıntılarıyla iktidarın paylaşılmasına, bazılarında ise iç savaşa benzer bir görünüm oluşmasına yol açmıştır.Anti Hilâfet PaktıAfganistan ve Irak işgalleri, Arap Baharı ve dünya çapında Hilâfet taleplerinin yükselmesinden sonra sömürgeci büyük devletler bu talepleri kanalize etmek, kendi tabiriyle “radikalleşen” Müslümanlara adres göstermek için IŞİD’e karşı çatışmayı ağırdan almak suretiyle önünü açtılar. Bu sayede yeni projelerini uygulayabilmek için gerekçeleri hazırda bekler oldu. IŞİD’e karşı oluşturulan uluslararası koalisyon onu yok etmek değil adeta ona karşı bir devletin yanlışlıkla yok edici bir savaşa girişmesini önleme fonksiyonunu üstlenmiş oldu. “Kimse endişelenmesin! Durum kontrolümüz altında, biz gerekeni yapıyoruz.” deyip göstermelik bir şeyler yapmak Hollywood filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz sahnelerdendir. 11 Eylül’den sonra “Önleyici Savaş Doktrini” nidalarıyla “Bunları önlemezsek Hilâfet bile ilan ederler” diyerek Afganistan’a çöreklenen Amerika; Hilâfet ilan eden IŞİD’e karşı neden çatışmayı zamana yaymaktadır. Bunun sebebi IŞİD şahsında Hilâfet ve şeriatın umacı dibi gösterilmesi ve Hilâfet diyen şeriat diyen tüm Müslümanların Radikalizm yaftasıyla hedef tahtasına çevrilmesidir. Kamuoyunda IŞİD üzerinden “Vahşi Hilâfet” ve “Ceberrut Şeriat” algısı oluşturulmasıdır. Bu sayede güçlü ve sahih bir Râşidî Hilâfet’in kurulması durumunda onu boğuverebilmek Şii-Sünni İslâm beldelerinin yöneticileriyle sömürgeci küfür devletleri arasında oluşturulmuş uluslararası bir “İtilaf Paktı” hazırlanmış olacaktır. Sömürgecilerin Râşidî Hilâfet kurulmadan önce benim isimlendirmemle “Anti Hilâfet Paktı” oluşturmakta acele etmelerinin sebebi Râşidî Hilâfet’in kurulmasından sonra buna fırsatlarının olmayacağını çok iyi biliyor olmalarıdır. Afganistan’da, 2003 Irak işgalinde ve 2011 Libya operasyonunda acil mücadelede bulunmuşken IŞİD’e karşı mücadeleyi zamana yaymaları gerçek hedefin IŞİD olmayıp bu paktın alt yapısını oluşturmak ve geri dönülemeyecek kuvvet ile onu güçlendirmek amacını güttüklerinin güçlü bir işaretidir. Henüz IŞİD ortada yokken bir emri vaki ile Kürecik’e yerleştirilen Füze Savunma Sistemi de, sınırlarımıza yerleştirilen ve düğmesi Almanların eline verilen Patriotlar da aynı projenin birer ön hazırlığıydı.Bu yeni paktın ve beraberinde yürütülen algı operasyonunun hedefi; “radikal” dedikleri İslâmcılara karşı “Ilımlı” kesimi yanlarına çekmek ve savaşı Müslümanların kendi içlerinde gerçekleştirmesini sağlamaktır. PEGİDA türevi faşist örgütler de bu süreçte sopa görevi görüyorlar. Mesaj şu: “Ya ılımlısın, canımsın; ya da radikalsin teröristsin.” Bu paktı oluştururken sömürgeci devletler olabildiğince savaşın dışında kalıp oyunu teknik direktör gibi kulübeden yönetmek istiyorlar. Müslümanlar uyanıp uyarmazlar ve dizginleri kendi ellerine almazlarsa İslâm beldeleri çok acı ve yıkıcı bir vekâlet savaşının hem öznesi hem de nesnesi olacak maazAllah. Tatbik sahasına yeni sürülmeye başlanan bu proje önceden beri masada olan bir dosyaydı. Bunun işaretleri Irak’ın işgalinin üçüncü yıldönümünde 2006’da Tony Blair’in ve Henry Kissinger’in beyanatlarında verilmişti. Ne diyordu Blair: “Bugün dünya çapında bir modernite savaşı içindeyiz. Bu savaşın belli cepheleri ancak İslâm’ın içinde yürütülebilir ve kazanılabilir. Irak’taki zafer medeniyetlere dair bir çatışmanın parçası olacaktır.” Kissinger ise şöyle diyordu: “11 Eylül sonrası dünya çapındaki teröre karşı savaş aslında radika İslâm ile ılımlı İslâm’ın kendi içinde yürütülmesi gereken bir savaştır.”I ve II. Körfez Savaşları 70’li yıllarda üniversite tezleri ve Think-Tank kuruluşlarının projeleriyken nasıl ki yirmi yıl sonra uygulamaya konulabilmişse; Müslümanların kendi aralarında çıkarılmaya çalışılan bu yeni savaş da on yılda ancak demini almış ve servise hazır hale getirilmiştir. Kâfirler için kural yok! Merhamet yok! Gayeye ulaşmak için her yol mubah! Bu yöntem eskiden fareler üzerinde kullanılan bir tekniği hatırlatıyor. Eskiden uzun süren gemi yolculuklarında fareler ciddi problem teşkil ediyordu. Hatta hastalıkların yayılmasıyla tüm mürettebatın ölümüne kadar varan sonuçlar oluyordu. Bu konuda kediler yetersiz kalıyor günümüzdeki gibi kimyasal zehirler ve tedavi yöntemleri de gelişmiş olmadığı için “Fare Sorunu”nun sonuçları çok ağır olabiliyordu. Bunun için zamanla “fareyi fareye yedirme” tekniği geliştirilmişti. Bazı fareler kafeste tek başlarına günlerce aç bırakıldıktan sonra yanlarına zayıf bir fare konmak suretiyle fareler “fare etine” alıştırılıyordu. O kadar ki bu yeni nesil fareler hem cinsleri dışında başka bir şey yiyemez hale geliyorlardı. Bu “dost fareler” sayesinde “sömürge gemileri” istenmeyen fare popülasyonunun önüne geçerek yolların güvenle devam edebiliyorlardı.Paris’te Charlie saldırısı ve arkasından çifte rehine tiyatrosu oynandıktan sonra “acaba Fransa hangi habis niyetini gerçekleştirmek için bu şovu düzenledi” sorusuna cevap aranırken hep kısa vadede gerçekleşebilecek sonuçlara odaklanıldı. Hâlbuki artık sömürgeci daha sinsi ve daha uzun vadeli oyunlara yatırım yapıyor. Bu şov kısa vadeli neticeler almak için düzenlenmedi. Zira kamuoyu peş peşe gelen olayları sebep-sonuç ilişkilerini kolayca fark edebiliyor. Bu farkındalık da sömürgecinin işini zorlaştırıyor. Charlie şovu uzun soluklu “Anti Hilâfet Paktı” projesinin temelleri atılırken “dost” ve “müttefik” Müslüman liderlerin eline kamuoyu nezdinde ikna edecek gerekçeler vermek ve gelebilecek tepkilerin önüne geçmek maksadına matuftu. Hebdo’nun da tepki çekeceğini bile bile efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i tekrar karikatürize etmesi dikkat dağıtmak amaçlı iğrenç bir hakaretti. Karşısında hesap soracak bir baş, bir otorite olmadığı için hoyratça şımarıklığa devam ediyor. Bu tahrik sayesinde kimse sahne arkasında kazılan kuyuya fazla odaklanmazdı. Müslümanların, Hristiyan sömürgeciler ve Siyonist vahşilerle kenetlenerek oluşturdukları saflara yeterli tepki bile gösterilmedi.Körfez Savaşı zamanında kitle iletişim araçları sınırlı olduğu için CNN ve Yahudi haber ajanslarının kısıtlı ve kasıtlı haber parçacıkları ile savaşı tek taraflı takip etmek zorunda kalmıştık. O dönemde petrol bataklığına batmış zavallı bir kuş ve yanan petrol kuyuları savaşın tüm arka planını gizlemek için yeterli oluyordu. Ama artık internet ve sosyal medya fenomeni sayesinde her yerdeki olaylar, anında ve doğrudan olayların içinden herhangi birinin cep telefonu görüntüsüyle kamuoyuna ulaşabiliyor. Sömürgeciler için bu zorluk, senaryoları daha gerçekçi ve şahit bırakmadan bitecek şekilde yazmaya zorluyor. Bu sayede şov bittikten sonra ellerindeki görsel ve işitsel malzemeyle istedikleri algıyı oluşturma karşısında bir engel kalmamış oluyor.Bu “Yeni Paktın” oluşturabilmesi için kendisine Hilâfet diyen zayıf bir yapının bulunması sömürgecilerin işini kolaylaştırdı. Onun hedef gösterilmesi sayesinde altyapı oluşturup yine onun üzerinde antrenman yaparak gerçek bir global Râşidî Hilâfet ile yapacakları müsabakaya idmanlı çıkmaya hazırlanıyorlar. Bu paktın ön hazırlıklarında maalesef ülkemize de rol verilmiş gibi görünüyor. Türkiye’ye yıllar önce “Merkez Ülke” ve “Model Ülke” rolünün biçilmesi boşuna değil, bugünler için bir hazırlık mesabesindeydi.Yeni Dünya Düzeninin Adı İslâm BirliğiDünya sayesinde tekrar yükselmesi kaçınılmaz olan Râşidî Hilâfet Devleti’ne karşı sömürgeci devletlerin güncellenmiş projelerinden biri de “İslâm Birliği” projesidir. Müslümanların birlik arzularını yapay bir şekilde tatmin edecek bir İslâm Birliği, Hilâfet taleplerine alternatif olarak sunulacak. Bu sayede mevcut gayri İslâmî rejimlerin korunması ve medeniyetler çatışmasının önüne geçilmesi bekleniyor. Bu birliğin mümessil adaylarının inandırıcılık katsayılarını artırmak için slogandan ibaret olan “one minute” gibi “dünya 5’den büyüktür” gibi salvolar savurmalarına, “AB’ye ihtiyacımız yok” gibi hedef saptırıcı sözler sarf etmelerine izin verilmesi de projenin birer aşamalarıdır. Bu sözleri birer slogan olmaktan çıkaracak şey içeriklerinin gerçek tavırlarla doldurulmasından geçer. Ama ne gezer!... Müstakbel başkanımız Cibuti’de yine “medeniyetler ittifakı kanılmazdır”, ”AB bizi üye yapmak zorundadır” gibi sözlerini tekrar etti. Arap Baharı sonrası yaptığı Afrika turunda “size laikliği tavsiye ediyorum” diyordu, o tutmadı “Medeniyetler İttifakı”verelim…Daha önce de kısaca değindiğim gibi Erdoğan İSİPAB Konferansı’nda BM’nin yapısını sorguladığı esnada Ahmet Davutoğlu da Davos’ta G-20 toplantısında “Yeni bir dünya düzenine ihtiyacımız var” mesajı veriyordu. Bu Yeni Dünya Düzeninde Türkiye’nin yeri muhtemelen BM türevi bir İslâm Birliği’nin reisliği olacaktır. Râşidî bir Hilâfet’in reisliği olacak değil ya!... Muhtemelen bu birlik; görünürde BM’ye alternatif olarak sunulacak, güçsüz devletlerin hamisi görünümünde olacak, gerçekte ise Batı ile Doğu arasında köprü vazifesi görecek bir Medeniyetler arası İttifakın mahalli ve makarrı olacaktır. Bu yaklaşım ise dinimizdeki “Küfrün izalesi ve İslâm’ın hâkimiyeti” şiarına taban tabana zıt bir idealdir. Bu yaklaşım İslâm ile küfrün “barış içinde ortak yaşam” modelidir.Ümmetin makarrı ve AB, ne NATO ne de İslâm Birliğidir; bilakis makarrı Hilâfettir. Her zaman söyledim ve hep söylemeye devam edeceğim “İslâm Birliği” Râşidî Hilâfet’e karşı geliştirilmiş bir antitezdir. İslâm ne antitez kabul eder, ne de sentez. İslâm’ın öz kaynaklarındaki tek yönetim modeli Hilâfet’tir. Bundan ne tarihteki yanlış uygulamalar gösterilerek vazgeçilmesi mümkündür, ne de alternatifi olarak sunulan “çok uluslu bir birlik” modelinin kabul edilmesi mümkündür. Hilâfet Nizamı; tebaası olarak parçalanmış ulusal halkları değil, tek bir bütüncül yapı olarak ümmeti kabul eder. Toprak olarak sömürgecilerin çizdiği suni sınırlarla bölünmüş ulus devletleri değil, İslâm Devleti’nin fethettiği ve teslim aldığı tüm toprakları tek vatan olarak kabul eder. Bunun ötesini aramak ümmeti bölmektir, bölücülüktür.Halifeliği döneminde “İslâm Birliği” denilen ulus bazlı Hilâfet modelinin tehlikesini önceden sezen son kudretli halifemiz II. Abdülhamid Han, bunun propagandasını yapan W.S. Blunt destekli Cemalettin Afgani’yi nazikçe İstanbul’a davet etmiş ve ölene kadar onu göz hapsinde tutmuştur.Müslümanlar günümüzde yol ayrımında iki tercih arasında bırakılmaya çalışılıyor. Ya Hilâfet, Radikalizm ve İslâmafobi, ya da İslâm Birliği, Ilımlı İslâm ve Medeniyetler İttifakı. Algı yönlendirmesiyle oluşturulmaya çalışıldığı gibi Hilâfet medeniyet düşmanlığı değildir. Bilakis Râşidî Hilâfet Müslümanlar için olduğu kadar Hristiyanlar, siyonist olmayan Yahudiler ve diğer inanç sahipleri için de saadetin garantisi, canlı cansız tüm varlıkların da sıhhatinin teminatıdır.Râşidî Hilâfet TerapisiRâşidî Hilâfet Devleti’nde dininde kalmak isteyenlere zorlama yoktur, ibadethaneleri yıkmak, her müşriki öldürmek yoktur. Yeri-göğü, canlıyı-cansızı sömürmek uğruna imha etmek yoktur. Kapitalizm sömürüde dünyayı aştı kuyruklu yıldızlara maden sondaları göndermeye başladı. Râşidî Hilâfet nizamında kâfirlere zorlama olmaması ifade hürriyeti olduğu anlamına gelmez. Hilâfet’te irtidata, misyonerliğe ve küfür fikirlerinin propagandasına müsaade yoktur. Onları Allah’ın yoluna hikmetle, güzel sözle davet vardır. En güzel şekliyle onlarla mücadele vardır. Öyle bir adalet anlayışı vardır ki gayrimüslim tebaadan haksız yere alınan araziye yapılan camiyi yıktırıp hakkı sahibine iade eder. Hilâfet nizamı dünyayı sömürülecek bir nesne olarak değil, onu imar edilecek, dört başı mamur olarak insanların hizmetine sunulacak ve nimetlerinden istifade edilecek Allah’tan bir emanet olarak görür.Sömürgecilerin azgın saldırıları neticesinde ne kirletilmemiş bir İslâm toprağı kaldı, ne ifsat edilmemmiş bir kara parçası, ne bir su havzası ne de bir hava tabakası kaldı. Kâfirlerin azgınlıkları yeri göğü aştı… Bu derece ifsat edilip dermansız kalan bir dünyayı ancak Râşidî Hilâfet eliyle uygulanacak bir şeriat terapisi yenileyebilir. Râşidî Hilâfet hem Müslümanları, hem siyonist olmayan Yahudileri, hem Hristiyanları, hem de yeri-göğü tüm dünyayı tedavi edecek tek çaredir, tek dermandır. Ona ulaşmanın tek yolu ise Nübüvvet minhacı üzere fikrî vesiyasi bir çalışmadır. Bu çalışma, sömürgecilerin habis planlarını deşifre edip bertaraf edecek ümmet ölçeğinde bir siyasi kamuoyu uyanıklığı oluşturur.Kâfirler ve ılımlı İslâmcılar Nebevi metoda dayalı net ve tavizsiz bir İslâm fikriyle mücadele edebilecek denk fikirlere sahip olmadıkları için fikre karşı hep kurşun kullanırlar, şiddet, hapis, baskı ve karalama yöntemlerini kullanırlar.CIA Teknoloji Daire Başkanı Eric Haseltine itiraf ediyor: “Onlarda fikir var, bizde silah. Biz fikirlere kurşun sıkıyoruz. Gel gör ki fikir dediğin şeye kurşun işlemiyor. Ve böylesi asimetrik bir savaşta bizde mühimmat yok. Bir fikri ancak daha iyi bir fikirle yenebilirsiniz ve fikre karşı kurşun sıkmak da iyi bir fikir değil!”Kâfirlerin kurşunları varsa ümmetin de İslâm fikri ve Allah’ın nuruyla bakan basiretleri var.يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ“Ağızlarıyla (sözleriyle) Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah ise, kâfirler hoşlanmasalar bile nurunu tamamlayacaktır.” [Saff 8]

 

Darul_Beka

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
17 Kas 2013
Mesajlar
2,165
Puanları
63
bu uzun yazıyı okumak çok zor gözleri yorar
bir kaç cümle ile yorumunu alsak
 

Darul_Beka

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
17 Kas 2013
Mesajlar
2,165
Puanları
63
yazılar gerçekten küçük okumak çok zor
 
Üst