Ahmed KALKAN / Dâvâ Evliliği | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Ahmed KALKAN / Dâvâ Evliliği

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,436
Puanları
113
“Bir zamanlar da şunu söylediniz: ‹Ey Mûsâ, biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız.' Bunun üzerine, bön bön bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.”[1] İmanda pazarlık etmek, bir yahudileşme alâmetidir. İsrâiloğulları, Allah’ın birçok mucizesini gördüler. Mısır’a gelen on belâ, sihirbazların sihirlerinin boşa çıkıp onların iman etmesi, denizin yarılması, kayalık araziden suların fışkırması ve hepsinden öte Hz. Mûsâ’nın Mısır kralının soykırımından kurtularak onun kucağında yetişmesi bunlardan bazıları. Allah’ın varlığına bunlardan büyük delil mi olurdu? Fakat onlar, “Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdi.” İsrâiloğulları, Allah’a itimatsızlıkları yüzünden peygamberleri ile imanda pazarlık yapıyorlardı: “Sen Allah’ı bize göster, biz de inanalım.”
Allah, bu ümmetin de İsrâiloğullarının peygamberleriyle pazarlık yapmak için onlardan kimi taleplerde bulunmasına benzer isteklerine set çekiyordu: “Yoksa siz de daha önce Mûsâ’ya sorulup/istekte bulunulduğu gibi, peygamberinize sormak/istekte bulunmak mı istiyorsunuz?”[2]
Pazarlıklı iman “yahudi imanı”dır. Pazarlıksız iman İbrahim’in imanı, yani “İbrahimî iman”dır. İbrahimî imanda Allah'a itimat, güven, emniyet ve teslimiyet vardır. İbrahimî imanda şike, danışıklı dövüş, tereddüt, bahane, mazeret, taviz yoktur. İbrahimî iman sahibi bilir ki, imanda taviz, yahudileşme alâmetidir.
İmanından taviz veren felâh bulmaz. İbrahimî imanda, ateşe atlanması gerekiyorsa göz kırpmadan atlanır. Putları kırmak, bunu göze almayı gerektirir. Tarih boyunca put kırıcı tüm İbrahimî iman sahipleri, putçular nezdinde put kırmanın bedelinin çok ağır olduğunu bilirler.
“Ey iman edenler, iman edin...” [3]
Yani, ey pazarlıklı iman edenler, yüzdelikli iman edenler, yarım yamalak iman edenler! Pazarlıksız, yüzde yüz, adam gibi iman edin.
Ey, biraz müslüman, biraz lâik olmak için Allah’la pazarlık edenler!
Ey, göklerin hâkimiyetini Allah’a, yeryüzünün hâkimiyetini tâğutlara verenler!
Ey, Allah’ıma da inanırım, falcıma ve burcuma da diyenler!
Ey, Allah rızası için yaptığını söyleyip, karşılığının tümünü kullardan bekleyenler!
Ey, Allah yolunda çektiği eziyet ve belâların faturasını Allah’a çıkarıp Rabb’ına şantaj yapanlar!
Ey, ölünceye kadar isyan içinde yaşayıp sonunda vereceği “sus payı” (iskat) ile kurtulacağını sananlar!
Ey, mücadelesinde başarıya ulaşamayınca işi tam yahudiler gibi ticarete bozup Allah’a kahredemediği için dâvâsına kahredenler!
Bu tavırlarınız hep birer yahudileşme alâmetidir. Yahudileşmeyin; imanda pazarlık olmaz. İman etmek, gök oluğunun altına başı tutmaktır. O oluktan ne akarsa kabul etmektir. İman etmek, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmaktır, tıpkı Hz. İbrahim gibi: “Rabbi, kendisine ‘teslim ol!’ dediğinde, dedi: ‘teslim oldum âlemlerin Rabbine!” [4]
DİPNOTLAR
[1] 2/Bakara, 55
[2] 2/Bakara, 108
[3] 4/Nisâ, 136
[4] 2/Bakara, 131; A.g.e. s. 167-175
islam ve hayat
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,436
Puanları
113
IŞID'E NASIL BAKIYORUM

Sık sık soruluyor; “IŞİD’e nasıl bakıyorsunuz, onu nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye. Bazen maddelerle, bazen sorular sorarak, bazen sorgulayarak cevap vermeye çalışayım:


1- Kim bu örgüt, geçmişi ne? İslâm anlayışı nasıl, Hâricîlik ve katı bir tekfircilikle ilişkisi ne? Arkasında hangi güçler var? Irak’ın işgali zamanında Amerika’ya karşı nerede imiş, ne yapmış? Bugüne kadar tâğutlara, İsrail’e karşı nasıl bir mücadele vermiş? Suriye’de ne yapmış, orada nasıl bir zafer elde etmiş, farklı muhalif örgütlere ne yapmış? Benzer örgütlerle ilişkileri nasıl? Böyle bir örgüt, bin, bin beş yüz kişiyle milyonluk şehirleri tek kurşun sıkmadan nasıl alabiliyor?

2- Filistin’de Heniye’nin yönetimine izin vermeyen, Mısır’da Mursi’nin cumhurbaşkanlığına izin vermeyip onu deviren, İslâmî mücadeleleri terörist cânî diye suçlayan Amerika ve Batı dünyası, IŞİD’e niye ciddi bir tavır almıyor?

3- Irak’ta bir anda ortaya çıkan bir örgüt, milyonluk nüfusa sahip şehirlerde karşısındaki askerlerin bir tek silah atmadan teslim olup şehri teslim etmesiyle çok kolay hâkimiyeti ele alabiliyor. İslâmî devlet, Şeriat’ın zaferi, bunca şer güçlere rağmen gerçekten bu kadar kolay mı? IŞİD’in alternatif İslami siyasi bir projesinin var olduğu, İslâmî bir devletin alt yapısını oluşturup en son olarak bazı şehirleri ele geçirdiğini iddia etmek mümkün değildir. Tepeden inme ve sürpriz bir oldu-bitti ile bir devlet kurulmaz. Bağdadi denilen şahsı kim ne oranda tanıyor? Kendisi saklanan, kendi emniyeti bile bulunmayan bir halife, kendisine bey’at edenleri nasıl koruyabilir? Kendi güvenliği olmayan onca Müslümana nasıl otorite olabilir?
Tek başına silahlı bir grubun Ortadoğu’da İslami bir devlet kuramayacağını, Uluslararası küfür güçlerinin bir sürü hile ve baskılarının IŞİD’le ilgili ortaya çıkmadığı için büyükçe soru işaretlerini ne yapacağız? Diğer İslâmî muhalefet gruplarıyla aralarının nasıl olduğunu Suriye olaylarını takip eden Müslümanlar iyi bilir. Ama içinden çıktığı ve ilişkilerini hâlâ sürdürdüğü el-Kaide ile, onun liderleri ile bile nice farklılıkları, uyumsuzlukları ve birbirlerine muhalefet emleri sözkonusu. Ümmet, bunlara nasıl güvenecek?


Örgütün sözcüsü geçtiğimiz ay yaptığı uzun bir açıklamasında, kendisinin daha önce nispet edildiği el-Kaide örgütünün lideri Zevahiri'yi de yoldan çıkmakla ve sapıtmakla itham ediyor, yanlışlarından dönüp tevbe etmesi için kendisine mühlet verdiklerini aksi takdirde onu da kâfir ilan edeceklerini duyuruyordu. Yanlışlarından dönmesinin şartları arasında Müslüman Kardeşler cemaatini ve onun içinden Mısır cumhurbaşkanlığına seçilmiş sonra da gayri meşru darbeyle görevinden uzaklaştırılarak zindana atılmış olan Muhammed Mursi'yi tekfir, Mursi'yi ve İhvan liderlerini tağut ilan etmesi de yer alıyordu.

Bu grubun diğer İslâmî gruplara, sana bana bakışları genellikle tekfircilik üzeredir. Ve tekfir ettikleri Müslümanların kanı helal olduğu gibi, malları da, karıları ve kızları da kendilerine helâldır. Bu anlayış ve özellikleri, onları birtakım kirli hesapların sahipleri tarafından güdülmeye müsait hale getiriyor. Batı kaynaklı emperyalizmin İslâmî bilinçlenmeyi önünde engel olarak görmesi ve İslâmî değişim ve dönüşüm taraftarlarını terörize etme ihtiyacına ve "İslamofobi" diye adlandırılan İslâm’dan insanları korkutma anlayışına uygun, onların İslâm’ı öcü göstermesine malzeme veren bir anlayış ve uygulama içinde oldular, oluyorlar.

4- IŞİD Musul’u almayı başardığı askeri kuvveti ile Şam’a neden yürüyüp Baas rejimini düşürmedi bu güne kadar? Suriye’de 3 yıldır halk ve direniş grupları Baas rejimini devirmek için ittifak oluşturdular. Bu direnişi büyük bedeller ödemelerine rağmen hâlâ sürdürüyorlar. Peki, zayıflamış bir Baas rejimi, 3 yıldır oluşmuş bir devrim atmosferi ve İslam dünyasından gelen tüm kamuoyu desteği varken IŞİD’in Şam’a değil de Musul’a ilerlemesi ne ile izah edilebilir? Şam’da muhalif Müslümanları iki ateş arasında bırakan bir hareket; Ümmete orada rahmet olmamışken Irak’ta da olması beklenemez. Suriye’de döktüğü kardeş kanlarının hesabını vermeden Irak’a atlayıp birkaç gün içinde şehirleri ele geçirip hilafet ilan eden örgütün arkasında hangi güçlerin olduğu sorusunu akla getiriyor. Bu manzara, Amerika projesi olan Irak’ın 3 veya 4 küçük devlete bölünmesi projesine farkında olarak veya olmayarak bir katkı, bir oyuna getirilme olamaz mı?

Ümmetin âlimleri ve âdil cihad emirleri toplanıp istişare ederek oluşturulan İslamî Şura’nın ilkeleri doğrultusunda bey’at ettikleri; âdil, âlim, müctehid, merhametli, bilinen ve gizli olmayan bir halife filan yok ortada. Kimse hayal ve rüyasını gerçek diye sunmasın. Hiçbir fikir, teşkilatlanmadan iktidara gelemez, hele böyle kara düzen bir topluluğun devlet olması mümkün değildir. Halife kendi kendini seçemez, onu ümmet seçer. Hilafetin ilanından önce; İmamın ümmete ve ümmetin ona güvenip birbirlerini sevmeleri gerekir. Sevgisi olmayanların devleti, halifesi de olmaz. İslam, esenlik, barış, güvenlik demektir. İslâm’ın devleti önce bunları sağlar; kan ve ölümü, baskı ve zulmü değil… İslâm, esirleri, zarar vermeleri mümkün olmayan tutsakları öldürmeyi değil, onları kurtarmayı, onların hidayetine vesile olmaya çalışmayı emreder. İslâm öldürmeyi değil, insanları mânen diriltmeyi öngörür. Esirlerle ilgili en son ayet, onların ya fidye alarak veya karşılıksız salıverilmeleri iken (47/Muhammed, 4), onlar teslim olduktan veya onları esir aldıktan sonra kurşuna dizmenin veya hayvan boğazlar gibi kıtır kıtır kesmenin izahını Rahman’ın vahyi, âlemlere rahmet Peygamber’in sünneti ile nasıl izah edebiliriz? Gerçeği oluşmasın diye sahtesinin gerçek diye sunulması, gerçeğe en büyük ihanet ve hakkın yolunu tıkayan en önemli engeldir.

İslam, her şeyden önce, insanları kurtuluşa, karanlıklardan aydınlığa, zulümden adalete davet eden, dünyada kulluk ve ahirette kurtuluş eksenli bir hayat tasavvuruna sahiptir. Öncelikle, tevhidî davet, şahidlik ve eğitimle aklı, imanı, hayatı, şahsiyeti, insanları ve toplumları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp arındırmayı, inşa ve ıslah etmeyi hedefler. Bu mücadele sonucunda, öncelikle sosyal bir değişimle toplumun özündekini tevhidî istikamette değiştirmeyi başararak İslamî toplumu inşa etmeyi ve sonuçta Allah’ın da bu toplumun siyasî durumunu aynı istikamette değiştirip İslamî adalet sistemini takdir etmesine vesile olmayı amaçlar.

5- Medine İslam Devleti, tek kişinin kanı akmadan kuruldu. Peygamber, böyle kolay kan döken bir uygulama bırakmadı. Hele, onun kılıcından Müslüman kanı hiç damlamamıştı. O, lâ ilâhe illâllah diyenlerin kanını hiç akıtmamıştı. Üsame bin Zeyd’in uygulamasına karşı çıkmasında olduğu gibi, “lâ ilâhe illâllah” diyen sadece bir kimseyi öldürmeye nasıl bir tepki göstermişti? Mekke fethedilirken ancak on civarında insan öldürülmüştü. İslam katil ve cani bir nizam değildir. Hele, tâğutları bırakıp lâ ilâhe illâllah diyenleri kurşuna dizen, hayvan boğazlar gibi boğazlayan acımasız bir din değildir. İslâm’ı sevdireceğine nefret ettiren bir tavırla, “Müslümanlar devlet olsa, iktidara gelse bizi kıtır kıtır keserler” diyen kâfirleri haklı çıkaracak malzemeler veren, kendi sitelerinde muhalif güçleri koyun keser gibi bıçakla boğazından kestiği görüntüleri servise sunan bir zihniyet, gerçekten İslâm devleti olabilir mi?

6- Devlet olmadan, güç ve otorite olmadan, halka dayanmadan, bir şehre giren ve zorba ve gaddarlığından korkup bizi kesmesinler diye silahlarını bırakan rakiplerinin boş bıraktığı yeri çocuk oyunundaki kolaylıkla ele geçiren bin kişilik askerinden başka yönetimle ilgili hiçbir hazırlığı olmadığı halde kendi kendilerine İslâm devleti ilan etmek, devlet ilan edilmesinin göstergesi olarak Cuma namazına gitmeyenlere 25 kırbaç vurmak, kendi mezhebinden ve cemaatinden olmayanları kurşuna dizmek, sorgusuz sualsiz yoldaki araba ile gidenleri öldürmek, halka kök söktürmek, halka hayatı zehir eden uygulamalarla ceberrut bir görüntü sergilemek… İslam ve halifelik bu mudur gerçekten?

Dünyayı mezhep savaşına doğru sürüklemek, İslam’ın savaş hükümlerinin hiçbirini uygulamamak, çok katı bir tekfircilik, kanını helal saydığı lâ ilâhe illâllah diyen grupların karılarını ve kızlarını kendilerine helal saymak, İslâm’ın ve Müslümanların değil; düşmanların işine gelecektir.

Daha önce Irak’ı işgal eden Amerika’nın zulmünü aratmayan Mâlikî’nin yaptıklarından mağdur olan aşiretlerin sahipsiz bırakılmasının boşluğunu dolduran,mağdur edilen ailelerin genç yaştaki çocuklarını etkileyerek Maliki zulmüne tepkinin harekete geçirdiği heyecanlarını onları kendi saflarına çekmek için değerlendiren yeni yetme bir örgüt… Bir Batı projesi değilse, tarihteki bağnaz hâricîliğin hortlatılması demek olan bir yapı. Sünnî aşiretler, tasavvufî tarikatlar, Saddam’ın asker, polis, bürokrat alt yapısı, İslamcı, liberal, milliyetçi Sünnîlik adına bütün farklı yapılar Irak’ın orta kesiminde tek vücut bir savunma refleksi oluşturmuşlardır. Olay, aslında IŞİD olayı değil, sünnî kesimin, daha doğrusu şiî olmayanların isyan olayıdır. Maliki’nin zulmüne karşı kızgın insanların isyanıdır.

Uluslararası emperyalizm ve onun güdümündeki yerli işbirlikçi yönetimler bu tür marjinal hareketlerden iki ayrı amaçla yararlanıyor, bir taşla iki kuş vuruyorlar. Birinci olarak kendi gerçek kisvesiyle giremediği alanlara, tekfirciliğe giydirdiği sözde radikal İslâmcılık maskesiyle girebiliyor ve onların kendilerinden olmayan herkesi "İslâm dışı" ilan ederek onlara saldırmalarını sağlıyordu. Maşa rolü veriyordu bu örgütlere Batı. Kendi askerlerini riske atma mecburiyeti olmadan, yapacaklarını bunlara yaptırıyorlar. Bu gruptakilerin de bunları üzerine saldırdığı diğerlerinin de kaybı emperyalistleri rahatsız etmiyor, tam tersine, memnun ediyor. İkinci olarak, bu grupların sergilediği ve esasta İslâm'ın savaş ahlâkına aykırı, üstelik yanlış hedeflere yöneltilmiş şiddetin yol açtığı durumlardan İslâm’ı karalamak için, İslâm hakkında olumsuz imaj oluşturmak için yararlanıyorlar.

Baas rejimi, sergilediği onca vahşete rağmen dize getiremediği direnişçi ve muhaliflere IŞİD vasıtasıyla ağır darbeler indirmeyi başarabildi. Çünkü Şebbiha çetelerinin giremediği alanlara IŞİD militanları girebiliyordu. Onlar da IŞİD kontrolündeki bölgelerde artık İslâm devleti kurulduğuna, bu devletin Allah'ın şeriatını katıksız uyguladığına, ona beyat etmenin dinin gereği olduğuna, beyat etmeyenlerin küfre düştüklerine, ona itiraz eden grupların aslında İslâmî yönetim istemediklerine, kendi grupları dışındaki muhaliflerin, kendilerine bey’at etmeyenlerin küfre düştüklerinden Allah için savaşıyor olamayacaklarına, İslâm devletinin kökleştirilmesi için de önce kendi yolundaki engelleri kaldırması gerektiğine, yani Baas'a karşı çıkarken kendilerinden olmayan savaşçıların da düşman olduğuna inandırıldılar. Suriye’de belirli bir güce ulaşınca, hedef de değişti. Artık öncelikle, kurduklarını iddia ettikleri İslâm devletine bey’at etmeyerek fitne çıkardıklarını ve demokratik küfür rejimi kurmayı amaçladıklarını iddia ettikleri muhalif grupların devreden çıkarılması ilk hedef olmaya başladı.

IŞİD'in Suriye'de örgütlenmesinden önceki aşamasını oluşturan Irak İslâm Devleti örgütünün ve benzerlerinin insanları "şeriat" adına tutuklayıp kılıçla kafalarını kesmelerinin videolarını medyaya dağıtmalarını nasıl değerlendireceğiz? Bu vahşet ve iğrençliğin, marufun emri ve münkerin nehyi ilkesi üzere şekillenmiş İslam şeriatıyla irtibatlandırılmasının tek amacı ona çamur atmak olabilir. Öyleyse, "bu videolar çağdaş emperyalizmin İslamofobi politikasının birer siparişi mi?" diye sorma hakkımız var, diyor Ahmet Varol. Haksız mı?

Kitab ve Sünnet'te örneği olmayan, ondan referans almayan bir tavır ortaya konulacak olursa, bu tavır ile Kitab ve Sünnet'e muhalefet edilmiş olur. Hangi zamanda ve hangi mekânda olursa olsun, Kitab ve Sünnetin ruhuna, esaslarına aykırı dav*ranış, insanı Allah’ın yardımına ve lutfuna götürmez. Çünkü İslâm'a aykırı bir yol tutup, onunla İslâm'a yardım edeceğini savunanların yaptıkları, yardım etmek değil, zarar vermektir. İslâm adına, İslâmî olmayan usullerle İslâm’a verilen zararlar, kâfirlerin küfür adına verdiği zararlardan daha büyüktür.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, kimin eli kimin cephesinde belli değil. Kim kimin uğrunda, niçin cihad ettiğini bilmiyor. Hangi teşkilat, hangi grup neyi amaçlıyor; çok net değil. Net kabul edilenlerin de yarın nasıl bir pazarlık ve hesaplar içinde olacağını, şehid kanlarını satıp satmayacağını, ya da kandırılıp kandırılmayacağını kimse bilmiyor. “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25) Fitne, imtihan, ya da belâ...

Dinimiz bütün Müslümanların kardeş olduğunu bildiriyor. Tefrikayı yasaklayarak Allah’ın ipi olan Kur’an’a tüm Müslümanlar olarak hep birlikte sarılmamızı istiyor. Müslümanlar olarak Kur’an’ın istediği gibi birleşip dayanışma ve vahdet içinde olsaydık çok büyük güç olurduk ve emperyalist zâlimler, Afganistan’ı yakıp yıkamaz, Irak’ta bir milyondan fazla insanı öldüremez, İsrail Filistinli kardeşlerimize böyle vahşice saldırıp zulümler yapamazdı. Suriye kitle imha silahlarını dünyanın gözüne baka baka rahatça kullanamaz; Mısır zindanları Müslüman kardeşlerle dolduramaz, ülkeyi hapishane ve morga döndüremezdi. Problemin teşhisi, çözümü de veriyor: Tevhid ve vahdet; Allah’ın ipine, Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışmak…

Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük gibi, çer-çöp gibi olmasının temel sebebi, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleridir. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.

"Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez." (4/Nisâ, 105).

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.” (47/Muhammed, 7) “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” (3/Âl-i İmrân, 139) "Ey iman edenler, iman edin!" (4/Nisâ, 136).

Mü’minlerin, her şeyden önce yeniden imanını, sosyal, ekonomik ve siyasal yapısını gözden geçirmesi gerekmekte, köklü değişikliklere aday olması icap etmektedir. Bunun için de başlanacak yer: Tevhiddir, şirkin izâlesidir.

Eskiden ülkücü gençlerde görüldüğü gibi, insanları gaza getirip dâvâ filan diyerek canlarını feda ettirmek çok zor değil. PKK bile bunu beceriyor. Önemli olan ölmesini bilmek değil; müslümanca yaşamanın yolunu bulmak. Müslümanın kanı o kadar ucuz olmamalı. Delicesine, heyecana kapılarak, hastalıklı bir ruh haliyle, öleyim de kurtulayım diyerek, kendisi ilim sahibi olsa isabetli karar verebilecek, ama öyle olmadığından, ilim ve takvâ sahiplerinin fetvâsını da almadan; mutlaka ölünmesi gerekip gerekmediğini bilmeden, aceleci bir kararla (dilim varmıyor, ama söylemeliyim: İntihar eder gibi) ölmek... Bu anlayış mı kurtaracak ümmeti? Delikanlı, doğru dürüst iman etmeden mücâhid kesiliyor. Canlı Kur’an değil; ama mücahid, kahraman! Niye öldüğünü, dininin kendisinden bu ortamda böyle bir şeyi kesin şekilde isteyip istemediğini bilmeden ölmek. Şehidlik bu demek mi gerçekten? Bu, militanca yaklaşıma, intihar bombacılığına, dünyevî kahramanlığa, fedâkârlığa, yiğitliğe daha yakın bir anlayış, ama İslâm’ın cihad ve şehâdet anlayışına ne kadar uzakta, tartışılmalı. Bu durumdan çok daha fecisi, savaş hukukuna göre riayet edilmesi şart olan hususları bir tarafa bırakarak, insanları barbarca öldürmek. Ölüm makinesi haline gelmek… İslâm, insanları kurtarmak ister. Canla cihad, yani Allah için savaş, başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır.

Cihad, yanmaktan kurtulan merhametli insanların başkalarının imdadına koşmasının, insan kurtarma savaşının adıdır. O yüzden kurtulmayan kurtaramaz. Canla cihadda, yani Allah için savaşta hedef, öldürmek değil; diriltmektir. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırma gayretidir cihad. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar.

Çokların hayat bulması için, belli bir azgın azınlığın ölmesi gerekiyorsa, işte buna "cihad" deriz ve buna koşarız. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Bunun şartlarını da ümmetin ulemâsı belirler, birkaç gencin heyecanlı ama cahilce tavrı değil.

Cihad sadece kıtal değildir. Kıtal de sadece belirli yerde ve belirli grubun emrinde yapılan değildir. Ve bunları dillendirmek cihada karşı çıkmak olarak değerlendirilemez. Hiçbir Müslüman cihada karşı çıkmaz, çıkamaz. Önemini abartılı şekilde anlatan, dinin esası, özü ve her şeyi olarak takdim eden nice samimi olduğuna inandığımız cihad taraftarı gençlerin bile yanlış değerlendirdiği “cihad”ı kısaca tahlil edelim:

Cihad farzdır. Cihad, sadece silahla veya can alıp canını vermekle sınırlandırılamaz. Kur’an’da cihadı emreden hemen bütün âyetler, “malınızla ve canınızla cihad edin” der. Önce malla, yani, can dışında Allah ne tür imkân verdiyse onlarla Allah yolunda cihad… Cihad emri, Kur’an’ın tedricî olarak topluma yüklediği görevlerdendir. Cihad emri, öncesinde başka çalışmaları icap ettiriyorsa oradan başlamayı gerekli kılar. Namaz için önce abdestin gerekli olduğu gibi.

Türkiye topraklarında yaşayan kimselerin en önemli cihadı bu topraklarda olmalıdır. Çünkü bizim yaşadığımız yerlerde cihada daha büyük ihtiyaç vardır. Şirkin izale edilmesi için yapılacak ciddi çabalar için uğraş vermek, can vermekten daha zor, daha sabır isteyen, daha ilim ve olgunluk isteyen bir tavırdır.

Şeytan, yapamayacağımız büyük işleri, idealleri, boyumuzun ve gücümüzün yetmeyeceği şeyleri güya yaptırmak için, yapacağımız görevleri aksattırmayı pek sever. Şeytanın sağdan yaklaşmasıdır bu.

Çözüm, kısa vadede ve heyecanla, kendini feda etmekle çözülecek basitlikte değil. Ve kendini kurtaramayan başkalarını kurtaramaz. Eteği tutuşan itfaiyecinin yangını söndürmesi beklenemez. Yamuk ağacın gölgesi de yamuk olacaktır. Gencin biri “ben Halep’te 30 arşın (metre) atladım” diye övünür durur; bununla orada burada kahramanlık taslar. Onun yalanını ispatlamak için biri der ki: “Halep oradaysa, arşın burada. Orada atladıysan burada da atlarsın, haydi!” Ve delikanlı ondan sonra sus-pus olup oturur. Oralarda cihad edecek kahramanımız burada hangi cihad sınıflarından geçti, değerlendirilmez. Aynen, Almanya’daki cemaatlerin kendi çocukları tümüyle küfür ortamında eriyip kaybolurken, buna çözüm bulacak yatırımlar yerine, bütün infaklarını Türkiye’ye gönderdiği gibi. Yine, eve lâzım olan eşyanın camiye bağışlanmasındaki yanlışlık gibi bir durum. Cihad mekânları; mânen hastalıklı, ülkelerinde ciddi bir şey yapamayan insanların sığınağı, ucuz ve kolay yoldan cennete gitmek için kaçılacak, sığınılacak mekânlar değildir; ya da Vehhâbîleştirme kursu…

Ne mi yapmak lâzım? Önce durum ve konum tahlili… Akıllıca, çekinmeden. Sonra uzun vadeli programlar. Ümmetin ihyâsı, tevhidi anlayan muvahhidlerin vahdeti. Sonra öncülerin şûrâsı ve önderliği. Ulemânın beraberliği, kolektif dayanışma ve güçbirliği ruhu. İlim-takva-cihad bütünlüğü. Allah’a (O’nun dinine) yardım. İlâhî rahmete paratonerlik ve liyâkatlik. Ümmet içinde öncü bir kadro, ümmet içinde ümmet. Ve, onların İslâmî değişim ve dönüşüm için planlı programlı faaliyetleri. Cihadsa, her çeşidiyle cihad; Ama niyetlerin, inançların, amellerin/eylemlerin, safların, önderliğin netliği.

Asılla ilgili ciddi usûl hataları mı yapıyoruz? İslâm adına da olsa; fıtratımıza, Sünnetullaha ve vahye ters uygulamalar mı yapıyoruz da dünyevî netice için hiçbir ilerleme kat edemiyoruz? Devlet mi öncelikli, İslâmî değişim ve dönüşüm mü? Devlet kurulmadan savaş mı, devletten sonra savaş mı? Bir kimsenin farklı mezhepten olması farklı dinden olması mı demek gerçekten? Ve kimlerin öldürülmeyi hak ettiğini, öldürülmeyi hak edenlere yapılması gereken uygulamaların ne olduğu, meselâ İslâm’a davet etme ve kabul edince öldürme yerine kardeş kabul etme anlayışı… Lâ ilâhe illâllah diyeni öldürmeye Peygamber’in bakışı… Peygamberimizin savaş usûl ve esası ile günümüzün savaşçıları arasındaki farklar…

Tedrîce mi riâyet etmiyoruz? Tevhidî hayat görüşü yerine, klasik veya modern hurafelerden örülü yanlış din anlayışı mı bizi kuşatıyor? Öncelikleri, önem sırasını yanlış mı tespit ediyoruz? İnandığımız esaslar Kur’an’ın iman esasları değil mi yoksa? İmanımız yakîniyet, kemal ve samimiyet testlerinden geçebilir mi acaba? Cemaatleşme ile gruplaşmayı karıştırarak fırka fırka mı olduk? Mezheplerimiz, cemaatlerimiz dinin yerini mi aldı yoksa? Hocalarımızın, ağabeylerimizin görüşleri, nassların önüne mi geçiyor? Yoksa, bütün bu cinayetlerin hepsini ve ilave edilebilecek nice benzerlerini yapmaktan mı çekinmedik? Öyleyse… Öyleyse Rabbimizin rahmetinin, yardımının gelmesini beklemeye ne kadar hakkımız var?

Bu fesadın sorumlusu bizleriz: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırsalda) fesat belirdi, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (30/Rûm, 41) Müslümanlar olarak başımıza gelen belâ ve musibetlerin sebebi bizleriz: “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.” (42/Şûrâ, 30); “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsinden/kendindendir…” (4/Nisâ, 79)

Kâfirlerin, dalâletteki kimselerin bize pek zararı olmaz; bize esas zarar bizden, içimizden gelecek, kendimizden zannettiğimiz kimselerden sakınmamız gerekecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artı O, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (5/Mâide, 105). Düşmanlarımıza Allah’ın yardımıyla gücümüz yeter; ama ya dost bildiklerimize? Öyleyse arınıp temizlenmek, yenilenip fıtratımıza dönmek, mağlûp olduğumuz bir-iki raunttan sonra diğer rauntları alıp şeytanın sırtını yere getirmek, yani tevbe edip kendimizi düzeltmek gerekiyor, aynen ana ve babamızın dediği gibi dememiz gerekiyor: “(Âdem’le eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (7/A’râf, 23)

Zafer, önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır. Gönüllerindeki, zihinlerindeki, hayatlarındaki işgallere karşı direnenler, er-geç zafere ulaşacaktır. Kurtulamayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Gönül kapısını tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde ise, nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır. Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen kimsedir.

Uhud Savaşından mağlûp çıkan müslümanlara verilen mesaj, içinde yaşadığımız dünyada uzun zamandır siyasî ve sosyal alanda zâlim kâfirlerin gâlip ve mazlum müslümanların mağlûp kabul edildiği ortamda imtihan edilen kimseler için de geçerlidir: “(Ey mü’minler!) Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür.” (3/Âl-i İmrân, 139). İnsan, savaşı önce içinde kazanır ya da kaybeder. Bir amacın başarı ve gâlibiyet limitini, kendi inancımız belirler. Mü’min, Allah’ın, Rasûlünün ve O’nun hizbinin (safını ve nihâî tercihini Allah’tan yana yapanların) gâlip olduğuna hiç şüphe etmeyen insandır. Ve esas gâlibiyet, iç dünyamızdakine benzeyen şekilde ebedî hayatta felâh/kurtuluş olarak ortaya çıkacaktır.

Hülâsa olarak; IŞİD’li değiliz. Onu İslâm’ın temsilcisi ve devleti olarak kesinlikle görmüyoruz. Bu örgütün Suriye’de işlediği suçların artık hata boyutundan çıktığını biliyoruz. Suriye direnişinin ivme kaybetmesinin ve halk desteğinin çekilmesinin müsebbibi olarak bu örgütü görüyoruz. Örgütün din anlayışından, yönteminden, usulünden berî ve uzak olduğumuzu söyleyebiliriz. Gerek Suriye’de ve gerekse Irak’ta temiz direniş çabalarının kirletilmesine sebep olduğuna ve milyonların vebalini taşıdığına inanıyoruz.

Biz sahih din anlayışımıza, Allah’ın dini olan İslam’a dayanarak, İslam olmayanların bile adaletini sağlamakla mükellef olduğumuza inanıyoruz. Biz, bizim gibi düşünmeyenleri diriltmeyi hedefleyen bir dine iman ettiğimizi hatırlatıyoruz. Biz, her türlü mezhepsel kışkırtmaların birer tuzak olduğunu biliyor, Kur’an merkezli bir yaklaşımla ihtilafların asgariye ineceğini, yeter ki konuşabilme, diyalog kurabilme zemininin kaybedilmemesi gerektiğini söylüyoruz. Ilımlı İslâm anlayışına da, tekfirci ve zâlim din anlayışına da karşıyız. Cihad’ı Kur’an’daki geniş anlamıyla ve hayattaki tüm boyutlarıyla anlıyor ve cihadın her şeyden önce insan öldürme değil, insan kurtarma gayretleri olduğunun altını çiziyor, gerektiğinde insanları mahvedenlere karşı, İslâm’ın usûl ve esaslarını belirttiği tarzda savaşın da emrolunduğunu ve buna da hazır olduğumuzu ifade ediyoruz.

“Ya benden olacak, bize bey’at edeceksin ya da öleceksin!”yaklaşımını Rabbânî de bulmuyoruz, nebevî usulle de bağdaştıramıyoruz. Kur’an ve sahih sünnette belirlenen İslâm anlayışını, savaş hukukunu, İslâm’ın hangi yollarla ve nasıl devlet olacağının Kur’an’daki ilkelerini öğrenmeyi tavsiye ediyoruz. İlimsiz cihadın, anarşi ve terör oluşturabileceğini unutmamalıyız. Başkalarını kurtarmak için önce kendimizi kurtarmamız gerektiğini, devleti önce gönüllerimizde oluşturmamız icap ettiğini, öncelikle yaşadığımız yerlerden ve ehlimizden sorumlu olduğumuzu hatırlatıyoruz.
 

Kaptan

Mecra Yazarı
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ocak 2012
Mesajlar
15,445
Puanları
113
Ahmed Kalkan'in kalemine bereket, guzel bir yaziydi.
 

Kaptan

Mecra Yazarı
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ocak 2012
Mesajlar
15,445
Puanları
113
Işid konusunda cok net bir dusuncem yoktu. Hakli degillerse de haksiz da sayilmazlardi. Evet asiriliklari tasvip edilecek gibi degildi ama dunya'nin her bir yanindan teveccuh gosterilmesi az da olsa bir sempati olusturuyordu bende. Bati her turlu zulmu reva gorurken, isid'in islam'a uymayan bir takim uygulamalari cok da rahatsiz etmiyordu beni.

Ama bu yazi bazi gercekleri gormemi sagladi. Bunu sagladigi icin once Ahmed Kalkan'a sonra vesile oldugu icin Busra kardesime tesekkur ediyorum, Allah razi olsun.
 

Kaçak

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
21 Ara 2012
Mesajlar
8,416
Puanları
113
Işid konusunda cok net bir dusuncem yoktu. Hakli degillerse de haksiz da sayilmazlardi. Evet asiriliklari tasvip edilecek gibi degildi ama dunya'nin her bir yanindan teveccuh gosterilmesi az da olsa bir sempati olusturuyordu bende. Bati her turlu zulmu reva gorurken, isid'in islam'a uymayan bir takim uygulamalari cok da rahatsiz etmiyordu beni.

Ama bu yazi bazi gercekleri gormemi sagladi. Bunu sagladigi icin once Ahmed Kalkan'a sonra vesile oldugu icin Busra kardesime tesekkur ediyorum, Allah razi olsun.
Dünyanın her tarafından teveccüh görmesi olumsuzladığım bir şey ...
" küresel Cihad "ilk Afganistan cihadı ve Bosnadan sonra gündemimize girdi , Çeçenistanda zirve yaptı ve bugün bildiğimiz Afganistan, Irak ve Suriye de zirve yaptı ...
İlk bakışta çok göze hoş gelen bir durum olsa da , şunu demekte sanırım sıkıntı yok girdiği yeri kuruttu ...
Takip edebildiğim kadarıyla Gazze hariç - belki Moro filanda olabilir - küresel cihadın girmediği yer yok ...
Ve ilk başlarda bir başarı söz konusu olsada sonrasında inanılmaz tefrikalar ve sapmalar mevcut ...
Ki zaten teorisyenlerinin çoğunluğu el kaide çizgisinde ortaya çıktı ve girdikleri yerde kısmi galibiyetler almasına ragmen , sonrasında kontrolden çıktı ...
Malumunuz Bosna , gelen mücahidleri barındırmadı ve ülkeden çıkarttı ...
Afganistan malumunuz , şu anda bile arap saçı gibi ...
O kadar farklı fraksiyonun bir arada olması tefrikaya ve güç mücadelesine dönüştü her zaman ...
Buda orada bulunma sebeplerini sorgulatıyor insana ...
Fakat Gazze de Hamas özellikle El kaide ile silahlı mücadele etmiş olması ve hiç bir zaman barındırmamış olması ve nihayetinde sürdürülebilir bir mücadele gerçekleştirmiş olması , acaba küresel cihad düşündüğümüz gibi değil mi sorusunu sorduruyor ister istemez ...
Kısa vade de bir başarı söz konusu olmasa da uzun soluklu bir direniş herzaman meyveye durmuştur ...
Hamas da bu yolda ilerlemiştir ...
O yüzden bir yere dünyanın her tarafından bir mücahid akışı varsa oraya temkinli yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum ...
Velev bu faktör olmasa idi ve yerel özgün bir direniş olarak bu aşırılıkları ile IŞID karşımızda olsaydı , şiddetin çocukları şiddet doğurdu deyip bir nebze sineye çekebilirdik ...
Ama görünmez el misali ortalığı karıştıran bir akım ile karşı karşıya kalınca ve buradan gelen haberlerin hepsi dezanformasyona inanılmaz şekilde açıkken temkinli yaklaşıyor ve bu "küresel cihadı" şimdilik askıya almamız gerektiğini düşünüyorum ...
Hamasın özellikle vurgu yaptıgı bize yardım etmek istiyorsanız , maddi yardım , dua ve gündeminlerinizde tutmanız şeklinde olsun ..
Biz savaşacak mücahid istemiyoruz , kendi savunmamızı yaparız ama bizi asla unutmayın şeklinde bir ilke öğretiyor ...
Nitekim Rahmetli Aliyada bu yönde bir eğilim içerisinde idi ...
Kimbilir belki 30 yıl sonrakiler bir şekilde bugünleri net okuyabilecek ve net tavırlar koyabilecekler ...
Bu kadar manipulasyon içerisinde sağlıklı düşünmek bile mümkün değil ...
Hayırlısı olsun diyorum ....
 

Tahsin EMİN

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Şub 2012
Mesajlar
11,751
Puanları
83
IŞİD'in yaptığı her eylemi İslam adına elbet masum göremeyiz! Onlar da neticede insanlar. Lakin, onlarla bizim farkımız, onlar fiili savaşın göbeğindeler. Fiili savaşın göbeğinde olanlara Rabb'im'iz ne buyurmuş onları da okumak gereklidir.
Dolayısıyla, savaşın göbeğinde olanları masanın başında okumak ve onlar adına ahkam kesmek komiklik olur. Olmuş da zaten, güleyim biraz!!!
 

Tahsin EMİN

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Şub 2012
Mesajlar
11,751
Puanları
83
IŞİD müntesiplerine gidin sorun, her yaptığı ameliyeyi sizlere Kur'an ve Sahih Sünnet'ten örneklendireceklerdir!
Bunu sizler de biliyorsunuz.
Ama savaşmak zordur. Cihad etmek zordur. İşimize de gelmez. Allah'ın buyruğu yapacak bir şey yoktur.
Savaş bu ya keseceksin ya da kesileceksin..!!!
Başka var mı bunun ötesi!
Madem yapamıyorsunuz, sükut ediniz, sitenin güzide mücahitleri.
Kalem de bir "cihad"tır diyen de sizin önderleriniz değil mi?
Kalem ne zaman cihad olmuş, namaz namazdır; hac da hacdır. Bunlar birbirlerine karıştırılır mı?
Kalem de cihaddır algısı, "kafirler bize ne der" algısından beslenen komik ve aşağılanmış bir zaafiyet olmasın!!!
İyi yaşamlar.
 

Kaptan

Mecra Yazarı
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ocak 2012
Mesajlar
15,445
Puanları
113
Tahsin Emin, Ahmed Kalkan'in yazisini okuyaydin iyiydi, su vereydi iyidi
 

bi husben

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Mar 2007
Mesajlar
5,664
Puanları
83
Ahmet kalkan sünnet munkiridir Dolayısıyla işidi anlamaması doğaldır
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,436
Puanları
113
Hayata net çizgilerde yaşamaya gayret eden insanları sınırın dışında değerlendirmek ne kadar doğru?
 

bi husben

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Mar 2007
Mesajlar
5,664
Puanları
83
işidi tenkit edenler önce bi baksınlar ırakta suriyede neler oluyor neler bitiyor

iran resmen ırakta suriyede kendi askerleriyle kendi silahlarıyla sunni katlıyamı yapıyor buna ses çıkaran varmı yok

Kafir esedi savunan kendi canıyla malıyla sılahıyla yanında duran iran lübnandaki hibuşşeytan ve şii milislerin yaptığı mezalımı görmezden gelen insanlar kalkmış efendim işid neden savaşıyor diyor
 

Tahsin EMİN

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Şub 2012
Mesajlar
11,751
Puanları
83
Hayata net çizgilerde yaşamaya gayret eden insanları sınırın dışında değerlendirmek ne kadar doğru?
Büşra Hanım, mes'ele öyle değil.

Beğen ya da beğenme, bir yerde İslami bir toplum oluşturmuşsanız ve o toplum içersinde bir reis belirlemiş mahkemelerinizi, okullarınızı, hastanelerinizi, cadde ve sokaklarınızı İslamileştirmişseniz, siz elin kafirleri o kafirlerle beraber müslümanlar da sizlere saldıracaktır.

Elin kafirleri İslami bir toplum İslami bir devlet istemezler!!!

Lakin, kendilerini aciz ve güçsüz gören müslümanlar da onların eteklerine sığınarak onlara saldıracaklardır.

Burada saldıranlar, kendisine saldırılanlara tarafından "ötekiler" görülecektir. Adama: "Sen nasıl müslümansın" derler. Kafirlerin eteklerine sığınıp müslümana taş atmak ne zamandan beridir müslümanın ahlakı olmuş?

Dolayısıyla isterse müslüman görülsünler, İslami bir toplum oluşturanlara savaş açan müslümanların da kelleleri kesilir. Sen ne sandındı???

Osmanlı'ya bak bakalım, fetih'e çıkmadan evvel müslüman kelleleri avlıyorlarmış. İyi de ediyorlarmış.

Fetihe çıkar çıkmaz merkezi yapıya savaş ilan ediyordu müslümanlar. Onlar da fetihe çıkmadan onların kellelerini kesiyordu yapacak bir şey yoktur.

Unutmayın hayatın tek gayesi vardır ötesi de yoktur: Cihad!!

Cihadı fiilen yaşamayanlar hesap vermekte zorlanırlar, hepimiz buna dahiliz.

İyi yaşamlar.
 

Tahsin EMİN

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Şub 2012
Mesajlar
11,751
Puanları
83
Benim çok yakın akrabam oralarda bulundu ve fiili savaşın içerisinde oldu. Şii hizbullah çeteleri, eli silah tutmayan masum müslüman köylerini talan ediyor çocuk coluk demeden topunu imha ediyorlarmış.

Suçları sadece "sunni" olmak.

El Nusra bunlara karşı canı ve malıyla direniyor.

Sen ne yapıyoprsun koltuğunda savaşanları aşağılıyorsun,

Yakındır sende kelleni verirsin yakında...

Ondan sonra çemberin dışına itmeyin...

Onlar itmiyor sen itme...
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,436
Puanları
113
Büşra Hanım, mes'ele öyle değil.

Beğen ya da beğenme, bir yerde İslami bir toplum oluşturmuşsanız ve o toplum içersinde bir reis belirlemiş mahkemelerinizi, okullarınızı, hastanelerinizi, cadde ve sokaklarınızı İslamileştirmişseniz, siz elin kafirleri o kafirlerle beraber müslümanlar da sizlere saldıracaktır.

Elin kafirleri İslami bir toplum İslami bir devlet istemezler!!!

Lakin, kendilerini aciz ve güçsüz gören müslümanlar da onların eteklerine sığınarak onlara saldıracaklardır.

Burada saldıranlar, kendisine saldırılanlara tarafından "ötekiler" görülecektir. Adama: "Sen nasıl müslümansın" derler. Kafirlerin eteklerine sığınıp müslümana taş atmak ne zamandan beridir müslümanın ahlakı olmuş?

Dolayısıyla isterse müslüman görülsünler, İslami bir toplum oluşturanlara savaş açan müslümanların da kelleleri kesilir. Sen ne sandındı???

Osmanlı'ya bak bakalım, fetih'e çıkmadan evvel müslüman kelleleri avlıyorlarmış. İyi de ediyorlarmış.

Fetihe çıkar çıkmaz merkezi yapıya savaş ilan ediyordu müslümanlar. Onlar da fetihe çıkmadan onların kellelerini kesiyordu yapacak bir şey yoktur.

Unutmayın hayatın tek gayesi vardır ötesi de yoktur: Cihad!!

Cihadı fiilen yaşamayanlar hesap vermekte zorlanırlar, hepimiz buna dahiliz.

İyi yaşamlar.
Delille mi konuşuyoruz duygusal mı bakıyoruz anlayamadım.
Hayattaki tek gerçek noktasında hem fikiriz.Cihad ... ödülü şehadet...
Allah Rasululu'nun hayatında bir yere oturtmuşsanız eywallah
Ben siyasi olarak muteber değilim ...
 

Tahsin EMİN

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Şub 2012
Mesajlar
11,751
Puanları
83


Delille mi konuşuyoruz duygusal mı bakıyoruz anlayamadım.
Hayattaki tek gerçek noktasında hem fikiriz.Cihad ... ödülü şehadet...
Allah Rasululu'nun hayatında bir yere oturtmuşsanız eywallah
Ben siyasi olarak muteber değilim ...
Duygusal konuşmuyorum.

IŞİD (oyunlar da oynansa) bütün ameliyesini Kur'an ve Sünnet merkezli ikame eder.

Bedir Savaşı'ndaki esirlerin tamamını öldürelim, kılıçtan geçirelim diyen kimdi?

Hz Ömer. Onun bu sözü ayetle desteklendi...

Bunlar size garip gelebilir, önünüzde ekran, elinizin altında masa, sandalye üzerinde sıcak ortamda yazıyorsunuz.

Kılıç şakırtılarının içersinde canlı canlı bulundunuz mu..???

Bu işler kolay değil, can veriyorsunuz...

Esirler barış sağlanıncaya kadar öldürülür...

Ben duzyusal değil sizler duygusal davranıyorsunuz...

Cihad duygusallığa yer vermez Allah muhkem emrine yer verir...

Selam olsun mücahidlere...
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,436
Puanları
113
Yazıyı okudunuz mu bilmiyorum
Hataları söylemek rahatsızlık vermemeli
Allah mücahidlerin yardımcısı olsun
Kimseyi aşağılamıyoruz ki tekrar ediyorum siyasette muteber değilim..
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,436
Puanları
113
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in İslâm’ı tebliğinden başlayıp kıyâmetin kopmasına kadar geçecek olan müddet hakkında kullanılan bir terimdir. Bu tarif çerçevesinde Rasûlullah’a “Âhir Zaman Peygamberi” denilmektedir. Bunun anlamı da “Son Peygamber” demektir. Bizden önce yaşamış ümmetlerin geçirdikleri zamanın tümü bir gün içinde sabahtan ikindiye kadar geçen zamana; bu ümmetin yaşadığı zaman ise ikindiden akşama kadar geçen vakte benzetilmiştir. Kıyâmetin yaklaştığı zamana da aynı şekilde “Âhir zaman” denilmektedir. Bu zamanın kesin olarak ne zaman başlayacağı da belli olmadığı için sadece bu döneme yakın bazı belirgin alâmetlerin görüleceği ifade edilmiştir. İslâm’da âhir zaman denince dünya hayatının son dilimi ve son dönemi hatıra gelmektedir. Zira akîdemize göre başlangıcı olan bu âlemin mutlaka sonu da vardır. Fakat bu sonun kesin olarak zamanı bildirilmemiştir. Bu bilgi yalnız Allah’a mahsustur. Âhir zamana İslâm’ın M.VII. yüzyılın başlarında yani 610 yılında vahyin başlamasıyla girildiği hususunda bazı hadislerde işaretler vardır.[1]Başlangıcı hakkında işaretler verilmişse de sonu ile ilgili bilgi yalnız yaratana has kılınmıştır. Bunu kimsenin bilmesine imkân yoktur. [2] Kur’an’a göre, kıyâmetin ne zaman kopacağını, Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Bu bilemeyenlere Peygamberimiz de dâhildir. Kıyâmet, ansızın kopacaktır.“Sana kıyâmetten sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ derler. Onu zikretmek, ne zaman geleceğini bilmek nerede, sen nerede?”[3]; “Sana Kıyâmet saatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar. De ki: ‘Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.’ Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır’ ama insanların çoğu (bunu) bilmezler.” [4] Kıyâmetin alâmetleri, değişik biçimde ortaya çıkmıştır, ama farkında olmadan kıyâmeti yaşayan kimsenin bunları anlaması kolay olmayacaktır. Kıyâmetin hâlâ alâmetlerini bekleyenler, onun ansızın kopacağını bilmeyenler veya bilmek istemeyenlerdir. Kur’an’ı okuyanlar bilirler ki, onun alâmetleri çoktan gelmiştir. “Onlar, kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından başka bir şey mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir/belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?”[5] Ansızın kopacak kıyâmetin Kur’an’da belirtilen tek alâmeti olarak değerlendirilen ayın yarılması da gerçekleşmiştir. Kur’an, kıyâmetin yaklaştığını ve alâmet olarak ayın yarıldığını çok net biçimde ve mâzî sîgasıyla açıklar: “Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı.”[6] Kıyâmetin kopmasına bir göz açıp kapama kadar bir zaman kalmıştır, hatta belki bundan daha da yakındır: “Göklerin ve yerin gaybı Allah'a âittir. (Kıyâmet) saatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan başkası değildir.” [7] Bütün bu Kur’ânî hakikatlere rağmen, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) kıyâmetin alâmetleri hakkında çok sayıda rivâyet, hadis kitaplarını doldurmuştur. Bunların tümünü, sahih olmadıkları iddiâsıyla reddetmek doğru olmasa gerektir. Ama bu hadislerin Kur’an’a arzedilmesi gerekir. Kur’an’ın bazı âyetlerinin müteşâbih olduğunu biliyoruz.[8] Müteşâbih, anlam yönüyle birbirine benzeyen, mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, yorumunda güçlük çekilen demektir. Âlimlerin çoğu, Kur’an’da bahsedilen kıyâmet ve ahvâlini müteşâbih olarak değerlendirirler. Kıyâmet alâmetleri olarak hadis rivâyetlerinde belirtilen hususlar da müteşâbihtir. Müteşâbihlerin tek bir tefsiri olmaz, farklı te’villeri/yorumları olabilir, esas anlamını da ancak Allah bilir. [9] Hadis rivâyetlerinin zâhirine takılıp kalan ve Kur'an'ın kıyâmet konusundaki mesajını göz ardı eden Osmanlı'nın son devir mollaları, olanca zulüm ve tuğyânı, sadece “kıyâmet alâmeti” olarak değerlendirmiş, son alâmetlerden olduğu yaklaşımıyla “başımıza taş yağması yakındır” diyerek eli-kolu (ve dili) bağlı gibi beklemeye başlamıştır. Hâlbuki kıyâmetin çok yakın olduğunu ve alâmetlerinin geldiğini zâten Kur'an çok önceden belirtmişti. Küçük-büyük alâmetlerin ortaya çıkıp çıkmadığını tartışmak yerine, kıyâmet kopmadan, -ki bugün bile kopabilir, kopmayacağını hiçbir Kur'an talebesi/bağlısı iddiâ edemez- Kur'an'ın yüklediği bireysel ve toplumsal görevimizi yerine getirmek gerekir. Hadis rivâyetlerinde kıyâmet alâmetleri olarak belirtilen müteşâbihlere dalıp onları zâhirlerine göre değerlendirerek, büyük alâmetlerinin çıkmadığı anlayışıyla kıyâmeti çok uzaklara ertelemek, “kalplerinde eğriliğin bulunması” ve “fitne çıkarma”[10]riski ile karşı karşıya gelmek demektir. Kimilerinin hadis zannettiği meşhur bir söz vardır: “İzâ mâte’l-insânu fekad kamet kıyâmetuhû; İnsan öldüğü zaman, onun kıyâmeti kopmuştur.” Diğer insanların kıyâmeti artık onu ilgilendirmeyecektir. Ölüm de her an gelebileceğine göre, kıyâmetin zâhirî alâmetlerinin tümünün çıkmadığını sanıp kıyâmetin daha kopmayacağını düşünmek, şeytanın vesvesesine kapılmaktır. Zâten ölüm, küçük bir kıyâmet olduğu gibi, uyku da küçük bir ölümdür: Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i kerimede, “Allah ölümleri ânında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.”[11] buyurulmaktadır. Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefis/rûh, bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” Ölüm de, insan rûhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve rûhun bedenden sıyrılmasıdır. Hayatın aslı, rûhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde rûhun/gönlün hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî/mânevî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için, kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! (Rasûlullah,) sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun...”[12] buyrulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın “rûhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak için olsa gerektir. Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, rûhun hayatı olduğu gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibârettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azâba, ateşe dirilmedir; dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”[13]şeklinde ifade etmektedir. Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, ölüdürler, kabirdedirler (kıyâmetleri çoktan kopmuştur onların). Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!”[14] “Sen kabirdekilere duyuracak değilsin!”[15] buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem’a) ve görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber’in (s.a.s.) çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür.[16] Hayat; iman, hicret, cihad ve şehâdettir. Kâfirler gibi canlı cenâze olmak, hayat süren leş konumunda bulunmak değildir. Esas hayat, rûhun hayatıdır, imanın can kafesinde ölü gibi kalması değil, sahibini ve toplumu diriltmesidir. Hayat, Allah’ın ve Rasûlünün bizi çağırdığı esaslara uymaktır. Bugün yaşananlar, bu ölçüler içinde hayat sürmek değil; ölü olduğunu bile hissetmeyecek kaosu, kıyâmeti yaşamaktır. Maddî hayat yönüyle ölenler, öldüklerinin, yani kendi kıyâmetlerinin koptuğunun farkındadırlar. Ama mânen ölmüş, kendi kıyâmeti kopmuş kimseler, öyle dehşetli bir kıyâmet içindedirler ki, kendilerini canlı sanmaktalar. Toplumun mânevî kıyâmeti, o toplumdaki bireyleri de kuşatır: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirâyet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” [17] İnsan, bazı ölüleri yaşıyor zanneder, bazı yaşayanları ölü zannettiği gibi. “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‹ölüler' demeyin. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız..”[18]; “Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana, sağırlara da dâveti duyuramazsın.” [19] Hadis külliyâtları, Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi dönemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, İslâmî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi, ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren kıyâmet alâmetlerinin tümünün ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz. Hadis rivâyetlerinde kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları, insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması), cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların savaşmaları (Filistin’de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak’a olduğundan yola çıkarak kıyâmetin de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar, toplumsal âfetlerdir. Bu problemler, toplumların kıyâmetidir. Bu özellikler, huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları yaşayan toplum, kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile kıyâmetin kopmayacağından emin olmayan bir peygamber, toplumun kıyâmetini çok belîğ bir şekilde anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki “hasta adam”a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan olmadığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, “kıyâmet alâmeti” olarak dillendirilen bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için kıyâmeti her an yaşamakta. Gerçek kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal kıyâmet, her an dehşet saçmaktadır. Kıyâmetin büyük alâmeti olarak kabul edilenler de, Kur’an’a arzedilerek, müteşâbih olduğu unutulmadan te’vil edilebilir. Bu, Kur’an mesajına daha uygun olur. Âl-i İmrân 55. ve Mâide, 117. âyetine göre Hz. İsa’nın bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş, Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun mânevî derecesi, Allah’ın katına çıkan, onun rûhudur. Zâten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna çıkar, O’ndan ikram görür. Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri, âhad haberlere dayanarak te’vil etmek yerine, bu hadisleri te’vil etmek daha doğrudur. Bu hadisler şöyle te’vil edilebilir: İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha yaşayacaktır. Fakat kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa ümmeti, İslâm’a dönecektir. Bu hadislerden, hıristiyanların bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir. Said Nursi bu kanaattedir.[20] Meşhur müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir.[21] Yalnız, kıyâmet alâmetleri konusunda ihtiyâtı elden bırakmamalı, bu ve benzeri her çeşit yorumların da beşerî çıkarımlar olduğu, yanlış olma ihtimalinin bulunduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. Her şeyin en doğrusunu bilenin Allah olduğu ve gayb bilgisinin ve özellikle kıyâmet ilminin sadece O’na âit olduğu unutulmamalıdır. Bir peygamberin dini (O’nun tebliğ ettiği esaslar) yaşadıkça, kendisi mânen yaşamaktadır. İsa’nın (a.s.) fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir. Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen olmuştur. Onun rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen olmasa bile, mânen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) fikriyâtını benimseyecek, onları uygulayacaktır. Bunlar, görünürde hıristiyan olsalar bile, uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar veya bunlar, tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir. Bu, “güneşin batıdan doğması”dır. Nitekim, giderek ivme kazanan bir hızla Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır, Afrika ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır. Bush adındaki deccalın Sharon deccalına yardım için Ortadoğuda müslüman avına çıkmasının asıl sebebi budur. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı, hele örnek olacak şekilde yaşandığı takdirde, dünyanın her yerinde ve Batıda tek Hak dinin hâkim duruma geçeceği şüphesizdir. Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi, onun mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine tâbi olması (hizmet etmesi), haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm, kıyâmete kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden, bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman, İsa’dır, Mesih’tir, Mehdîdir, İmamdır. İslâm düşmanları ve onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı) da Deccâl ve onun silâhlarıdır. Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. “Kıyâmet ne zaman kopacak? Onun alâmetleri nelerdir?” diye sormak yerine; “ölüme, kıyâmete, ondan sonrasına hazır olup olmadığımızı” kendi kendimize sormamız gerekmez mi? Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız. İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz, İslâm’ı yaşayıp çevremize hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla ilgilendirmemelidir. Allah da zâten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu müslümanın hidâyete götüren, hidâyet veren anlamında en büyük “mehdî” olan Kur’an’a uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir. Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı, böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O zaman “deccal”lar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe dalâlette olanlar (sapıklar) size zarar veremez.” [22] Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. [1] Müslim, Fiten 132 vd. [2] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 59-60 [3] 79/Nâziât, 42-43 [4] 7/A’râf, 187 [5] 47/Muhammed, 18 [6] 54/Kamer, 1 [7] 16/Nahl, 77 [8] 3/Âl-i İmrân, 7 [9] 3/Âl-i İmrân, 7 [10] 3/Âl-i İmrân, 7 [11] 39/Zümer, 42 [12] 8/Enfâl, 24 [13] 29/Ankebût, 94 [14] 30/Rûm, 52 [15] 35/Fâtır, 20 [16] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 237 [17] 8/Enfâl, 25 [18] 2/Bakara, 154 [19] 27/Neml, 80 [20] Bk. Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Lem’alar, s. 112 [21] Bk. Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114 [22] 5/Mâide, 105

Ahmed Kalkan
 

bi husben

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Mar 2007
Mesajlar
5,664
Puanları
83
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in İslâm’ı tebliğinden başlayıp kıyâmetin kopmasına kadar geçecek olan müddet hakkında kullanılan bir terimdir. Bu tarif çerçevesinde Rasûlullah’a “Âhir Zaman Peygamberi” denilmektedir. Bunun anlamı da “Son Peygamber” demektir.Bizden önce yaşamış ümmetlerin geçirdikleri zamanın tümü bir gün içinde sabahtan ikindiye kadar geçen zamana; bu ümmetin yaşadığı zaman ise ikindiden akşama kadar geçen vakte benzetilmiştir. Kıyâmetin yaklaştığı zamana da aynı şekilde “Âhir zaman” denilmektedir. Bu zamanın kesin olarak ne zaman başlayacağı da belli olmadığı için sadece bu döneme yakın bazı belirgin alâmetlerin görüleceği ifade edilmiştir.İslâm’da âhir zaman denince dünya hayatının son dilimi ve son dönemi hatıra gelmektedir. Zira akîdemize göre başlangıcı olan bu âlemin mutlaka sonu da vardır. Fakat bu sonun kesin olarak zamanı bildirilmemiştir. Bu bilgi yalnız Allah’a mahsustur. Âhir zamana İslâm’ın M.VII. yüzyılın başlarında yani 610 yılında vahyin başlamasıyla girildiği hususunda bazı hadislerde işaretler vardır.[1]Başlangıcı hakkında işaretler verilmişse de sonu ile ilgili bilgi yalnız yaratana has kılınmıştır. Bunu kimsenin bilmesine imkân yoktur. [2]Kur’an’a göre, kıyâmetin ne zaman kopacağını, Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Bu bilemeyenlere Peygamberimiz de dâhildir. Kıyâmet, ansızın kopacaktır.“Sana kıyâmetten sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ derler. Onu zikretmek, ne zaman geleceğini bilmek nerede, sen nerede?”[3]; “Sana Kıyâmet saatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar. De ki: ‘Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.’ Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır’ ama insanların çoğu (bunu) bilmezler.” [4]Kıyâmetin alâmetleri, değişik biçimde ortaya çıkmıştır, ama farkında olmadan kıyâmeti yaşayan kimsenin bunları anlaması kolay olmayacaktır. Kıyâmetin hâlâ alâmetlerini bekleyenler, onun ansızın kopacağını bilmeyenler veya bilmek istemeyenlerdir. Kur’an’ı okuyanlar bilirler ki, onun alâmetleri çoktan gelmiştir. “Onlar, kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından başka bir şey mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir/belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?”[5] Ansızın kopacak kıyâmetin Kur’an’da belirtilen tek alâmeti olarak değerlendirilen ayın yarılması da gerçekleşmiştir. Kur’an, kıyâmetin yaklaştığını ve alâmet olarak ayın yarıldığını çok net biçimde ve mâzî sîgasıyla açıklar: “Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı.”[6] Kıyâmetin kopmasına bir göz açıp kapama kadar bir zaman kalmıştır, hatta belki bundan daha da yakındır: “Göklerin ve yerin gaybı Allah'a âittir. (Kıyâmet) saatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan başkası değildir.” [7]Bütün bu Kur’ânî hakikatlere rağmen, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) kıyâmetin alâmetleri hakkında çok sayıda rivâyet, hadis kitaplarını doldurmuştur. Bunların tümünü, sahih olmadıkları iddiâsıyla reddetmek doğru olmasa gerektir. Ama bu hadislerin Kur’an’a arzedilmesi gerekir. Kur’an’ın bazı âyetlerinin müteşâbih olduğunu biliyoruz.[8] Müteşâbih, anlam yönüyle birbirine benzeyen, mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, yorumunda güçlük çekilen demektir. Âlimlerin çoğu, Kur’an’da bahsedilen kıyâmet ve ahvâlini müteşâbih olarak değerlendirirler. Kıyâmet alâmetleri olarak hadis rivâyetlerinde belirtilen hususlar da müteşâbihtir. Müteşâbihlerin tek bir tefsiri olmaz, farklı te’villeri/yorumları olabilir, esas anlamını da ancak Allah bilir. [9]Hadis rivâyetlerinin zâhirine takılıp kalan ve Kur'an'ın kıyâmet konusundaki mesajını göz ardı eden Osmanlı'nın son devir mollaları, olanca zulüm ve tuğyânı, sadece “kıyâmet alâmeti” olarak değerlendirmiş, son alâmetlerden olduğu yaklaşımıyla “başımıza taş yağması yakındır” diyerek eli-kolu (ve dili) bağlı gibi beklemeye başlamıştır. Hâlbuki kıyâmetin çok yakın olduğunu ve alâmetlerinin geldiğini zâten Kur'an çok önceden belirtmişti. Küçük-büyük alâmetlerin ortaya çıkıp çıkmadığını tartışmak yerine, kıyâmet kopmadan, -ki bugün bile kopabilir, kopmayacağını hiçbir Kur'an talebesi/bağlısı iddiâ edemez- Kur'an'ın yüklediği bireysel ve toplumsal görevimizi yerine getirmek gerekir. Hadis rivâyetlerinde kıyâmet alâmetleri olarak belirtilen müteşâbihlere dalıp onları zâhirlerine göre değerlendirerek, büyük alâmetlerinin çıkmadığı anlayışıyla kıyâmeti çok uzaklara ertelemek, “kalplerinde eğriliğin bulunması” ve “fitne çıkarma”[10]riski ile karşı karşıya gelmek demektir.Kimilerinin hadis zannettiği meşhur bir söz vardır: “İzâ mâte’l-insânu fekad kamet kıyâmetuhû; İnsan öldüğü zaman, onun kıyâmeti kopmuştur.” Diğer insanların kıyâmeti artık onu ilgilendirmeyecektir. Ölüm de her an gelebileceğine göre, kıyâmetin zâhirî alâmetlerinin tümünün çıkmadığını sanıp kıyâmetin daha kopmayacağını düşünmek, şeytanın vesvesesine kapılmaktır. Zâten ölüm, küçük bir kıyâmet olduğu gibi, uyku da küçük bir ölümdür: Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i kerimede, “Allah ölümleri ânında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.”[11] buyurulmaktadır. Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefis/rûh, bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” Ölüm de, insan rûhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve rûhun bedenden sıyrılmasıdır.Hayatın aslı, rûhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde rûhun/gönlün hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî/mânevî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için, kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! (Rasûlullah,) sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun...”[12] buyrulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın “rûhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak için olsa gerektir.Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, rûhun hayatı olduğu gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibârettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azâba, ateşe dirilmedir; dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”[13]şeklinde ifade etmektedir.Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, ölüdürler, kabirdedirler (kıyâmetleri çoktan kopmuştur onların). Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!”[14] “Sen kabirdekilere duyuracak değilsin!”[15] buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem’a) ve görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber’in (s.a.s.) çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür.[16]Hayat; iman, hicret, cihad ve şehâdettir. Kâfirler gibi canlı cenâze olmak, hayat süren leş konumunda bulunmak değildir. Esas hayat, rûhun hayatıdır, imanın can kafesinde ölü gibi kalması değil, sahibini ve toplumu diriltmesidir. Hayat, Allah’ın ve Rasûlünün bizi çağırdığı esaslara uymaktır. Bugün yaşananlar, bu ölçüler içinde hayat sürmek değil; ölü olduğunu bile hissetmeyecek kaosu, kıyâmeti yaşamaktır. Maddî hayat yönüyle ölenler, öldüklerinin, yani kendi kıyâmetlerinin koptuğunun farkındadırlar. Ama mânen ölmüş, kendi kıyâmeti kopmuş kimseler, öyle dehşetli bir kıyâmet içindedirler ki, kendilerini canlı sanmaktalar. Toplumun mânevî kıyâmeti, o toplumdaki bireyleri de kuşatır: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirâyet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” [17]İnsan, bazı ölüleri yaşıyor zanneder, bazı yaşayanları ölü zannettiği gibi. “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‹ölüler' demeyin. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız..”[18]; “Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana, sağırlara da dâveti duyuramazsın.” [19]Hadis külliyâtları, Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi dönemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, İslâmî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi, ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren kıyâmet alâmetlerinin tümünün ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz. Hadis rivâyetlerinde kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları, insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması), cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların savaşmaları (Filistin’de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak’a olduğundan yola çıkarak kıyâmetin de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar, toplumsal âfetlerdir. Bu problemler, toplumların kıyâmetidir. Bu özellikler, huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları yaşayan toplum, kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile kıyâmetin kopmayacağından emin olmayan bir peygamber, toplumun kıyâmetini çok belîğ bir şekilde anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki “hasta adam”a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan olmadığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, “kıyâmet alâmeti” olarak dillendirilen bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için kıyâmeti her an yaşamakta. Gerçek kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal kıyâmet, her an dehşet saçmaktadır.Kıyâmetin büyük alâmeti olarak kabul edilenler de, Kur’an’a arzedilerek, müteşâbih olduğu unutulmadan te’vil edilebilir. Bu, Kur’an mesajına daha uygun olur. Âl-i İmrân 55. ve Mâide, 117. âyetine göre Hz. İsa’nın bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş, Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun mânevî derecesi, Allah’ın katına çıkan, onun rûhudur. Zâten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna çıkar, O’ndan ikram görür. Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri, âhad haberlere dayanarak te’vil etmek yerine, bu hadisleri te’vil etmek daha doğrudur. Bu hadisler şöyle te’vil edilebilir: İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha yaşayacaktır. Fakat kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa ümmeti, İslâm’a dönecektir. Bu hadislerden, hıristiyanların bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir. Said Nursi bu kanaattedir.[20] Meşhur müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir.[21] Yalnız, kıyâmet alâmetleri konusunda ihtiyâtı elden bırakmamalı, bu ve benzeri her çeşit yorumların da beşerî çıkarımlar olduğu, yanlış olma ihtimalinin bulunduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. Her şeyin en doğrusunu bilenin Allah olduğu ve gayb bilgisinin ve özellikle kıyâmet ilminin sadece O’na âit olduğu unutulmamalıdır.Bir peygamberin dini (O’nun tebliğ ettiği esaslar) yaşadıkça, kendisi mânen yaşamaktadır. İsa’nın (a.s.) fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir. Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen olmuştur. Onun rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen olmasa bile, mânen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) fikriyâtını benimseyecek, onları uygulayacaktır. Bunlar, görünürde hıristiyan olsalar bile, uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar veya bunlar, tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir. Bu, “güneşin batıdan doğması”dır. Nitekim, giderek ivme kazanan bir hızla Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır, Afrika ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır. Bush adındaki deccalın Sharon deccalına yardım için Ortadoğuda müslüman avına çıkmasının asıl sebebi budur. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı, hele örnek olacak şekilde yaşandığı takdirde, dünyanın her yerinde ve Batıda tek Hak dinin hâkim duruma geçeceği şüphesizdir. Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi, onun mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine tâbi olması (hizmet etmesi), haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm, kıyâmete kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden, bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman, İsa’dır, Mesih’tir, Mehdîdir, İmamdır. İslâm düşmanları ve onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı) da Deccâl ve onun silâhlarıdır.Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. “Kıyâmet ne zaman kopacak? Onun alâmetleri nelerdir?” diye sormak yerine; “ölüme, kıyâmete, ondan sonrasına hazır olup olmadığımızı” kendi kendimize sormamız gerekmez mi? Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız.İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz, İslâm’ı yaşayıp çevremize hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla ilgilendirmemelidir. Allah da zâten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu müslümanın hidâyete götüren, hidâyet veren anlamında en büyük “mehdî” olan Kur’an’a uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir. Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı, böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O zaman “deccal”lar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe dalâlette olanlar (sapıklar) size zarar veremez.” [22]Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.[1] Müslim, Fiten 132 vd.[2] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 59-60[3] 79/Nâziât, 42-43[4] 7/A’râf, 187[5] 47/Muhammed, 18[6] 54/Kamer, 1[7] 16/Nahl, 77[8] 3/Âl-i İmrân, 7[9] 3/Âl-i İmrân, 7[10] 3/Âl-i İmrân, 7[11] 39/Zümer, 42[12] 8/Enfâl, 24[13] 29/Ankebût, 94[14] 30/Rûm, 52[15] 35/Fâtır, 20[16] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 237[17] 8/Enfâl, 25[18] 2/Bakara, 154[19] 27/Neml, 80[20] Bk. Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Lem’alar, s. 112[21] Bk. Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114[22] 5/Mâide, 105

Ahmed Kalkan
@Büşra hanım sizde hz isa'nın inmeyeceğini mi savunuyorsunuz?

islam ümmetinin üzerinde ittifak ettiği olayın olmayacağınımı söylüyorsunuz

Halbuki hz İsanın Kıyamet saati için bir bilgi bir işaret olduğu kuran ayetiyle sabittir

olay hz isanın vefat ettiği olayı ise, Allah kuranda adamı öldürüp kırk yıl sonra diritmesi ve bunu örnek göstermesi babında hz İsa' ında tekrar yeryüzüne gönderilmesini açıklıyor olacaktır
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,436
Puanları
113
Zekâtımızı İstediğimiz Yere mi, İstenilen Yere mi Vermeliyiz?
İslâm'ın iktisadî görüşünü aksettiren zekât müessesesi, İslâm devletinde önemli bir mâlî kurum olarak belirmekte ve aynı zamanda müslüman olmanın şartlarından biri olan mühim bir ibâdet olarak kendini göstermektedir. İslâm dini, dünyaya yepyeni bir nizam, bambaşka bir sistem getirmiştir. Daha önce görülmeyen bu mâlî ibâdet, ferdin vicdanına bırakılmamış, devlet kuvvetleri tarafından tek bir bütçede toplanarak gerekli yerlere sarfedilmiştir. Bu sebeple zekât işlerinde çalışan İslâm devletinin memurlarına bu bütçeden bir hisse ayrılmıştır (Bkz. 9/Tevbe, 60). Âyette ifâde edilen zekât âmili/memuru, şöyle tanımlanır: "Zekât üzerinde çalışanlar; İslâm devletinin kendilerini zekât ve öşür toplamak ve bunlara ait bütün görevlerde çalışmak üzere görevlendirdiği kimselerdir."

Kur'ân-ı Kerim, zekât konusunda, peygamber ve aynı zamanda İslâm devletinin başkanı olan Rasûlullah (s.a.s.)'a hitâben şöyle buyurur: "Mü'minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun. Bir de onlara duâ et; çünkü senin duân, onlar için bir rahatlık ve huzurdur." (9/Tevbe, 103). Bu âyet-i kerîmede zekâtın bizzat Hz. Peygamber tarafından toplanması, dolayısıyla İslâm devleti tarafından idare edilmesi emredilmekte ve bu mâlî ibâdetin müslüman toplum için önemi ve bazı hikmetleri vurgulanmaktadır. Bundan anlaşıldığına göre zekât, ferdin kendi isteğine bırakılmamış, devlet müeyyidesi/yaptırımı ile toplanarak müesseseleştirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber, zekât tahmin memurları ile, zekât toplamakla görevli tahsildarlar göndererek zekâtı her sene muntazam şekilde almış; vefatından sonra halife olan Hz. Ebû Bekir de zekât vermeyeceklerini bildirerek isyan eden kabile reislerini askerî kuvvet göndermek sûretiyle itaat altına almıştır.

Tevbe sûresi 103. âyet-i kerimesi, İslâm devletinin başkanına, müslümanlardan zekât almasını emretmektedir. Bu emir, bize zekâtın mutlaka devletçe alınarak dağıtılması gerektiğini haber veriyor. Bu âyetin nüzûlünden itibaren yaşadığı müddetçe zekât Hz. Peygamber'e verilmiştir. O devirde ve daha sonra halife olan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer devrinde, zekâtın müslüman birey tarafından uygun gördüğü yerlere dağıtıldığına dair en küçük bir belge ve işarete rastlanılmaz. Aksine, bütün delil ve rivâyetler, bize zekâtın devletçe alındığını göstermektedir.

Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: "Zekât işlerinde hakkıyla çalışan memur, evine dönünceye kadar Allah yolunda savaşan gâzi gibidir." (Ebû Dâvud, İmâre 7; İbn Mâce, Zekât 14). Zekât işlerinde çalışanların (âmillerin) Peygamber lisanından Allah yolunda savaşanlara benzetilmesi, İslâm dininin ekonomik meselelere verdiği önemin derecesini göstermektedir. Ekonomik savaşların da aynen diğer savaşlar gibi toplumun kaçınamayacağı önemli işlerden olduğu, bu hadisten açıkça anlaşılabilir. Zekât memurlarının vazifelendirilişi, onun bir müessese olduğunun da belirtisidir. Bu kurum, Peygamberimiz tarafından kurulmuş, işletilmiş; daha sonraki devirlerde geliştirilerek hedefine ulaştırılmıştır. Hz. Peygamber, toprak mahsullerinin zekât miktarını önceden tespit ettirmek için civar memleketlere memurlar göndermiş, ayrıca zekât memurlarını görevlendirerek tespit edilen zekâtları her sene toplattırmıştır. (2)

Bu konudaki âyet, hadis ve Allah Rasûlünün uygulamaları, bize zekâtın müslüman toplumdan ayrılmaz bir unsur olduğunu, İslâm toplumunun zekâtsız düşünülemeyeceğini, önemine binâen başlangıcından beri İslâmî devletçe organize edildiğini, diğer ibâdetler gibi idârî yönden müeyyidesiz/yaptırımsız kalmadığını açıkça göstermektedir.

Hz. Peygamber, hayatta bulunduğu müddetçe zekât toplayıp sevk ve idare etmeğe devam etmiştir. O'nun vefatından sonra bazı kabileler, "zekâtı O'na veriyorduk; O ise vefat etmiştir. O yüzden zekât vermemiz gerekmez" diyerek artık O'nun vefatından sonra İslâm devletine zekât vermeyeceklerini bildirmeleri karşısında Hz. Ebû Bekir, bu kabileler üzerine askerî kuvvetler göndermek sûretiyle onları itaat altına alarak zorla da olsa zekâtlarını toplamıştır. Bununla ilgili rivâyetleri başta Buhâri ve Müslim olmak üzere, hemen tüm hadis kitaplarında görüyoruz. Olay şöyledir: Hz. Peygamber vefat ettikten sonra yerine Hz. Ebû Bekir halife seçildi. O zaman Arap kabilelerinden bir kısmı artık devlete zekât vermeyeceklerini söyleyip isyan ettiler. Halife Ebû Bekir, isyancı kabilelerle savaşmaya karar verdi. Fakat, Hz. Ömer ona engel olmak isteyerek şöyle dedi: "Sen bu insanlarla nasıl savaşırsın? Halbuki Rasûlullah (s.a.s.): 'Allah'tan başka ilâh bulunmadığına ve benim O'nun Rasûlü olduğuma şehâdet getirinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum; kim bu kelimeyi söylerse, malını ve canını benden korumuş olur. Kul hakkı icabı olan hususlar müstesnâdır. Ve onun hesabı Allah'a aittir' buyurdular." Hz. Ömer'in bu sözü üzerine halîfe Ebu Bekir şu cevabı verdi: "Namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla mutlaka savaşacağım. (Namaz ile zekât, Kur'ân-ı Kerim'de altı yerde beraber zikredilmiştir.) Çünkü zekât, malın hakkıdır. Allah'a yemin ederim ki, Rasûlullah'a ödedikleri bir koyun veya keçi yavrusunu dahi bana vermeyecek olurlarsa, bu sebepten onlarla savaşırım." Hz. Ebû Bekir'in bu dirâyeti karşısında hayrete düşen Hz. Ömer: "Allah'a yemin ederim ki bu sözler, Yüce Allah'ın, Ebû Bekir'in kalbine ilhâmından başka bir şey değildir; onun dâvâsında doğru olduğunu anladım" dedi. (Buhârî, İ'tisâm 2, Zekât 1, İstitâbe 3; Müslim, İman 32, hadis no: 20; Tirmizî, İman 1, hadis no: 2610; Ebû Dâvud, Zekât 1, Nesâî, Zekât 3; Muvattâ, Zekât 30)

Asr-ı saâdet ve ilk halifeler döneminde zekât, günümüzde olduğu gibi, hiçbir sûretle ferdin isteğine bırakılmamış; İslâmî devlet tarafından toplanıp gerekli yerlere dağıtılmıştır. (3) Esasen zekâttan beklenen kişisel ve sosyal faydaların elde edilmesi için bu yolun tâkip edilmesinde zarûret vardır. Başıboş bırakılan bir müesseseden arzu edilen netice beklenemez. Zekât, organizeli bir şekilde İslâm devleti tarafından kontrol edilip toplanılmadığı zaman, ne tür problemlerle karşılaşılacağını Kur'an'dan yola çıkarak anlamak ve günümüz pratiğinde bunu ayne'l-yakîn müşâhede etmek zor olmaz. Kur'an'a göre tüm mülk Allah'ındır (3/Âl-i İmrân, 26). Zengin mü'min de bir veznedardan, bir emânetçiden başkası değildir. Zekât, İslâm devleti tarafından sistemli şekilde toplanıp dağıtılmadığı zaman, zenginlerin Allah tarafından kendilerine emânet olarak verilen ve başkalarının da hakları olan (51/Zâriyât, 19; 70/Meâric 24-25) malları, kendileri için fitne (8/Enfâl, 28) olacak ve cehennem azâbının araçlarına (9/Tevbe, 34-35) dönüşecektir. Âhiret azâbı yanında, dünyada adâletli bir düzen de olmayacak, zengin ile fakir arasında büyük uçurumlar oluşacak ve mallar yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet/güç (59/Haşir, 7) haline gelecektir.

"İslâm devletinin olmadığı ve zekâtın asr-ı saâdetteki gibi devletçe/İslâmî otorite eliyle organize edilmediği durumlarda da müslümanlar zekâtlarını verir/veriyor" diye düşünülebilir. İmanı bütün müslümanların her ne kadar zekât konusunda ihmalkâr davranmayacaklarını düşünsek bile; malın tatlılığı, dünyevîleşmenin şeytanî câzibesi ve aldatıcılığı karşısında, ihtiraslarına esir olan müslümanların zekâtlarını eksik ödemeleri veya hiç ödememelerini önlemek mümkün olmaz. Bu mümkün olmayınca da zenginlerin fakirlerin hakkını yiyerek azâbı hak etmeleri ve fakirlerle zenginler arasındaki makasın kırılacak boyutlara kadar açılacağı unutulmamalıdır. Sahâbe devrinde bile bazı kabilelerin zekât vermemekte direndikleri, Hz. Ebû Bekir'in bu kabileler üzerine askerî kuvvetler göndererek onları devlete zekât vermeye mecbur ettiğini bildiğimize göre, zekâtın organizeli olarak toplanmasını yaptırımsız bırakmak, bu müesseseyi çıkmaza götürür. "Devrimizdeki müslümanlar, sahâbe devri müslümanlarından daha kâmil iman sahibi ve dünyaya daha az meylediyor" şeklinde herhalde bir iddiâda bulunulamaz. Bunu günümüzde köy hayatı yaşayan namaz kılan müslümanların, ürünlerinden öşür/zekât verenlerinin vermeyenlere oranından anlayabilir; şehirlerdeki yeşil(!) sermayenin gerçekten zekâtlarını vermiş olsalar, bu kadar fakirin nereden ve nasıl ortaya çıktığı sorusundan değerlendirebiliriz.

Zekâtın toplanıp sarfedilmesinde İslâm devletinin aracılığına şu noktalardan ihtiyaç vardır:

a) Din ve merhamet duyguları zayıflamış bazı kimseler kendi hallerine bırakılınca bu hakkı ödemeyebilirler.

b) Fakirin bu hakkını devletten alması, yoksulun haysiyet ve şahsiyetinin incinmemesi bakımından daha uygundur.

c) Zekâtı fertlerin ödemesi halinde, bazı fakirler ihtiyacından fazla zekât alırken, bazıları bundan mahrum kalacaklardır.

d) Allah yolunda (cihad, tebliğ) ve gönülleri kazanılacak olanlar gibi bazı sarf yerlerini takdir etmek, ferdi aşan bir alan olmaktadır. Zenginlerin tümü zekâtını vermiş olsalar bile, bu dağıtım büyük bir organize dâhilinde olmadığı için, gerekli yerlere gerektiği miktarda ulaşmayacak ve zekâttan beklenen toplumsal faydalar sağlanamayacaktır.

Bugün için yaşadığımız coğrafyada İslâm devleti olmadığına göre durum ne olacaktır? Bu konuda, "cemaat" kavramı devreye girmektedir. İki-üç müslümanın bile cemaat oluşturmaksızın ve cemaatin gereklerini yerine getirmeksizin yaşayışlarını İslâm onaylamaz. Zaten İslâm devleti, İslâm cemaatinin her yönüyle daha kapsamlı, organizeli ve yaptırım gücü olan şeklinden başkası değildir. Günümüz şartlarında müslümanlar, İslâm anlayışı/yorumu yönüyle sırât-ı müstakîm çizgisinde kabul ettikleri ve bunu hayata geçirmedeki samimiyet ve gayretine itimat ettikleri bir cemaatle ilişki içinde bulunmak zorundadırlar. Müslümanların başka türlü müslümanca yaşamaları mümkün değildir. Balığın, kendisini çepeçevre kuşatan suyun dışında hayatta kalmasının imkânsızlığı gibi, müslümanlar da İslâm'ı doğru bir şekilde öğrenmek, imkânlarının ve özgürlüklerinin son haddine kadar İslâm'ı yaşamak için cemaatleşmeye veya güvendikleri cemaatle (gayr-ı resmî organize, vakıf, dernek veya teşkilâtla) ilişkiye mecburdurlar. Bu cemaat ve teşkilâtlar, birbirleriyle organize olmuş, imkân ve güçlerini birleştirmiş olsa, zaten İslâm devletine giden maddî ve mânevî yollar ardına kadar açılmış olacaktır.

Zekâtların âlimler, cemaat liderleri veya İslâmî teşkilâtlar eliyle organize edilmesinin ne büyük imkân olduğunu 1979’daki inkılâbda görüyoruz. Bu rejim değişikliğinde, zekâtların müctehid kabul edilen âlimlere teslim edilip onların İslâmî çalışmalar (fî sebîlillâh) başta olmak üzere özgürce dağıtıp değerlendirmesinin büyük, çok büyük rolü vardır. İslâm devletinde, yönetimin organizesiyle toplanıp dağıtılması gereken zekât; devletsiz müslümanların da İslâmî otorite oluşturması için en önemli etkenlerden biri olur; eğer cemaatler eliyle bilinçli ve organizeli değerlendirilirse. O yüzden zekâtın İslâmî devletin varlığı, ona bey’at ve itaatin göstergesi olması yanında, böyle bir yapının oluşturulma çabalarıyla da çok yakın ilişkisi vardır.

"Mü'minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun." (9/Tevbe, 103) âyetinin günümüzdeki muhâtabı, peygamber vârisleri ve onların içinde veya başında bulunduğu teşkilâtlar/cemaatlerdir. Bütün bu gerekçelerden dolayı zekâtımızın da bizi 27 derece sevaba ulaştırması, organizeli zekât dağıtımının, toplumun maddî problemlerini bireysel dağıtmaktan 27 misli çözmesi için, namaz gibi onu da cemaat aracılığı ile yerine getirmememiz gerekmektedir. Cemaatin imamına namaz gibi en önemli ibâdetimizi güvenip teslim ettiğimiz gibi, zekâtımızı da güvenip teslim edeceğimiz ve organizeli olarak en uygun yerlere sarfedeceklerine emin olmamız gerekmektedir. Güven problemi, ahlâkî problem olmaktan önce imanî problemdir. “Mü’min”, emîn olana güvenen ve kendisine güvenilen demektir. Güven problemi kimden kaynaklanıyorsa o, hastalık kaynağıdır. Güvenilecek durumda değillerse onlar; güvenecek durumda değilsek biz İslâm'ın cemaat ve cemaat mensubu kabul ettiği anlayışta değilizdir. O takdirde zekâtın da namazın da istenen gerçek ibâdet olduğunu iddiâ etmeye, bu ibâdetlerin bireyi ve toplumu canlandırıp kurtarmasını, dünyevî ve uhrevî sorumluluğu düşürmesini beklemeye de hakkımız yoktur.

Elde avuçta olanı paylaşmak, iman kardeşliğini ve imanda kemali gösteren bir yüceliktir. Tıpkı Medine'li ensar'ın, Mekke'li muhacirler ile paylaştığı gibi. İşte gerçek vermek böyle olur. Asr-ı saadetteki infak ve yardımlaşma ile ilgili somut olaylarla kendi durumumuzu karşılaştırmalıyız.

Bilindiği gibi Hz. Ebubekir (r.a.) iman etmeden önce Mekke'nin en zenginlerindendi. İslam ile tanışıp, gerçek imanın haz ve lezzetini alınca, imanın bir gereği olarak olabildiğine yardımsever bir kişilik olarak göründü. Nerede yardıma muhtaç biri varsa yanı başında yardımına koşan biri de vardı: Hz. Ebubekir! Hz. Bilal'ler her türlü zulüm ve işkence altında inlemeye, mahkûm edilmeye dursun, onları hürriyetine kavuşturmak için dünyalık adına sahip olduğu tüm varlığını seferber eden biri vardır: Hz. Ebubekir! Hicret etmek zorunda kalmıştır, ancak yarı yolda karşısına çıkan Mekke'li müşrik İbni Duğine; "ne olur gitme, ne kadar hayırsever olduğunu herkes biliyor, bu insanların sana ihtiyacı var. Senin yardımına, fedakârlı-ğına ihtiyacımız var." diyerek himayesinde Mekke'ye geri getirdiği insan da yine Hz. Ebubekir (r.a.)'den başkası değildir.

Aslında Peygamber'e gönül veren tüm ashabda bu ruhu görmek mümkündür. Ancak Hz. Ebubekir'de bu şuur daha bir belirgin idi. Bunun için misalimizi ondan verelim: Tebük seferine çıkılmak üzeredir. İslam savaşçılarına silah ve mühimmat gereklidir. Bunun için sevgili Peygamber, müslümanlardan infak etmelerini istemiştir. Hz. Ömer uzun zamandan beri Hz. Ebubekir'in infak anlayışına gıbta etmektedir. İşte fırsat doğmuş, ondan daha fazla infak etmenin sırası gelmiştir. Herkes gücü yettiğince infak eder ve geçer. Sıra Hz. Ömer'e geldiğinde: "Ya Rasulallah! İşte malım, tam yarısını Allah için infak ediyorum." diyerek gönüllerde taht kurmuştur. Ancak sıra Hz. Ebubekir'e gelmiştir. Büyük bir özveri ve fedakârlık ile: "Ya Rasulallah! İşte malım, tamamını infak ediyorum." dediğinde, Efendimiz (s.a.s.) itiraz etmişti: "Ya Ebabekir, ehline, çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?" Hz. Ebubekir: "Allah ve Rasulü'nü bıraktım, yetmez mi ya Rasulallah, kâfi gelmez mi ya Rasulallah?" diyordu. Malının tamamını infak etmek her babayiğidin kârı değildi. İşte gerçek infak, esas yardım, hakiki bağış bu ve benzerleri idi. Şimdi kendi yaptıklarımızın ne kadar komik kaldığını, aylık gelirimizin yüzde kaçına tekabül ettiğini görerek, kendimize çekidüzen vermemiz gerekmektedir.

Zekât gibi miktarı belli yardımlaşma hükümleri gelmeden önce, ashab-ı kiram, yoksullar için ne kadar harcayacaklarını bilmiyorlardı. Muaz bin Cebel ile Sa'lebe, Hz. Peygamber'e "kölelerimiz ve hısımlarımız var. Bunlara malımızdan ne şekilde ve ne miktarda harcayalım?" diye sorduklarında, şu ayet inmişti: "Sana hangi şeyi nafaka vereceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı verin." (2/Bakara, 219) Zekât farz kılınmadan önce, kazanç sahipleri, bu âyete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek kadarını alır, gerisini tasadduk ederlerdi. Altın, gümüş gibi nakit sahipleri de, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı. (S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. 11/ 371)

Ne mutlu tüm mülkün ve malın Allah'a ait olduğunu, kendisinin emanetçi olduğunu unutmayıp, parayla imtihanı kazanıp Allah'la alışveriş yapanlara!

Yazıklar olsun paranın kulu olan cepleri paralandıkça gönülleri de paralananlara! "Param, param!" diye param parça olanlara!
 

ozbek2635

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ocak 2015
Mesajlar
48
Puanları
0
Partiye pırtıya binaya zinaya bölücülere(narcılar,süleymancılar,kaplancılar,vahabi,harici,alevi,şii vsvs) zekat verilmez veren bir daha vermek zorundadır
 
Üst