Ah-i evran | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Ah-i evran

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
948
Puanları
18
AH-İ EVRAN

ALPEREN GÜRBÜZER
Elbette ki Allah Resulünün nübüvvet yönünü görüp ticari yönünü görmemek olmaz. Nitekim Hz. Hatice anamızın talimatıyla bir araştırma sonucu genç yaşta ticari kervanın başına getirilen Peygamberimizin (s.a.v) o üstün performansı biranda dikkat çekmiş olsa gerek ki, bu teveccüh evliliğe dönüşür de. Dolayısıyla bundan hareketle İslamiyet’in doğuşunda ticari hayatın önemli rol oynadığını söyleyebiliriz. Madem öyle kervan yolları, ya da kervansaraylar neymiş deyip geçmeyelim. Şunu unutmayalım ki; yol ve han ikilisi hem medeniyet oluşumunda, hem de fütuhat hareketinde fevkalade aksiyona sahip unsurlardır. Malum ipek yolu bunun en tipik delilidir. Belki de Türkler bir medeniyet akışı gereği ipek yolu üzerinden Orta Asya bozkırlarından Anadolu'ya göç etmeseydi bu kadar adından söz ettiremeyecekti. Her bir göç yeni bir başlangıç demekti zaten. Bu yüzden göçmen kabilelerin gözü kulağı hep bu yollar üzerinde olmuştur. Olması da gayet tabii, çünkü bu yolların kesiştiği noktalar aynı zamanda büyük gelir kaynağıydı. Kaldı ki; yollar ulaşım aracı olmanın ötesinde üzerinden geçen her kervan sahibine ticari tecrübe kazandırıp ilerisinde ahiliğin doğmasına da ilham olmuş.
Bilindiği üzere Batı medeniyetinin temellerinde ahilik yoktur, lonca teşkilatı vardır. Yani batıda bizdeki gibi örgütlenme olmadığından ister istemez ticari hayatını etik değerlerden uzak ve din dışı bir ticari örgütlenme modeli üzerine kurmuştur. Dolayısıyla onların vicdanları cüzdanları olmuştur. Peki ya adalet, ya hukuk? Malum bu değerler hak getire, klasör halde tozlu raflara mahkûm edilmiştir. Oysa Ahi teşkilatı adalet, hak hukuk için vardır. Bir başka ifadeyle bizde ki Ahi teşkilatı manevi değerlerle yüklü iktisadi kurumsallaşmanın adıdır.
XIII. yüzyıl Anadolu’suna baktığımızda umut ve umutsuzluk iç içedir. Hakeza Moğol ve Bizans arasında geçen kıyasıya mücadelelerin yansıması da öyle olup Anadolu insanını gâh umutlandırmış, gâh umutsuzluğa düşürmüştür, derken her taraf gel-git (med-cezir) manzarasına boyanmıştır. Bu durumda bir ruh hamlesi devreye girmeliydi, girer de. Malum Horasan Erenlerinin yetiştirdiği Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran gibi her bir gönül sultanı Anadolu kiliminin ucundan tutup Anadolu’yu sil baştan mamur hale getireceklerdir. Hatta bu gönül sultanların manevi soluğu sayesinde Orta Asya kaynaklı Aki’lik İslam’la harmanlaşması neticesinde tasavvufi mahiyete bürünüp Ahiliğe dönüşür. Bu da yetmez, musiki ve sanat dünyası da bu tasavvufi ruhtan nasibini alır.
Malum, ahiliğin ilk maya alması Abbasi Halifesi Nasır lidinillah’ın (1180–1225) kurduğu fütüvvet teşkilatıyla gerçekleşir. Elbette böyle bir teşkilattan maya almış ahilik, Horasan Erenlerinden aldığı ruhla her girişilen ticari ve ahlaki inşada başarıya ulaşmakta zorluk çekmeyecektir. Zira Ahilik herhangi bir zanaata yönelik teşkilatın ötesinde bir terbiye ocağı, bir sivil meslek örgütlenmesi, aynı zamanda Erenler ocağıdır. İşte Halife Nasır Li-dinillah önderliğinde müesseseleşen fütüvvet organizasyonu gün be gün İslam dünyasına hızla yayılır da. Şu bir gerçek; İslam toplumunda feta, ya da fityan diye anılan organizasyonun Irak, İran ve Horasan bölgesinden çıkmasıyla birlikte Sufilikle kolayca kaynaşabilen fütüvvet harekâtına dönüşecektir. Hatta Halife Nasır böyle bir organizasyona girişirken Şahabeddin Es Suhreverdi’den çok istifade etmiştir. Zira o, ortaçağ İslam dünyasında yer alan tasavvufi Sühreverdilik ekolünü Türkiye’ye yayan zattır. İşte bu maksatla Şihabeddin Ömer Sühreverdi Abbasi Halifesi En-Nasır Li-dinillahın liderliğinde kurulan Fütüvvet ocağına ruh katmak için Selçuklu Hakanı I. İzzeddin Keykavus’a elçi olarak tayin edilecektir.
Anlaşılan; fütüvvet kavramı VIII. yüzyıldan itibaren bir tasavvufi ekol olarak sahne alıp Anadolu’yla ilk teması I. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanına denk düşmektedir. Nitekim İslam Halifesinin çalışmaları çerçevesinde Anadolu Selçuklu Hükümdarı bu anlamda bir taraftan Hocası Mecidüddin İshak’ı Bağdat’a elçi olarak görevlendirirken, diğer taraftan Endülüs mutasavvıflarından Muhyiddin-i Arabî ve Evhaduddin-i Kirmani gibi büyük Evliyaları Anadolu’ya seferber edecektir. Derken İbnü’l Arabî Malatya ve Konya’da bir süre bulunup talebe yetiştirmenin ötesinde dönemin hakanlarına vaaz-ı nasihatte bulunmuşlardır. Hakeza o, Vahdeti vücud fikriyle de dikkat çeken bir zattır. Her ne kadar Füsu’l Hikem ve Fütûhat-ı Mekkiye eserlerinden geçen bir takım hususlar ulema tarafından yanlış anlaşılıp işin boyutu tekfirlik suçlamasına kadar gitse de, o yine itibarını yitirmeyip tam aksine Anadolu’da Sadreddin-i Konevi gibi büyük bir halife yetiştirecektir. Onlar suçlaya dursunlar bu arada ismi ahilikle özdeşleşen Ahi Evran gün yüzüne çıkacaktır. Nasıl gün yüzüne çıkmasın ki; bir kere Ahi Evran’ın büyük meşayihlerden Kirmani’nin damadı olması ön plana çıkmasına yetiyor. Zira o, Ahiliğin fütüvvet ya da tasavvufla doğrudan bağlantısı olduğunu akıllara düşüren zattır. İyi ki böyle bir bağlılık varmış, bu sayede Ahilikle hemhal olmuş herhangi bir esnaf gündüz ticaret hayatı, mesai sonrası Tekkede derviş hayatı yaşayabiliyordu. Böylece Ahi ocağı her iki hasletin mayalanmasıyla birlikte esnaf ve sanatkârlar birliğine dönüşecektir.
Malum Ah-i Evran İran’ın Batı Azerbaycan kasabasında 1171 (H.567) yılında dünyaya gelmiştir. O'nun yetişmesinde Fahreddin Razi ve Hace Ahmed Yesevi’nin yetiştirdiği talebelerin çok büyük katkısı olduğu muhakkak. Ayrıca o, Şahabeddin es-Sühreverdi gibi büyük bir âlimin sohbetlerinde bulunma şerefine nail olmuştur. Hatta bir Hac yolculuğunda Evhadüddîn Hamid Kirmâni (Kezmani) ile tanıştığında ise onun terbiyesi dairesi altına girmiştir. Keza yine o, Konya’da Sadreddin-i Konevi’nin babası Mecdüddin İshak’ın daveti üzerine Muhyiddin-i Arabî ve Şeyh Evhadüddîn’le beraber Anadolu’ya geldiğinde burada Şeyhi Kezmani’nin kızı Fatıma Bacı ile evlenecektir. Derken Şeyhi ile birlikte Anadolu’yu karış karış gezip, irşat faaliyetlerinde bulunurlar. Özellikle irşat faaliyetlerini esnaf üzerinde yoğunlaştırıp dünya ve ahiret işlerinde nasıl bir yol izleyecekleri hususunda onları aydınlatmış olacaklardır. Böylece tasavvuf yolunda üstün hizmet ve gayretleriyle göz doldurmuşlardır. Şeyhi vefat ettikten sonra bile irşat faaliyeti durmayacaktır. Bu arada yaklaşan Moğol kasırgasına karşı halkı bilgilendirmeyi de ihmal etmeyecektir. Derken esnafın gönlünü kazanıp şehir ve kasabalarda gönüllü milis kuvvetleri oluşturur bile. Kurduğu teşkilatlar sayesinde aç’a aş, açığ’a bez verme anlayışıyla halkın ön güvenini elde edip, Moğollara karşı kahramanca mücadele edebilecek gönüllü halk milislerinin doğmasına vesile olmuştur. Bu sayede ileri ki günlerde gazi dervişler çok büyük mücadele örneği sergileyeceklerdir. Artık bundan böyle o, asıl adı Nasîrüddîn Mahmut el Hoyi olmakla birlikte, ahiliğin Anadolu'daki kurucu piri Ahi Evran diye anılacaktır. Ayrıca o, ustalığıyla meşhur bir debbağ (derici) olarak ta bilinir. Bu yüzden o, ne kadar anılsa azdır, zira o; esnaf sanatkârlarını cömertlik, ahlak, yardım severlik, misafirperverlik etrafında birleştirip bir sivil toplum örgütü haline getirmeyi başaran bir zattır. Bu yüzden, 32 meslek örgütünün Pir’i olarak kabul görmüştür.
Bir insan meslek sahibi olabilir, ama ahilikle bağlantısı yoksa bir şeylerin eksik olacağı muhakkak. Yani Fütüvvet mensubu olmak, meslek için şart olmasa da Ahilik’te önemli bir haslettir. Zira Ahiler gündüzün esnaf, geceleyin derviş, iç ve dış istilacılara karşı her an kadife eldiven içerisinde birer demir yumruk olmaya hazır milis kuvvetleridir.
İşte böyle bir organizasyonu yürüten Şeyhin siyasi gücünden ve gittikçe çoğalan nüfuzundan korkan yöneticiler elbette ki boş durmayacaklardır, onu sudan bahanelerle şehirden şehre sürgün edip göz hapsinde tutmuşlar. Bu da yetmez ilgili yerlere şikâyet edip Ahi Evran’ın 5 yıl hapiste yatırmışlar. Tabii bu fırsatı ganimet bilen Moğollar Kayseri’yi kuşatma altına alırlar. Nede olsa milis kuvvetlerin lideri hapistedir, niye kuşatmasınlar ki. Nitekim kuşatılan halkın bir kısmı şehit, bir kısmı da esir düşecektir. Hatta esirler arasında Ahi Evran’ın hanımı Fatıma Bacı’da vardır. Bütün bu olumsuzluklara rağmen yine de Ahiler Moğollara karşı yılmaksızın gerilla türü savaş diyebileceğimiz taktikle karşı koyup savaşmaktan geri durmamışlardır.
Ah-i Evran hapiste beş yıl tutuklu kaldıktan sonra Denizli’ye gidecektir. Ancak Sadreddin Konevi’nin isteği üzerine Konya’ya dönüp burada irşatla meşgul olur. Tabii Konya’da ona dar gelecektir. Çünkü elim ve üzücü bir olay yaşanır, yani Şemsi Tebriz’i şehit edilmiştir. İşte bu olayın hemen ardından Kırşehir’e (Gülşehri) yerleşecektir. İyi ki yerleşmiş, biranda ilgi odağı olur. Nasıl ilgi odağı olmasın ki, yediden yetmişe herkesin korkarak kaçıştığı Evran isimli büyükçe bir yılanın kendisine itaat etmesini görenler ister istemez dergâhına yönelip halka oluşturacaklardır. Bu yüzden Ahi şeyhine yılanın kardeşi anlamına gelen Evran denilirken, İslamiyet’e yaptıkları hizmetlerinden dolayı Nâsıruddîn lakabı verilmiştir, ama o hala gönüllerde Ahi Şeyhi, ya da Ahi Evran olarak anılır hep.
Şu bir gerçek Allah dostlarının sevenleri çok olduğu gibi çekemeyenleri de çoktur. Şayet insanların gönlünde taht kurmuşsan o oranda düşmanda kuyu kazmak için kolları sıvayacaktır. Nitekim Moğollar, Ahi Evran’ı sevenlerin çığ gibi büyümesinden endişe duyup, Kırşehir Emir’ine baskı yapıp naçiz bedeninin ortadan kaldırılmasını isteyeceklerdir. Nihayet baskıların ardı arkası kesilmeyince, Ahi Evran; Moğollara karşı başlattığı mücadele sonucu 1262 (H.660) yılında Kırşehir'de şehit edilir.
O şehit olsa da ardından bıraktığı teşkilat daha uzun seneler fonksiyonunu yitirmeyecektir. Nasıl ki Ahiliğin kaynağı Asya’daki aki’lik unutulmadıysa Anadolu’da kurduğu teşkilat yapısı da unutulmamıştır. Zaten her devirde iz bıraktığı anılar tazelenince ahilik insanı kardeş yapmış ve toplumsal aydınlatmayı gerçekleştirmiştir. Şimdi bu kutlu hatıra Osmanlı'ya devr olunacaktır. Nasıl mı? Malum XIII. yüzyılda Ahiler ve Ahi Evran’ın Hanımı Fatıma Bacı’nın yetiştirdiği bacılar Bacıyan-ı Rum adı altında Söğüt civarında Kayı boyundan gelen Ertuğrul Gazi’nin açtığı sancağın etrafında toplanan uç beylerine dâhil olup ilerisi için ümit kaleleri olacaklardır. Derken zaman içerisinde Osman Gazi Ahi şeyhi Şeyh Edebali’nin kızıyla evlenecektir. İşte bu evlilik sayesinde 200 çadırlık beyliğin ahilikle sessizce kaynaşması gerçekleşir. Böylece ahiler; kendisi bir Ahi Şeyhi olan Şeyh Edebali ile Osman Gazi arasında oluşan akrabalık vasıtasıyla Osmanlıyla olan münasebetlerini daha da güçlendirmiş olurlar. Hatta ahiler doğudan hicret edip gelen Türkmenleri de terbiye edip Osmanlının gücüne güç katacaklardır. Hakeza Fatma Bacı’nın alevlediği Bacıyan-ı Rum ve diğer Ahiyan-ı Rum ve Gaziyan-ı Rum örgütlenmesi de Osmanlıya diriliş muştusu kazandıracaktır.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere Ahi teşkilatına girebilmek için ilimle sanatla meşgul olmak gerektiği gibi, birtakım kaide ve kurallara uymak zorunluluğu da vardır. Yani alçak gönüllü, fakirleri seven, beylerin ve zenginlerin kapısına gitmememe gibi bir dizi usullere riayet etmek şarttır. Madem ahilik adını aki’likten almış, o halde usul, erdem ve riayet esas olmalıdır. Zira bazı araştırmacılara göre Divani Lügati't Türk'te geçen ‘akı’ sözcüğü, cömert veya eli açık anlamına geldiğinden bu kavram ahilik kavramına dönüşmüştür. İster adına akı diyelim, ister ahi, fark etmez sonuçta bir Ahi’de olması gereken üç açığın; yani eli açık, sofrası açık, kapısı açık (misafirperver) gerçeğini değiştirmeyecektir. Keza yine bir Ahi’ni üç şeyi de kapalı olmalıdır. Bunlar gözü harama kapalı tutmak, dili lüzumsuz sözlere karşı bağlı kalmak, ayrıca ar, hayâ ve namus uğruna beline sahip olmak gibi edeplerdir. Belli ki Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin; ‘Eline, diline ve beline sahip ol’ düsturu Ahilikte esas alınmış. Nitekim dilin bağlı olmasından kasıt: Fikir isyan etse de sükût lehçesini bildikten sonra söze ne gerek var manasıdır.
Osmanlı kurulduğu dönemde göç olaylarından dolayı karmaşa içerisindeydi. Ahiler tüm bu keşmekeşliye rağmen tasavvufi prensipler çerçevesinde faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Fakat bütün bu faaliyetlerin 'Umran'dan Uygarlığa' dönüştürecek bir erk’e ihtiyaç duyuluyordu. Dönemin meşayih-i kiram, uleması, ümerası ve onlara candan bağlı eli kabza tutmuş gazi alperenler, el ele, gönül gönüle verip halkı kartal yuvasından (Selçuklu coğrafyasından) çıkarıp Söğüt burçlarında ihtiyaç duyulan devlet-i ebed müddet anlayışının mayasını çaldılar. Elbette ki bu maya Osmanlıyı üç kıtada hükümran kılacak mayadan başkası değildir. Bu yüzden Osmanlı’nın kuruluşunda birinci derecede rol tasavvuf erbabına aittir. Nitekim Osman Gazi etrafında toplanan Türkmen Baba ve Evliyaları daha ilk günden itibaren birbirlerine kenetlenip gaza mahiyetine bürünmüş bir devletin kuruluşunu gün yüzüne çıkaracaklardır. Öyle ki Osmanlı kuruluş ruhundan taviz vermeksizin, ulema ve meşayıhın görüşleri dışında adım atmaksızın ilerde üç kıtada medeniyet hamlesi gerçekleştirecek güce kavuşacaktır.
Elbette ki Osmanlı kuruluşunda kendisini yalnız bırakmayan Ahi Evran’ın torunlarına hürmet gösterip sahip çıkmasını bilecektir. Öyle ki ahi ocağının bunca hizmetine karşılık onların tarih sahnesinde mümtaz yerini alacak şekilde faaliyetlerini devam ettirecektir. Zaten bunun bilincinde olan Fatih Sultan Mehmed Ahi teşkilatlarının toplumu aydınlatan ruhu sayesinde tebdili kıyafet eyleyip esnafları denetlediğinde esnaftan biri; efendim ilk siftahı yaptım, diğer alışverişi de yan komşumdan yap demesi padişahı sevindirmiştir. Fatih Sultan Mehmed bu durum karşısında Allah’a şükredip; “Böyle tebaam olduğu sürece inşallah devlet ilelebet payidar kalacak” demekten kendini alamayacaktır. Gerçekten de Ahiler Osmanlı’nın kuruluşunda maya oldukları gibi zaman içerisinde padişahların bir kısmını yanlarına almasını bilip kendilerine Pirlik yapmalarını da sağlamışlardır. Demek ki gerektiğinde padişah bile bu örgütün önderi olabiliyormuş. Tabii böyle olunca Ahilik Osmanlıyı zirveye taşıyacaktır. Düşünsenize Ahiler bir taraftan Osmanlının yükseliş dönemine geçtiği süreçte göçebe topluluklarını yerleşik kılarken, diğer taraftan bayındırlık, sağlık, imar, yardımlaşma, şehir hizmetleri, iş güvenliği gibi faaliyetlerde bulunmuşlardır. Tüm imar faaliyetleri hep Ahilerin kurduğu müesseselerle işletilmiştir. Anlaşılan o ki; ahiler gaza yapmak, bürokratik ve teknik işlerle uğraşmamıştır, bu işler daha çok devlete bırakılmıştır. Derken ahiler eliyle Anadolu ve Osmanlı arasındaki köprü ayağı kurulmuş olur. Fakat Osmanlı kuvvetlenip Anadolu’ya hâkim olduktan sonra artık bu köprü ayağına ihtiyaç duyulmayacaktır. Hatta Ahilerin siyasi faaliyetlerine son verilip yerine esnaf loncaları devreye girecektir. Daha doğrusu bu loncalar ahiliğin bir değişik üs versiyonu olarak adından söz ettirecektir.
Birazda ahiliğin işleyişinden bahsetmekte fayda var. Şöyle ki; Ahilik usta çırak ilişkisine dayalı bir sistem olup, bu ocakta zanaat öğrenmek için ustaya teslim olmak şarttır. 10 yaşından küçük olanlar çıraklık ve kalfalık sürecinde geçip mesleğin inceliklerini öğrenmediği müddetçe, asla peştamal kuşanıp ustalık diplomasına hak kazanamıyordu. Yani ustalık oldubittiye getirilip verilmiyor. Zira Esnaf birliklerin başında işin ehli şeyh, halife veya onun tayin ettiği yardımcısı nakipler bulunuyordu.
Bakın İbn-i Batuta XIV. yüzyıl ortalarında ta Afrika’dan gelip gittiği şehirlerde gördüğü ahiler ve zaviyelerden etkilenince onları seyahatnamesinde şöyle övmüştür: “Ahi; kardeş, Ahilik'te kardeşlik demektir. Bunlar sanat sahibi kimseler olup dünyanın hiçbir yerinde benzerlerine rastlamak mümkün değildir.” İşte görüyorsunuz bu veciz sözlere başka ne eklenebilir ki.
Besbelli ki ahilik dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü bir sivil toplum örgütüdür. Nasıl güçlü olmasın ki, bir kere Ahilik ekolünde eşya bir nesne değil ruhidir. Bir başka ifadeyle mangal misali yüreğin varsa köze ne gerek var denen ocağının adıdır ahilik. İşte böyle yüreğe sahip ahilikten yetişmiş bir kişinin elbette ki kâr beklentisinden uzak anlayışla fakirleri gözetmesi, gerektiğinde yerleşim alanlarının güvenliği için seferber olmasından gayet tabii ne olabilir ki. Şu bir gerçek bu ocakta her bir ahi mensubu Rıza-yı Bariyi kazanmayı gaye edinip zamanı vukuf bilinciyle manevi paye alma sevdasındadır. Hiç kuşkusuz yetişmiş her bir ahi dünya metasının geçici olduğunun farkındadırlar. Bu yüzden bu tüten ocakta manevi sermayeyi tüketmeksizin her geçen günün ömürden bir şeyler götürdüğü şuuru hâkimdir. Sakın ola ki bundan dünya işlerinden uzak kalma anlamı çıkmasın. Zira dünyevi işlerde mal ve kalite kontrolü, fiyat ayarlaması ahilik teşkilatı aracılığıyla yapılıyordu zaten. Bunun yanı sıra kaliteli ve ucuz mal imal etmekte aksi davranan esnaf kurumca cezalandırılıyordu. İşte halk arasında pabucu dama atılmak deyimi ahilik kayıtlarına bu şekilde geçmiştir. Dolayısıyla meslek sahibi olmak ahiliğe girmenin olmazsa olmaz ön şartıdır.
Velhasıl, ahilik hala adından söz ettiren, geleceğe de ışık veren sivil bir organizasyon ocağıdır.

http://www.bayburtpostasi.com.tr/12-yuzyildan-gunumuze-isik-tutan-kultur-makale,3906.html
 
Üst