VESİLE OLMADAN VASIL OLUNMAZ

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
761
Puanları
18
VESİLE OLMADAN VASIL OLUNMAZ
SELİM GÜRBÜZER
Takdir edersiniz ki, Allah dostları Allah’a gidilen yolda sadece vesiledirler. Bunun dışında misyon biçmek başta onlara haksızlık olur elbet. Bakınız Hz. Âdem (a.s) cennet yurdunda yasaklanmış ağacın meyvesini yediğinde kendini bir anda dünyaya inmekte buldu. Ta ki dünya sathında Resul-i i Ekrem (s.a.v)’in ismini vesile edinerekten Allah’tan af diler ancak o zaman tövbesi kabul ediliverir. Elbette ki tevbesi kabul görür, çünkü Yüce Allah (c.c) tüm âlemleri Habib’inin yüzü suyu hürmetine yarattı. Hiç kuşkusuz O’nun isminin geçtiği her mekân ve zaman diliminde iman etmiş hemen herkes payına düşen rahmetten istifade eder de. Nitekim Yüce Allah (c.c) Âdem’i yarattığında “İzzet ve celalime yemin ederim ki, O senin zürriyetinden gelecek en son peygamberdir. Eğer O olmasaydı seni yaratmazdım” diye ferman buyurması bunun en bariz göstergesidir zaten. Yine Yüce Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim’de Habib’inin kıymetini şöyle beyan eder de: "De ki, eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan ve esirgeyendir." (Al-i İmran 31)

İşte yukarıda zikrettiğimiz ayetlerden yola çıkarak dualarımızda Habib’inin şefaatine nail olmak için tevessülde bulunuruz da. Niye derseniz, çünkü O bizim Allah’a vasıl olmamıza vesile olacak baş tacımızdır. Hatta vasıl olmamızda bize vesile olacağımıza inandığımız peygamber varisi hükmünde ilmiyle amil olmuş Rabbani âlimlerde buna dâhildir.

Evet, sakın ola ki vasıl olmak da neymiş deyip es geçmeyelim, Şayet teğet geçersek vesilelere de başvurmaktan imtina ederiz, kendi bildiğimizi okuruz habire. Oysa vesile arayışına koyulmadan vuslata yol alınmayacağı aşikâr. Üstelik vesile arayışı tevessülüde kendi içinde barındıran bir köprü bağdır. Öyle ki bu köprü bağ olmadan, Allah’a vasıl olunmaz da. Malumunuz tevessül şefaatini istemek demektir. Delil mi? Bizatihi Peygamberimiz (s.a.v.)’in şefaatten bahsetmiş olması delil olarak yeter artar da. Şefaatten maksat ise Allah Teâlâ’ya can-ı gönülden münacat edip ümmetin kurtuluşuna vesile olmaktır. İşte bu manada Peygamberimiz (s.a.v) kıyamet günü bilhassa ümmeti için şefaat yetkisini kullanacağını hadis-i şeriflerinde bildiriyor da. Hele ki ümmetinden kurtuluş ümidi kuvvetle muhtemel olan bir ferd ''Ya Resulallah, bana şefaat et'' dediğinde, Allah'ın (c.c) izniyle âlemlere rahmet olarak gönderilen rahmet Peygamberimizin hemen devreye girip şefaat edeceğine inancımız tamdır. Dikkat edin Allah’ın izniyle şefaat dedik, çünkü Allah izin vermediği müddetçe şefaat asla vuku bulmaz. Hakeza Evliyaların tevessül eyleyip vesile olması da öyledir. Ki, tevessül edenin duasının kabül olması tevessül olunanın kerameti olur. Öyle anlaşılıyor ki vesile olmak ister ister tevessül ister himmet etmek yoluyla olsun hiç fark etmez sonuçta tüm bunların kaynağı ve faili hiç şüphesiz Yüce Allah’tır. Besbelli ki ümmetlerin kurtuluşu noktasında Peygamberler ve Evliyalar kaynak değil, sadece vesiledirler. Sanmayın ki Peygamberimiz, Ashab-ı kiram, Büyük evliyalar bu dünyadan göç ettiler diye kaynakta bir anda kesiliverecek. Yok, öyle bir şey, bilakis İmam-ı Gazali Hz.lerinin beyan buyurduğu gibi “ Diriyken tevessül olunan, feyiz alınan zata, öldükten sonra da tevessül edilerek feyiz alınır” (Mişkat) gerçeği her devirde izini iz süren Allah dostları kanalıyla kıyamete dek devam eder de. Hatta kıyamet sonrası da tevessül devam eder dersek maksadımız aşmış sayılmayız Muhammed Hadimi Hz.leri ne buyuruyor: “Peygamberler ve evliya zatlar dünyalarını dar-ı bekaya intikal ettikten sonra da onlar vasıtasıyla Allah Teâlâ’ya yalvararak dua etmeye, tevessül ve istigase etmek denir. Ki, onlar ölünce de mucizeleri ve kerametleri devam eder” (Berika). Zira Allah’ın hazinesi boldur, Öyle ya, peygamberlik kapası kapandı diye tevessül ortadan kalkacak değil ya, bu kez onun izini iz süren evliyalar ne güne duruyor, Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşuna vesile olmak için devreye girip tevessül yolunu devam ettirecekleri muhakkak. Nitekim Mürşid-i Kâmillerin var oluş nedeni insanları Allah'a yönlendirmek içindir. Yani Allah Dostları, taliplilerine Allah-u Teâlâ’ya nasıl kulluk yapılacağını, nasıl teat edileceğini ve nasıl ibadette bulunacaklarını talim ettirerek Allah-u Teâlâ’ya vasıl olmalarına vesile olmak için varlardır.
 

Ekli dosyalar

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
761
Puanları
18
VESİLE OLMADAN VASIL OLUNMAZ -2
SELİM GÜRBÜZER
Hiç kuşkusuz bir şeye vesile olmak sadece tevbeyle sınırlı değil elbet, daha pek çok durumlarda da vesile oldukları malum. Örnek mi? İşte Halife Hz. Ömer (r.a), Yüce Allah’tan yağmur talebinde bulunduğunda Allah Resulünün amcası Hz. Abbas’ı duasına kataraktan vesile edindiğini müşahede ediyoruz. Öte yandan bir bakıyorsun Yezid b. Muaviye’de teberrüken Dahhak bin Esved’i duasına kataraktan vesile edinirken, yine bir bakıyorsun İmam Şafii’de Bağdat’ta bulundukları sırada İmam-ı Azam’ın merkadına doğru yönelerekten teberrüken onu vesile edinmekte. Nitekim bu husus ‘Hüccetül İslam’ adlı eserde şöyle geçmekte: “İmam-ı Azam Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Zor bir durumda kalınca, kabrine gidip iki rekât namaz kılarak Allah Teâlâ’ya yalvarıp dileğime kavuşuyorum.” İşte tüm bu örnekler bize gösteriyor ki bir insan Halife Ömer’de olsa, âlim bir zatta olsa teberrüken vesilelere başvurup Allah’tan niyazda bulunabilir pekâlâ. Siz bakmayın öyle vesilelere başvurmak da neymiş diyenlerin çığırtkanlığına, onlar itiraz ede dursunlar, bakın İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Şafii ismini anaraktan dua ettiğinde oğlu Abdullah’ta itiraz eder etmesine ama aldığı cevap son derece manidardır:
“-Bak oğul! İmam Şafii güneş gibidir, bizim gibi nice yıldızı kuşatır. Onun ismini anaraktan dualarımda vesile edinmeyim de kimi edinim.”
Tabii burada daha da manidar olan hem dua talep eden ismin hem de duaya katılan ismin, yani her iki isminde mezheb imamı olmasıdır. Aman Allah’ım bu ne güzelliktir, düşünsenize ortada ne tevessül edende ne de tevessül olunanda en ufak bir üstünlük kompleksi söz konusu değildir. O âlimse bende âlimim denen hadise ancak kibir abidesi sözde âlim müsveddelerinde olur, ehl-i sünnet âlimlerinin arasında böyle şeyler asla olmaz. Hakeza aynı inceliği, aynı duyarlılığı, aynı hürmeti bir bakıyorsun İmam Ebu’l Hasan Eş Şazeli’nin bizatihi İmamı Gazali Hz.lerini adını anaraktan Rabbul Âlemi’ne münâcâtında da pekâlâ görebiliyoruz. Dolayısıyla hiç kimse durduk yere ahkâm kesip vesile edinmekte neymiş deyip itiraz etmesine gerek yoktur, işte görüyorsunuz vesile edinme erdemliliği iki mezheb imamı arasında görüldüğü gibi iki tasavvufi şahsiyet arasında da yaşanan bir vaka. Kaldı ki farkında olsak da olmasak da dualarımızda “Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine, Sahabe-i kiramın yüzü suyu hürmetine, Enbiya, Evliya ve Şühedanın yüzü suyu hürmetine” diye başlayan ifadelerle dua etmekle aslında bizlerde bir şekilde vesile edinmiş oluyoruz. Besbelli ki vesile edinme hissi yaratılış mayamıza kodlanmış olsa gerek ki dualarımızda ikide bir Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine, Sahabe-i kiramın yüzü suyu hürmetine, Enbiya, Evliya ve Şühedanın yüzü suyu hürmetine demekten kendimizi alamıyoruz. Hele birde başlangıçta gayret bizden Tevfik Allah’tandır azmiyle dualarımıza hürmetine ifadelerle kattığımız Allah katında sevilmişlerin sevilmişi, seçilmişlerin seçilmişi, aynı zamanda naz ve niyaz makamında Salih bir zat ise bak o zaman her an kurtuluşa ve felaha ermemiz imkân dâhilinde diyebiliriz de. Zira Rabbul âlemin bu hususta arayış içerisinde olan kullarını şöyle müjdelemekte: “Ey müminler! Allah’tan korkun ve O’na vesile arayın; O‘nun yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 35)
Mademki, Yüce Allah (c.c) ayet-i celile de "Sizi Allah'a yaklaştıracak vesileler arayın" buyuruyor, o halde bize vesilelere ve sebeblere başvurmak yaraşır. Hiç kuşkusuz ayette ifade edilen vasıta (vesile) ibaresi umuma şamil ifadedir. Her ne kadar bir takım aklı evveller vesilelere başvurmayı kendine zül addedip Fatiha suresinde geçen ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz’ cümlesini kendi kafalarınca hareket etmek manasına yorumlasalar da kazın ayağı hiçte öyle değildir. Oysa Fatiha suresinde geçen ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz’ ifadesi tekil değil çoğul ifadedir. Dikkat ettiyseniz cümlenin sonunda ‘..isterim’ denmiyor, ‘..isteriz’ denmekte. Yani bu ibarede kendi başına buyrukluk ve tek başınalık vurgusu asla söz konusu değildir, tam aksine hep birlikte birbirimizden güç ve destek alaraktan cemaat vurgusu edasıyla Allah’ın ipine sarılıp yardım dilemek söz konusudur. Daha da bundan öte "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve Sadıklarla beraber olun" (Tevbe 119) ayetinin hükmünce vuslata yolcuk söz konusudur.
 

Ekli dosyalar

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
761
Puanları
18
VESİLE OLMADAN VASIL OLUNMAZ -3
SELİM GÜRBÜZER
Peki, iyi hoşta ‘Vuslata hangi sadık dostla vasıl olunur ki’ denildiğinde, elbette ki Allah’a sadık olan dostla vasıl olunur. Unutmayalım ki, sadık dostu dost edinmek ya da Allah’a giden yolda vesile edinmek asla ulûhiyet edinmek ya da tapınmak değildir, bilakis adetullah ve sünnetullahın gereğini yerine getirmektir. Zaten vesileler Allah’a giden yolda sadece basamaktır. Dahası sıçrama tahtasıdır, dolayısıyla bunun dışında özel bir anlam yükleyip ulûhiyet isnad etmek kimin haddine. Bikere adı üzerinde vesile, yani sebeplere yapışmak manasına tevessülü de içine alan bir kavram. Keza elle tutulmayan gözle görülmeyen aşk, şevgi, muhabbet gibi sübjektif öğelerin her biride soyut vesilelerimizdir. Nitekim Şah-ı Hazne (k.s) “Muhabbet sofilerin bineğidir” derken tamda bu hususa dikkat çekmiştir. O halde daha ne duruyoruz, tez elden Hakka giden yolda muhabbet besleyeceğimiz bir bineğimiz olsun ki, sevgi halkasına tutunabilelim. Ki, tutunacağımız halkanın baş imamı bizatihi Allah Resulünün ta kendisidir. Nitekim Allah Resulü (s.a.v) “Beni anneniz, babanız, evladınız ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe gerçek imanın tadına varamazsınız” diye beyan buyurmakla kendisinde tecelli eden ilahi aşk ve ilahi sevgiyle ümmetinin yoğrulmasını dilemekte. Hatta dilemekle kalmayıp tükenmek bilmeyen bu söz konusu deryayı umman ilahi aşk iksiri sırasıyla Ashabına, Tabiine, Tebe-i tabii’ne, Rabbani âlimlere ve tüm Ümmet-i Muhammed’e derece derece pay edilir de. Nasıl pay edilmesin ki, yaradılanı sevmek bir noktada Allah’ı sevmek gibidir. Madem öyle, Yunus’un “Yaradılanı sev, Yaradan’dan ötürü” deyişini düstur edinmemiz gerekir. Öyle ya, kul olarak şahısların kendisiyle ne alıp verebileceğimiz olabilir ki, bizler ancak şahısların kötü fiillerine buğz edebiliriz, bunun dışında asla. Dikkat edin şahsına suizanda bulunmuyoruz, kötü filline buğz ediyoruz, sonuçta hepimiz beşeriz, şahıslar düşer, kalkar da. Malum, bir düşüp kalkmayan Yüce Allah’tır. İşte buradan hareketle bir insanın kalıbına ya da şahsına değil fiilleri itibariyle iyiliğine muhabbet etmek, kötülüğüne de buğz etmek düşer bize. Zaten İslam ahlakı da bunu gerektirir. Kaldı ki aklıselim mümin o dur ki; şahısların kendisiyle değil, hayatını ‘fikir-zikir-şükür’ ekseninde güzelleştiren insanların takip ettikleri yollarıyla hemhal olandır. Salih insanların yollarına ram olalım ki, zikir halkalarına inen rahmetten istifade edebilelim. Bakınız Rasulüllah (s.a.v) bu hususta ne buyuruyor:

“-Yeryüzünde zikir meclislerini seyreden meleklere Allah Teâlâ onların halini sorduktan sonra:

-Sizleri şahit tutarak onların hepsini affettim. Bunun üzerine içlerinden bir melek:

-Ya Rabb! İçlerinden biri var ki onlarla beraber ama bir ihtiyaç için aralarında bulunuyor, onu da mı affettin?

Allah Teâlâ:

-Olsun, onlar öyle bir topluluktur ki onlarla oturan asi olmaz, onu da affettim.” (Buharı, Müslim).

Düşünsenize zikir meclisinde dünyalık beklentisi içerisinde olana bile iyilerin yüzü suyu hürmetine affedilebiliyor. Ne diyelim işte görüyorsunuz zikir halkalarında bulunmak böyle bir şeydir, şimdi gel de onlara gıpta etme, ne mümkün. Zikir halkaların sıradan halkalar olmadığı şundan belli ki Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri o halkada bulunanlar hakkında “En edna bir sofinin mensup olduğu tarikatın Silsileyi Şerife’sine ve kutbu'l aktab kabul ettiği mürşidine muhabbetinden dolayı imanını kurtarabileceğini, günaha girse bile küfre girmeyeceğini” gıptayla dile getirmekten kendini alamamıştır.

Keza Yüce Allah (c.c) birbirini sevenler için bakın Hadisi Kutsi de ne diyor:

“-Benim için birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu mahşer gününde onları kendi rahmet gölgemde gölgelendireceğim.” (Müslim)

Hatta bir gün Resulü Ekrem (s.a.v) bu hadis-i kutsinin mana ve ruhuna uygun ashabına: ‘Kişi sevdiği ile beraberdir’ (Buharı) diye beyan buyurduğunda, merak bu ya orada bulunan Ebu Zer (r.a) dayanamayıp şöyle sual eylemeden duramayacaktır:

-Ya Resulallah! İyi hoşta, bir insan hayırlı bir cemaati sevdiği halde, onlar gibi ya amel etmez ya da güç yetiremiyorsa onun hakkında ne buyurursunuz?

Resulallah (s.a.v) cevaben şöyle der;

-Ya Ebu Zer! Sen sevdiklerinle beraber olacaksın.

Ebu Zer (r.a):

-Ya Resulallah, şüphesiz Allah ve Resulünü çok seviyorum.

Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine en nihayet şöyle kelam eyler:

-Muhakkak ki sen sevdiklerinle berabersin (Buhari).

Tabii şunu unutmayalım ki, burada Allah Resulünün kast ettiği sevgi şeklen telaffuz edilen sevgi değildir, kast edilen ta kalbin derinliklerinde hissedilen sevgidir. Dahası hiç bir dünyevi menfaat beklentisi olmaksızın karşılıksız Allah için sevmek ve sevilmenin adı bir sevgidir bu.

Anlaşılan sevgi asla dünyevi menfaat kabul etmeyen bir iksirdir. Öyle ki, Allah Teâlâ bu manada Peygamberimize:

-Ey Habib’im! Dile ne dilersen dile diye çağrı yaptığında, Efendimiz (s.a.v)’in talebi şu olmuştur:

-Allah’ım sevgini, Seni sevenlerin sevgisine ulaştıracak amellerin sevgisini diliyorum. (Tirmizi)

İşte hakiki sevgi bu nübüvvet kokusu sevgide gizlidir.

Vesselam.
 

Ekli dosyalar

Üst