Vahdeti Vucud / Mustafa İslamoğlu | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Vahdeti Vucud / Mustafa İslamoğlu

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,414
Puanları
113
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
Vahdet-i VÜcûda M.i-oğlunun aklı hiç ermez diyoruz !
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
"Ya Rabbi eşyanın hakikatını bize göster" Amin!
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Kimse kadir olamaz vasfın etmeye
Uzaklardan geldim görüp gitmeye
Bülbüller başladı feryad etmeye
Gecelerde doğar Nuru Muhammed (صلى الله عليه و سلم)

Defterimi alıp okuyup durma
Gizli sırlarımı ayana verme
Alemler gitti de sen burada durma
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Bu aşkın zevkine insan mı kanar
Bir kürsü kurulmuş kandiller yanar
Enbiya, Evliya safları da var
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Zümrütten Yakuttan kasırları var
Selsebil ırmağı suları çağlar
Muhammed Nuruna bu cihan ağlar
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Semayı döndürür şu çark-ı felek
Safların bağlamış kıyamda Melek
Ravzanın üstünde nurdan bir direk
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Şu yalan dünyada sürmedim sefa
Yalan dünya kime eylemiş vefa
Hani Süleyman nerede Mustafa
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Çok nasihat duydum kalmadı bende
Mevla vermeyince kalkar mı perde
Beklerim Mevlam dan hidayet nerde
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Ol dostların gelir Hind den Yemen den
Sana Aşık olan geçer mi Senden
Ravzasına sorun memnun mu benden
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Evvel kalemde yazılmış yazı
Hak’tan Hakikatten ayırma bizi
Semada yerlerde ararım Sizi
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Nazar etmez oldun Türk’e Arab’a
Sana bağlı kalbler döndü haraba
Ol fesad uyandı, fitne Arab’a
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Yağmurlar yağdı da engine akar
Bu aşkın sevdası derunu yakar
Gözler uyku tutmaz şafağa bakar
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Bu yalan dünyada ne vefa gördün
Temiz Tahir idin isyana girdin
Alemi Evrah’ta ne ahid verdin
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Hakk’ın aşıkları erken uyanır
Yürükler cevrine can mı dayanır
Çiçeklerin rengi gece boyanır
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

İsa’nın, Musa’nın bastığı yerler
Enbiya, Evliya orada derler
Salih’in devesini nittiniz çöller
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Dertliyim derdimin çaresi nerde
Pervaneler gezer gittiğim yerde
Bizi bu hallere koyanlar nerde
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Hakikat erbabını seyretmek gerek
Nur’a devran eder İns ile Melek
Bizi bu diyardan göçürür felek
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Ceylanlar yayılır bülbüller öter
Düzülmüş safları olmuşlar kater
Hakikat erbabını seyretmek yeter
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Hiçbir kimse bilmez benim işimi
Bu aşkın yoluna koydum başımı
Dikmesinler benim kabir taşımı
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Hakikatın Nuru bu kalbe vurdu
Mevlam, Mevlam diye kıyama durdu
Ol Nurun ziyası nereye vurdu
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Boran gibi akar gözlerin yaşı
Sorguya başladı musalla taşı
Aşkın sahrasına saldın bu başı
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Dalıp yüzemen Deryada ne aran
Dürr-ile Mercanı ehlinden aran
Ol Hüda yanında ne işe yaran
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Nuh’un zamanından haber verdiler
Nasrani’yi, Yahudi’yi sürdüler
Müslüman askeri bura girdiler
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Kumları savrulur çölleri yanar
Acıdır suları insan mı kanar
Görmeye şayan ne kavimleri var
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Kimi feryad eder kimisi ağlar
Şehidler yaresin Huriler bağlar
Musa’nın Tur’udur karşı ki dağlar
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Şu esen yellerin reyhanına bak
Yıldızlar doğdu mu attı mı şafak
Şu yatan Ümmetin gafletine bak
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Bir virana vardım baykuşlar ötmez
Çöllerin hayali kalbimden gitmez
Şu yanan çöllerde ot bile bitmez
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Yesrip ilinden bu yeller essin
Aşkı Muhammed’e yananlar gelsin
Toplayın tabipler derdimi bilsin
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Bu Ravza’da vardır nurdan bir direk
Etrafında durur hesapsız Melek
Semayı devreder bu çark-ı felek
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Dertliyim derdimin çaresi yoktur
Yaradan Hüdam’da şifası çoktur
Mevla’mdan başka sahibim yoktur
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Beni bu diyarlardan alıp atsınlar
Köle diye pazarlarda satsınlar
Beni Ravza’sına bekçi yapsınlar
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Bezirganım ben de yükümü sararım
Tecelli eyleyen nuru ararım
Dağlar mecnunuyum neye yararım
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Gece gündüz durmaz feryad ederim
Ümmetim demezsen nere giderim
Ol ulu Mevla dan hicap ederim
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Hakikat erbabını seyretmek gerek
Nurun çevresinde devranda Melek
Ne bir Melek kalır ne de şu felek
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Çok ahidler verdim Adem olmaya
Aktı gözyaşlarım döndü deryaya
İlticalar ettim ulu Mevla’ya
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Niçin hizmet ettin sen bu güllere
Selamımı verdim esen yellere
Benden selam salın ulu Servere
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Dertliler derdine bir çare arar
Ne amel işledin ol Hakk’a yarar
Ol Mahşer gününde ne sorgular var
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Gafil durma gönül Mevla’ya yalvar
Mevt’in acısından bu cihan ağlar
Muhammed Nurunu gördün mü dağlar
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Duymadın mı gönül Mahşer var derler
Dürülüp semalar atılır yerler
Okunup defterler hesap verirler
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Sür’lar vurulunca dirilir ruhlar
Karışır deryalar atılır dağlar
Herkes kabrinin başında ağlar
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Dağlar aciz kaldı benim sesimden
Hakikat verilmiş son nefesimden
Yakında ayrılır Ruh kafesimden
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Düşmüşüm çöllere pek yakın Tur’a
Ciğer püryan olmuş sızlıyor yara
Ol Mevla’nın Nuru doğmuştur bura
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Kumlara boyanmış şehidler kanı
Veren alır imiş bu tatlı canı
Nelerden kurtarır Mevla insanı
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Muhammed Nurunu gördün mü dağlar
Vadiler sahralar ah çeker ağlar
Şehidler yaresin Huriler bağlar
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Muhammed adın mağrıp maşrıg anardı
Aç gelen kervanlar bunda kanardı
Eskiden bu çöller böyle yanardı
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Ötme bülbül ötme güle mi yandın
Yoksa aşık mısın erken uyandın
Hakikat bağının gülleri açmış
Yoksa ki onlardan reyhan mı aldın
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Ötme bülbül ötme gülün dalından
Herkes ne anlasın senin halinden
Belki hayırlıdır gece gündüzden
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Ötme bülbül ötme yolumdan kalmam
Cihanı verseler istemem almam
Sen benim derdimin çaresi olan
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Ötme Bülbül ötme kalbimde yare
Sen de arar mısın derdine çare
Tabipler gelse de azıyor yare
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Feryad eyle bülbül vazgeçme gülden
Aşık olmayanlar ne anlar gülden
Aşıkım Muhammed vazgeçmem Senden
Gecelerde doğar Nuru Muhammed

Ladikli Ahmed Ağa

Allahümme salli ve sellim ve barik ala seyyidina Muhammedinil fâtihı limâ uğlika vel hatimi li mâ sebeka ven nâsırıl hakkı bil hakkı vel hâdi ila sırâtıkel müstekıymi sallellahü aleyhi ve ala âlihi ve ashâbihi hakka kadrihî ve mikdârihil aziym
 

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
9,800
Puanları
113
Said-i Nursî'nin Vahdet-i Vücud'a Bakışı
Vahdet-i Vücud, düşünen ve inanan insanların kafalarını eskiden beri meşgul etmiştir. Neden meşgul etmiştir. Çünkü insan zihni, subje-obje ikilisinden zahir-zamir çatışmasından kurtulup birliğe ve huzura kavuşmak istemiştir. Vahdet-i Vücud ve panteizmin esas meşgul olduğu mesele, Allah'ın âleme, varlıklara ve maddeye nasıl tesir ettiği meselesidir. Dolayısı ile madde ve ruh münasebeti gibi madde-suret, Allah'ın maddeye nasıl suret verdiği meselesinin de cevabını aramaktadır.


Zaten Batı düşüncesinde panteizmin çıkışı da böyle bir ikilikten hareket ediyordu. Mesela 1600 yılında Roma meydanında üçlü tanrı anlayışına karşı çıktığı için diri diri yakılan Jordano Bruno, "Tanrı sonsuz olur, âlem de sonsuz olur. İki ayrı sonsuz olamayacağına göre bu ikisi birdir." gibi bir son çıkartıp Tanrı ile âlemi özdeş kılıyordu. Spinoza, bu fikri daha da sistemleştirdi. Fakat Tanrı'nın kendi koyduğu zarurete tâbi olduğunu söyleyerek hür iradeyi ortadan kaldırdı. Vahdet-i Vücud terimi (varlığın birliği) manasına kullanılan hem dinî, hem felsefî bir tabirdir. Burada da Allah ve âlemin münasebeti esas alınmıştır. Allah; tek, müstakil, ebedî bir varlıktır. Âlem ise onun sıfatlarının tecellisinden meydana gelen, geçici ve gölge varlıktır. Birisi sonsuz varlık olan Allah, diğeri sonlu olan kâinat. Sonlu dediğimiz şeyler zamanı mekân (yer kaplama), hareket, illet (neden) ve çeşitli varlıklar, yani tabiattır. Sonsuz varlıkta ezelilik, mutlak sebep, mutlak öz (zat) ve mutlak varlık yani Allah'tır. Panteizme göre tanrısız tabiat ve tabiatsız tanrı olamaz. Bu iki varlık,birbirinden bağımsız olmayıp iki şekilde belirlenmiş olan tek bir varlıktan ibarettir. İşte panteizmin bu görüşü, ifrata götürülünce maddeyi de tek tanrı olarak görmeye gidiyor. Böylece eşya sevgisi, çokluk ve nedenlere bağlılık, kâinatın vahdetini madde âleminde ve tabiatta görmeye yol açıyor. Elbette tabiatı, eşyayı, âlemdeki varlıkları geçici kabul edilse de devre dışı bırakmanın isabeti yoktur. Fakat tabiat ve ondaki varlıkları kurtarmak için tanrıyı tabiata indirgemenin de hiçbir isabeti yoktur. Bundan dolayı genel olarak panteizmin, Tanrının şahsiyetini, istiklalini, iradesini ve insanın hür iradesini ortadan kaldırdığı hususunda kanaat vardır. Hatta Fransız filozofu Emilie Boutroux (öl.1921) Spinoza için "Hür iradenin katili" tabirini kullanır. Türk filozofu İsmail Fennî (öl.1946) ise, "Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabî'" adlı eserin de panteizm ile Vahdet-i Vücud'u karşılaştırarak on iki ayrı noktada Vahdet-i Vücud'un farklı ve üstün olduğunu söyler. Bunların en mühimlerinden birisi, Vahdet-i Vücud anlayışının Allah'ın müstakil şahsiyetine sahip, tabiattan ayrı olarak görmesidir. Diğeri ise Vahdet-i Vücud anlayışının dinî-tasavvufî bir mezhep (gidilecek yol) olması ve ahiret inancına sahip olmasıdır. Panteizm de bu esaslar yoktur. Vahdet-i Vücud, varlığın birliğini esas aldığına göre çözümü Allah'ın zatında görmektir. Biz bunlara girmeyeceğiz. Dolayısı ile Vahdet-i Vücud hakkında Üstad Said Nursi ne düşünmektedir? Bunu tespite çalışacağız. Öncelikle Said Nursî, Vahdet-i Vücud'u, her şeyde Allah'a daimi huzur arayan bir tasavvuf tarikî, tarikatın en mühim meşrebi "bir meşrep ve bir hal, bir nakıs mertebe olarak görüyor. Fakat bu meşrep "zevkli, neşeli" dir. Vahdet-i Vücudçular seyr-ü sülûkta o mertebeye girdikleri vakit, çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar. İşte burada Vahdet-i Vücud en ileri, Vahdet-i Şuhûd en ileri mertebedir kavgası başlıyor. Said Nursî burada "Vahdet-i Şuhûdçu"ların tarafını tutuyor. Ve diyor ki "Ulaştıkları mertebeyi en münteha mertebe zannederler. (Mektubât, 83) Çünkü: Meselâ İmam-ı Rabbanî, Muhyiddin-i Arabî için "Kendi mertebelerini en son mertebe zannetmişlerdir" diyordu. Burada Said Nursî çok önemli bir noktaya parmak basıyor; o da "Bu meşrep sahibinin" yani Vahdet-i Vücud yolunda ilerleyen mutasavvıfların "Maddiyattan ve vesaitten (araçlardan) tecerrüt etmiş (sıyrılmış) olmasını şart koşuyor. Burada çok mühim bir tabir daha kullanıyor .O kişi esbap perdesini yırtarak (sebepler perdesinin ötesine geçmiş) bir ruh olmalıdır. "Eğer öyle ise o zaman iştiğrakkârane bir şuhûda mazhar (kendinden geçercesine bir şahitliğe ermiş) olan kimse, Vahdet-i Vücud'dan değil, belki Vahdet-i Şuhûd'dan neş'et eden (doğan) ilmi değil hâli bir Vahdet-i Vücud, onun için bir kemal, bir makam temin edebilir." Bu makama ulaşan bir salik, Said Nursî'ye göre "Allah hesabına kâinatı inkâr etmek derecesine gidebilir. (Mektubât, 83) Said Nursî burada, Allah-âlem münasebeti açısından âlemi yahut evreni "Simasında binbir ismin şûalarından tecelli eden ism-i Rahmanın göründüğü" bir yer olarak tasavvur ediyor. Bunun gibi yer yüzünü de "Simasında Rubûbiyet-i Mutlaka-i İlâhiye'nin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahmanın gösterildiği" yer olarak niteliyor. Peki öyleyse insan nedir ve nerededir? Said Nursî'ye göre insan bir aynadır; "Suret-i Rahman'ı aksettiren bir aynadır." İnsan, zat-ı Vacib'ül Vücud'a delâletleri kat'i, vazıh ve zahir olan bir mazhar (zuhur yeri)'dir. Bu ayna güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir aynadır." Onun için "o âyine (ayna) güneştir." denilmiştir. Bu da "insan da suret-i rahman var" denilmesine yol açmıştır. (sözler 14) Said Nursî burada bir ayırım daha yapıyor: Vahdet-i Vücud ehlinin "mutedil-ılımlı" ve müfrit, (aşırı) kısmı. İşte bu mutedil Vahdet-i Vücud ehli "La mevcuda illa hû" (ondan başka mevcut yoktur.) der ve bununla üstad Allah-insan münasebetine ayna misal-i kemal ile aynı nokta da işaret edeceğini söylüyor. İnsan, Allah'ın isimlerinin tecelli yeri, yani mazharıdır. Ama Allah'ın isimleri itibari midir, hakiki midir? Dolayısıyla dış dünyada mevcut olan varlıklar, gerçek midir, hayalî midir, gölge varlıklar mıdır? Bu mesele de ta "Eflatun" öncesinden beri Yunan'da ve bilhassa İslâm dünyasında tartışılagelmiştir. Vahdet-i Vücud ehli eşyayı, varlıkları "hayal derecesine indirir." Hakikatte eşya, birer hayal midir? İşte burada da Said Nursî, tavrını Vahdet-i Vücudcuların bu görüşü aleyhlerine kullanıyor. Diyor ki: "Cenab-ı hakkın Vacib'ül vücud ve mevcut ve vahid ve ehad isimlerinin hakiki cilveleri ve daireleri var. Belki âyineleri, daireleri hakiki olmazsa, hayal-î ademî dahi olsa, onlara zarar etmez. Belki vücud-u hakikinin âyinelerinde vücud rengi olmazsa, daha ziyade safî ve parlak olur. Fakat Rahman, Rezzak, Kahhar, Cabbar, ve Halîk isimleri gibi isimleri ise, tecellileri olmuyor, itibarî oluyor. Halbuki o esmalar (isimler), mevcud ismi gibi hakikattırlar, gölge olamazlar, aslîdirler, tebai olamazlar. (Mektubât 84) Bu sözlerden anlaşıldığına göre Allah'ın isimleri onların mazharı olan ayna, hakikî olamasa bile hakikîdir, isimler mevcut ismi gibi hakikattir, gölge değildir, aslîdir, aslî ve hakiki varlığa tabi olan ikinci dereceden olan şeyler (tebai) değildir. Varlıkların gölge ve hayalî olarak görülmesi nereden neşet etmektedir? Üstad bu soruya şöyle cevap veriyor: Bu meşrep "Vacib'ül Vücud'un vücuduna (varlığına) hasr-ı nazar edip (nazarını Allah'ta yoğunlaştırıp), sair mevcudatı (diğer varlıkları) O (Vücud-u Vacibe) nispeten o kadar zaif (zayıf) ve gölge görür ki, vücud (varlık) ismine layık olmadığına hükmedip hayal perdesine sarıp , onları madum (yok) saymak, tasavvur etmek, yalnız Cilve-i Esma-i İlâhiye'ye hayalî bir âyine vaziyeti vermek kadar ileri gider. (Mektubât 448) Demek ki Üstad, Vahdet-i Vücud ehlinin Allah sevgisini, Onun varlığı üzerine yoğunlaşması neticesinde Allah'ın yarattıklarını hayal ve gölge saymasına karşı çıkmaktadır. Bu onun realist bir bakış açısına sahip olduğunu da gösterir. Vahdet-i Vücud'a, "Terk-i mâsivâ sırrıyla mümkünâttan alâkasını kesen", "daire-i esbaptan" geçen "ehass-ı havas," (aydınların en hası), "İstiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrep," olarak bakan Said Nursî, onu aslında maddecilerin ve tabiat perestlerin mesleğine en uzak meşrep olarakta görür. (Mektubât 449) Çünkü maddecilerin, kâinat hesabına Allah'ı inkâr etmelerine karşı, Vahdet-i Vücud ehli Allah'ın varlığına iman kuvvetiyle o kadar ehemmiyet veriyor ki bu da mevcudatı inkâra kadar varabiliyor. Said Nursî'nin kullandığı önemli tabirlerden birisi "Daire-i esbâbı yırtmak" (sebepler dünyasını aşmak). Sebeplere bağlanıp kalmaktan kurtulan ve dünya da olup bitenleri umursamamak, hadiselerin en gerisindeki en büyük sebebe ulaşabilen kimseler âlemde vahdete ulaşabilen kimselerdir. Bunlar Vahdet-i Vücud'tan bahsedebilirler. Ya "esbâbı" yırtamayanlar bahsederlerse ne olur? Said Nursî'nin cevabı gayet açıktır. "Daire-i esbâbı yırtıp çıkamayan ve tesirinden kurtulamayan bir "ruh" vahdet-i vücud'tan dem vursa, haddini tecavüz etmiş olur. (Mesnevi Nuriye 256) Said Nursî, Vahdet-i Vücud ile panteizmi veya maddeciliği Vahdet-i Vücud'tan ayırmaya özen gösteriyor; her ne kadar bazen ikisi için de ayrı tâbiri kullansa da: "daire-i esbâbı yırtanlar"la, yırtamayanlar; maddeye ve tabiata tapanlarla, tapmayanlar; Allah muhabbeti ile masivadan kurtulmak için masivayı "idam edenler"le, tabiatı tapınma mevzuu yapanlar.
Bu ince noktayı birbirinden ayıramayanlar, büyük karışıklığa (iltibasa) sebebiyet vermekteler. Üstad bundan dolayı iltibasa da dikkat çekmektedir:eek:na göre "Vahdet-i Vücud medâr-ı iltibas olmuş," "ehl-i hakîkatın medâr-ı ihtilafı olmuş bir acîb meslektir." (Mektubât 493). Bu karışıklıktan dolayı Said Nursî, bazı ikâzlarda bulunma ihtiyacını duyuyor. Bu ikâzları şöyle toparlayabiliriz: 1. Bu meşrebi, esbâb içinde boğulanların ve dünyaya âşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir surette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyeden onları uzaklaştırmaktır. 2. Bu "Vahdet-i Vücud meselesini şimdiki insanlara telkin etmek, ciddi zarar verir: a- "Hakaîk-i ulvîye, ehl-i gaflet ve esbâb içine dalan avamlara girerse, tabiat telâkkî edilir." b-Avama girer ise hususen maddeci fikirleriyle dopdolu kafalara girdikçe, kâinat ve maddiyat hesabına ulûhiyeti inkâr yoluna gider. (Lem'alar 272). c-Mâsivâyı inkâr ile ikiliği ortadan kaldırıyor.(ref ediyor); her bir şeyin müstakil varlığını görmemek için tâlimât fikrinin istilâsıyla, "Gururun ve enâniyetin (benliğin) nefs-i emmâreyi şişirmesiyle öyle şımartır ki; o nefis, ele avuca sığmaz hale gelir." d-Allah'ın varlığının zarûretine (mukaddes ve münezzeh oluşuna) müvafık düşmeyen tasavvurlara sebebiyet verir, ve bâtıl telkinlere yol açar (medâr olur). (Lem'alar-273) 3. Vahdet-i vücud mesleğini sistemleştiren Muhyiddin-i Arabî etrafında sekiz asırdan beri münakaşalar yapılır: kimileri ona "şeyh-i ekber" (en büyük şeyh) derken kimileri de "şeyh-i ekfer" (en kafir şeyh) der. İşte bu meselede Said Nursi, farklı bir tavır ortaya koyuyor: Onun nazarında Muhyiddin-i Arabî hâdî ve makbûldür. Fakat her kitabında muhdî (hidayet gösteren) ve mürşid olamıyor. Niçin her zaman mürşid olamıyor. Çünkü o, çoğu zaman ölçüsüz gidiyor; dolayısı ile "ehl-i sünnet" kurallarına muhalefet ediyor. Üstada göre, onun bazı sözleri, zahirde delalet (sapıklık) ifade ediyor; fakat kendisi delaletten müberrâdır. (sapıklıktan uzaktır). Said Nursi son ihtarını Muhyiddin-i Arabî üzerine yapıyor. 4- "Evet, bu zamanda Muhyiddin-i Arabî'nin kitaplarını, hususen Vahdet-i Vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır." (Lem'alar 274) Peki vahdet-i vücud, Hulâfa-i Raşidin'in ve sahabelerin mesleklerinden (gittikleri yoldan) daha mı yüksektir? Onlarda "Vahdet-i Vücud meşrebi (yaşanan tasavvufî hâl) sarih olarak görülmemiş. Daha sonra gelenler, daha ileri mi gitmişler, "bir cadde-i kübrâ mı bulmuşlar?" Üstadın cevabı şöyledir: "O meşreb ehl-i sahvın meşrebi değil, hem en yüksek değil! Ehl-i sahv olan sahabe ve sıddîkîn ve veresenin meşrepleri, vahdet-i vücud meşrebinden daha yüksek, daha selâmetli, daha makbûldür.(Mektubât 493) Burada özellikle bir noktaya dikkâtleri çekmek istiyoruz. Said Nursi, Muhyiddin-i Arabî'nin bazı sözlerinin dalâlet (sapıklık) ifade ettiğini söylüyor: ama, kendisinin de dalaletten beri (müberrâ) olduğunu ifade ediyor, ama kendisi dinden çıkmıyor. Bu nasıl olur? Halbuki biz olsak hemen tekfir eder, o kişiyi cehenneme göndeririz. Üstad Muhyiddin-i Arabî'yi küfürle itham etmiyor; böyle bir tercih yapmıyor. Bunun sebebini de çok hoş görülü bir tarzda ifade ediyor: "Bazen kelâm küfür görünür; fakat sahibi kafir olmaz."(Lem'alar 274) Bence Said Nursi'nin en önemli mesajı, bu müsamahadır. Müslümanlar birbirlerini tekfir ederek şimdiye kadar çok zarar gördüler; ama hiçbir fayda elde etmediler. Görülüyor ki Said Nursî Vahdet-i Vücud anlayışının felsefî ve fikrî temelinde; sebeplere saplanıp tabiatı ilâhlaştırmaya, Allah'ı inkâra varan maddeleri felsefeye açıkça ve şiddetle muhalefet ediyor, vahdet-i vücudu bu materyalist noktaya çekmek isteyenlere karşı çıkıyor.
Buna karşılık vahdet-i vücudu, fart-ı muhabbet-i ilâhiye (aşırı Allah sevgisiyle) Yahut mâsivâdan (Allah'tan gayrı her şeyden veya sebeplerden) kurtulma ve Allah yolunda birliğe (vahdete) ve huzura ulaşma yolu olarak kabul edenlere muhalefet etmiyor. Onların mâsivâyı hayâl saymalarını tasvip etmiyor; Allah'ın yarattığı varlıklar âlemini ve ondaki binbir çeşit varlığın hayâl sayılmasına gönlü razı olmuyor; çünkü onlar Allah'ın azametinin ve kudretinin ayetleri (delilleri) dir. Bunun yanında Vahdet-i Vücudu bir seyr-i suluk meşrebi olarak yaşayabilenlere alkış tutuyor. Ama yine de bu mesleği okumuşlara yahut ateistlere anlatmanın doğuracağı zararlara işaret edip ihtarda bulunmayı bir vazife biliyor. Dolayısıyla Muhyiddin-i Arabî'yi tekfirden ve gelişi güzel şunu bunu küfürle itham etmekten, bazı sözler küfür ifade etse bile uzak durulması hususunda ikaz ediyor. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, kendisi vahdet-i vücut yolunu benimsemese bile, -çünkü sahabenin yolunu daha üstün görüyor- en güzel hoşgörü örneğini ve mesajını veriyor. Makale Yazarı:
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay
 

Ahter

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
1 Eki 2009
Mesajlar
5,252
Puanları
0
Vahdeti vucut; Terk-i mâsivâ sırrıyla mümkünâttan alâkasını kesen", "daire-i esbaptan" geçen "ehass-ı havas," "İstiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrep,"


Daire-i esbâbı yırtmak" (sebepler dünyasını aşmak). Sebeplere bağlanıp kalmaktan kurtulan ve dünya da olup bitenleri umursamamak, hadiselerin en gerisindeki en büyük sebebe ulaşabilen kimseler âlemde vahdete ulaşabilen kimselerdir. Bunlar Vahdet-i Vücud'tan bahsedebilirler. "Daire-i esbâbı yırtıp çıkamayan ve tesirinden kurtulamayan bir "ruh" vahdet-i vücud'tan dem vursa, haddini tecavüz etmiş olur. (Mesnevi Nuriye 256)


Bu meşrebi, esbâb içinde boğulanların ve dünyaya âşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir surette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyeden onları uzaklaştırmaktır.

"Evet, bu zamanda Muhyiddin-i Arabî'nin kitaplarını, hususen Vahdet-i Vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır." (Lem'alar 274)
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Bir lise talebesi bile vahdeti vücut üzerinden kitaplardan okuduğu basit nazari bilgiler ile Muhyiddin Arabi hazretlerini eleştirebiliyor. Oysa bu eleştirenlerin çoğu hazretin tırnağı dahi etmez. Bunu es geçmeyin. Hazreti eleştirdi diye birini onun gölgesi dahi olabilir sanmayın. O şeyhül ekberdir
 

Ahter

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
1 Eki 2009
Mesajlar
5,252
Puanları
0
Üstad Bediüzzaman İbnu Arabi için ,'' Muhyiddin-i Arabî hâdî ve makbûldür.'' diyor..Niçin onun kitablarının okunmasının zararlı olduğununda gerekçelerini açıklıyor..Bir çok islam alimide aynı şeyi belirtiyor..Zamanın maddiyatı, esbabı içinde boğulan insanlara Şeyhul Ekberin vahdeti vucut bahislerinden dem vurmak , zararlıdır..Şeyhin kullandığı istilahları bilmeyen kimselerin ondan bahis açması bile hatadır..kaş yapayım derken göz çıkar...
Lise talebesinin tenkidiyle bu hakikatleri aynı çuval içinde değerlendirmek sadece meşreb taasubuyla değerlendirilir ve hiç bir kıymeti harbiyeside yoktur..İman hakikatlerinin buharlaştığı bu asırda ehli sünnetin dusturlarını öğrenmekten daha acil hiç bir şey yoktur..
 

abdullah birisi

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
12 Mar 2013
Mesajlar
10,283
Puanları
83
Farz ibadetlerin ifası, sen erteleyip durmayasın diye, belli vakitlerle sınırlandırılmış,
Senin irade payın olsun diye de, genişçe bir zamana yayılmıştır....

İbnül Arabi hz.leri..
 

abdullah birisi

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
12 Mar 2013
Mesajlar
10,283
Puanları
83
Düz yolda düşüp, kafasını gözünü yarmış birinin, tehlikeli vadilerden geçip, Hakka ulaşmış büyüklerin, yollarından konuşması, henüz okumayı becerememiş ilkokul öğrencisinin, üniversiteyi bitirip mesleğinde prof. olmuş birinin yanında ahkamlı konuşmasına benzer....
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Şunu da gözden kaçırıyoruz. Bugün Avrupa ve Amerika daha çok mevlana ile muhyiddin arabi hazretleri ile islam ile buluşmaktadır.

Ahter kardeşi incitmek niyeti ile yazmadık. Muhakkak bediüzzaman hazretleri büyük velilerden... Yazımız anlaşıldığı gibidir yoksa belli şahısları itham etmiyor
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,414
Puanları
113
Düz yolda düşüp, kafasını gözünü yarmış birinin, tehlikeli vadilerden geçip, Hakka ulaşmış büyüklerin, yollarından konuşması, henüz okumayı becerememiş ilkokul öğrencisinin, üniversiteyi bitirip mesleğinde prof. olmuş birinin yanında ahkamlı konuçmasına benzer....
el insaf diyorum başka da bir şey demiyorum...
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
Henüz daha imanın şartlarının kaç olduğunda da takılmış kalmış olan bir adam Vahdet-i Vücud'dan ne anlar ya !
Hiç kediler Buffalo avlayabilir mi?
 

nefahtü

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
21 Haz 2013
Mesajlar
5,117
Puanları
0
yanlış adamları okutmak ve yaymakta o adam kadar sizi de mesul tutar.
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,414
Puanları
113
yanlış adamları okutmak ve yaymakta o adam kadar sizi de mesul tutar.
Yanlış algısına göre değişir..
İlim erbabına saygı savunması yapıyoruz
Etimoloji bilgini İslamoğlu istediğiniz kadar itiraz edin !
Kaderi inkar ettiğini iddia etmek asılsızdır.İman kitabını okursan şahid olursun bacım..
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83

Yanlış algısına göre değişir..
İlim erbabına saygı savunması yapıyoruz
Etimoloji bilgini İslamoğlu istediğiniz kadar itiraz edin !
Kaderi inkar ettiğini iddia etmek asılsızdır.İman kitabını okursan şahid olursun bacım..
İslâm Tarihindeik bütün devirleri inceleyin, M.İ-oğluna yapılan REDDİYELER kadar reddiye başka hiç kimseye yapılmamıştır! Bu hakikati görmemek için başını kuma gömenlerin onu savunması örümcek ağına benziyor!
 

DostunDostu

Süper Moderatör
Yönetici
İhvan Üyesi
Katılım
30 Eyl 2013
Mesajlar
6,181
Puanları
83
Vahdet-i Vücuda kendi zaviyenizden (şeriat mertebesinden) baktığınız zaman anlıyamazsınız. İsimlere ve şahıslara takıldığınız zaman zaten baştan bir zaviye koymuşsunuz demektir. Vahdet-i Vücut, en üst perdenin zaviyesidir. Mevlana burada prizma örneğini veriyor. Diyor ki: Prizmanın bir tarafına vuran ışık birdir. Öbür taraftan 7 renge ayrışmış olarak çıkar. Mevlana'nın bu temsili çok isabetlidir. Zira biz ''benlik'' kazanmakla prizmanın bu tarafına düşmüşüzdür. Bu tarafta bu ''benlik'' o renklerden birine ram olmak durumundadır. Ayrışan kısımda şeriat vardır; saf vardır; hak, batıl, küfür, iman vardır; Firavun, Musa, Nemrut, İbrahim vardır. Bütün bunlar ayrıştırıcı olan prizmanın üzerinden yürür. Kur'an prizmadır. Kur'an ayrıştırandır. Kur'an'da hem şeriat vardır hem hakikat vardır. Lakin prizmanın öbür tarafına geçtiğiniz zaman -ki orası hakikat alemdir- her şey bir olur. Orada Firavun'da birdir Musa'da. Küfürde birdir imanda. Zira hepisi oradaki tek rengin, ana nurun içinde bir bütündür. Gel de bunu şeriatle izah et. Edemezsin. Edersin de edemezsin. Zira prizmanın içinde hem o tek renk vardır hemde ayrışan yedi renk vardır. Zahir ve batın vardır. Ol kitaba nereden bakarsan onu görürsün. Onun için Vahdet-i Vücudu lütfen bu tarafın zaviyesiyle yorumlamaya kalkmayın. Yargılamayın da.

Şimdi gelelim ''... perdenin arkasında Muhammed vardı, kendisin gördü'' sözüne. Arkadaşlar. Muhammedin şahsına ve ismine takılmayın. Muhammed'in ismi, eti ve kemiği bu tarafın malıdır. Zaman ve mekanın nokta atışına düşen tecellisidir Muhammedin ismi, eti ve kemiği.. Orada ''kendisini gördü'' ibaresi; et ve kemikten ve isimden olan Muhammed değildir. Farzı muhal: Şerefyab olupta o makama @fakiri çıksa; o perdeyi kaldırsa; fakiri orada Muhammedi değil fakiriyi görecektir. Yunus'un ''dağ taş aradım kendimde buldum'' dediği şey başka bir şey değildir. Aynı manaları başka kelimelerle dile getirmiş Yunus. Sadece Yunus mu? Beyazit-i Bistami'nin ''Allah benim cübbemin altındadır'' demesi; Hallaç'ın ''enel Hak'' demesi o perdenin arkasında görülen şeydir işte.

Neyse amaan ben ne yazıyorum ki, bütün bunları kelimelerle izah edemeyiz. Yaşanması lazım. Öyle uyanık, üçkağıtçı, menfaatçi, şehvetçi, kibirli, içten pazarlıklı bir BENLİK'le Hak'kı kendinde bulmanın ne olduğunu idrak edememek normaldir çünkü elinde kıyas yok. Görmemişsin. Bu enaniyetin genele mahsus istisnasız bir vakia olduğuna inanmışsın. Bu enaniyetin çıkılmaz, aşılmaz bir gerçek olduğuna iman etmişsin sen. Anlaşılamaması da zatne buradan geliyor.

Edit: Bu yola kendini bulmak için çıkmazsın. Lakin sonunda kendini bulursun. Kocaman bir daireyi dolanırsın, susuz çöllerde düz gittiğini sanır sonra başladığın noktada ki ayak izlerine rast gelirsin. Siz hiç elinizde tuttuğunuz anahtarı saatlerce aradınız mı? Unutturan kim, aratan kim? Allah aşkına bizimle bu oyunu(!) oynayan kim?
 

spesifik

آزادی قید و بند
Yönetici
Süper Moderatör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
24,414
Puanları
113
İslâm Tarihindeik bütün devirleri inceleyin, M.İ-oğluna yapılan REDDİYELER kadar reddiye başka hiç kimseye yapılmamıştır! Bu hakikati görmemek için başını kuma gömenlerin onu savunması örümcek ağına benziyor!
Reddiyeler beni ilgilendirmiyor .. Ben doğru bulduğum görüşü almakla mesulüm ve yaymakla
Bizzat satırları çize çize okudum .. Ki söylemekten usandım adam oy kullanmaya cevaz veriyor
Bazı fikirlerini muteber görüyorum o kadar ... Hakikati kimin görmediği mizanda belli olur inş..
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
“Cümle âlem zat imiş

Deryayı hikmet imiş"
 
Üst