*.Üstadın (RA) Eğirdir (Isparta) Talebeleri .* | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

*.Üstadın (RA) Eğirdir (Isparta) Talebeleri .*

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
Üstadın (RA) Eğirdir (Isparta) Talebeleri

Muhterem kardeşlerim,

Üstad (RA) Hazretlerinin Isparta - Eğirdir ilçesinden birçok talebeleri olduğunu duymaktaydık. Amacımız bu talebelerini tanımak ve ileriki zamanlarda küçük boy kitapçık haline getirmektir.

Isparta-Eğirdir (ve çevresi) talebeleri hakkında bilgi ve belgeleri veya duyumları olan kardeşlerimizden bu konuda yardımlar istirham ediyoruz...



İBRAHİM HUBAN


Eğirdir ilçesinin sahillerindeki Nis adasında l923'de doğdu.

Tehlikeli göl yolculuğu

Nisli İbrahim Huban'ın babası Veli Huban l890-l966' larda yaşamış bir zat. Babasıyla birlikte muhtelif tarihlerde Üstad Bediüzzaman'ı kendi kayıklarıyla üç defa Nis adasından Barla'ya götürmüşler. Yalnız bir seferinde yağmurlu bir havada batma tehlikesi geçirdiklerini anlattı. Kayıktaki beş kişi sanki denize batmış gibi sırılsıklam olmuşlardı.


Bu göl yolculuğunda kendilerinin yağmur ve dalgalardan çok ıslandıklarını, ama Üstadın üzerinin bile ıslanmadığını anlatıyordu. Bu fırtınada kayığın motorunun bozulduğunu, yelkenleri elleriyle tutarak, yol almaya çalıştıklarını, bu heyecanlı anlarda Üstad Bediüzzaman'daki sükuneti, o yüce vakar ve telaşsız halini anlatıyordu.

Bir seferinde Üstad kayık parası olarak bir lira veriyor, fakat İbrahim Huban bu bir lirayı almak istemiyor. Ama Üstad Bediüzzanman ısrarla "bu bir lirayı, bin lira gibi kabul edin!" ve zorla veriyor. Kayıkçı İbrahim Huban gerçekten l954'lerde aldıkları bu bir lirayı sanki bin lira gibi çoklukla harcadıklarını anlatmaktadır.

Bu tehlikeli göl yolculuğundan sonra, yanaşabildikleri sahilde bulunan bir jandarma jipine binen Üstad Bediüzzaman ve yanındaki talebesi Demirci Salih Efendi, Mehmedçiğin kullandığı Türk Ordusunun bir arabasıyla Barla'ya gitmişler.

İbrahim Huban, üstad Bediüzzaman'ın kayıklarına binmesi ve bir lira vermesinin bereketini hemen görmeye başladıklarını, çünkü o gün fırtınadan sonra Eğirdir gölünde çok ve bol miktarda balık tutarak, bereketli bir gün geçirdiklerini anlatmaktadır.

İbrahim Huban, bugün Eğirdir gölünün sularının çekilmesiyle dünkü Nis adasının bugün bir yarımada şekline girdiğini anlatarak, geçmiş senelerde Üstad Bediüzzaman'ın kitaplarını din düşmanlarının şerlerinden ve baskınlarından korumak için Nis adasında sakladıklarını, bu kudsî nur hizmetinde babası Veli Efendi'nin ve ağabeyi Halil Huban'ın da çalıştıklarını anlatırken, bediüzzaman Hazretleri'nin de Nis adasına geldiğini söylemektedir.
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
DEMİRCİ SALİH EFENDİ


Bir mektubun yazılış sebebi

Demirci Salih olarak bilinen Nur Talebelerinden Eğridirli mübarek ve temiz kalbli mü'min, gayet masumane anlatıyordu. Arada sırada cebinden çıkarttığı büklüm büklüm olmuş, iyice yıpranmış bir sayfadan da yer yer okuyarak anlattığı hatıranın teyit ve tasdikine gidiyordu.


Emirdağ Lahikaları'nda yer alan bu mektupta şunlar ifade ediliyordu:

"Aziz kardeşlerim!
"Bu defa motorlu kayık içinde Eğridir'den Barla'ya giderken denizin dehşeti, emsalsiz fırtınası Leyle-i Kadirdeki dehşetli hastalık gibi zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehit olmak, yedi ihtimalden altı ihtimal ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemin hazırlandı.

Fakat o hal altında mükerrer tecrübelerle yağmurun Risale-i Nur'la alâkadarlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyaç olduğu bu zamanda Risale-i Nurun gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından kurtulmasına bir işaret olarak o dehşetli haletimiz bir sadaka-i makbule hükmüne geçtiği remziyle o rahmet-i İlâhîden gelen emr-i Rahmaniyi imtisalindeki iştiyak ile yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dair emr-i İlâhîyi gayet heyecanla ve iştiyak ile acelelik ile getirmek için, bir şefkat tokadı nevinden Nur Talebeleri olan bizim başımızı tokat ile yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı.

Biz bu haleti zahiren hiddet, mânen şefkatkârâne okşamak nevinde gördük. Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss-i kable'l-vuku ile hazine-i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir musibet hissettiğimden mütemadiyen Cevşen'i ve Şah-ı Nakşibend'in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde kemal-i şevk ile o mübarek denizi kabir olarak kabul ediyordum. Böyle kazaile vefat eden şehid hükmünde olduğu gibi, şehid de veli hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinası bozulduğu ve yelkeni de rüzgâr onun aksiyle geldiği için, faide vermediğini ve denizin mevc-leri de pek büyük; evvelâ kayığa ve zahiren bize hücum etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için kemal-i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sahile çıktık. Elhamdülillâhi alâküllihâl dedik..."

Eğirdir'den hareket

l954 senesinde cereyan eden bu hâdiseyi Eğridirli Demirci Salih Efendi, Üstad Bediüzzaman'ın bir araba ile Eğirdir'den Isparta'ya gitmek istediğini anlatarak mevzuya giriyordu.

Rahmetli Çilingir Ali (Savran) ile kendisi ise, Üstad'la beraber deniz yolculuğu yapıp, Üstad'ın arkasında huzur ve huşu içinde namazlar kılarak Barla'ya gitmek istiyorlar. Isparta'ya araba bulamayınca, Barla'ya bir motorlu kayık buluyorlar.

O gün Bediüzzaman ise, çok hiddetli, telâşlı, gelecek musibeti hissederek elinde Cevşen ve Şah-ı Nakşibend'in duaları mütemadiyen okuyor.
Demirci Salih Efendi gibi, Şakir Çağlar (Demirci Salih'in kayınpederi olan Bahri Çağlar'ın ağabeyi) da Üstad Bediüzzaman'la birlikte Barla'ya gitmek için ısrar edenlerden birisi idi. Üstad kendisi araba istiyor Isparta'ya gitmek için, fakat yakınlarının şiddetli ısrarı üzerine kendi arzu ve reyinden vazgeçip, Barla'ya gitmeye karar veriyor.


Sinirli, hiddetli ve telâşlı bir şekilde hazırlanan motora biniyorlar. Demirci Salih Efendinin iki yaşlarındaki Said ismindeki küçük yavrusu da bu kafile içinde..

Göl kaynıyor

Yarım saat içinde bir fırtına başlıyor. Eğridir Gölü kazan gibi kaynamaya başlıyor. Büyük dalgalar küçük motorla bir oyuncak gibi oynuyor. Bir havaya, bir dibe doğru inip çıkmalar, her an batma tehlikesi içinde, şiddetli yağmurdan, dalgaların suyundan, sırılsıklam oluyorlar.

Bizim Barla yolcuları korku ve heyecan içinde, tir-tir titrerken asrın vekili Bediüzzaman belâ zindanlarında, sefa bahçelerini seyreden Ulu Sultan, gayet rahat ve fütursuz, dualarını okumaya devam ediyor. Gönüllü ve ısrarlı Barla yolcuları yağmur ve dalgalardan sucuk gibi olurken, rahmet-i İlâhî tek damla üzerine düşürmüyordu.

Herkes bağırıyor tekbir getiriyor, salâvat getiriyor, korkudan benizler atmış, soğuktan titriyorlar. Üstad Bediüzzaman'da hiç telâş ve korku emaresi yok.
Demirci Salih Efendi, kendi mahallî Eğridir şivesiyle gayet safiyane şunları ifade ediyordu:

"Başımız adam akıllı tuttu. Kımıldayacak halimiz yok, tahammülümüz kalmadı. Başımı kaldıracak takatim yok. Hafiften Üstad'a bakıyorum; içimden Üstad nasıl olsa kurtulur, ama biz denizin dibine gideceğiz, diyorum. Kavisli bir sahile yanaştık...Liman... Bedre iskelesine motor kendini atınca derinden derine nefes alıp, şükretmeye başladık."

Fırtınadan sonra yangın

Sağ salim sahile çıkan Demirci Salih Efendi ve arkadaşları orada ihtiyar bir kadının kulübesine iltica ediyorlar.

İhtiyar köylü kadın kafilede Üstad Bediüzzaman'ı görünce sevinç içinde:
"Allahım nerelerden gönderdin sen bunları?" diyor.

Bunları anlatan Demirci Salih, Üstad'ın hiç ıslanmadığını, üzerinde en ufak bir yaş bulunmadığını söylüyor. Kulübede çay yapma hazırlığına başlayan Demirci Salih bu defa ateş yakarken kulübedeki çalıları tutuşturup, yangın çıkartıyor.

Şakir Çağlar benim heybem diye heybesini kurtarmaya çalışırken, kadın burada üç yüz liralık eşya var, diye feryada başlıyor. Bereket, destide su varmış, suyu atarak muhtemel büyük bir yangını böylece önlüyorlar.
Bu zamana kadar sabreden Bediüzzaman, Demirci Salih'i yanına çağırarak yüzüne bir tane tokat aşkediyor. Tokadı yiyen Salih Efendi bu vakayı şöyle anlatır:

"Üstad bir vurdu, bir vurdu ki barut gibi yaktı... Üstad 'Orada öyle ettin, burada da böyle ettin...' diyor. Tokadı yiyince aklım başıma gelmişti. Üstad kalk, dedi, namaz kılalım. Kalktık göl kıyısında namaz kıldık..."

Namazdan sonra bir merkep bularak, Üstadı merkebe bindiriyorlar, arkasına da küçük Said'i yükleyip Barla'ya doğru yola koyuluyorlar..

"Ömer benim yerime şehid oldu"

Bu hâdisenin cereyan ettiği günlerde, yani l954 Temmuz'unda Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Konyalı Halıcı Sabri rahmetlinin büyük oğlu ömer Halıcı şehid oluyor.

Hadiseyi yakinen bilen muhterem Ali Demirel otuz dört yaşlarındaki Ömer Halıcı'nın İstanbul'dan Balıkesir'e doğru askerî jet tayyaresiyle bir gece uçuşu esnasında Manyas Gölü kenarına düşerek şehid olduğunu anlatmaktadır.

Bu tayyare kazasını duyan Bediüzzaman genç subay talebesi için.
"Ömer benim yerime şehid oldu"diyerek ruhuna rahmetler ve Fatihalar gönderiyor.

Ayrıca Ömer Halıcı'nın bahsi olunca:

"Ömer'i tanıyor musunuz? Ben Ömer'i yirmi evliyaya değişmem!" diyerek bu şehid talebesine sena ile yad ediyor.

Eğridir Gölündeki batma tehlikesini Ömer Halıcı'nın şehadetiyle irtibat kurarak anlatıyordu.

Demirci Salih Efendi l99l' de vefat etti.
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
HAKKI TIĞLI

l875'te doğdu. Bediüzzaman'ın ilk talebelerindendir. l935'te Eskişehir hapishanesinde Bediüzzaman'la birlikte yattı. Hayatının en mesut anlarının Üstadıyla birlikte Eskişehir hapishanesinde geçirdiği anlar olduğunu söylerdi. Eğridir Müftüsü Hüsnü Efendinin kardeşi ve Bediüzzaman'ın muarızı olan Tevfik Tığlı'nın amcasıdır.

Bediüzzaman'ın l930 öncesi, Barla'dan Eğirdir'de bulunan Hakkı Tığlı'ya yazdığı bir mektup.

Mektubun "selâm," "gayretli ve ciddî, samimî" diye başlayan kelimeleri bizzat Bediüzzaman'ın el yazısıyladır.

"Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü,

"Gayretli ve ciddî, samimî kardeşim Hakkı Efendi,
"Üç sözü bana gönderdiğin için, üç senelik tembelliğini bana unutturdun. Daha sana tembel demeyeceğim. Hem beni o kadar memnun ettin, binler hediyeden fazla kıymettar düştü, üç senelik tembelliğini unutturdu.

"Sual ettiğin meselede gayet acele, bir-iki saat zarfında kısa bir cevap size gönderildi. Biz de kalmadı. Eğer beğenirseniz siz yazın. Nüshamızı bize gönderiniz. Yirmi İkinci Sözün iki hikâye-i temsiliyesini evvel size göndermiştik. Birisi Süleyman Efendinin, birisi de benimdir ki, haşiyelidir. Siz haşiyelerini yazınız. Nüshamı gönderiniz. Bize de lâzımdır. Fakat başında yazılan âyette bir sehiv var. Ona bedel 'Ve tilke'l-emsâlü nadribühâ linnâsı leallehüm yetefekkerûn' âyetini yazınız.

"Misafir Müftü Efendi, Hulûsi Bey, Hafız Mustafa bütün senin yanındaki dostlara selâm ederim. Şu Ramazan-ı Şerifte umumunuzdan dua istiyorum. Herhalde bana dua etmelisiniz. Ben de size dua ediyorum. Bilhassa misafir Müftü Efendinin duasını istiyorum, ben de ona dua ediyorum. Çok selâm ediyorum."

l935'deki Eskişehir hapsinde Üstadla birlikte yatan Hakkı Tığlı'yı Yirmi Yedinci Lem'a'daki mahkeme müdafaasında Üstad Bediüzzaman şöyle ifade ediyordu:


"Eğirdirli Hakkı Efendi.

"Dokuz sene Barla'da oturduğum halde, belki karşıdan iki-üç defa ancak şahıs ve hüviyetini hapishanede anlamış olduğum bu eski zat, eskiden beri hükûmet hizmetinde ve sonra da dâvâ vekili olduğundan, benim gibi dünyadan münasebeti az bulunmakla beraber, dokuz sene Barla'da bulunduğum müddet ziyade bana karşı rakibane ve tarafgirane vaziyet alan onun kardeşi olan müftü ve oğlu Barla'da başmuallim Tevfik olduğundan, bu zat benimle hususî bir fikir ve mesleğime taraftar ve naşir olmak değil, bilakis kardeşine vebiraderzadesine irtibatı münasebetiyle ve hükûmetin işlerinde bulunmak cihetiyle aleyhimde tarafgirâne vaziyet almak iktiza ettiğinden, iddianamede bunu en mühim gizli efkârıma bir vasıta göstermek suretiyle, onu da buraya kadar sürükleyip getirmek, elbette tetkikatın noksaniyetinden ileri gelse gerektir.

Mesmuatıma göre, bu zatın harekât-ı milliye zamanında hükûmet lehinde çalıştığı ve müstakimane bir surette ehl-i garaza kadrşı sebat ettiğinden, şahsî çok düşmanlar kazandığından, bu defaki hem onun perişaniyetine, hem bizim zararımıza bunun şahsî düşmanlarının çok medhali olmuştur. Benimle münasebeti olmamasına rağmen, hakkında daha tahakkuk etmeyen bir suç tevkifhanede sürüncemeye bırakılması adalete muveafık olamayacağından, bir an evvel men-i muhakemesiyle çoluk ve çocuklarının başına gönderilmesi mahkemenin adaleti iktizasındandır."

 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
ALİ SAVRAN

Nur talebeleri Ona Çilingir Ali Abi derlerdi. Bugün o da, aramızda yoktur. Ebediyet âlemine intikal etmiştir. Hepimizin gideceği son durak, ebediyetler ülkesi... Ama oraya İlâhî mahkemeden geçirilerek gidilecektir.

Ali Savran'ı "Gizli cemiyet kurmaktan" muhakeme edenlerin de çıkacağı en büyük mahkeme vardır. Bu mahkeme, İslâm istilahatında "Mahkeme-i Kübra" denmektedir.

***
Yıl: l948... İsmet inönü Reisicumhur. Üstteki mahkeme davetiyesinde İsmet Paşa'nın hakimiyet alâmetleri olarak pullar görülmektedir.

Davet edilen:
"Eğirdir'in Poyraz mahallesinden Muslihiddin oğlu Çilingir Ali Savran, Eğridir."
7 Temmuz l948 Çarşamba günü sanık olarak Afyon Ağır Ceza Mahkemesi'ne çağrılıyor.

Suç hanesine ise, şunlar yazılı:
"Gizli cemiyet kurmak.."
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
Hulusi Beyi Üstadla tanıştıran Şeyh Mustafa (Hacı Hafız Mustafa Üstün)

"Üçüncü Mektub'un üçüncü bölümünde, Üstad, Şeyh Mustafa ismindeki zata selâm söylemekte ve yazdığı Kader Risalesi'nden dolayı memnuniyetini ifade etmektedir.

Şeyh Mustafa, Hulûsi Beyi Üstada götüren zattı. Hulûsi Bey "l929 yılı baharında Barla'ya gittim. Beni götüren, Mustafa isimli mübarek bir insandı" diyerek Üstada nasıl gittiklerini anlatmaktadır.

Merhum Hulûsi Yahyagil Ağabeyimi son ziyaretlerimde Şeyh Mustafa ile nasıl tanıştıklarını sorduğumda, evlerinin komşu olduğunu, böylece tanıştıklarını, ilk risaleyi onda gördüğünü, Üstadı kendisine tavsiye eden ve götüren kişinin Şeyh Mustafa olduğunu söylemişti.

Barla Lâhikası'nda Hulûsi Beye yazılan bir mektupta Üstad Şeyh Mustafa'dan şöyle bahsetmektedir:

"Şeyh Mustafa'ya benim tarafından geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle:

"Eskide iki ciddî ahiret kardeşleri var imiş. Biri hasta düşer, ötekisi ziyaretine gitti. Dua eder, hasta iyi olmaz. 'Öyle ise sen kalk, ben yatacağım' demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her ne ise... Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddîleşmiş ki, ben hastalığına dua ettim, kabul olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukader olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşaallah ona bir parça hiffet gelmiştir."

Hacı Hafız Mustafa Üstün'e, " hacı Aziz, Şeyh Mustafa, Aziz'in Mustafa" da denilmektedir.

Eğirdir'de Hacı ibrahim'in oğlu olarak l890 yılında dünyaya gelmişti. Yine Eğirdir'de l959'un Aralık ayında vefat etti.

Altı yaşında hafız olmuştu. Çok istedikleri halde Diyanetten resmî bir vazife alamadı.

Şeyh Mustafa İstiklâl Harbinde şarapnel yarası almıştı. Kardeşi de Birinci Cihan Harbinde şehit düşmüştü.

Bir gün hanımına eziyet ettiği vakitte Salih ismindeki Nur talebesi kendisine Üstadın selâmını getirmiş ve hanıma eziyet etmemesini bildirmişti. Hulûsi Bey meczup hallerinden dolayı birgün Üstadın "Meczup Mustafa'yı atmak istedim. Sonra ihtar edildi: 'Buna acı, çünkü hale mağlûptur" dediğini ifade etmektedir.
Ehl-i ilim, ehl-i keramet ve ehl-i hal olan Şeyh Mustafa gazi maaşını almayı da istememişti. Keramet hallerinden Cuma namazına yarım saat kala iki-üç saatlik mevkilerde ayrı ayrı cumada görenler olmuştu.

l959 sonlarında Akpınar köyünden aşağıya doğru inerken düşüp vefat etti.
Hacı Hafız Mustafa Üstün'ün annesi aslen Denizli'nin Çalkazâsındandı. Hulûsi Beyi Üstada götüren bu veli zat, 26 Ağustos l922'den on iki gün önce, İzmir'den harp cephesinden anasına zafer müjdesini bildirmiştir.


es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatuhu..ebeden ve daimen ve mukimen..

Demirci Salih Abimizi (RA) dünya gözüyle görmek nasip ve müyesser olmuştur... Eğirdirin demirciler mahallesinde dükkanı vardı, dükkanına gidiş gelişlerde yolda rastlardım..

halim ve selim bir abimizdi, vefatından önce evini hizmete vakfetmiş ve vefatından sonra buraya ilk önce kız kur'an kursu inşaa edilmişti. rahmetli kitapçı İsmail Abimiz (RA) önayak olmuş, inşaat için muhterem oğullarıyla büyük emek sarfetmişlerdi..

İlerki yıllarda himmetler biraz daha artırılarak kur'an kursu üzerine bir kat daha çıkılmış ve dersane yapılmıştır... burada soğuk kış günlerinde sobanın yanında dersler yapılır meyveler yenirdi.. daha sonra da ikinci kat inşaa edildi ve iki katlı bir dersane haline geldi..

Muhterem ve mübarek Demirci Salih Abimiz (RA) sadakay-ı cariye kabilinden kendisi çok güzel bir miras bırakıp 1991 rahman-ı Rahime kavuştu... geceleri dualarımda ve yasin+fatihalarımda...Efendimizden ve silsilesinden sonra Mübarek Üstadımızla (RA) birlikte, anne-babası yakın eş ve dost akrabaları ve ahirete göçmüş talebeleri, derken aklıma gelir hayırla yad ederim..

 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0

DEMİRCİ SALİH EFENDİ


Bir mektubun yazılış sebebi

Demirci Salih olarak bilinen Nur Talebelerinden Eğridirli mübarek ve temiz kalbli mü'min, gayet masumane anlatıyordu. Arada sırada cebinden çıkarttığı büklüm büklüm olmuş, iyice yıpranmış bir sayfadan da yer yer okuyarak anlattığı hatıranın teyit ve tasdikine gidiyordu.
Demirci Salih Efendi l99l' de vefat etti.



..Allah (CC) rahmet eylesin..

ÖmerCAN´isimli üyeden Alıntı http://www.risaleforum.com/showthread.php?p=407958#post407958
Hulusi Beyi Üstadla tanıştıran Şeyh Mustafa (Hacı Hafız Mustafa Üstün)

"Üçüncü Mektub'un üçüncü bölümünde, Üstad, Şeyh Mustafa ismindeki zata selâm söylemekte ve yazdığı Kader Risalesi'nden dolayı memnuniyetini ifade etmektedir.

Şeyh Mustafa, Hulûsi Beyi Üstada götüren zattı. Hulûsi Bey "l929 yılı baharında Barla'ya gittim. Beni götüren, Mustafa isimli mübarek bir insandı" diyerek Üstada nasıl gittiklerini anlatmaktadır.

Merhum Hulûsi Yahyagil Ağabeyimi son ziyaretlerimde Şeyh Mustafa ile nasıl tanıştıklarını sorduğumda, evlerinin komşu olduğunu, böylece tanıştıklarını, ilk risaleyi onda gördüğünü, Üstadı kendisine tavsiye eden ve götüren kişinin Şeyh Mustafa olduğunu söylemişti.


Eğirdir ilçesinde ismi çok bilinen ve duyulan bir nur talebesidir... kendileri lakap olarak Hacı Aziz veya kısaca Hacez diye anılırdı.. ve hatta kerametleri zahir ve tayy-ı meka ve bast-ı zaman hallerinden dolayı deyim'i de çıkmıştır.. başta ilçede ve yakın köylerde

**Hacez gibi yerinde duramaz**

** bir bakarsın şurda bir bakarsın burda**

diye konuşularak anılmaktadır..

Hacı Aziz Abimizi (RA) Şahsım adına görmüş değilim ama yakın bir dostundan hatıralarını dinledikçe kendisini daha iyi tanıdım sayılır..

bunlardan birini kısaca anlatayım müsadelerinizle:

Üstad (RA) HAzretleri Eğirdire geldiğinde Ulu camide namaz kılar ve namazdan sonra ilçe halkıyla camiden çıkasıya kadar tebrik- el öpme ve merhabalaşır..

Bu arada Hacı Aziz Abimiz de yakınına gelmek ister ama halk çevresinde olduğu için yaklaşamaz ve birden haykırır..

- O Kürdün elini öpmek için sıraya girmişsiniz, başkasına bulamadınız mı? (ev-kema kal)

herkez o yöne döner ve Üstad (RA) Hazretleriyle arasında bir koridor açılır... koşarak Üstadın elinden defalarca öper..

Üstad hazretleri de:

Hacı Aziz, yine yaptın yapacağını der ... ve kucaklaşırlar...


Hacı Mustafa Üstün (RA) Abimiz devamlı tepelik ve zirve noktalara çıkmaya çok severniş.. hem tefekkür açısından ve hem de kurbiyet için herhalde..

En çok da (vefat ettiği) Akpınar köyüne gider, bazı namazlarını bu köyde kılar dağlarda da tesbih-zikir ve evrad-u ezkarını yaparmış..

Bir gün dedem atla köye giderken yolda karşılaşmış..

**Hacı Aziz Abi atıma atla köye götüreyim demiş..

Hacı Aziz Abimiz teşekkür etmiş ve yürümeye devam etmiş.. dedem atla yaklaşık 2500 metre yol ve 250-300 metre yükseklikteki köye kan-ter içinde atla ulaştığında ne görsün... Hacı Aziz kendisinden önce gelmiş ve çocuklara şeker dağıtıyormuş..

annemden bizzatihi dinlediğim bu yaşanmış olay hayla daha aklımdan çıkmaz..zamanla devam etmek üzere inşaallah..


Muhterem Hulusi Abimizin rüyasında gördüğü sarıklı genç olayı ve Hacı Aziz Abimiz..
Alıntı:
Bir rüya: Sarıklı genç

"Yine bir gün Eğridir'de bulunduğum zaman, rüyada sarıklı bir genç gördüm. Bu genç beni ilk defa, Hz. Üstad'a götüren meczup lâkıplı Mustafa Efendi idi. Ona Şeyh veya Hafız Mustafa da denirdi. Rüyada gördüğüm sarıklı genç şeklen o idi. Fakat ne bıyığı ve ne de sakalı vardı. Hafız Mustafa, çocuk meşrebinde birisi idi.

Risale-i Nur'un ilk Küçük Sözler'ini l928'de onda görmüştüm. Daha o zaman Üstad Hazretleriyle de muarefemiz yoktu. Gayet intizamsız bir yazı ile yazılmış ilk risaleyi onda görmüştüm. Müsvedde halindeydi.

"Rüyada, elinde leblebi tablası vardı. Fakat içinde leblebi gayet azdı. Ben leblebiden almak için elimi attım. O zaman leblebi tabağı doldu, taştı.





Hacı hafız Aziz Abimizin yolu bir gün Isparta'ya düşer...

Yolda giderken bir kişinin yanında at'la birlikte geldiğini görür..

Sanki pazara satılması için allanıp - pullandığını - süslendiğini düşünerek yanındaki sahibine sorar...

Beyim bu süslü beygir kaç para...

Omzu kalabalık adam hiddetlenerek bakar ve öfkelenir..

O sırada yoldan geçmekte olan diğer kişiler

-O delidir, ne dediğini bilmiyor diye olayı yatıştırırlar..

Meğerki karşıdan gelen o zamanın en omzu kalabalık kişisi olup eşini koluna takmış dolaşmaya çıkmışlar.. ve tevafuk olacak ki Hacı Aziz Abimizle karşılaşmışlar.. O da bu kadını farklı surette görmüş...
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
Efendim, 12 eylül sonrası lise yıllarında okurken bulunduğumuz ilçeden taksilerle köy kahvelerine giderdik..

o zamanlarda yeni asya yayınevi tarafından risale-i nurlardaki bazı kısımlar VHS video kasetleriyle filimleştirilmişti.... bu kasetleri alarak köylere gider, kahvehaneciden izin alarak bu kasetleri izletir, sonrasında kısaca dersler yapardık...

Bir gün yolumuz Sav Kasabasının arkasındaki dağın diğer tarafındaki Y.Gökdere köyüne ulaştı.. köyde Üstad (RA) Hazretlerini görerek tanışan ve/veya talebelerinden Köse Mustafa lakaplı Mustafa Doğan Abimizin evine gittik..Abimiz eskimez yazılarla risale-i nurları yazan ve çoğaltan eski Abilerimizdendi (Allah (CC) rahmet eylesin)...

Biz o zamanlar daha lisenin ilk yıllarındayız, bismillah diyerek yola çıkar köylerde dersler yapar geri gelirdik, yani kimin ne olduğunu bilmezdik.. mesela Mustafa Abimizin (RA) ehl-i kalp bir hususiyeti olduğunu bilmezdik, tabi yanında gittiğimiz abimiz hariç.. evinde dersler yapar geri gelirdik, Abimiz fotoğraf bulunan eve girmez, risale-i nur derlerinde pür dikkat (sanki Üstad (RA) hazretleri varmış gibi) dinlerdi..

Köse Mustafa Abimizin bir hatırasını başka bir yakınından dinlemiştim.. 74 Kıprıs savaşından önce Efendiler Efendisi (SAV) bu köye ziyaret ediyor, Efendimizin (SAV) köye gelişinde misk gibi bir koku bütün köye kaplamış.. Efendimizin (SAV) yanındaki kişilerle Köse Mustafa Abimizle birlikte bir kişi daha köyden ayrılmışlar ve (Allah-u alem bis-sevap) Kıprıs Savaşına gitmişler..



Köse Mustafa Abimizin yakın bir akrabası vefat etmiş, cenaze namazından sonra Kabristana defnetmişler....

Abimiz arada bir mezarına gider kur-an-ı kerim okur ve dualarda bulunurmuş.. bu olay süreklilik arz edince birkaç arkadaşının dikkatini çekmiş ve sormuşlar..

Abimiz o yakın akrabasını mezarda eziyet çektiğini ve bu eziyetten kurtulması için kur-an-ı kerim okuyarak dualarda bulunduğunu anlatmış... (bu olay 15 sene Abimizin vefatına kadar devam etmiş)...
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0


ÖmerCAN´isimli üyeden Alıntı http://www.risaleforum.com/showthread.php?p=414127#post414127
Köse Mustafa Abimizin yakın bir akrabası vefat etmiş, cenaze namazından sonra Kabristana defnetmişler....

Köse Mustafa Abimiz vefat edince mezarlığa defnedilyor.. aradan zaman geçtikden sonra yakın bir dostu ailesinden birisine bu mezarda kimsenin olmadığına söylüyor.. ailesi bu durumdan endişe ediyor ve mezarı kazarak dedelerinin burada olup olmadığına bakıyorlar.. gerçekten de Mustafa Abimiz mezarında değil.. biri veya birileri cenazesini müdahele etmiş..

Geçen senelerde bu durumu tanıdığım (camiden - ehl-i tasavvuf ) bir abimize anlattım, kısa bir (3-5 saniye) mürakebeden sonra Köse Mustafa abimizin mezarının değiştirildiğini ve şu anda Ormanlık bir yerde gömülü olduğunu söyledi..

Bu olayı çay içmelerde kendisinden ders aldığımız Hocaefendinin ilk talebelerinden Abimizi kısaca anlattığımda -Üstad (RA) Hazretleri talebelerinin kendi etrafında olmasını ister, -ev kema kal- yorumunu yapmıştı...

Dünyada Üstadla (RA) birlikte olanlar ahirette de inşaallah yine birlikte olacaklar...

Rabbim (CC) risale-i nur hizmetinde daim eylesin, bu hizmetlerde kaim eylesin, bütün kardeşlerimizi müdavim etsin, dünyada ve ukbada istihdam etsin inşaallah... amin...amin... amin...




sirac_ün_nur´isimli üyeden Alıntı http://www.risaleforum.com/showthread.php?p=414126#post414126
Allah razı olsun ellerinize sağlık diyecektim.

Allah (CC) hepimizden razı olsun kardeşim...

Üstad (RA) Hazretlerinin zamanında yaşamış ve talebeliğini yapmış Abilerimizle görüşmek ve tanışmak çok güzel.. onlar sanki yaşayan risale-i nurlar.. onlardan istifade etmek amacıyla geziler düzenler ve bazen kendi şahsi evlerinde dersler yapardık..

İnşaallah zaman zaman hatıralarından kesitleri ve duyduklarımızı buralara aktararak istifade ve istifazeye sunmak istedim.. belki sırlı konular olacak ama eğer hatam ve kusurum varsa yakınları ve ailesinden özürlerimi ve affetmelerini arz ederim..




Üstad (RA) Hazretlerinin talebelerininde biri (ismini hatırlayamayacağım) rahatsızlanıyor, hastaneye gelmek zorunda kalıyor, Abimiz elinde cevşen ve kalın bir gözlüğüyle rahatsızlığına rağmen cevşeni okumaya devam ediyor..

Abimizin hastanede olduğunu duyan kardeşlerimiz hastaneye akın ediyor ziyaretlerinde bulunarak dualarını almak istiyorlar, haberim olmadı ne yazık ki gidememiştim..

Ziyarete gelenlere misafirperver olan abimiz çay ve meşrubat ikram ettiriyor.. sakilik-dağıtıcılık yapan oğlu veya kardeşimiz herkeze dağıttıktan sonra dışarıya çıkmaya hazırlanırken Abimiz sesleniyor..

-Köşede oturan Üstadımızı da (RA) birşeyler verseydin ya oğlum..

Allah-u alem bis-sevap o sırada Abimize-talebesine Üstad (RA) hazretleri de ziyaretine gelmiş ve kalp gözü açık - gözdeki perdesi kaldırılmış olan abimiz Üstad (RA) hazretlerini görüyordu ve birşeyler ikram edilmesini istiyordu....

__________________

 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0

Camide tanışdığımız Eğirdirli ehl-i tasavvuf Abimizle sohbetleri iyice koyulaştırdık, bazen akşam namazından yatsıya kadar caminin avlusunda sohbet ederdik... sözümüz risale-i nur ve Üstad (RA) Hazretlerine ve Eğirdirli talebelerine gelmişti..

Abimizin, Üstad (RA) ve Hocaefendiye karşı çok büyük hürmet ve saygısı vardı.. Hatta Hocaefendinin sağlık ve sıhhatini sorduğumda bir boşluğa bakar (3-5 sn.) mürakebeyle bulunduğu mekanı ve o anki durumunu anlatırdı... Üstadın (RA) Eğirdirli talebelerinden birkaçıyla da hatıraları vardı.. bunlardan biri de risalelerde 7-8 yerde ismi geçen ve Hulusi abimizi (RA) Üstadla tanıştıran ve Hulusi Abimizin rüyasında sarıklı genç olarak gördüğü Mustafa ÜSTÜN veya lakabıyla Hacı Aziz Abimizdi..

Hacı Aziz Abimizin Eğirdirli kafilelerle hacca gidişini anlatmıştı.. Mekkeye ulaşan kafilede Aziz Abimizin komşusu da varmış ve abimizin veliliğini - deliliğini bildiğinden şaka amaçlı olarak -- helva olsada bir yesek--demiş..(Hacı Aziz abimizin yaşantıları ve kerametleri bazı üniversitelerde makale olarak bile yayınlandığından meşhurdur...)

Hacı Aziz Abimiz (tayy-ı mekan + bast-ı zaman) helva isteyen komşusunun evine gelmiş Eğirdire.... -komşusuna, --yenge Hacı abimin canı helva çekti, bir helva karıver, diye söylemiş.. yenge de hem şaşırmış ve hem de olayın taaccübünden helvayı karıp metal bir kaba koyup kapağını kapatmış ve Hacı Aziz abimize vermiş..

Mekkeye geldiğinde komşusuna - Hacı abi yengem helvayı yaptı ve gönderdi hadi yiyelim-- diyerek tabağı vermiş ve afiyetle yemişler.. Hac dönüşünde tabak kapağıyla birlikte yengeye teslim edilmiş ve Hacı Aziz abimizin bir kerameti daha ortaya çıkmış.. bazen Aziz Abimiz üstünü başını yırtar, kerametlerini gizlemeye çalışırmış....




Rabbim (CC) abilerimizden razı olsun inşaallah..

Onlar bu davanın yüklerini sırtlarında ve omuzlarında taşıdılar... bazı zaman oldu ki sopalarla falakaya yatırıldılar.. bazı zaman oldu ki aç ve susuz kaldılar.. ama hem Üstad (RA) hazretlerine bağlılıkları ve talebelikleri ve hem de risale-i nurları neşretmeyi bir zaman-lahza dahi olsa ara vermediler...

Isparta - Sav kasabasında 1000 kişi ki hemen hemen tüm halkı diyebiliriz ellerinde risaleleri çoğaltarak sabahlara kadar yazarlarmış... yazmayan sadece caminin imamı ve bir de HAcı amcalardan biriymiş...

 
Üst