Unutturulan kadın Suat Derviş

Verda

Gales
İhvan Üyesi
Katılım
9 Nis 2010
Mesajlar
10,917
Puanları
113
Suat Derviş 23 Temmuz 1972'de hayatını kaybetti. Derviş, Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Attila İlhan, Orhan Kemal gibi isimleri bir dergi çatısı altında toplamış güçlü bir kadındı. Birçokları ağzını açmaktan, kalemini oynatmaktan korkarken ömrünün sonuna kadar faşizmin karşısında durmuş güçlü bir kadın. Nâzım Hikmet’e “Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını; / Bir kere eğemedim bu kadının başını” mısralarını yazdıracak kadar güçlü bir kadın...





Burak Albayrak

DUVAR – Bin dokuz yüz kırklı yılların edebiyatçılarını düşündüğümüzde Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Attila İlhan, Orhan Kemal aklımıza gelen ilk isimlerdir. Sayılan bunca önemli ismi ve daha nicelerini bir araya toplayıp yazılarını yayımlayan Yeni Edebiyat Dergisi’nin kurucusu Suat Derviş ise hatırlanmaz.


Hatırlanmaz zira Suat Derviş kadındır hem de birçokları ağzını açmaktan, kalemini oynatmaktan korkarken ömrünün sonuna kadar faşizmin karşısında durmuş güçlü bir kadın. Nâzım Hikmet’e “Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını; / Bir kere eğemedim bu kadının başını” mısralarını yazdıracak kadar güçlü bir kadın.


Suat Derviş, 1901 yılında dünyaya gelir. Ablası Hamiyet’ten üç yıl sonra, onunla aynı ay içinde doğar. Elementi ateş olan Aslan burcunun tüm özelliklerine sahip olduğu ilerleyen yıllarda anlaşılır; tutkulu, güçlü, çekici ve akıllı…


‘HÂŞÂ ERKEK ADIDIR OLMAZ’


Doğduğu gece, gök gürlemelerinin gökyüzünü doldurduğunu ve şimşeklerin arka arkaya çaktığını söyler o geceyi yaşayanlar. 10 Ağustos’u 11 Ağustos’a bağlayan gece, yüzünün peçesiyle, yani yüzünde henüz yırtılmamış olan keseyle dünyaya gelir bebek. Bu olay evdeki yaşlı insanları çok heyecanlandırır. Hem yüzü örtülü hem de perşembeyi cumaya bağlayan gece doğduğundan ve ceddi Amasya’nın hâlâ bilinen evliyalarından Topal Hatip’e uzandığından bebeğin de evliya olduğu düşünülür. Fakat bebek kız olduğundan bu ihtimalin üzerinde fazla durulmaz; yine de herkese yaşamı boyunca uğur getirileceği düşünülür.

Küçük bebeğe Hatice Suat adını koyarlar. Hatice, erken doğan kız, Suat ise mutluluk anlamına gelir. Kızlarına Suat adını koymalarının nedeni ikinci çocuklarının erkek olmasını istemelerindendir muhtemelen. Suat Derviş, doğduğu günden hayatının son gününe kadar ‘Suat’ diye çağrılmasına rağmen, resmi evraklarda adı hep Hatice Saadet olarak geçer.


Kendisiyle yapılan bir söyleşide bu olayı şu şekilde açıklar:

“Annemle babam bana Suat adını takmak istediklerinde oldukça ters bir adam olan imam, ‘Hâşâ! Erkek adıdır olmaz!’ diye karşı çıkmıştı. Çaresiz, kayda, aşağı yukarı aynı anlama gelen Saadet adı geçildi, ama ailem ve dostlarım, bana hep ‘Suat’ diye hitap ettiler!”


Suat Derviş, kimi yerde 1902, kimi yerde 1903 ya da 1905 olarak aktarılan ve kardeşi Ruhi’nin eşi Neriman Dervişoğlu’na göre ise kesinlikle 1901 olan doğum tarihinin belirsizliğini de yanlış kayıt tutan bu ters ve suratsız hocaya yükler. Fakat bu durum kendisinden kaynaklanıyor da olabilir zira kendisi de zaman zaman çelişkili bilgiler vermiştir.

Her şeye rağmen güzel bir ailenin güzel kızı olarak hayata “merhaba” der minik Suat.


31 MART VAKASI FAŞİZMLE İLK KARŞILAŞMASIDIR


Tarih kitaplarında rastladığımız ve hepimizin bildiği 31 Mart Vakası ise Suat Derviş’in aklında kalan ilk korkunç hatıra ve faşizmle ilk karşılaşması olacaktır. Babası Dr. İsmail Derviş’in Fransa’da öğrenciyken Jön Türk Hareketine katıldığı söylenir. Haliyle yurda döndüğünde İttihat ve Terakki’ye üye olur; bunu bilen ayaklanmacı askerler 31 Mart gecesi Derviş’lerin Moda’daki konağına da saldırır ve kurşun yağdırırlar. Neyse ki ayaklanma kısa sürede bastırılır.


Bunun haricinde küçük Suat’ın çocukluğu, yazları cennet gibi olduğunu söylediği Küçük Çamlıca’daki konakta geçer. Yaz mevsimini çok seven Suat Derviş, anılarında bu konağı ve orada geçirdiği zamanları şöyle anlatır:


“Uzunçayır’a inen tepe ve bayır boz renkteydi. Daha aşağıda bazen zümrüt bazen altın renkli tarlalar ve onların ötesinde Kadıköy’ün beyaz evleri… Onlardan sonra da, alabildiğine uzanan mavi deniz… Sağda camilerinin ince siluetleriyle İstanbul, Köprü, Galata ve Boğaz; solda Kadıköy’den belki de Tuzla’ya kadar sahili takip eden köylerin üstünden, mavi deniz ortasındaki adalar…

(…) Biz (çocuklar) bir sürü halinde bağda, bahçede, bostanda, meyve ağaçları arasında dolaşıp duruyorduk…”


ÇOCUKLUK DÖNEMİNDE EN YAKIN ARKADAŞI KARDEŞİ HAMİYET’TİR


Suat Derviş’in çocukluk dönemindeki en yakın dostu kardeşi Hamiyet olur. Suat, sarı bukleli hafif tombul bir kız çocuğuyken, Hamiyet ince yapısı ve uzun boyuyla dikkat çeker. Sarı saçlı, mavi-yeşil gözlü ve beyaz tenli küçük Suat’ı görenler onu Almanlara ya da İngilizlere benzetirler; Batı hayranlığıyla büyüyen Hamiyet ise Suat’ı kıskanır. Fakat bu kıskançlık iki kardeşin arasındaki dostluğu asla bozmaz.

Onların oyunlarına, Suat Derviş’in “kardeşliğim” dediği ailenin evlatlığı Nesrin de katılır ama “uykucu” olarak hatırladığı Nesrin, Suat’ın anılarında ablası Hamiyet gibi yer etmez. Mutlu geçen günler aileye yeni bir bebeğin katılmasıyla daha da keyifli bir hâl alır. Erkek bebeğe Feridun adını verirler. Fakat ne yazık ki ailenin mutluluğu kısa sürede bozulur. Zira Feridun doğumundan altı ay sonra kaptığı menenjit mikrobu sebebiyle hayata veda eder. Suat Derviş böylece ilk defa ölümün soğuk yüzünü görür ve bu korkuyla uykusuz geceler geçirir. Bu dönemi ablası Hamiyet’in desteğiyle atlatır.

Bu esnada kızlar büyür ve özel hocalarla eğitime başlarlar. Derslerden bunaldıkça da tiyatroculuk oynarlar. Bu oyunda ablaları Hamiyet ve Nesrin dışında onlara eşlik eden bir arkadaşları daha vardır. Ufacık yüzlü, siyah zeytin gözlü ve ince dudaklı güzel ve zeki bu kız, Bedia Şekip’tir. İleride, tiyatroda Bedia Muhavvit adıyla ünlenecektir. Suat, tiyatroculuk oynamayı çok sever lakin okumayı öğrenmeye başladığı anda okumak onda bir tutku halini alır. Üstelik sadece okumakla kalmaz yazmaya da başlar.


İLK ROMANINI 7 YAŞINDA YAZAR


Hatta yıllar sonra bir söyleşisinde ilk romanını yedi yaşında yazdığını söyler. Gecekonduları yeni fark ettiği bir dönemde, bütün yoksulların iyi kalpli, bütün zenginlerin hain ve kötü olduğu bir roman yazar. Romanın adı Çamlıca Perileri’dir. Ne yazık ki bu ilk roman, evlerinde yıllar sonra çıkan bir yangında kül olacaktır. Suat Derviş bu konu hakkında gülerek şöyle söyler: “İyi ki de yanmış! İhtiva ettiği bu fikirlerle günümüzde, 142. maddeden içeri atarlardı beni bu roman yüzünden.”


Kızlar büyürken anneleri Hesna Hanım, yeniden hamile kalır. 1913 yılında kardeşleri Ali Bülent doğar. Bir sabah Hamiyet korku dolu gözlerle kahvaltı sofrasına gelir ve gece rüyasına ak sakallı bir dedenin girdiğini ve Ali Bülent’in, vefat eden kardeşleri Feridun’un ruhunu taşıdığını bu nedenle bebeğin adının Feridun olması gerektiğini buyurup yok olduğunu söyler. Baba İsmail Derviş bunun üzerine: “Yeni doğan bebeğe, müteveffa oğlumuzun adını vermeyi doğru bulmuyorum; ama mademki Hamiyet’e rüyasında bu bebeğin Feridun’un ruhunu taşıdığı söylendi, o hâlde onu Ruhi diye çağıralım…” der.


NÂZIM HİKMET ‘GÖLGESİ’ ŞİİRİNİ SUAT DERVİŞ’E YAZAR


Bir sene sonra, yani 1914’ün Ekim ayında Osmanlı Devleti, Almanya’nın yanında Fransa ve İngiltere’ye karşı savaşa girince kızların hocalarının çoğu İstanbul’u terk eder. İsmail Derviş ise eğitim konusunda tavizsizdir. Hamiyet artık evlenecek yaştadır ama Suat’ın eğitimi devam etmelidir. Aile büyüklerinin muhalefetine rağmen Suat’ı Kadıköy Numune Rüştiyesi’ne kayıt ettirir.


Savaşın son yıllarına gelindiğinde Suat; açık kumral saçları, beyaz teni ve mavi-yeşil gözleriyle alımlı bir kız olmuştur. Annesinin makyaj malzemelerini gizlice kullanarak süslenir. Belki de ömrü boyunca dillere destan olacak bakımlı olma alışkanlığını, genç kızlığının bu ilk döneminde kazanır. Bu arada etrafındaki erkeklerin dikkatini çekmekten hoşlandığını fark eder. Hem umursamaz hem de flörtöz davranışlarıyla erkeklerin akıllarını başlarından alır.


Yine bu dönemde çocukluğundan beri tanıdığı aile dostları Hikmet Bey ve Celile Hanım’ın onunla yaşıt oğulları yakışıklı Nâzım Hikmet de Heybeliada Bahriye Mektebi öğrencisi olmuştur; sene 1917’dir. Hamiyet, Suat ve Nâzım bir araya geldiğinde kızlar “Şair” diye çağırdıkları Nâzım’ın okuduğu dizelere hayran olurlar. Nâzım, kendini bildi bileli şiir yazar ve yazdığı şiirleri sevdiklerine okur.


Suat’la Nâzım zaman içerisinde yakınlaşırlar. Toplu hâlde yapılan uzun geziler, yerini gizli ve baş başa geçirilen saatlere bırakır. Birlikte uzun kır gezileri yaparlar, Moda’da güneşin batışını izlerler belki de birbirlerine şarkılar mırıldanırlar. Bunların hiçbirini bilemesek de Nâzım’ın Suat’a yazdığı şiiri okuduğumuz zaman tahminde bulunmak hiç de zor olmaz.

Duygusal ve romantik Nâzım’ın bu kıza âşık olmaması imkânsızdır. Fakat o yıllarda Suat, kendisine âşık olunduğunda gülüp geçen, tuhaf ve biraz da şımarık bir kızdır. Müstehzi bir gülümsemeyle karşısındakini şevklendirse bile Çerkez kökenlerinden gelen vakur duruşuyla aşığını şaşkına çevirir. Nâzım da zaman içerisinde aşkının tek taraflı olduğunu fark eder ve Suat’a ‘Gölgesi’ adlı şiiri yazar.

“Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını.
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Cevapları öyle heyecansız ki onun,
Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi
Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal,
Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal,
Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.
Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor…
Dönüyoruz yine bir uzun gezintiden
Gönlümün elemini döküyorken ona ben.
O bana kendisini gülerek naklediyor,
Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor.
Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım
Ben ki birçok kereler kırılmışım, kırmışım.
Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı
Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı
İçimde alev alev tutuştu yangın gibi
Bir dakika kendimin olamadım sahibi
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.”

Bu karşılıksız aşka rağmen Suat yıllar sonra, Nâzım’ın keskin zekâsından ve tutkulu romantizminden çok hoşlandığını, edebiyatla ilgili söylediklerinin onu çok etkilediğini ve kendisi için mısralar yazılmasından gurur duyduğunu söyler. Aynı zamanda onun sayesinde yurtta olup bitenlere de yoğun bir ilgi duymaya başlamıştır.


Aynı dönemlerde edebiyat hakkındaki düşünceleri de şekillenir Suat Derviş’in. Edebiyat-ı Cerideciler gibi, “Hakkiye” ve “Tabiiye” (gerçekçilik ve doğalcılık) ilgisini çeker fakat Halit Ziya’nın düş ve gerçek çatışmasını temel aldığı Mai ve Siyah’taki romantizm de hoşuna gider. Mehmet Rauf’un Eylül’de yaptığı ruh çözümlemeleri ve psikolojik romanın öncülerinden Paul Bourget’ye duyduğu alaka da küçümsenecek gibi değildir.

Nihayet son iki ismin izinden gitmeye karar verir. Bu yazarların yanında batılı büyük yazarlardan da ziyadesiyle etkilenir. Maupassant, Stendhal, Balzac, Zola, Flaubert en çok etkilendiği kalemlerdir.

Şiirde ise Namık Kemal, Tevfik Fikret ve Nâzım Hikmet’in yazdıklarını beğenir. Milli edebiyatın yükselişe geçtiği yıllardır, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Aka Gündüz, Halide Edip’in adları iyice duyulur olmuştur Suat Derviş ise bu yazarlara karşı kayıtsızdır. Milli Edebiyata yakınlık duymaz. Hiçbir zaman da duymayacaktır.


Yıllar sonra “Milli Bir Edebiyat Yaratabilir Miyiz?” başlıklı bir ankete, “Ben milli edebiyat diye bir şey tanımıyorum. (…) Herkesin malı olan bir edebiyat, herkesin kendine mal edinebilecek bir tek idealin ve bir tek ideolojinin ifadesini veren edebiyat olacaktır,” cevabını verecektir.

Yazı fazlaca uzun, devamı linktedir.

https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2017/07/23/unutturulan-kadin-suat-dervis/
 
Son düzenleme:
Üst