ümmet | cemaatler | hizipleşme | vahdet hükmü ve çözüm arayışları | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

ümmet | cemaatler | hizipleşme | vahdet hükmü ve çözüm arayışları

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
9,800
Puanları
113
Kiymetli kardeşlerim,
Ümmet ve ümmet anlayışı malesef Peygamber . döneminden çok farklı bir hale bürünmüştür. Mezhepleşme, hizipleşme, taassub başını almış yürümüştür; o kadar ki birbirimizi kafir görmeye, birbirimizin kanını dökecek hale gelmişiz. Bunun islamda karşılığı nedir? hükmü nedir? beraber irdelemeye çalışacağız.

Meseleye hükmü; yani farz mıdır? Farz ise ne şiddettedir? Bu sosyal emir, ameli hükümlere nazaran ne konumdadır? sorularıyla başlayalım isterseniz.

Başlangıç olarak sözü merhum Elmalılı Hamdi Yazır'a bırakıyorum. (sayın Hocamızın bunları söylediğini tam olarak teyyid edebilmiş değilim, vakıf olan kardeşlerimiz bilgilendirse müteşekkir oluruz) “[FONT=Cambria, serif]Ümmet, imam kökünden alınmış bir çoğul isimdir ki çeşitli insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan bir cemaat demektir. Yani bir imamın çevresinde sağlam bir birlik oluşturup düzenli bir şekilde faaliyet gösteren ve bu şekilde çeşitli insan grupları üzerine hâkim olan bir topluluktur… Bu şekilde hayra davet ve iyiliği emir, kötülüğü de men edecek bir topluluk ve imamet (önderlik) teşkili, Müslümanların imandan sonra ilk dinî farizalardır…



Henüz sünnilerde tam olarak imameti dinde konumlandırmada açıklığa kavuşamadım; ancak şiada imamet, inanç esaslarındandır.

İslami vahdete muhalefetin, başlangıç olarak haramlığını, bir ayetle belirtip sözü almak isteyen diğer kardeşlere bırakmak istiyorum.


وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
[FONT=Times New Roman, serif]Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra [/FONT][FONT=Times New Roman, serif]parçalanıp ayrılığa düşenler[/FONT][FONT=Times New Roman, serif] gibi olmayın. İşte onlar için[/FONT][FONT=Times New Roman, serif] büyük bir azap[/FONT][FONT=Times New Roman, serif] vardır.”[/FONT][FONT=Times New Roman, serif] Ali- İmran, 3/105

[/FONT]


Sebebleri bir yana alıp sadece ayeti ele aldığımızda kurtuluşumuzun olmadığı açıktır. Dayandığımız sebebler ise geçerli olup olmaması da ayrıca tartışılır.

Not: konuyu sabote eden anlamsız, ilmi dilden uzak ve taasubi mesajlar silinecektir.
Şimdilik söz almak isteyenler buyursunlar.
[/FONT]
 

AlpBilge

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
1 Şub 2015
Mesajlar
706
Puanları
0
Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O'nun nimeti sayesinde kardeşler haline geldiniz. Ateşten bir çukurun kenarında idiniz; sizi oradan kurtardı. Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, doğruya ve güzele yol bulasınız.(Âl-i İmrân 103)

Dinlerini parça parça edip gruplara/fırkalara/hiziplere ayrılanlarla senin hiçbir ilgin/ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir. (En'** 159)
 

lafons7275

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
19 Şub 2013
Mesajlar
21,533
Puanları
83
Kiymetli kardeşlerim,
Ümmet ve ümmet anlayışı malesef Peygamber . döneminden çok farklı bir hale bürünmüştür. Mezhepleşme, hizipleşme, taassub başını almış yürümüştür; o kadar ki birbirimizi kafir görmeye, birbirimizin kanını dökecek hale gelmişiz.
Kasedi başa sarıp Peygamberimizin sav. vefat ettiği güne geri dönüp nerde ümmet hatalar yapmış ise bunlar tespit edilmeli ve bu tespitleri yaparken de onların da insan olduğunu düşünmeliyiz. Bu tespitler sağlıklı yapılabilirse teşhisi doğru koymuş oluruz.
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DAVET

“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah'a mahsustur. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben ancak O'na güvenirim ve yalnız O'na sığınırım.”
(Şûrâ Sûresi, 10. Âyet-i kerime)

Kardeşlik Dini İslâm:
İslâm dini kardeşlik dinidir. Bize Hakk’tan bir nur gelmiştir. Bu nur Kur’an-ı kerim’dir. Bize kardeşliği, tesanüdü emreder:
“Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat: 10)
“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” (Mâide: 2)
Müslümanlar ana-baba bir kardeş gibidirler. Aralarındaki kardeşlik ebedî olup, âhirette de devam eder. Şu halde kardeşlik icraatını yapmamız lâzımdır. Mümin kardeşlerini Allah için seven, onların dertleri ile dertlenen kimselerden Allah râzı olur. Onlara akla-hayale gelmeyen dereceler verir.
Buna rağmen aynı kıbleye teveccüh eden, aynı kitaba sahip olan müslümanlar arasında ayrı ayrı yollara sapmalar husule geliyor. Din düşmanlarının yapamadığını “Dindarım, muvahhidim” diyen yapmış oluyor.
Müslümanların fırkalara ayrılması, senlik-benlik yüzünden ihtilâf ve tefrikaya düşmeleri, İslâm’ın özüne ve izzetine, şevket ve satvetine halel getirdiği, kardeşlik bağlarını kopardığı, güçlerini parçalayıp zayıf düşürdüğü için şiddetle yasaklanmıştır:
“Allah ve Resul’üne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” (Enfal: 46)
Bu apaçık emirler karşısında bir müslümanın, bölücülükten şiddetle kaçınması lâzımdır. Tefrikanın, bölücülüğün İslâm’da yeri yoktur.
Âyet-i kerime’de:
“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.” buyuruluyor. (Şûrâ: 13)
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde de ayrılık yapmanın cezasının çok ağır olduğunu beyan buyurmaktadır:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” (Âl-i İmran: 105)
Bu ayrılıklar nefsimizin hamlığından, tekâmül edemeyişimizden, ihlâsa varamadığımızdan ileri geliyor. Bu sebeple ne kadar kayıplara uğradığımızın hiç farkında değiliz.
Âyet-i kerime’de:
“Hepiniz topluca, sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” buyuruluyor. (Âl-i İmran: 103)
Emr-i İlâhi çiğnendiği için, dinde ayrılık yapmanın mesuliyeti, suç ve cezası o kadar ağırdır ki; Allah-u Teâlâ azapların tehirini âhirete bırakmamış olsa idi, bölücülük yapanların, tefrikaya sapanların cezalarını dünyada vererek onları hemen yok ederdi.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Onlar ki, dinlerinde ayrılığa düşüp gruplara ayrıldılar.” (Rum: 32)
“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.
Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)
Görülüyor ki Hazret-i Allah birleşmeyi emrediyor, bölücülüğü de şiddetle yasak ediyor. İslâm’da hizmet gerek, bölücülük değil.

Bölünmeler ve Bölücüler:
Din adına yapılan her bölünme İslâm dininde bir ihanettir, bir zulümdür. Bu bölücüler rücû etmedikleri takdirde, çok şiddetli bir azapla kendilerine yazık etmiş olurlar.
Âyet-i kerime’de:
“Aralarında çıkan gruplar birbirleriyle ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!” buyuruluyor. (Zuhruf: 65)
Allah-u Teâlâ’nın beyanı bu. Bölücülerin hareketleri ise Hazret-i Kur'an’a hep ters, biz onların yalancı olduklarını söylüyoruz.
Müminûn Sûresi 52-56. Âyet-i kerime’lerini dikkatlice inceleyin, bunların yalancı olduklarını göreceksiniz:
“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.
Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!
Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 52-56)
Bu Âyet-i kerime’lere göre iyi bilin ki, bunların kitapları ayrıdır, Hazret-i Kur'an’a uymazlar. Bunların dinleri ayrıdır, İslâm dinine uymazlar. İslâm gibi görünürler, fakat İslâm dininin esasına tabi olmazlar. Partileri ayrıdır, İlâhî partiye tâbi olmazlar. Allah-u Teâlâ onların dalâlet batağında olduklarını da beyan buyuruyor.
Bütün bu ayrılıklar dinlerinin, kitaplarının ve partilerinin ayrı olduğundan ileri geliyor. Allah-u Teâlâ’nın kitabına göre değil, kendi dinlerine ve zan kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Kitapları ayrı olduğu için bu Âyet-i kerime’ler onların kitaplarında bulunmaz.
Haklarında bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri önlerine serdiğimiz halde, bu bölücülere “Müslümanlardır.” zan gözü ile bakmak, bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmek veyahut hafife almak demektir. Bunu ise ancak ruhu ölen bir kimse yapabilir. İman sahibi asla yapamaz. Eğer bundan sonra da bölücülere destek verirseniz, bu Âyet-i kerime’lere karşı geldiğinizi çok iyi bilin. Çünkü bizim beyanımız Allah ve Resul’ünün beyanıdır, şahsî içtihadımızı kullanmıyoruz.
Şimdi biz çekilelim aradan. Bölücüleri Hazret-i Allah ve Resul’ü ile başbaşa bırakalım. Onlarla muhatap değiliz.
Gerçek Hazret-i Allah’a ve O’nun sevgili Peygamberine uymakla olur. Onun içindir ki, sizi bölücülerden kurtarıp “İlâhî Görüş Birliği”ne dâvet ediyoruz. Bize düşen hakikatı tebliğdir.
Allah-u Teâlâ Şûrâ Sûresi 15. Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“İşte bundan ötürü sen onları tevhide, birliğe dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma.
Ve de ki: Allah’ın indirdiği kitaba inandım, aranızda adalet yapmakla emrolundum.
Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O’nadır.”
Cenab-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesnâ, diğerleri hep ateştedir.
-’Onlar kimlerdir yâ Resulellah?’
Benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Ebu Dâvud)

Ey kardeşler!
Sizi kurtuluşa, yani o bir fırkaya dâvet ediyorum. Bu, İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DÂVET’tir.
Kitabımız birdir; o halde Allah ve Resulünde birleşmemiz gerekiyor. Bu da hiçbir zaman madde, menfaat, önderlik, liderlik istememek şartıyla gerçekleşir.
Bugün herkes haklı olduğunu iddiâ ediyor, başkalarının dalâlette olduğunu söylüyor. Halbuki o bir fırka ehlince mâlumdur.
Diyeceksiniz ki “Ehlince mâlum olan bu fırka nasıl ayırdedilir?”
Bu fırka, Fırka-i nâciye’dir. Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.
Onlar iman edip takvâya ermiş olanlardır. Dünyâ hayatında da âhirette de onlar için müjdeler vardır. Allah’ın verdiği sözlerde asla değişme yoktur. Bu en büyük saadetin tâ kendisidir.” (Yunus: 62-63-64)
Bu fırka bunlardır.
Bu fırkanın alâmeti ise; Onlar Allah ve Resul’üne davet ederler. Gönüllere Allah ve Resul’ünün muhabbetini sokmaya gayret ederler. İnsanları arındırıp rızâ yolunda birleştirmeye çalışırlar. Bu kimseler gerçekten Hakk’ın hizmetçisidirler ve ancak Allah’a hizmet ederler.
Âyet-i kerime’de:
“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyuruluyor. (A’raf: 181)
Diğerleri ise, şeytanın hizmetindedirler. “Cihad, cihad...”derler. Onların cihadı dinardır. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunlar hakkında “Dînuhum dinâruhum = Onların dinleri para olacak.” buyuruyorlar. Bunlar cihadı gerçekte mevki ve maddeye açmışlardır. Her biri kendi dalâlet yollarına davet ederler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün yere bir çizgi çizerek “Bu Allah yoludur.” buyurdular. Yine bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler daha çizdikten sonra “Bunlar da yollardır, bu yolların her birisinde insanları o yola çağıran birer şeytan bulunur.” buyurdular ve:
“İşte bu benim dosdoğru yolumdur, siz ona uyun. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.” (En’**: 153) Âyet-i kerime’sini okudular. (Dârimî-Sünen)
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’de:
“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.’ buyuruyor. (A’raf: 86)
Zan ilmi hiçbir zaman hakikata erişemez.

Bize soruyorlar:
“Sizin grubunuzun adı nedir?”
Elhamdülillahi Rabbil-âlemin. Dinimiz İslâm, kitabımız Kur'an, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’dır.
“Hangi partidensiniz?”
Hazret-i Allah ve Resul’ünün partisindeniz.
Âyet-i kerime’de:
“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” buyuruluyor. (Mücadele: 22)
Bu Âyet-i kerime mucibince biz “Hakk parti”liyiz, “Halk parti”lilerle ilgimiz yoktur. Biz bunu resmen beyan etmişiz ve bizim partimiz 1400 küsür sene evvel kurulmuştur.

Her grubun ve partinin adı var. Allah-u Teâlâ onlar hakkında hükmünü vermiş, âkıbetlerini açık olarak beyan etmiştir.
Bölücü ve particilerin dinden kaydıklarına dair bunca Âyet-i kerime var iken; Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde ümmetinin yetmişüç fırkaya ayrılacağını, yetmişikisinin dalâlette ve cehennemde olacağını, ancak Resulullah Aleyhisselâm’ın ve ashabının yolunda olanların cennete gireceğini resmen beyan ederken; diyeceksiniz ki bunlar Âyet-i kerime’leri ve Hadis-i şerif’leri görmüyorlar mı?
Evet, görmek istemiyorlar. Nefsâni ve dünyevî arzularına uyarak bu Âyet-i kerime’lerin apaçık mânâlarını görmemezlikten ve bilmemezlikten gelip, bâtıl ve mesnetsiz fikir ve iddiâlarını Hakk ve hakikat gibi göstermek isteyen bu gibi kimseler dalâlet batağına kaymışlardır, onlar bir şey görmezler. Her bölücü kendi yolu ve partisi ile öğündüğü için yalnız kendilerinin müslüman olduklarını, doğru yolda bulunduklarını zannederler.
Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle beyan buyurur:
“Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır. Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler.
Nihayet o bize geldiği zaman der ki ‘Ey şeytan! Keşke benimle senin aranda gün doğusu ile batısı kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü arkadaşmışsın sen.” (Zuhruf: 36-37-38)

Aziz ve muhterem kardeşlerim!
“Hakikat Vakfı” bu vakfın ismidir. Sakın ha, bunu yolumuza atfederek bölücülüğe sapmayın. Sakın sizde bir isimle bir bölücü daha türemesin.
Gayemiz “İSLÂM”dır, isim değil.
Muradımız “HAZRET-İ ALLAH VE RESUL’Ü”dür, bölücülerden herhangi biri değil.
Biz kendimizi Hazret-i Allah ve Resulü’ne boyun bükenlerin hizmetçisi olarak ilân etmişizdir, efendisiyiz dememişizdir. Rızâ-i ilâhîden başka hiçbir gayemiz yoktur. İslâm’dan daha büyük şeref olamaz.
Bizim yolumuzun diğer yollardan asıl ayrılış noktası şudur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
Ne para toplarız, ne de talebelerden ücret alırız. Bütün yaptığımız iş ve icraatlar kendi gayretlerimizledir. Çalışanlar yalnız rızâ-i ilâhî için çalışırlar.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Sizden bir kimse rızkından firar etse bile, rızık ölüm gibi kendisini bulur.” buyuruyorlar. (Münâvî)
Vakfın şartlarından birisi olarak da “Kimseden bir şey istemeyin, geleni reddetmeyin.” diye ilân etmişizdir. Onlar ise avuç açmakla geçiniyorlar. İsteyip de topluyorlar. Bu doğru değildir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Cenâb-ı Allah haris (aç gözlü) ve çekiştirilen (tenkit edilen) isteyicilere buğzeder.” (C. Sağir)
“El açıp isteyenler, o el açıp istemelerindeki zül ve hakareti bilselerdi dünyâda hiçbir zaman dilencilikte bulunmazlardı.” (C. Sağir)
“Haberiniz olsun ki, dünyâ mel’undur. İçindekiler de mel’undur. Ancak Allah-u Teâlâ’yı zikretmek ve O’nun rızâsına uygun şeylerle, bilen ve öğreten kimse müstesnâdır.” (Tirmizî, Zühd, 14)

Biz hiç kimseye bağlı değiliz, kimseden de bir şey beklemiyoruz. Biz ancak Hazret-i Allah ve Resul’üne -sallallahu aleyhi ve sellem- sığınırız. Onun içindir ki cesaretle konuşuyoruz. Kimseden de korkumuz yok.
Biz “İLÂHÎ GÖRÜŞ BİRLİĞİNE DAVET” ederiz. Gelenlerin gönüllerine Hazret-i Allah ve Resul’ünün -sallallahu aleyhi ve sellem- muhabbetini ve emirlerini koymaya, her türlü bölücülükten arındırmakla yalnız Hazret-i Allah ve Resul’ünde -sallallahu aleyhi ve sellem- birleştirmeye, aralarında gerçek bir kardeşliğin tesisine gayret ederiz.
Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.
Müslümanların birbirine yaklaşmaları, birleşmeleri, aralarında bir dayanışma husule gelmesi en büyük arzumuzdur.
Hakk Celle ve Alâ Hazretlerimiz’den niyaz ederim ki fakirin bu arzularını basiret sahibi din kardeşlerimin ibret kulaklarına ulaştırsın, feyiz ve bereketini de ihsan buyursun.
Muhakkak iç ve dış din ve vatan düşmanlarına karşı yekvücud olmamız lâzım.

Size iki numune veriyorum: Birisi Bediüzzaman Hazretleri, diğeri Hacı Süleyman Efendi. Bu zatların icraatlarına dikkat ederseniz; ne maddeye tapmış, ne de siyaset batağına batmış görürsünüz.
Amma bugün “nurcuyuz, süleymancıyız” diyenler onların izinden ayrılmışlardır.
Birer madde abidesi olmuşlar. Ve diğerleri de böyledir.
Şayet siz de menfaate tapar, siyasete dalarsanız; iyi bilin ki mânâyı bırakmış, dalâlet batağına batmış olursunuz.
Şu Âyet-i kerime size bu hususta yeter;
“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzab: 4)
Ki, birini muhabbet-i Mevlâ’ya, diğerini muhabbet-i mâsivâ’ya hasretsin, bir kalpte iki sevgi yaşamaz.
Bunların icraatlarına bakıyorum. Bilhassa Ramazan-ı şerif’te dükkan dükkan dolaşıyorlar. Birer madde âbidesi olmuşlar, dilenciliği meslek haline getirmişler. Bunlar huzur-u ilâhiye nasıl çıkacaklar, bunun hesabını nasıl verecekler? Gerçekten bu İslâm dini için büyük bir lekedir. Bu hareketleri ile hem gayr-i müslimlere karşı İslâm’ı küçük düşürüyorlar, hem de yeni İslâm’a ısınanları soğutuyorlar.
Halbuki rızâ yolunda çalışırsak; Allah-u Teâlâ da dilerse lütfuyla tecelli eder, bir nur âbidesi yapar. Fakat rızâyı bırakıp madde peşinde koşarsak madde âbîdesi oluruz.
"Helâl lokma, vücutta ibadetle nur olur. Nurdan da hikmet husule gelir. Harama gelince; iç âlemi tahrip eder, kötülüğe tahrik eder.”
Hadis-i şerif’lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
“Fakir ve ihtiyacı olmaksızın el açıp isteyerek yediğin şey ateştir.” (C. Sağir)
“Üç günlük kuvvete malik olan kimse için dilenmek helâl olmaz.” (Münâvî)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse, dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidirler. Her gürültüyü, korkularından kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar; onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın. Allah kahretsin onları!.. Hakdan nasıl çevriliyorlar?” (Münafikun: 4)

Bölücüler ve Fâiz:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde fâizi şiddetle yasaklamıştır:
“Fâizi yemeyiniz.” (Âl-i imran: 130)
Süleymancılar ise fâizin alınabileceğini söylemekle (Kemal Kacar, Tercüman Gazetesi 7/12/1989 ) emr-i ilâhîye ters düşüyorlar.
Diğer taraftan:
“Ümmetimden bir taife olur ki, şarap içerler ve şarabın ismini değiştirip istedikleri bir isim ona takarlar.” (C. Sağir)
Hadis-i şerif’inde beyan buyurulduğu üzere, süleymancılar da fâize başka isim takmak suretiyle kendi kitaplarına göre fâizi helâl kabul ediyorlar ve yiyorlar. Çünkü onların kitapları ayrıdır, kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Dinleri ayrıdır, kendi dinlerine göre amel ediyorlar. Partileri ayrıdır, kendi partilerine göre hareket ediyorlar.
Fâizciler hakkında buyurulan hem lafzî hem de mânevî tehditler, hemen hemen hiçbir tahrim âyetinde bu kadar şiddetli yer almış değildir:
“Fâiz yiyenler -fâiz ticaret gibidir- dedikleri için kıyamet günü kabirlerinden şeytan çarpmış gibi ihtiyaçlar içinde kalkacaklardır.
Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir ve fâizcilikten vazgeçerse, geçmiş günahları kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah’a âittir.
Kim de tekrar fâize dönerse onlar cehennemliktirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah fâizle kazanılanı eksiltir, bereketini tamamen giderir. Sadakası verilen malları ise artırır. Allah küfrân-ı nimette bulunan günahkâr hiç kimseyi sevmez.” (Bakara: 275-276)
“Ey iman edenler! Allah’tan sakınınız. Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın. Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer fâiz almaktan tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Böylece ne kimseye haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakara: 278-279)
Hazret-i Allah’a ve Resul’üne -sallallahu aleyhi ve sellem- harp ilan etmiş olan bu kimseler, en şiddetli bir dil ile lânetlenmişlerdir.
Süleymancıların bu gibi yanlış fikirleri kendi kitaplarına göredir. Bunlar Ahkâm-ı ilâhî’yi hükümsüz hâle getirip kendi hükümlerini ahkâm yerine koyuyorlar. Buna rağmen hiç kimseden tepki yok. Ve bunlara hâlâ müslüman gözüyle bakıyorsunuz. Bunun içindir ki, cidden büyük bir gadab-ı ilâhî’ye uğramaktan korkuyoruz.
Kurtuluşu arayanlar Hazret-i Allah ve Resul’ünün emirlerine riayet etsinler.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyor:
“Faiz yetmiş çeşit günahtır. Bunların en hafifi erkeğin kendi anası ile zinâ etmesi günahı kadardır.” (İbn Mace-Ticaret-58)
“Allah faizi yiyeni, yedireni, şahitlerini ve kâtibini lânetlemiştir.” (Tirmizî)
“Faiz yiyenlerle zekât vermeyenleri cehennem ateşi ile müjdele.” (Münâvî)
Hazret-i Allah’ın hükmü bu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in emri de bu. İşte onların kitabı başka.
Kemal Kacar bu Âyet-i kerime’leri inkâr ettiği için otomatikman küfre kaymıştır. Kendisi küfre kaydığı gibi, ona tâbi olanlar da küfür batağına kaymıştır.
Diğer taraftan topladıklarını zevk ve sefâ yolunda, süse ve lükse harcarlar. İsraf ise haramdır.
Âyet-i kerime’de:
“Yeyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyuruluyor. (A’raf: 31)
Talebeleri âlet ederek topladıklarını kendi arzuları istikametinde harcadıkları için, emanete hıyanet etmiş oluyorlar. Bu ise münafıklık alâmetidir.
Biz de iftarlar tertip ediyoruz. Yüzlerce kişi geliyor. Ve fakat hiç kimse soyulmuyor, hiç kimseden bir lira bile istenmiyor. Herkes kendi evine gelir gibi gelir ve gider...

Cuma Namazı ve Bölücüler:
“Cuma namazı kılınmaz.” diyenlere gelince;
Eğer bu Din-i mübin bir avuç bölücülerin zanları gibi olsaydı, şimdiye kadar ne dinde bir esas kalırdı, ne de Cuma'nın esamesi kalırdı. Yahudilerin Tevrat’ı, Hıristiyanların İncil’i bozdukları gibi olurdu.
Cuma namazı farz-ı ayındır. Cuma günü ise müslümanların bayramıdır. Kur'an-ı kerim’de hususiyetle bir Cuma Sûresi mevcuttur. Hazret-i Allah bu Sûre-i şerif’in 9 ve 10’uncu Âyet-i kerime’lerinde kesin olarak şöyle emir buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ı zikretmeye koşun. Alış-verişi, işi-gücü bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
Namaz kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın, Allah’ın fazlından nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.”
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Her kim Cuma namazını üç kere zaruretsiz terkederse Allah-u Teâlâ onun kalbini mühürler.” (Tirmizî)
“Bir takım kimseler ya Cuma namazlarını terketmekten vazgeçerler veya Allah-u Teâlâ onların kalplerini muhakkak ki mühürleyecektir. Sonra da onlar gafillerden olurlar.” (Müslim)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in beyanı bu. Onlar ise, bu Hadis-i şerif’leri dinlemeyip, hiçe sayıyorlar. Bunun için bunların kitapları ayrıdır. Kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif esastır. Lâfa lüzum yok. Doğru sözlü iseler, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle dâvâlarını isbat etsinler. Aksi halde yalancı olduklarını siz de bilin, onlar da bilsinler.
Diğer Hadis-i şerif’lerde ise şöyle buyururlar:
“Ey insanlar! Şunu da muhakkak bilin ki, Allah-u Teâlâ Cuma’yı içinde bulunduğunuz şu yılımın şu ayında, şu gününde ve makamımda kıyamet gününe kadar farz kılmıştır. Binaenaleyh her kim benim hayatımda veya benden sonra adil veya zalim bir imamı olduğu halde, Cuma namazını hafife alarak veya farziyetini inkâr ederek terk ederse, Allah onun dağınık işlerini toplatmasın, iki yakasını bir yere getirmesin ve işinde bereket vermesin. Haberiniz olsun ki o kimsenin namazı yoktur. İyi biliniz ki o kimsenin zekâtı da yoktur. Haccı ve orucu da yoktur. İyi biliniz ki onun iyiliği de yoktur. Nihayet tevbe edinceye kadar. Her kim tevbe ederse Allah-u Teâlâ da onun tevbesini kabul eder.” (İbn-i Mâce)
Ey yalancı bölücü! Seni bu fetva makamına kim tayin etti? Yalan söylemediğini ispat için bu Hadis-i şerif’e cevap ver. Ama siz yalancısınız, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’e cevap veremezsiniz. Ancak kendi kitaplarınıza göre süsleyip, püsleyip halkın önüne sunarsınız. Çünkü şeytan da bunu size süslü gösterdi.
Bir Hadis-i şerif’te de:
“Üç Cuma’yı zaruretsiz terkedenler münâfıklardan sayılır.” buyuruluyor. (Taberâni)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz böyle buyurduğu halde, onlar Hadis-i şerif’lerin hükümlerine rıza göstermiyorlar. Ve müslümanları münafıklığa sevkediyorlar.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Her zamanın hükümdarına itaat et, her imamın arkasında namaz kıl. Ashabımdan hiç birisine sövüp-sayma.” (C. Sağir)
Bir Âyet-i kerime’de ise:
“Size peygamber neyi verdiyse onu alınız. Neden nehyetti ise ondan kaçınınız.” buyuruluyor. (Haşr: 7)
Hazret-i Allah’ın ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in emri bu.
Allah-u Teâlâ bölücülük yapanları:
“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’**: 159)
Âyet-i kerime’siyle kulluğuna kabul etmiyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise:
“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münâvi)
Hadis-i şerif’iyle ümmetliğe kabul etmiyor.
Onlar ise emr-i ilâhî ile emr-i peygamberîyi hiçe sayarak tayin edilmiş imamı kabul etmiyorlar. Sizi kim tayin etti?
Bunun için bu yetmişiki fırka dış düşmandan daha büyük, daha çok İslâm’ı tahrip ve tahrif yapıyor. Bu din, babanızın dini mi ki arzunuzla hareket ediyorsunuz? Hüküm vermek yalnız Allah’a mahsustur.
Âyet-i kerime’de:
“Yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.” buyuruluyor. (A’raf: 54)
Hadi bu Âyet-i kerime’ye cevap ver! Siz kendi kitabınıza göre konuşuyorsunuz. Biz ise Hazret-i Allah’ın kitabına göre konuşuyoruz. Doğru sözlü iseniz Âyet-i kerime ile cevap verin, aslâ lâf kabul etmiyoruz.
Herkesin zannı kabul edilseydi, yetmişiki fırka değil, binlerce fırkaya ayrılırdı.

Dâr-ül Harp - Dâr-ül İslâm:
Sual:
“Memleketimizin dâr-ül harp olduğunu söylüyorlar. Doğru mudur?”
Cevap:
Hayır. Burası İslâm diyarı olduğu için dâr-ül harp olamaz. Helâli helâl, haramı da haram bilmek gerekir. Kimse helâli haram, haramı helâl yapamaz.
Dâr-ül harp demekle Kur’an-ı kerim’in hükmünü kaldırmak istiyorlar. Mâdem ki dâr-ül harp diyorlar, neden harp açmıyorlar? İslâm diyârıdır. Çünkü devlet erkânının ve milletin çoğunluğu, elhamdülillah yüzde doksandokuzu müslümandır. O halde nasıl dâr-ül harptir diyebiliriz? Temsil olarak Almanya’yı ele alalım. Bu kadar müslüman Türk işçisi çalıştığı halde İslâm diyârı mıdır, küfür diyârı mıdır?
Elbette küfür diyarıdır. Niçin? Bütün devlet erkânı ve milletin ekserisi gayr-i müslim olduğu için. Burada haramı haram, helâli helâl bilmek gerekir. Allah-u Teâlâ’nın haram kıldığı haramdır. Harama helâl demek küfürdür. Üstelik dâr-ül harptir diyenler, bütün hükümet erkânına ve millete küfür damgasını vuruyorlar da, şu Hadis-i şerif’in kapsamına girdiklerinin farkında bile değiller.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde :
“Bir kimse müslüman kardeşine fısk ve küfür isnad etmesin. Zira o kimsede bu haller yoksa, sözler sahibine döner.” buyuruyorlar. (Tirmizî, iman, 16)
Onlar yalnız kendilerini müslüman zannediyorlar. Ve her bölücü bunu bahane ederek halkı kendilerine çekip çevirmeye çalışıyor. Bu suretle din kardeşliğini, İslâm birliğini, güzel vatanımızı paramparça yapmak istiyorlar. Parçalamak isteyenleri, değil suçlamak, elimizden gelse elini ve dilini uzatanları hemen men ederiz.
Biz bunu daha evvel de izah etmiştik. “Ben, hükümet Hazret-i Allah’ın bütün emirlerine uyuyor demiyorum. Maaş da almıyorum. Sadece fitne ve bölücülük edenleri nifaktan ittifaka davet ediyorum.”
Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Sizden bir kimse çirkin bir iş görürse onu eliyle derhal değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse dil ile değiştirsin. Buna da gücü yetmezse bâri kâlbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” buyurmuşlardır. (Müslim, iman, 78)

Gerçek mânâda bütün bu sözlerimiz bilmeyerek bir bölücü grubun içine girip hakikat zannıyla çalışan temiz ve nezih kardeşlerimize izah ve iknâ maksadıyla söylenmiştir.
Yarın huzur-u ilâhî’ye çıktıklarında büyük vebal altında kalıp şiddetli azab göreceklerinden, vicdanımızdan kopup gelen hislerimizi beyan ediyoruz.

Sual:
“O halde memleketimiz dâr-ül İslâm mıdır?”

Cevap:
Dâr-ül İslâm’dır denilebilmesi için, ilâhî hükümlerle hükmetmek şarttır. Bir hükümet erkânı bu hükümleri değiştirmeye ve azınlıkta olan küfürü savunanları kaldırmaya güç yetiremezse Dâr-ül İslâm denilemez. O hâlde nedir? Dâr-ül harptir denilemediği gibi Dâr-ül İslâm’dır da denilemez.
O hâlde ne yapmamız lâzım? Bunu bizzat Allah ve Resul’ünden öğrenelim:
“Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Sizi idare edenlerin sahibi ve meliklerin melikiyim. Onların kalbleri benim kudret elimdedir.
Eğer kullar bana itaat ederlerse, ben de onları onlara rahmet kılarım, merhamet ve şefkatle muamele ederler. Yok eğer kullar bana isyan ederlerse, ben de onları onlara belâ ederim. Kalblerini kin ve gazapla onlara çeviririm. En kötü azap ile azap ederler.
Binaenaleyh sizi idare edenlere karşı sövmekle, beddua etmekle meşgul olmayınız. Fakat nefislerinizi beni zikretmekle, bana dua ve tazarru ile meşgul ediniz. Böylece ben de onların hakkından gelirim, sizi onların şerrinden korurum.” (Mişkât-ül Mesabih: 3721)
Bugün müslümanların eziyet altında oluşu, sefâhat ve kabahat içinde oluşlarından ileri geliyor. Eğer biz samimi olarak Hazret-i Allah’a sığınsak, Hazret-i Allah onlara bu fırsatı vermez. Sefâhat içinde yaşadığımız için başımıza bu haller geliyor. Bu hâle suçumuzdan ötürü düşmüş oluyoruz. Bu felâketleri kendi elimizle hazırlamışızdır.

Bir insanın kendini beğenmesi veya hased etmesi ilâhî emirleri dinlememek olacağından helâkine vesile olur.
Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyurmuştur. (Mâide: 2)
O halde Allah-u Teâlâ muhakkak iyilikte birleşmeyi emir buyururken; bizim Allah ve Resul’ünde birleşmemiz mi daha hayırlıdır, yoksa her bölücüye ayrı ayrı tâbi olup, paramparça olmamız mı? “Elbette birliktir.” diyeceksiniz.
O hâlde sizi Allah ve Resul’üne davet ediyoruz. İç ve dış düşmanlarımıza karşı koyabilmemiz için.
Zira devlet ittifaktan, devletsizlik ise nifaktan doğar.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Bir mü’min diğer mü’min kardeşi için birbirine kenetlenen tuğlalar gibidir. Birbirinden kuvvet alır.” buyuruyorlar. (Münavî)

Esasen; faiz alan, kumar oynayan, içki içen bir kimse ve tesettüre riayet etmeyen bir kadın, bunlar haramdır diyemez. Niçin? Kendisi yaptığı için.
Asla kimseye garaz ve düşmanlığımız yoktur. Sorulan sualleri Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle cevaplandırmak zorundayız.
Biz onlara cevap vermiyoruz. Hazret-i Allah ve Resul’ünden kim daha güzel cevap verebilir?
Beşeriyeti uyandırmak için Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle hep hakikati neşrediyoruz.
Bu ikazlarımızdan dolayı Hazret-i Allah’a şükür ve bize teşekkür etmeleri gerekmez mi?
Daha evvel de söylediğimiz gibi, biz Hazret-i Allah ve Resul’ünden mâdâ kimseden çekinmeyiz. Hüküm Hazret-i Allah ve Resul’ünündür. Mahlûkun hiçbir hükmü yoktur, sözleri de muteber değildir.
Ey kardeş!
Bu hakikatları ne zaman görüp ne zaman uyanacaksın!

Ebû Said-el Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’te Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Sizin aranızda öyle zümreler türeyecektir ki; siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, iyi işleri yanında kendi iyi işlerinizi küçük göreceksiniz. (Yani onların yaptığı işler dıştan sizinkinden üstün gibi görünecektir.)
Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’an (ın) feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Okun sahibi (avı delip geçen) okun demirine bakar (kana benzer) bir şey göremez. Sonra ağaç kısmına bakar, bir şey göremez, yelesine bakar, orada da kan izi göremez. Daha sonra (acaba ava dokunmadı mı?) şüphesiyle, kirişe gelen ve fok denilen çatal yerine bakar, orada da bir iz göremez.” (Buharî. Tecrid-i sarih: 1783)
Zan, nam, makam ve menfaate taptıkları için dinden kaymışlardır. İşte bu Hadis-i şerif’ler “âlimim” diye “fâkihim” diye geçinen fâsıklar hakkındadır.
Siz bölücülerin âlim olduklarını zannediyorsunuz, cahil olduklarını görmüyorsunuz.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Şüphesiz bu ilim (Tefsir ve hadis gibi mühim ilimler üzerine kurulmuş fer’î ve Şer’î hükümler) dininizdir. Böyle mühim bir emri alacağınız kimselere dikkat edin.” buyuruyorlar. (C.Sağir)
Âlimlerin en faziletlisi bu âlemin en faziletlisi olduğu gibi, insanların en şerlisi de kötü âlimlerdir.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Şerlilerin en şerlisi kötü âlimlerdir, iyilerin en iyisi de iyi âlimlerdir.” (Dârimî)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:
“Ben size Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den bir şey haber verdiğimde onu hakikat olarak kabul ediniz. O’nun dilinden yalan uydurmaktansa gökten düşerek ölmem bana daha hoş ve sevimli gelir. Ancak harp gibi hayırlı bir hile olursa, onun için söyleyeceğim sözler müstesna. Çünkü harp hiledir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- den kulağımla duydum şöyle buyurdular:
“Âhir zamanda yaşları küçük, tecrübeleri kıt, aklını kötüye kullanan bir zümre yetişecektir. Onlar, iyiler gibi peygamberin tebligâtından Âyet ve Hadis’ten bahsedeceklerdir. Fakat onlar, tıpkı okun hedefini delip geçtiği gibi İslâm’dan hemen çıkıvereceklerdir. İmanları boğazlarından ileri geçmez.
Siz onlara nerede rastgelirseniz hemen öldürünüz. Zira bunları öldürene kıyamet gününde sevap vardır.” (Buharî - Tecrid-i Sarih: 1472)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz’den rivayet edilen bir başka Hadis-i şerif’lerinde Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, İslâm’ın yalnız ismi, Kur'an’ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mâmur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak.
Onların âlimleri gök kubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir.” (Beyhakî)
Onlar, dini kendilerine uydurmaya çalışırlar. Madde ve maksat, mevki ve şöhret uğruna dinden çıktıkları gibi, başkalarını da çıkarmaya çalışırlar.
“Onlar âhiret karşılığında dünyâ hayatını satın alan kimselerdir.” (Bakara: 86)
Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere bunlar dünyâyı âhirete tercih eden din hırsızlarıdır. Bir de bu haller ile kendilerini halkın en faziletlisi gibi göstermeye çalışırlar.
Hadi bu Âyet-i kerime’ye Âyet-i kerime ile cevap ver!

Önderdir zannediyorsun, fakat İslâm dininde bir bozguncu olduğunu görmüyorsun.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
”SİZİN İÇİN DECCAL’DEN DAHA ÇOK DECCAL OLMAYANLARDAN KORKARIM.
- Onlar kimlerdir?
SAPTIRICI İMAMLARDIR.” (Ahmed b. Hanbel)
Dünyâda iken kendilerine tâbi olanları yoldan çıkarıp saptıran liderler; kendilerine uymalarından gurur duydukları kimselerle beraber o gün cehenneme atılırlar.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“O zaman küfür öncüleri azabı görünce, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşıp giderler ve aralarındaki bütün bağlar kopar. Onlara uyup arkalarından gidenler ‘Ah ne olurdu, bir daha dünyâya gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşmış olsaydık!’ derler.
Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.” (Bakara: 166-167)
“Onlar birbirlerini suçlayıp çekişirler. İleri gelenlere ‘Siz bize sağdan gelir, suret-i haktan görünürdünüz.’ derler. Onlar da ‘Hayır, zaten siz inanan kimseler değildiniz. Bizim sizi zorlayacak gücümüz yoktu, siz kendiniz azgın bir topluluk idiniz. Artık Rabbimizin sözü bize hak oldu. Azabımızı muhakkak tadacağız. Evet sizi biz kışkırttık, çünkü kendimiz azgındık.’
O halde o gün hepsi azapta müşterektirler.” (Saffat: 27-32)
“Tat bakalım! Hani sen kendince çok üstün, çok şerefli bir kimse idin.” (Duhan: 49)

Bir taraftan yahudiler, bir taraftan hıristiyanlar, bir taraftan komünistler dinimize saldırıp dururken, bir taraftan da bunlardan daha tehlikeli olan bu yetmişiki fırka İslâm dinine en büyük darbeyi vuruyorlar. Bu gibi kimseler güyâ din-i mübin'i onlar temsil ediyorlarmış gibi görünerek, şeytana itaat etmekle, Ümmet-i Muhammed’i bölmeye çalışıyorlar. Üstelik bunu İslâm namına yapıyorlar ve kendilerini müslümanların ön safında zannediyorlar. Menfaat, mevkii, nam için İslâm dini’ni âlet ediyorlar. Gayeleri bozgunculuk ve bölücülüktür. Bu gibilerin tahripleri dış düşmandan daha büyük ve daha tesirlidir.
Kimisi çıkar “Memleketimiz Dâr-ül harptir, Cuma ve Bayram namazları kılınmaz, faiz alınabilir.” der.
Diğeri “Zekâtı bize verin” diyerek fakirin kapısını kapatır.
Öteki “Bugün Hacc emiri olmadığı için yapılan Hacc sahih değildir.” der.
Bir başkası kumar oynar, kumarın câiz olduğunu söyler.
Bir diğeri “İçki hakkında kesin âyet yoktur.” der.
Kimi de “Tesettürün Kur’an-ı kerim’de olmadığını”iddia eder.
Kimisi “Refah’tan başka İslâm yok.”der.
Kimisi “En büyük benim.” der, büyüklük taslar.
Ve buna mümasil Hazret-i Kur'an’ın birçok ahkâmını esasından çıkarmaya, içten içe yıkmaya çalışırlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İnsanlar kabul edip girdikten sonra Allah’ın dini hakkında tartışmaya girişenlerin iddiâ ve delilleri Rabb’leri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazab vardır ve çok çetin bir azab da onlar içindir.” buyuruyor. (Şurâ: 16)
Allah-u Teâlâ’nın emr-i ilâhî'si olduğu bir şeyde, mahlûkun hükmü yoktur. Bu noktada akıl yürütmek yersizdir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“O’nun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur.”
“Hüküm yücelerin yücesi Allah’ındır.” (Mümin: 12)
“Rabbinizden size indirilene uyun.” (A’raf: 3)
Kişi dine uymak zorundadır, din ona uymaz. Ya inanacak müslüman olacak, veya inkâr edecek kâfir olacak. Başka bir tevil yolu yoktur.
Âyet-i kerime’de buyuruluyor:
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a mahsustur. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben ancak O’na güvenirim ve yalnız O’na sığınırım.” (Şûrâ: 10)
Bütün insanlar, cinler ve melekler dahi bir Âyet-i kerime’ye karşı çıksalar hepsi kâfir olurlar. Onlar ise bunca Âyet-i kerime’ye karşı çıkıyorlar da ilâhî hükümleri hiçe sayan bu sapıklara hâlâ dindardır zannıyla bakıyorsunuz, oysa koyu bir bölücü olduğunu görmüyor musunuz?

Asıl gayemiz, Nûr-i Muhammedî’nin yayılması, müslüman kardeşlerimizin Allah ve Resul’ünde birleşmesidir.
Tefrikaya düşüren bölücü ve tahripçilere emniyet ve iktidâ etmeyiniz. Zira onlar “Cumayı kıldırmamak”la müslümanları münafıklığa, “Fâiz almak helâldir.” diyerek küfre itiyorlar.
Kur’an-ı kerim’de zekât verilecek yerler apaçık belirtildiği halde, gayesi dışında menfaatleri için zekât topluyorlar.
Bu hareketleri ile hem İslâm’ı aslından uzaklaştırıyorlar, hem Ümmet-i Muhammed’in bölünmesine, hem de güzel vatanımızın parçalanmasına sebep oluyorlar.
Gerçekten Allah ve Resul’ünde birleşelim ki, iç ve dış düşmanlara karşı mücadele edelim.
Bu Âyet-i kerime’lerle, bu gerçeklerle, kendi tuttukları yolun vicdanlarında bir muhasebesini yapıp kararlarını versinler. Ya Âyet-i kerime’lere inanacaklar, bölücülükten vazgeçecekler; ya da inkâr edecekler, yoldan çıktıklarını kabul edecekler.
Vay bölücülerin haline!

Herhangi bir bölücü bu beyanlarımıza cevap vermek istediği zaman, her Âyet-i kerime ve her Hadis-i şerif’e, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le cevap vermek mecburiyetindedir. Nasıl ki biz onların durumunu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le beyan ediyorsak!...
Onlar lâfla ancak birbirlerini kandırırlar. Bizim için mühim olan hükm-ü ilâhiyedir. Âlim ilmiyle cevap verir. Münafık da küfürle cevap verir. İçindeki küfrünü dışarıya çıkarır.
En üstün meziyet, İslâm’da emrolunduğu gibi hizmet, müslümanım demek en büyük şereftir.
“İnsanları Allah’a çağıran, kendisi de salih amel işleyen ve doğrusu ben müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir.” (Fussilet: 33)

Bize diyorlar ki “Siz bu beyanları ne cesaretle yaptınız, korkmuyor musunuz?”
Evet, Allah’tan korktuğum için yapıyorum. Bu âciz kulunu dilerse alır, dilerse bırakır. Bu bizim için farksızdır.
Hiç kimseye aslâ garaz ve düşmanlığımız yoktur. Fakat hiç kimsenin küfrüne rıza gösterenlerden de değilim.
Mühim olan “Ey kulum! Müslümanları kendilerine çekip fitne çıkaran, Ümmet-i Muhammed’i paramparça yapan bölücüleri görmedin mi? Onlara karşı ne gibi bir müdahalen oldu?” suâline karşı “Yâ Rabbelâlemin! Bu hâdim-i dervişân, Ümmet-i Muhammed’e yönelen fitne ateşini elimden geldiği kadar söndürmeye çalıştım. Kullarını Allah ve Resul’ünde toplamak ve birleştirmek için tâkatim nisbetinde gayret ettim. Rızândan gayrı kimseden bir şey beklemedim ve korkmadım.”diyebileyim.
Hakikat yolunu arayana yolunu tarif etmeye çalışıyoruz.

Uyan ey kardeş!
Allah-u Teâlâ’nın fermân-ı ilâhisi ile bölücülerin, bozguncuların sözünü bir tutuyorsun. Onlara kulak veriyorsun, ilâhi emirleri nazar-ı itibâra almıyorsun. Yetmişüç fırkanın yetmişikisinin dalâlette olduğunu, ateşte olduğunu hesap etmiyorsun. Hakk’ın emriyle halkın sözünü ne zaman ayırdedeceksin? Sana hakikatı hep Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle açıklıyoruz. Bu sapıklıklardan kurtul artık. Onların koyu müslüman olduklarını zannediyorsun, halbuki koyu zındık olduklarını, dalâlet ehli olduklarını bilmiyorsun.
Ey halk!
Siz susuyorsunuz. Amma küfre rıza gösterdiğinizin farkında bile değilsiniz. Acaba bu vebalin altından nasıl kalkacaksınız?
Bölücülerin küfre kaydıklarını bu Âyet-i kerime’lere bakarak haklarında rahat hüküm verebiliyorum.
Bizim verdiğimiz gibi, siz de Hazret-i Allah ve Resul’üne inanıyorsanız Âyet-i kerime’lere dikkat edin ve onların hakkında rahat hüküm verin. Biz size Allah-u Teâlâ’nın onlar hakkındaki beyanlarını bildiriyoruz ve açıklıyoruz, kendi içtihadım değil.....

[HR][/HR]
 

lafons7275

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
19 Şub 2013
Mesajlar
21,533
Puanları
83
dede şu copy paste yaptığın uzuuuuuun yazıyı aceb sen bir kere okudun mu.
 

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
9,800
Puanları
113
fakiri dede gereksiz mesajları konu ilerledikçe sileceğim
ki kimse kırılmasın


Merkezi İran'da bulunan İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Kurumu (Dar'ul Taqrib) Genel Sekreteri Ayetullah Muhsin Eraki, Erbakan'ın Türkiye'nin yetiştirdiği, etkili vahdetci ve ender şahsiyetlerden biri olduğunu söyledi. Eraki, Erbakan'ı anma programı düzen
Merkezi İran'da bulunan İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Kurumu (Dar'ul Taqrib) Genel Sekreteri Ayetullah Muhsin Eraki, Erbakan'ın Türkiye'nin yetiştirdiği, etkili vahdetci ve ender şahsiyetlerden biri olduğunu söyledi. Eraki, Erbakan'ı anma programı düzenleyeceklerini de açıkladı.
tv5 haber
Şia kendince bir imamet anlayışı geliştirip diğer müslümanlara bunu kabul ettirmek için sözde mezhep yakınlaştırmasına girmektedir.

Görebildiğim kadarıyla; ümmetin tabi olacağı, kabul edeceği bir imam anlayışı ve arayışına girerlerse; kendi liderlerinin ümmetin lideri olacağı tehlikeye girecek ve yeni lidere uymak, kabul etmek zorunda kalacaklardır.
Bu yüzden tercihlerini yayılma ekseninde görmekteler ve mezhep yakınlaşması kozunu kullanmaktadırlar.

Mezheplerin bir olması ya da yakınlaşması aslında pek bir fayda getirmeyecektir; zira zararı, fikri ve ameli zenginlik değil; sosyal ve siyasal ayrılıklar vermektedir.

sonuçta sünniler, imamete sahip çıkmayarak hatta ingiliz ajanlarının vs kurdukları wahşi örgütlere malzeme olarak sunmaktadırlar.
şia ise tamamen kendi çıkarlarına hizmet için kullanmaktadır.
 

Kaptan

Mecra Yazarı
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ocak 2012
Mesajlar
15,445
Puanları
113
Allah razi Hakperest kardesim, konu cok onemli. Benim de acizane soyleyeceklerim var.

Allah'in Resulu muminleri, bir binayi olusturan ve birbirleri ile kenetlenmis tuglalara benzetir. Bir baska yerde "cemaat rahmet tefrika ise azaptir" der. Kuran'in sayisiz ayetleri birlik ve beraberlige vurgu yapar. Hal boyleyken yani İslam tefrikayi siddetle yasaklamisken nasil oluyor da kendilerini bu dine nispet edenler tefrikaya dusebiliyorlar?

Sormaya devam edelim, temel kaynagi Kuran ve ornegi de peygamber olan bu insanlar nasil olur da parcalanir, bolunur ve her bir parca kendinisini hak karsisindakini batil gorur? Ortada bir sorun oldugu kesin ama nerede?

Bu ihtilafi "hedef birligi" ve /veya "rahmet" olarak aciklamaya calisanlar varsa da hepimizin sahit oldugu bu cekismeler, ihtilaflar, zitlasmalar bunun boyle olmadigini gosteriyor bize.

Gordugumuz su; Kisi bir cemaate baglandiginda artik onlar gibi dusunmek zorunda hissediyor kendini. Onun anladigi gibi anliyor, onun kabul ettigini kabul reddettigini de reddediyor. Ve bun sorgusuz sualsiz canla basla savunmaya basliyor, artik baska sey dusunemez oluyor, iste forumda sayisiz orneklerini de gosuyoruz. Bu olumsuz durum ne yapiyor, onun musluman kimligini zayiflatiyor. Pekala cozum nedir? Acizana bana gore ;

İhtilafa dusulen ve ayriliga sebep olan hususlari cozecek bir hakemde ittifak etmek. Hakem elbette Kuran ve Sunnettir. Hos zaten butun cemaatler farkli birsey soylemiyor ancak vakia ve realite bunun boyle olmadigini ve sozde kaldigini hepimiz cok iyi biliyor ve goruyoruz.

O halde baska baska hakemleri ve merciileri Kuran ve Sunnetin onune gecirmeyecegiz, aksi hade birligi saglamamiz mumkun degildir. Kuran ve Sunnet; hevalarimizdan, abilerimiziden, ustadlarimizidan, mezhebimizden, mesrebimizden, cemaatimiziden daha onemli ve daha sevimli hale gelmedikce bunu basarmamiz mumkun gorunmemekte arkadaslar. Allah'a ve Resulune tabi olmak ve araya giren butun engelleri kaldirmaliyiz. Dini sadece Allah'a has kilmak, arada ne kadar engel varsa hepsini kaldirmak, mesele bu. Derdimiz 'seyhimiz, cemaatimiz, abimiz ne diyor" degil "Allah ve Resulu ne diyor" olmalidir.

Son olarak sunu da ilave edeyim. Ameli noktalarda ihtilaflar, farkli yaklasimlar olabilir, bu da gayet dogaldir. Ancak itikatta ayrilik, gayrilik olmaz.
 

Yahayy

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Ocak 2014
Mesajlar
4,603
Puanları
63
Kasedi başa sarıp Peygamberimizin sav. vefat ettiği güne geri dönüp nerde ümmet hatalar yapmış ise bunlar tespit edilmeli ve bu tespitleri yaparken de onların da insan olduğunu düşünmeliyiz. Bu tespitler sağlıklı yapılabilirse teşhisi doğru koymuş oluruz.
Bunu sen mi söylüyorsun, kafana saksı mı düştü.


Tapatalklandı.
 

lafons7275

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
19 Şub 2013
Mesajlar
21,533
Puanları
83


Derdimiz 'seyhimiz, cemaatimiz, abimiz ne diyor" degil "Allah ve Resulu ne diyor" olmalidir.

Keşke bu yazdığını önce kendin uygulasan.

Sen önce Allah ne diyor diye bakıyorsun sonra kendince Allahın vahyini anlamaya çalışıyorsun sonra da resulun sözlerini kendince anladığın Kuran'a arz ediyorsun. Uyarsa alıyor, uymazsa Resulun sözlerini atıyorsun.
 

lafons7275

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
19 Şub 2013
Mesajlar
21,533
Puanları
83
Bunu sen mi söylüyorsun, kafana saksı mı düştü.


Tapatalklandı.
Yahu şöyle aklı başında sakince yazışabileceğim üyeler olsa ben daha neler söylerim neler.
 

Yahayy

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Ocak 2014
Mesajlar
4,603
Puanları
63
Konuya gelince tüm sorunların temel kaynağı kesinlikle burası, herşeyden önce konuşulması gereken yer burası.


Tapatalklandı.
 

Kaptan

Mecra Yazarı
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ocak 2012
Mesajlar
15,445
Puanları
113
Keşke bu yazdığını önce kendin uygulasan.

Sen önce Allah ne diyor diye bakıyorsun sonra kendince Allahın vahyini anlamaya çalışıyorsun sonra da resulun sözlerini kendince anladığın Kuran'a arz ediyorsun. Uyarsa alıyor, uymazsa Resulun sözlerini atıyorsun.
Bunu hep yapiyorsun, beni birak konuya odaklan.
 

lafons7275

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
19 Şub 2013
Mesajlar
21,533
Puanları
83
Konuya gelince tüm sorunların temel kaynağı kesinlikle burası, herşeyden önce konuşulması gereken yer burası.


Tapatalklandı.
Peygamberimizin sav. vefatından hemen sonra ilk kriz halife tayininde yaşandı.

Bunda hem fikir isek devam edelim.
 

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
9,800
Puanları
113
Değerli @RedveKabul hocam, Allah cc sizlerden de razı olsun.
Bu linkteki değerli tesbitler ve öneriler içeren mesajınıza binaen şunları söylemek isterim.

Kitabı ve Rasulü hakem tayin etmekte size katılmamak mümkün değildir. Fakat cemaat ve akide bazlı bir ittifakın siyerde rastlayamadığımı belirtmek istiyorum.
İleriki mesajlarda bunu detaylı bir şekilde irdelemek için Tebük seferinin detaylarına girmeyi düşünüyorum. Liderin sefer emri, münafıklardan kimisinin sefere çıkması, kiminin çıkmaması, müslümanlardan bazısının itaat etmemesi, bunun sosyal yaptırımı vs. işte bunlarda ümmet anlayışı nasıl olur ve nasıl ayakta kalır cevabı bulunmaktadır.

Eğer akide bazlı bir ayrışma Peygamber . döneminde uygun görülse; başta münafıklar ümmet içerisinde teşhir edilir ve değişik ceza ve dışlamalara maruz görülürdü. Her fırsatta Peygambere . ihanet içerisinde olan, desise ve suikastler tertipleyen bu güruh hiç bir yerde dışlandıklarına ve ümmetten reel olarak atıldıklarına şahit olamazsınız (Gerekli tedbirler elbette alındı).

Sonuç olarak; islamın imamet/ümmet anlayışı münafıkları birlik dışına itmemektedir (birliğin ayakta durması adına kaçınılmaz bir durumdur); hatta gayri müslimler bile bu ittifakta -şartlarına uyarlarsa- yer alabileceği medine vesikasında görülebilmektedir.
 

alı

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
12 Eki 2006
Mesajlar
1,784
Puanları
0
Kiymetli kardeşlerim,
Ümmet ve ümmet anlayışı malesef Peygamber . döneminden çok farklı bir hale bürünmüştür. Mezhepleşme, hizipleşme, taassub başını almış yürümüştür; o kadar ki birbirimizi kafir görmeye, birbirimizin kanını dökecek hale gelmişiz. Bunun islamda karşılığı nedir? hükmü nedir? beraber irdelemeye çalışacağız.

Meseleye hükmü; yani farz mıdır? Farz ise ne şiddettedir? Bu sosyal emir, ameli hükümlere nazaran ne konumdadır? sorularıyla başlayalım isterseniz.

Başlangıç olarak sözü merhum Elmalılı Hamdi Yazır'a bırakıyorum. (sayın Hocamızın bunları söylediğini tam olarak teyyid edebilmiş değilim, vakıf olan kardeşlerimiz bilgilendirse müteşekkir oluruz) “[FONT=Cambria, serif]Ümmet, imam kökünden alınmış bir çoğul isimdir ki çeşitli insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan bir cemaat demektir. Yani bir imamın çevresinde sağlam bir birlik oluşturup düzenli bir şekilde faaliyet gösteren ve bu şekilde çeşitli insan grupları üzerine hâkim olan bir topluluktur… Bu şekilde hayra davet ve iyiliği emir, kötülüğü de men edecek bir topluluk ve imamet (önderlik) teşkili, Müslümanların imandan sonra ilk dinî farizalardır…



Henüz sünnilerde tam olarak imameti dinde konumlandırmada açıklığa kavuşamadım; ancak şiada imamet, inanç esaslarındandır.

İslami vahdete muhalefetin, başlangıç olarak haramlığını, bir ayetle belirtip sözü almak isteyen diğer kardeşlere bırakmak istiyorum.


وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
[FONT=Times New Roman, serif]Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra [/FONT][FONT=Times New Roman, serif]parçalanıp ayrılığa düşenler[/FONT][FONT=Times New Roman, serif] gibi olmayın. İşte onlar için[/FONT][FONT=Times New Roman, serif] büyük bir azap[/FONT][FONT=Times New Roman, serif] vardır.”[/FONT][FONT=Times New Roman, serif] Ali- İmran, 3/105

[/FONT]


Sebebleri bir yana alıp sadece ayeti ele aldığımızda kurtuluşumuzun olmadığı açıktır. Dayandığımız sebebler ise geçerli olup olmaması da ayrıca tartışılır.

Not: konuyu sabote eden anlamsız, ilmi dilden uzak ve taasubi mesajlar silinecektir.
Şimdilik söz almak isteyenler buyursunlar.
[/FONT]
Selamun aleyküm

Elmalılı hocanın savunduğu tezin aynısını Ali Şeriati destekler niteliktedir. Ki bunu " Ümmet ve imamet" adlı eserinde topluluklara verilen isimlerin( zümre, camia, kavim, kabile, millet vs vs) niteliklerini açıklamıştır. Allah müslüman topluma " ümme" sıfatını alelade seçmemiştir. Ümmet ve imamet birbirinden kopmayan iki gerçektir. Şia bu düşünce ekseninde " İmamet" makamına gelecek kişinin bizzat Allah ve Resulü(saa) tarafından bildirilmesi gerektiği tezini savunur. Kutsiyet atfettiği İmamlar(as) ın "ismet" sıfatına sahip olduğunu iddia ederki bunu da nass ile ıspatlar...
 

leylinur

ARŞ.YAZAR,RADYO PROG
İhvan Üyesi
Katılım
26 Haz 2010
Mesajlar
2,329
Puanları
0
Ben mesajları okurken kim, yazmış bu neciymiş diye bakmıyorum, içerilik ne ona bakıyorum ilk önce onu belirtmek isterim... sonrasında ise ali imran 104 ayetteki (ümmet) cemaat açıklaması seyyid kutuptada geçmektedir, ancak hakperest kardeşin verdiği ayetin manasının ibni kesirden bakılması gerektiğini düşünüyorum... çünkü orada kastedilen akaiddeki ayrılık, bu günkü cemaatler vs. değil... zira grupların olması yanlış değildir, bilakis olması gerekendir... bunun için ali imran 104 incelenebilir ve dahi rasulüllahın kitleleşmesi incelenebilir... ibni hişam siret - ve ibni kesir tefsirlerinde bu konuda bize öncülük edebilir.
 

alı

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
12 Eki 2006
Mesajlar
1,784
Puanları
0
fakiri dede gereksiz mesajları konu ilerledikçe sileceğim
ki kimse kırılmasın



Şia kendince bir imamet anlayışı geliştirip diğer müslümanlara bunu kabul ettirmek için sözde mezhep yakınlaştırmasına girmektedir.

Görebildiğim kadarıyla; ümmetin tabi olacağı, kabul edeceği bir imam anlayışı ve arayışına girerlerse; kendi liderlerinin ümmetin lideri olacağı tehlikeye girecek ve yeni lidere uymak, kabul etmek zorunda kalacaklardır.
Bu yüzden tercihlerini yayılma ekseninde görmekteler ve mezhep yakınlaşması kozunu kullanmaktadırlar.

Mezheplerin bir olması ya da yakınlaşması aslında pek bir fayda getirmeyecektir; zira zararı, fikri ve ameli zenginlik değil; sosyal ve siyasal ayrılıklar vermektedir.

sonuçta sünniler, imamete sahip çıkmayarak hatta ingiliz ajanlarının vs kurdukları wahşi örgütlere malzeme olarak sunmaktadırlar.
şia ise tamamen kendi çıkarlarına hizmet için kullanmaktadır.
Şiilere karşı çok acımasız bi iddia olmuş...
Şiiler bu gün ki liderlerine " imam değil, Rehber demeyi uygun görmüştür." bi önce ki mesajımda da dediğim gibi " İmamet ismet sıfatına sahip masum imamlara( as) özgü bi kavramdır" Hatta şii literatürde çokca zikredilen ve adına mersiyeler dizilen Abbas ibni Ali ( Ebul fazl) bile ismet sıfatına sahip değildir. Kaldı ki bugün şii toplumda Irak şiilerinin rehberi Sistani iken İran şiilerinin rehberi Hamaney dir. Bu bile İmamet kavramının Rehber kavramının üstünde bi olgu olduğunu gösterir. İdeolojik kaygılar yüzünden içeriğine vakıf olmadığınız veya kavrama noktasında noksan kaldığınız hususlarda suçlar tarzda yorum yapmak adaletli bir yaklaşım değildir...
 

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
9,800
Puanları
113


TÜRKİYE ÂLİMLER BİRLİĞİ
Kuruluş Deklerasyonu

Bismillâhirrahmânirrahîm
Yüce Allah’a hamd, kulu ve elçisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, ailesine ve ashabına salât ve selam olsun.
Cenâb-ı Hakk’ın imtihan için yarattığı insan, kendi var oluş amacını kavraması ve bunu gerçekleştirebilmesi için ilahî vahye muhtaçtır. Bu sebeple Allahu Teâlâ ilk insanla birlikte ona yol gösterecek mesajını da göndermiş, dönem dönem bu mesajın unutulması veya tahrif edilmesi üzerine yeniden peygamberler göndererek insanlığı doğru yola çağırmıştır. Bu bakımdan, tarih içinde çeşitli adlandırmalar yapılmış olsa da esasta bir tek ilahî din vardır. Bu dinin son halkası olan İslâm, önceki bütün ilâhî mesajları tasdikle kendisini bu zincirin tamamlayıcısı olarak takdim etmiş, bütün peygamberlerin tarih boyunca insanlığa tebliğ ettikleri aynı gerçeği özgün ve son haliyle ifade etmiştir.
VII. miladî yüzyılda Mekke’de zuhur eden İslâmiyet kısa zamanda yayılarak tevhid, hak, adalet, sorumluluk, eşitlik, ahde vefa gibi temel ilkeleriyle düşünce ve hayata yeni bir dinamizm getirmiştir. İnsanlığın ortak değerleri olan bu ilkeleri özümseyen mensuplarının eliyle insanlık tarihinin en büyük kültür ve medeniyetlerinden biri teşekkül etmiştir. Ne var ki İslâm dünyası, özellikle son birkaç asır içinde Batı kültür ve medeniyetinin meydan okumasıyla karşılaşmış; buna bağlı olarak düşünce ve hayat tarzında meydana gelen değişimler müslüman toplumları birçok yeni problemle karşı karşıya getirmiştir. Bu değişimin derinden yaşandığı müslüman ülkelerden biri ve belki de en başta geleni Türkiye olmuştur.
Düşünce ve yönelişlerin oluşmasında özellikle görsel ve elektronik medyanın büyük önem kazandığı günümüzde, bazı çevre veya kişilerin ya din konusunda sahip oldukları yanlış düşünceleri sebebiyle ya da art niyetli olarak basın-yayın yoluyla sahih İslâm anlayışıyla bağdaşmayan görüşleri yaymaya çalıştıkları ve dinî düşünce ve yaşayışta tahribata yol açtıkları bir gerçektir. Dinî eğitim görmüş ya da ilahiyat alanında ihtisas yapmış bazı kimselerin de formasyon ve birikim yetersizliği, yeni öğrendiği bir bilgi kırıntısını hazmedememe, ilk nesillerden itibaren oluşan sahih geleneği yok sayma, şöhret veya dünyalık tutkusu, mizaç ve karakterlerinden kaynaklanan problemler vb. sebeplerle hiçbir yetkinlik, usul ve yöntem kaygısı taşımadan ve din konusunda görüş ortaya koymanın ihatalı bir uzmanlık gerektirdiğini düşünmeden hemen her konuda ulu orta görüş beyan ettikleri görülmektedir.
Diğer taraftan çeşitli sosyal, ekonomik, siyasi, hukuki vb. konular üzerine yapılan bilgilendirme veya tartışma programlarında, konunun uzmanlarının katılımında son derece titizlik gösterilir ve aksi bir tutum yadırganırken, dinî konularda bu özenin gösterilmediği, herhangi bir “ilahiyatçı”, “araştırmacı yazar” yahut dinî konulara ilgi duyan kimselerin görüş açıkladığı, bunların bir kısmının dinin ortak-sahih çizgisini yansıtmayan ve kenarda köşede kalmış görüşleri dile getirerek bazı insanların zihninde dinle ilgili tereddütler uyandırdıkları müşahede edilmektedir.
Bütün bunlar, bir taraftan dinî düşünce ve hayatta onulmaz tahribata yol açmakta bir taraftan da farklılıkları öne çıkararak milletimizin birlik ve bütünlüğünü tehlikeye atmaktadır.
Bu durum karşısında, dinî ve ilmî sorumlulukla toplumu aydınlatmanın gerektiğine inanan bir grup âlim, akademisyen ve kanaat önderinin bir araya gelmesiyle Türkiye Âlimler Birliği teşekkül etmiştir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, ilk müslüman nesil olan ashâb-ı kirâmı Kur’ân-ı Kerîm’in koyduğu ölçülere göre eğitip yetiştirmiş, kendisinden sonra da başta Râşid Halifeler olmak üzere âlimleri kendi vârisleri olarak bırakmıştır. Âlimler böylece ilk nesilden itibaren tarih boyunca müslüman toplumu dinî ve sosyal hayatta aydınlatan, ona yol gösteren ve önderlik eden bir misyon yüklenmiştir.
Türkiye Âlimler Birliği, İslâmiyet’in on beş asırlık tarihi içinde müslümanların büyük çoğunluğunun üzerinde ittifak ettiği dinin temel prensiplerine bağlı kalmayı ve onları savunmayı, her türlü aşırılıktan uzak olan ve “orta yol” denilen itidal çizgisine tutunmayı şiar edinmiştir.
Dinimizin temel bilgi ve amel kaynağı Kur’ân-ı Kerîm ve otoritesini ondan alan Sünnet-i Nebeviyye’dir. Dinî hükümlerin elde edildiği kaynaklar (edille-i şer’iyye) hiyerarşisinde Kur’ân-ı Kerîm ilk sırada yer alır ve diğer kaynaklar ona dayanır. Bu konuda bütün müslümanlar görüş birliği içindedir. Birçok âyette açıkça ifade edildiği üzere Kur’ân-ı Kerîm’i insanlara tebliğ etmek ve açıklamakla görevlendirilen, kendisine itaatin Allah’a itaatle bir tutulduğu Hz. Peygamber’in dinî beyan mahiyetindeki söz ve davranışları da ikinci kaynaktır. Buradaki “ikinci”lik önem ve işlev açısından değil, sadece hiyerarşik sıralama açısından bir anlam ifade eder. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selemin dinî bildirim mahiyetindeki açıklamaları, Kur’ân’ın genel hükümlerini ayrıntılarla ortaya koyması ve hikmete binâen bıraktığı boşlukları doldurması İlâhî gözetim ve vahiyle gerçekleşmektedir. Bir başka ifadeyle Sünnet, Kur’ân ile son tahlilde aynı kaynaktan çıkmakta ve aynı işlevi görmektedir. Başlangıçtan beri müslümanların dinî inanç ve amelleri bu iki kaynağa dayanmıştır. Ümmetin fikrî ve amelî ittifakını ifade eden icma, bu iki kaynağın doğru anlaşılmasında ve dolayısıyla dinin ana çatısının tespitinde, inanç ve ibadet sisteminin bütününde birlik ve insicamın sağlanmasında vazgeçilmez bir işleve sahiptir. İlahî muradın anlaşılmasında sünnetin, vahyin ilk muhatapları olan ashab-ı kirâmın tespit ve değerlendirmelerinin ve nesilden nesile tevarüs edilen ortak dinî anlayışın önemi göz ardı edilemez. Gerek ilahî kelamın gerekse sünnetin anlaşılmasında başvurulan ictihad faaliyeti için gerekli olan ilmî yetkinlik ve birikimi, yerleşik yorum geleneği ve hüküm elde etme yöntemlerinin işlev ve önemini göz ardı eden yaklaşımların isabetli olmadığı açıktır. Hele hele görünüşte Kur’ân-ı Kerîm’i öne çıkarma ve tek kaynak olarak onu esas alma iddiasıyla ümmetin on beş asırlık ortak din anlayışını yok sayan ve itibarsızlaştırmaya çalışan, özellikle Kur’ân-ı Kerîm’i anlama konusunda sünnetin rolünü küçümseyen, bazı rivayetlerden hareketle sünnetin bütünü konusunda zihinlerde tereddüt uyandıran yaklaşımlar çok tehlikelidir. Bu tür ciddiyetsiz ve seviyesiz tutumların, hiçbir bilgi birikimi, ilmî formasyonu ve yetkinliği olmayan sıradan kimseleri dahi doğrudan Kur’ân-ı Kerîm’den hüküm çıkarma konusunda cesaretlendirdiği de açıktır.
Bu tespitler, öncekilerin Kur’ân ve sünnetten anladıkları ve çıkardıkları her hükmün her zaman ve herkes için bağlayıcılık taşıdığını iddia etme anlamı taşımaz. İlahî kelamı anlama hiçbir kuşağın, grubun veya kesimin tekelinde değildir ve her çağda ulemanın vardığı sonuçlarda, içinde bulunulan coğrafi, kültürel, sosyal, siyasal vb. şartların etkileri inkâr edilemez. Çağdaş problemlere çözümler aranırken geçmişte İslâm toplumlarının ortak inanç ve amel birliğini sağlamada etkili olan usul ve yöntemler, on beş asır boyunca bütün İslâm coğrafyasında yaşanan tecrübeler göz ardı edilmeden ve küçümsenmeden hareket edilmeli; uzun soluklu, derinlikli ve müşterek çabalarla çağın gereklerine uygun yeni çözümler ortaya konulmalıdır.
Türkiye Âlimler Birliği;
* Sahih din anlayışına sahip nitelikli, özverili ve gayretli ilim adamlarının yetişmesine katkıda bulunmak,
* Dinî ilimlerin ve değerlerin gelişmesi, güçlenmesi, yaygınlaşması ve korunmasına destek olmak,
* Sağlam bir din anlayışının devamını sağlamak suretiyle insanların manevi ihtiyaçlarının sağlıklı bir şekilde karşılanmasına yardım ve rehberlik etmek,
* Bu alanlarda karşılaşılan problemlere ehliyet sahibi ilim adamları aracılığıyla ilmî ölçülerle çözümler üretmek,
* Dinî konularda kamuoyunu bilgilendirmek, yayınlar yapmak, bu yöndeki çabalara katkıda bulunmak
amacıyla teşekkül eden, hiçbir siyasî ve dinî grup veya cemaatle organik bağı olmayan, her kesime eşit mesafede bulunan, hakka ve halka hizmet amacıyla tamamen ilmî endişeleri ön plana çıkaran bir oluşumdur.
Saygıyla duyurulur.
Kurucu Üyeler
1) Halil Günenç Hocaefendi
2) Mehmet Savaş Hocaefendi
3) Prof. Dr. Raşit Küçük
4) Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz
5) Prof. Dr. Yaşar Kandemir
6) Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
7) Prof. Dr. Faruk Beşer
8) Nurettin Yıldız Hocaefendi
9) Prof. Dr. Orhan Çeker
10) Doç. Dr. Rahmi Yaran
11) Prof. Dr. Abdullah Aydınlı
12) Dr. Ahmet Efe
13) Doç. Dr. Ahmet Bostancı
14) Prof. Dr. Ahmet Özel
15) Prof. Dr. Ahmet Yaman
16) Alirıza Temel
17) Prof. Dr. Cağfer Karadaş
18) Doç. Dr. Erdinç Ahatlı
19) Prof. Dr. Hacı Mehmet Günay
20) Doç.Dr.Hayati Yılmaz
21) Prof. Dr. Kemal Yıldız
22) Doç. Dr. Mehmet Özşenel
23) Doç. Dr. Özcan Hıdır
24) Prof. Dr. Ramazan Muslu
25) Prof. Dr. Zekeriya Güler
26) Prof. Dr. Recep Şentürk​
Müslümanların, sadece tek lider ile işi çözebileceklerini düşünmek doğru değildir, zira tek lideri oluşturabilmek için alt liderlere/birleştiricilere ihtiyaç vardır. Nasılki; vali, kaymakam, muhatarsız bir yönetim sakatsa; ümmeti, sadece kurtarıcı mehdiye havale etmek de sakattır.
Büyük ihtimalle kardeşler arasında çimento olma amacı taşıyan yukardaki alimlerimiz elleri öpülesi insanlardır.
 

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
9,800
Puanları
113
Şiilere karşı çok acımasız bi iddia olmuş...
Şiiler bu gün ki liderlerine " imam değil, Rehber demeyi uygun görmüştür." bi önce ki mesajımda da dediğim gibi " İmamet ismet sıfatına sahip masum imamlara( as) özgü bi kavramdır" Hatta şii literatürde çokca zikredilen ve adına mersiyeler dizilen Abbas ibni Ali ( Ebul fazl) bile ismet sıfatına sahip değildir. Kaldı ki bugün şii toplumda Irak şiilerinin rehberi Sistani iken İran şiilerinin rehberi Hamaney dir. Bu bile İmamet kavramının Rehber kavramının üstünde bi olgu olduğunu gösterir. İdeolojik kaygılar yüzünden içeriğine vakıf olmadığınız veya kavrama noktasında noksan kaldığınız hususlarda suçlar tarzda yorum yapmak adaletli bir yaklaşım değildir...
şia imamlara neden masumiyet atfediyor açıklayabilir misiniz?
imamların, peygambere göre konumu nedir izah edebilir misiniz?
 
Üst