• Reklamsız versiyon için ÜYE OL

üç tuğ’lu hilâl

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
595
Beğeniler
8
Puanları
18
#1
ÜÇ TUĞ’LU HİLÂL

SELİM GÜRBÜZER

Bir zamanlar Nizam-ı Âlem Ocaklarının tertiplediği Seyyid Ahmed Arvasi’yi anma toplantısını izlerken bir an gözüm ‘Üç Tuğ’lu Hilâl’e dikkat kesiliverdi. Bu arada birbirinden değerli konuşmacıları dinledikçe ‘Üç Tuğ’lu Hilâl’in ne manaya geldiğini anlamaya çalıştım. Anma toplantısında konuşmacıların Seyyid Ahmed Arvasi’nin hayatını bütün yönleriyle ortaya koyması kayda değerdi elbet. Derken Muhsin Yazıcıoğlu kürsüye çıktığında Seyyid Ahmed Arvasi’den mesajlar aktarıp medeniyet hamlesinin üç sütun üzerine yükselebileceğini dile getirir. İşte o an üç sütunun 'Üç Tuğ' olabileceğini fark ettim. Zira Osmanlı’nın yükselişindeki sır ‘Üç Tuğ'da esrarını korumakta. Tabii buna ilaveten Tuğlarımızı taçlandıran bir de hilâlimiz var. Böylece bu taçla birlikte 'Üç Tuğlu Hilâl' Türk İslam medeniyetini temsil eden remzimiz olarak anlam kazanır. Hatta hilâlin bağrından kopan ‘Üç Tuğ'umuz üç kıtaya hükmedeceğimizin işaret taşı olarak dikkat çeker bile.
İyi ki de Osman Gazi ve etrafında toplanan şeyh’ler, gazi dervişler (Alperenler), âlimler ve ahiler ‘Üç Tuğlu Hilâl'in doğuşuna vesile olmuşlar. Bu sayede Üç Tuğlu Hilâlle kanatlanıp Nizam-ı âlem olmuşuz. Bakın, S. Ahmed Arvasi medeniyetlerin üç sütun üzerine yükseldiğini ve bu üç sütunun: “ilim, sanat ve din” olduğunu haykırmaktadır. Tabii bitmedi, dahası var. S. Ahmet Arvasi sözlerinin devamında ilim sütununun mutlak objektiviteyi, sanat sütununun sübjektif gerçeği, din sütununun ise mutlak hakikati temsil ettiğini beyan etmiştir. Madem öyle, o halde S. Ahmet Arvasi’nin bu müthiş tespitlerinden hareketle medeniyet hamlemizin 'Üç Tuğ' üzerine inşa edildiğini rahatlıkla dile getirebiliriz.
Şurası muhakkak; Hilâl’in Ehl-i Salib’le kavgasında üstün olan taraf ‘Üç Tuğlu Hilâl' meşalemizdir. Ve bu meşalemiz tüm cihanı adalet Tuğlarıyla sarıp kucaklar da. Ama gel gör ki adaletimizle tüm cihana hükmetmemize rağmen hala ihtişamlı tarihimize kuru cihangir davası olarak bakan bir takım sığ çevreler, o muhteşem medeniyetimizin ilim, sanat ve din üçgeni üzerine kurulu üç sütunu görmezden gelmekteler. Onlar şanlı tarihimize burun kıvıra dursun bikere bizim üç kıtada hükmeden cihangir bir devlet olmamızda en büyük etken olan üç sütun üzerine yükselen medeniyet olarak doğduğumuz gerçeğini değiştiremeyeceklerdir. Zaten tarihe medeniyet hamlesi olarak değil de kuru bir cihanşümul kavga için hamle yapıp hükmetseydik, bizim de Moğol kasırgasından farkımız kalmayacaktı. Nitekim Moğollar tarihi süreç içerisinde ilim, sanat ve din gibi ulvi değerlerden uzak kuru cihangir bir dava uğruna kavga verdiklerinden yüz seneyi aşmayan kısa süreli hâkimiyetleri olmuştur. Hele şükür ki biz öyle yapmayıp tam aksine İ’lây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem uğruna mücadele verip adaletle hükmetmemiz sayesinde altı yüz senelik bir hâkimiyetimiz oldu. Derken bu süre zarfında Hilâl’imizin saçtığı ışık büyük bir medeniyetle buluşma avantajını beraberinde getirdi. Üstelik Avrupa’da bu saçtığımız ışığımız sayesinde Rönesans'ını gerçekleştirmiştir. Bakmayın siz öyle bizim tarih boyunca batı ile sürekli savaşıyor gibi görünmemize. Aslında Haçlı seferleri iyi irdelendiğinde batı açısından bir fırsat teşkil ettiği görülüp bir noktada gaz meydanları medeniyetimizi yakından tanımalarına vesile olmuştur. Şu bir gerçek Üç Tuğlu Hilâlimizin saçtığı ışık olmasaydı Avrupa orta çağ karanlığından çıkamayacaktı. Düşünsenize Batı daha düne kadar mendille burnunu silmeyi ve tuvalet temizliğini bilmezdi. Tâ ki bizim medeniyetimizle tanıştıktan sonra medeni olabilmişlerdir. Dedik ya, biz bu cihana kuru bir cihan kavgası için gelmedik, ‘bilakis Üç Tuğ’lu Hilâl’imizin ışığıyla insanlığa soluk olmak için geldik. Yetmedi insanlığa nasıl medeni olunur ispatladıkta. Böylece medeniyet hamlemiz sayesinde insanlık adalet bulmuştur. Nasıl adalet bulmasın ki, her şeyden önce ‘Üç Tuğ’un medeniyet bakımdan anlamı millet, devlet ve hâkimiyet demektir. Malum, devlet milletin teşkilatlanmış halidir. Ve böylesi bir teşkilat ağında Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak, tüm Müslim ve gayrimüslim her kim olursa olsun hiç fark etmez şemsiyemiz altına giren yediden yetmişe her millet bizim tebaamızdır. Öyle ki Kanuni Sultan Süleyman Han “Asıl efendi reaya’dır” deyip bu gerçeği dile getirmiş bile. Hakeza bu hususta Fernand Grenard’ da şöyle tespitte bulunur: “Osmanlı hiç bir zaman milliyetler tezadı oluşturmadı.
Evet, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye gerçekten de teşkilat kademesinin her basamağında her türden ayırımcılığa geçit vermedi. Osmanlı dahası, hiç bir zaman bağrında taşıdığı değişik kimlikteki unsurları ayrı gayrı görmediği gibi her inanç topluluğundan insanlar inançlarını özgürce yaşasınlar diye havra ve kiliselerin inşa ve restorasyonu üstlenmişte. Böylece tüm farklı kimlikteki unsurlar aynı kilimin desenleri olarak telakki edilmiştir. Dedik ya zaten bağrımızda taşıdığımız bunca insan ayrı gayrı muameleye tabi tutmuş olsaydık altı yüz sene bir arada huzur içerisinde yaşayamazdık. Kaldı ki bizim Nizam-ı âlem hâkimiyetimiz ‘emperyalizm’ olarak karşılık bulmaz da. Zira Osmanlı ülküsünde ‘hâkimiyet’ bilinci sömürmek değil, tam aksine şemsiyemiz altına giren tüm tebaanın Nizam-ı âlem çerçevesinde yönetilmesi manasına hâkimiyet bilincidir. Bakın Avrupalıların hak hukuktan anladığı aslında güç kullanmaktır, yani kuvvettir. Bizim ise hak hukuktan anladığımız ise adalet mülkün temeli manasına İ’lây-ı Kelimetullah uğruna Nizam-ı âlem gücüne dayanmakta. Bu öyle bir güçtür ki; dışa karşı 'millet', 'devlet' ve 'hâkimiyet olarak inşa ettiğimiz Üç Tuğlu Hilalimiz Osmanlıyı Söğütten ötelere taşımaya yetmiş artmışta.
Peki, ‘Üç Tuğ'lu Hilâl’in dışa karşı 'millet', 'devlet' ve 'hâkimiyet anlamı olurda iç dünyamızdaki karşılığı olmaz mı? Hiç kuşkusuz iç dünyamızda Şeriat (Ehlisünnet çerçevesine uygun İslami hükümler), Tasavvuf ve Hakikat Tuğları olarak karşılık bulacaktır. Nasıl mı? Bakın, işte bir aydınımız Osmanlı’nın yükselmesindeki sır şeriat ve tasavvuftur diyor. Gerçekten de Osmanlının kuruluşunda ki mayaya ve yükselişinde ki ruha baktığımızda bunu pekâlâ görebiliyoruz. Nitekim kuruluş ve yükselişin her iki safhasında bulunan:
- Ahıyan-ı Rum (Esnaf teşkilatı),
- Bacıyan-ı Rum (Yörük kadınları),
-Gaziyan-ı Rum (Alperenler ya da bir başka ifade ile gazi dervişler),
-Abdalan-ı Rum (Abidler veya ibadet edenler) tek yürek olup Osmanlıyı Nizam-ı âlem’e taşımışlarda. İşte Rum-i iklim denen eskir budur. Öyle ki bu teşkilat ağının her bir ferdi altı yüz sene boyunca iç dünyalarında filizlenen İ’lây-ı Kelimetullah iklimini yeşertmekle meşgul oldular. Böylece Şeriat (Kur’an ve Sünnet, icma-i ümmet ve Kıyası fukaha), Tasavvuf ve Hakikat deryasına dalıp manevi tuğların doruğuna ulaştılar. İyi ki de Lafza-i Celal (Allah zikri-Allah lafzı) deryasına dalıp ışık oldular. Böylece bu sayede Üç Tuğ Hilâl bugüne dek hiç sönmedi, inşallah bundan böyle sönmeyecekte. Nasıl sönsün ki, Hilâl karanlığı aydınlığa çeviren tek ışıktır, bu böyle biline.
Şu da var ki Nizam-ı âlem’e kendini adamış Alperenlerin omuzlarında çok büyük bir sorumluluk yükü de var. Kolay değil elbet, büyük davalar büyük çileler ister. Öyle ya madem alperenlik sıradan bir kimlik değil o halde bu işin bilincine varmış alperenlere ‘Üç Tuğ’lu Hilâlle taçlandırılmış Nizam-ı âlem davasını ötelere taşımak düşer. Yeter ki niyet hayır, akıbet hayır olsun, bak o zaman yeniden diriliş belki yarın, belki yarından da yakın olur elbet.
Velhasıl; gün ‘Üç Tuğ Hilâl’le yeniden dirilişe kanatlanmak günüdür.
Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1907/uc-tuglu-hill.html
 
Üst