• Reklamsız versiyon için ÜYE OL

Tuğba Akbey İnan/ Aşağılama Tutkusu

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#1
Her gün belli saatlerde eve gelmesine alışık olduğumuz eşim, bu yıl normalden daha yoğun bir çalışma temposuna girdi. (Beni geçindirmek giderek zorlaşıyor sanırım ) Bu sebeple en az onun kadar bizim için de yorucu bir yıl oldu bu yıl. Haftanın yedi günü eve geç gelen bir baba modeli, kızımın da pek hoşuna gitmedi tabii.
Evde çocuk/lar varsa hele, durumun çok daha zor olduğunu söylemeliyim. Annenin daha merhametli ve şefkatli olması gereken düzende bir otoriteye ve kural koyucuya her zaman ihtiyaç var. Günümüz babaları yoğun iş tempoları arasında pek çok mesuliyeti annelere yüklediklerinden (ya da hanımlar pek çok yükü yüklendiklerinden) sürekli söylenen insanlara dönüştük hepimiz.
Belki bizim durumumuz geçici bir süreç olduğu için rahatlayacağız yaza doğru inşallah, ama ömrünün uzun kısmı çocuklarını uykularında görmek zorunda olan babalar ve çocukları için hayatın ne denli zor olduğunu artık biliyorum.
Bunun yanında bazı sohbetlerde, beyefendilerin üç dört çocuğuna rağmen her gece eve on ikide gidiyor olmasını büyük bir hizmet gibi anlattıklarını duyunca, bazıları için dışarda olmanın yükü evde olmaktan daha kolay diye düşünmüyor değilim.
***
Uzun yıllardır yaptığım radyo programlarında fark ettim ki, konu evlilik ve çocuk olduğunda program saatleri yetmez genelde. Bir türlü çözemediğimiz en önemli sorunlarımız hep bu iki konudan çıkar. Bunun altını, özellikle hizmet etmek ve çalışmak gayesiyle çocuğunu ve evini ihmal eden babalar için durumun hiç de öyle olmadığını belirtmek için çiziyorum. Yani eksik bıraktıkları parayla ya da başka insanlarla dolmuyor. Her şey bir denge üzerine olursa manalı oluyor nihayetinde.
İtiraf etmeliyim ki, evlilik hayatım boyunca en çok bu yıl bu kadar çok söylenen ve sorumlulukları altında ezilen birine dönüştüm ben. Çocuğunun pek çok hallerine şahitlik edememek de babalar için yürek kanatıcı olmalı.
Hayat şartlarının pek çok konuda zorlayıcı olduğunu biliyorum. Bu durumda olanlar belki bir derece mazur olabilirler. Ama gözlemlediğim bir şey var ki eve geç gelen babalar ekonomik anlamda daha az kazananlar değil ki! Toplantıdan toplantıya koşturan, sürekli meşgul olan, tatillerde bile telefonu elinden düşürmeyenler hep daha fazlası için çalışanlar genelde?
***
Eve geç gelmek için bir sürü bahane bulunabilir elbet. Ama hiç bir şey çocuğun kalbinde bırakılan çizikler kadar mühim değildir bence. Geri döndüremediğimiz tek şey zamanken yıllar sonra pek çok şey için iş işten geçmiş olabilir Allah korusun.
Bu hikâye her şeyi anlatıyor diye düşünüyorum:
Adam eve döndüğünde, 5 yaşındaki kızını kapının önünde beklerken bulur. Çocuk babasına sorar:
“Hoş geldin babacığım. Sen bir saatte ne kadar para kazanıyorsun?”
Yorgun gelen adam sertçe cevap verir:
“Bu senin işin değil!”
“Babacığım lütfen!”
“Ne olacak? 20 TL.”
“Peki bana 10 TL borç verir misin?”
“Adam iyice sinirlenip bağırır:
“Benim, senin saçma oyuncaklarına veya başka şeylerine verecek param yok! Hadi derhal odana git!”
Çocuk mahzun mahzun odasına girip kapısını kapatır. Adam sinirli sinirli “Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?” diye düşünür. Aradan bir müddet geçtikten sonra biraz daha sakinleşir. Çocuğa, belki de gerçekten lazım olduğunu düşünür. Odasına gidip henüz uyuyamamış olan çocuğa der ki:
“Al bakalım istediğin 10 TL. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama yorucu bir gün geçirmiştim.”
Çocuk sevinçle “Teşekkürler babacığım!” diyerek babasını kucaklar. Yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkararak babasının yüzüne bakar ve yavaşça paraları sayar. Bunu gören adam iyice sinirlenerek yine sertçe sorar:
“Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?”
“Babacığım, yeterince yoktu.”
Bu sırada elindeki paraları babasına uzatarak son sözünü söyler:
“İşte 20 TL babacığım. Bir saatini bana ayırır mısın?”

:gul
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#2
Kızdırmayın Beni

İnsanı okumak çocuğu okumakla mümkün oluyor bence. Anne olduğumdan beri toplumsal eğitim biçimimizi çok daha net görebiliyorum. Aynı zamanda çocuk olmanın bu ülkede ne kadar zor olduğunu da… Aslında bunu fark edince ve resmi büyüttüğümüzde evliliğe uzanan sorunların kaynağı da ortaya çıkıyor. Pek çok sebep var elbette, büyürken sürekli maruz kalınarak kanıksanmış yanlışlar anlamında. Bu yazımda birinden bahsedeceğim yalnızca. O da birini (özellikle sevdiklerimizi) kızdırmanın bir sevgi dili olduğunu sanma hallerimiz…
Aslında yalnızca sevdiklerimizi dememeliyim. Hiç tanımadığımız insanların kızdırmalarına sabır göstermemiz bekleniyor toplumuzda. Özellikle çocuklar bu durumu sıkça yaşıyorlar.
Diyelim ki çocuğunuzla dışardasınız ve hiç tanımadığınız biri ısrarla çocuğunuzun hoşlanmadığı bir şeyi yapıyor. Şapkasını çıkartmak, izinsiz öpmeye çalışmak, elindekini almaya çalışmak gibi… Çocuk önce sözle, sonra tavırla, sonra hırçınlıkla bu durumdan hoşlanmadığını gayet net ifade ediyor. Ama büyük kişi anlamamakta ısrar ettiği gibi “Biraz inatçı galiba” diye insanı cidden şaşırtan etiketini de yapıştırıp olay mahallinden uzaklaşıyor.
Evlerdeki hali de enteresandır bu huyumuzun. Bu kızdırarak mutlu olma işini gördüğüm kadarıyla erkekler daha çok seviyor. (Sınırlı istatistiğimden elde ettiğim veridir. İtirazlar kabulüm.) Hanımını çocukların yanında kızdırmaya çalışan beyefendi amacına ulaşınca hanımın söylenmesini bir türlü anlayamaz bir de… Hayır ne bekliyorlar ben de onu anlamıyorum.
Kızdırmak için söyledin. E kızdı hanım, amacına da ulaştın. Sonra kavgaya iştahla girişmek de neyin nesi? Sanki çok sabırlı bir milletiz de kızmak olağanüstü bir durum.
***
Geçenlerde şöyle bir habere denk geldim. Bir imamın eşi sırtından aşağı kaynar suları dökmüş, adamcağız acı içinde yatıyor. Haberin detaylarında hocanın şöyle açıklamaları vardı. “Eşimi kızdırmak için ikinci eş alacağım dedim. Zaten kıskanç olan eşim kaynar suyu sırtımdan aşağı döktü.” (Lütfen ikinci eş ve Feminizm üzerinden yorum yapmayın, örnek bundan tamamen bağımsız bir sebep için yazıldı.) Elbette üzücü bir durum, keşke böyle şeyler olmasa. Ama yıllardır aynı evi paylaştığın bu kadın defalarca sana kızdırdığında neler yapacağının sinyalini vermiştir. Hâlâ elini ateşe atıp, adına kızdırmak dediğin şakaları niye yaparsın be mübarek, demek istiyorum İmam Bey’e.
Cidden anlamıyorum insanın aynı evde yaşadığıyla, çocuk dünyasıyla bu kadar uzak düşmesini. Birini kızgın görmek nasıl bir haz veriyor hepimize ve bu zincir nasıl kırılır bilmiyorum.
***
“Seni kızdırmak çok hoşuma gidiyor” lafını da içimize giren birini kızdırma aşkını da çocukların ve hanımların yaşadıkları zorlukları görünce sevmiyorum. Ben de buna dikkat ediyorum artık.
Ayrıca kim kızdırılmaktan hoşlanıyor ki? “Eşimin beni kızdırmasından beni ne çok sevdiğini anlıyorum“ diyen de çıkar mı?
Hâlâ kızdırmaya devam edecek misiniz?
Kızdırmayın beni…
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#3
Sıkı Can

Dört yaşına girmek üzere olan minik bir kızım var bildiğiniz üzre.Son günlerde o kadar çok canım sıkılıyor diyordu ki artık ben de “bir yerlerde bir yanlışlık mı var” alarmı çalmaya başlamıştı.
Konuyu önce uzmanlara sordum.O bu dönemde bu söylemin normal oldugunu ve annenin telaşını farkeden çocuğun bunu sıklıkla söylediğini ve bir nevi kullanma eğiliminde oldugunu söylediler. Normal bir süreçmiş dedim ve ilk rahatlamayı yaşadım.
Sonra çocukken bu cümleyi ne kadar sıklıkla söylediğimi hatırladım.Gerçi bize iki cevap veririrdi;
-Sıkı can iyidir,çabuk çıkmaz.
-Canı sıkılanı kocaya verirlermiş.
***
Bu konuşmanın sürdüğü zamanlarda ben “Daha sade Bir Hayat “isimli kitabı okuyordum . Meğer henüz dert ettiğim can sıkıntısı bölümüne gelmemişim.Diyor ki kitapta yazar;
“Can sıkıntısı bir armağandır.Can sıkıntısı öğrenmenin habercisidir.Hiç bir şey yapmamakla bir oyuna dalmak arasında köprü olduğunu hayal edin.Bu köprü her zaman can sıkıntısıyla kurulur.
…Bir çocuk sürekli meşgulse,bir aktiviteden diğerine geçiyorsa “ne yapmak istediğini “anlaması çok zordur.Zaten bunu ona hiç kimse sormaz.Ama o sinir bozucu boşluk, “yapacak hiç bir şey olmaması “hali gürültüyü susturmak gibidir.Sessizliktir.Bu sessizlikte hangi fısıltılı ses duyulabilir? Tabi çocuğun iç sesi.Geri durun her şey olabilir!Yapacak bir şey arayan çocuklar yaratıcı olurlar. Kendilerine ait bir dünya oluşturmaya başlarlar.”
Peki ne yapacağız diye sorarsanız şöyle yanıtlıyor yazar;
“Size, can sıkıntısına tek ve düz bir tepki vermenizi öneririm. “Birazdan yapacak bir şey bulacaksın.” “Ama benim canım sıkılıyor!” Bozuk plak gibi cevap vermeye devam edin.Dünyadaki en sıkıcı şey olun. “
Bu cümlelerin ne kadar haklı olduğunu düşündüm kitabı okurken.Aslında canım sıkılıyor diyen bir çocuğa çözüm bulurken bile aklımıza bin türlü etkinlik gelmesinden de bu belli değil mi? Sadece çözüm bulmayı ona öğretmek, tv den bilgisayardan ve sesten arınmış bir ortamda çocuğun kendi iç sesine yabancılaşmamasına çözüm bulmak gerekiyor.
Başta kızım itiraz etti; “bulamam ben bir şey “ dedi. Sonra yavaş yavaş odasına gidip kendine yapacak bir şeyler buldu.Sessizce onlarla ilgilendi. Ya da beni de dahil ettiği çözümler buldu.
Şimdi ben can sıkıntısının kötü bir şey olmadığını biliyorum.O da canı sıkılınca yapacak bir şeyler buluyor. Kendi can sıkıntılarıma da bu gözle bakıyorum artık. Kendimizden kaçmayıp yüzleşmek pek can sıkıcı gelir ya pek çoğumuza ,işte besbelli ,çözümü yine kendimizde olmasından.Oysa sihirli bir değnek o lsun,değişsin her şey istiyoruz.Birileri düzeltiversin can sıkıntısı veren halleri…
Meğer iyiyimiş can sıkıntısı…Çözüm buldururmuş ; kendinden kaçmayana

Tugba Akbey İnan
 

mira

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
30 Nis 2012
Mesajlar
407
Beğeniler
50
Puanları
0
#4
Kızdırmayın Beni


“Seni kızdırmak çok hoşuma gidiyor” lafını da içimize giren birini kızdırma aşkını da çocukların ve hanımların yaşadıkları zorlukları görünce sevmiyorum. Ben de buna dikkat ediyorum artık.
Ayrıca kim kızdırılmaktan hoşlanıyor ki? “Eşimin beni kızdırmasından beni ne çok sevdiğini anlıyorum“ diyen de çıkar mı?
Hâlâ kızdırmaya devam edecek misiniz?
Kızdırmayın beni…
Musamaha kapılarını sonuna kadar açık tutabilenler içindir sanırım bu kızdırmak eylemi..Yoksa cesaret edemez insan kızdırmaya, kızdırayım derken kırmak da var işin ucunda..küçük şakalar olarak kalacaksa baş göz üstüne

Aksi halde hayır diyoruz..
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#5
Siz İnsanı Evlilikten Soğutursunuz


Evet siz…
Değişime dirençli,
Evlilik denildiğinde aklına yalnızca çok eşlilik ayeti gelen,
Biraz “kitap oku, kendini geliştir” dendiğinde zamanı olmayan,
Şu çocuğa zaman ayır dendiğinde sinirlenen,
Tv karşısından kalkmayan,
Nasıl oluyorsa mesele ikinci eşe geldiğinde bolca zamanı, adalet duygusu ve merhameti olan siz…
Bugünlerde kadın şöyle olmalı, burda durmalı diye konuşan erkekleri karnında beş kiloluk kum torbalarıyla işe gönderip ardından mutlu olmasını, yorgun olmamasını, her daim güler yüzlü olmasını beklemek gibi hain planlarım var.
Niye? Çünkü üç ay sonra yeniden anne olacağım -nasip olursa -ve sıcakların da etkisiyle garip şeyler geçiyor aklımdan;
Mesela sokakta çocuğuna vurdugunu gördüğüm anne ve babaları aynı odaya koyup birbirini yiyip yok etmelerini beklemek,
Uzun uzun laf edenlere “ kısa kes “
İnanılmaz yüksek sesle hapşuran üst kat komşumun kapısını çalıp “çok yaşa”
Alınganlara “aferin bunu mu anladın ?“
Her şeyi kötüye yoranlara “yeter “demek geçiyor içimden…
Neyse konumuz bu değildi…Bizi evlilikten soğutanlaraydı bu yazı.
Sadece erkekler mi? Tabi ki hayır…Eşlerinin günaha erişmesi “bir tık” ötedeyken yaptıgı yemeğe mi, ütülediği çamaşıra mı güvendiği bilinmeyen sürekli mutsuz kadınlara da sesleniyorum!
Kendi evlilikleriniz için çaba göstermiyorsanız da bari bu mutsuzluğunuza şahit olan çocuklarınız için bir adım atsanız…
Sonra hep benim dediğim olsun diyen kayınvalideler,
Her şeye karışan görümceler,
Erkeğin ailesini ve akrabalarını yok sayan gelinler,
Siz de öyle…
Şu anda hepinizle çatışacak güçte hissediyorum kendimi… Ne de olsa iki kişiyim
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#6
Neden 'ama'

Hanımlarla bir araya geldiğimizde konu bir şekilde çocuklara gelir. Bu konuşmalarda en dikkat çekici olan; annelerin tüm çözüm önerilerine ya da çocuğu anlamaya yönelik cümlelere “ama” diye başlıyor olmaları.
* Ama biz onların her dediğini yapıyoruz.
* Ama sen benim çocuğu tanımıyorsun.
* Ama biz onu alıp şuralara götürüyoruz.
* Ama biz ona şunları şunları yaptık.
* Ama her yolu denedim.
* Ama babası şöyle davranıyor.
* Ama dedesi, babaannesi benim olmaz dediğimi yapıyor.
Her cümleye istisnasız “ama” ile başlıyor ve sonra çocuğu/çocukları için yaptıklarını tek tek sıralıyorlar. Tüm bu cümleleri dinledikten sonra şunu soruyorum onlara: “Şimdiye kadar bu söylediklerinizi yaptığınız halde sorunlar çözülmemiş. Asıl çözüm yapmadıklarınızda olabilir mi?”
Bu soru çok işlerine gelmiyor tabii… Yaptıklarını sıralayıp, “Babasına çekmiş” ya da “Bu söylediklerin benim çocuğa uymaz” cümlesiyle konuşmayı bitirmek daha kolay. Çünkü o zaman sorumluluğu üstlerinden atmış oluyorlar.
***
Yolunda gitmeyen şeyler düzelsin istiyorsak önce “ama”lardan sıyrılmak gerekiyor bana kalırsa. İnsan sürekli kendini savunma halinden yorulunca savunma mekanizmalarına sığınıyor doğal olarak. Bunun yerine denenmemişi deneyerek, düşünerek, okuyarak yol alsak belki de yaşadığımız şeyin kendi bakış açımızdan kaynaklandığını göreceğiz.
Dediğim gibi bu zor olanı. Bir sihirli değnekle her şey değişsin istiyor anne ve babalar.
Küçükken bakışlarıyla yön verdikleri çocuklarının büyüdüklerinde söylediklerinin acımasızlığı karşısında şaşırıyorlar. O zaman başlıyor “bizim zamanımızda” ile başlayan ve “ama” ile devam eden cümleler…
***
Sürekli savaş haline dönüştürdüğümüz ilişkilerimize çocuklarla kurduklarımız da dahil. Çocuğun her söylediğini suçlayıcı cümleler olarak değerlendirmek yerine yol gösteren işaretler olarak belirlemek lazım.
Bizim sorun olarak gördüğümüz pek çok davranış Rabbimizin büyük bir ikramı aslında. O sayede bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ediyoruz. Konuşulması, düzeltilmesi gereken şeyler çocuğun ağlamasında, kıskançlığında, cümlelerinde gizli oluyor böyle zamanlarda.
Ve biz “ama” cümleleri kurmaktan yorulmadıkça ve vazgeçmedikçe göremiyoruz bu işaretleri ve kendimizi kapkaranlık bir yolda yalnız hissediyoruz.
“Ama” içimizdeki büyük egonun sesi sanki… Doğduklarında emanetçisi olmayı kabul ettiğimiz çocuklarımızı “ama”larımız yüzünden malımız gibi görmeye başlıyoruz zaman ilerledikçe. Değişim ve fark etme yine cümlelerden başlıyor besbelli.
“Ama”sız cümleleriniz olsun inşallah…
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#7
Söze Sadakat

İnsanlara olan saygım, verdikleri sözlere sadakatleriyle belirlenir benim. O sebeple eş olarak da, evlat olarak da, arkadaş, kardeş olarak da verilen sözün arkasında durulsun isterim. Sözün arkasında durmak “güven” demek aynı zamanda çünkü.
Anne olduğumdan beri en fazla özen gösterdiğim şeylerden biri de budur. İnsan ömrünün en gizemli, en güzel, öğrenmeye en açık döneminde küçük bir çocuğunun güven duygusunu en çok bu yolla kazanacağına inanırım. Ne söylersem söyleyeyim, vaat edip yerine getiremediğim en ufak bir cümleyle bu güveni kendi ellerimle yıkabilirim.
Bilinçaltı denen o hazinenin bu denli açık olduğu bir döneme, “Çocuk o, hatırlamaz” diyerek bakanları bu yüzden hiç anlamıyorum. Sadece “kriz anını” kurtarmak için, ağızdan çıkan “o şey” bir çocuk için ne kadar kıymetlidir, şöyle anılarınıza dönüp baktığınızda fark edersiniz.
Evliliklerin genel tartışması, “Sen bana evlenmeden önce bunu yapacağız diye söz vermiştin ” hayal kırıklıkları değil midir?
Belli ki “Çocuktur, unutur” inanışının kurbanlarıyız pek çoğumuz. O kadar çok inanmak isteyip yüzüstü bırakılıyoruz ki, yeniden ve yeniden güvenmek istiyoruz birilerine yine de…
Bizi biz yapan değerlerin pek çoğu 0-6 yaş arasında tohum olarak atılmışken içimize, şimdi elimizdeki meyvelere bakıp yapabiliriz geçmiş envanterimizi…
Bir çocuğun kalbini yapamayacağı şeylerin hayal kırıklıklarıyla doldurmaya kimsenin hakkı yok bu sebeple…
“Çocuktur, unutur” diye düşünüyorsanız siz de, “Çocuk bu, asla unutmaz” olarak değiştirmelisiniz bu bilgiyi zihninizde…
Çünkü söz vermek demek, bana inanabilirsin demek…
Çünkü söz vermek demek, emin olunan insan olmak demek…
Çünkü söz vermek demek, sana kıymet veriyorum demek…
Verdiğiniz sözde durmayan bir anne-baba-eş-dede-anneanne/babaanne-arkadaş-öğretmenseniz bilin ki her söylediğinize şüpheyle bakan insanları çoğaltıyorsunuz etrafınızda.
Efendimizi (a.s.m.) “el-Emin” yapan gerçek, bizim de gerçeğimizdir.
Ve biz biliriz ki, “Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kimsedir.”
Peki, siz en son ne zaman verdiğiniz bir sözün arkasında durmayarak incittiniz bir çocuk kalbini, haberiniz var mı?
***
Söz vermeye dair yazmışken merhum Mehmet Akif’ten ve onun söze sadakatinden bahsetmemek olmaz.
İstanbul Yeniköy’de oturan bir ahbabı ile öğleden bir saat önce buluşmak için sözleştiklerinde o gün yağmurlu, fırtınalı bir gün olup her tarafı sel bastığı halde Mehmet Akif’in bin bir zorlukla, sırılsıklam bir vaziyette söz verdiği yere vaktinde geldiğini, fakat arkadaşının gelmemesi üzerine dönüp gittiğini; ertesi gün özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip, “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felakette yerine getirilmezse mazur görülebilir” diyerek tam 6 ay o arkadaşı ile konuşmadığını belki de biliyorsunuzdur. Yeniden anımsatmak istedim.
***
Ve söz vermeye dair şimdiye kadar söylenmiş özlü sözlerden birkaçı:
“Çocuklara söz verdiğinizde kesinlikle sözünüzde durunuz.” Hz. Ali (r.a.)
“İnsan bir ağaca benzer. Kökü, ahdinde durmaktır.” Mevlana
“Verilen söz, vaktinde verilmesi gereken bir borçtur.” Hz. Ali (r.a.)
“Dünyanın en mert erkekleri az söz verir, ancak verdiği sözü mutlaka yerine getirir.” J. J. Rousseau
“İnsanın onuruyla arasında çok ince bir tel vardır. O da sözdür.” Theodore Simon
“En seçkin insanlar, sözünün eri olanlardır.” Auguste Comte
“Hiçbir şey, beni verdiğim sözden caydıramaz.” Sebastien Chamfort
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#8
İlk Tanışma

Yaz boyu minicik bebeklere ve annelerinin kavuşma hikayelerine taniklik ettim. Dört yil önce benzer sevinçleri ve kaygıları ben de yaşıyordum.Yeniden benzer serüvenlere başlayacağım için ve yeniden gazı var mı? kime benziyor? sorularına muhatap olacagım için daha bir keyifle seyrettim anneleri ve bebeklerini…
Hepsinin yavrularına bakışı, ses tonu , konuşması öyle merhamet doluydu ki; kaydetmeyi çok istedim her birinin o halini. Onlara hissettikleri bu yoğun duygu sırasında “Biliyor musun bir kaç yıl sonra kendini ona bağırırken, düzenli olmasını beklerken, seni ne kadar yorduğuna dair konuşurken, daha da büyüdükçe kavga ederken bulacaksın “ desem hepsi itiraz edecekti.” Biz öyle olmayız diyeceklerdi. “Benim çocuğum uslu olacak, gazı olmayacak, yemek sorunu olmayacak,etraftan hep olumlu sözler duyacağım, söylediğim her şeyi yapacak , sokak ortasında kendini hiç yere atmayacak “ gibi bir inançları da vardır muhtemelen.
***
Kabul edelim ki çocuğa dair de evliliğe dair de ayakları yere basmayan dileklerimiz var bizim.Bunu evlendiğimizde ve ebeveyn olduğumuzda tosladığımız anlarda çok daha iyi anlıyoruz.Ya da kınadığımız şeylerin başımıza geliyor oluşuna mı vermek lazım? Her ne sebeple olursa olsun çocuğa dair kanaatlerimizin ve beklentilerimizin gerçeğe yakın olmasının ve çocuklarımız bize öğrettiklerine açık olmanın en çok kişinin kendini büyüttüğüne inanıyorum.Ayrıca her yazımda değindiğim gibi onları hayata hazırlarken sorumluluk sahibi olmaları adına en büyük iyiliği de yapmış oluyoruz onları özenle büyütme gayretinde…
Bunun ne denli zor olduğunu, annelik sonrası bilinçaltının ve bunca yıl öğrenilmiş problem çözme halllerinin içimizden bir yerden nasıl çıkıverdiğini çok iyi biliyorum. Uykusuzluk, yorgunluk, evin yapılması gereken diğer işlerinin beklemeye aldıkça dağ haline gelmesinin bunu görmeyi zorlaştıracağını da…
***
Niyetim kötü bir tablo çizmek değil elbet….Tüm bu zorluklara rağmen bize uzun gelen bu anların nasıl hızla geçtiğinin altını çizmek. Gösterilecek sabrın zaman geçtikçe güzel anılarla dolduğunu görüp mutlu olacağınızı anlatmak istiyorum.
Çocuklarından şikayet etmeyenlerin, sabır gösterenlerin, onu anlamaya çalışanların bu toplumda da işi zor ama size güvenle bakan bir çift gözün, “seni seviyorum anneciğim/babacığım” diyen, her gün söylediği şeylerle sizi şaşırtan o minik çocuğun kucağınıza aldığınız miniminnacık bebek olduğuna inanamayacağınız çok zaman olacak.
Her zor anda o ilk tanışmayı hatırlayın siz yine de olur mu ; çok iyi geleceğinden eminim öfkeli anlara…
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#9
Kimin Evinde Yaşıyorsunuz?
Çocuklarla ilgili hemcinslerimle yaptığım bütün sohbetler; ” Bizim çocuk çok dağınık, odasını hiç toplamıyor her şeyi ben yapıyorum ” noktasına gelirher defasında . Psikoloji varlığını yemek- başarı ve düzen soru/n larına borçlu ülkemiz de zaten . Artık ben de alıştım konunun buraya gelmesine. Üstelik dağınıklığını ilan etmiş biri olarak bunun çözümüne de kafa yormak gibi bir sorumluluğum var diye düşünüyorum. Yordum da…
İşte bu konudaki düşüncelerim ;Öncelikle çocuk ve düzen konusu ele alınırken çocuğun yaşı ve yapabilecekleri hesaba katılmalıdır. Koca bir odayı toplamak küçük bir çocuk için büyük iştir. O sebeple çok başarılı sonuçlar elde edilemez . Tehdit , şiddet ve baskı yöntemi kullanılmadıysa tabi…Daha dar alanların sorumluluğu verilerek başlanmalı.( Belki başka yazıda çeşitli çocuk eğitim disiplinlerindeki örneklerden söz edebilirim. Bekleyemem ben diyenler , Montessori, Waldorf ve Reggia Emilia yöntemlerine bakabilirler)İkincisi o kadar çok bu konuyla ilgili konuşuyor, o kadar şikayetçiler ki anneler, çocuklar bıkıyor bence… Ya annesi sussun diye yapıyor, ya da nasıl olsa söylense de kendisi yapacak düşüncesiyle umursamıyor.Üçüncüsü –ki bence meselenin düşünülmesi gereken önemli konusu bu- ; Evler o kadar çok kadına ait ki; erkekler de çocuklarda sanki o evde misafir gibi yaşıyorlar.( Bunun tersini yaşatan beyler de var. İstisna olunca genel tavırlar üzerine inşaa ettim cümlelerimi) Eşyaların konması gereken yerleri kadın/anne belirliyor, onun dediği oluyor, yapılmazsa kızıyor, söyleniyor ve en önemlisi kendi istediği düzende yapılsın istiyor. Mesela bardağı anne o rafa koyduysa sizin başka bir rafa koymanız onu kızdıracak ve bu durumu sizin sorumsuzluğunuza yorma hakkını elde edecektir.Özellikle küçük çocuğun olduğu evlerde bir düzen sağlamak zor olsa da insan çocuğa göre bir düzen oluşturduğunda çok sıkıntı çekmiyor işin aslı. Mesele temelde evin hepimize ait bir sığınak olduğunu kabul etme gerçeğinde yatıyor.Eşyasını istediği yere koyamadığı , evle bir aidiyet oluşturamadığı için gençler – özellikle genç kızlar- evlenip kendi düzenini kurmayı bir kurtuluş gibi görüyor. “Evlenip kurtulsam şu evden” diyenler hatırlayacaktır bu kendini o eve ait görememe hissini… Erkekler için durum daha vahim. Bekarken annelerinin, evlenince eşlerinin evlerinde yaşıyorlar bu tavırlar sebebiyle bir ömür.Odasına girererken müsade istediğimiz, o yokken eşyalarına dokunmadığımız, her zaman aynı özenle toplayamamasında çocuğunda ruhsal dalgalanmalarının olabileceğini düşündüğümüz sürece çocuklarımız kendini “evinin parçası” hissedecektir.Gittiği her yere kendi düzenini götürmeye çalışan insanların , evlerini yalnızca kendilerinin mekanı gibi sayanların konuya bir de kendilerine ayna tutup bakmalarından yanayım.Şikayet ettiğim şeyin sebebi ben olabilir miyim acaba diye? Peki sizin yaşadığınız ev kimin? Yalnızca karınızın/ annenizin mi? Yoksa hepinizin mi?Bir ses galiba sadece benimmiş diyor mu?
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#10
"Kadınlar Erkeklerin Daha Çok Konuşmalarını, Erkekler Kadınların Daha Az Konuşmalarını İstiyor

Bu ay konumuz Değişim...Her boyutuyla ele almaya özen gösteriyoruz malumunuz...Klinik Psikoloji Uzmanı ve Aile Danışmanı Rukiye Karaköse'ye "değişim"i sorduk... Kadın ve erkek için değişim farklı mıdır? Değişmek gerekli mi? Birbirimizin hangi yanlarını değiştirmeye çalışıyoruz? sorularının yanıtlarını uzman gözüyle öğrenmeye çalıştık.Bakın hangi yanıtları aldık. Kadın ve erkek için değişim farklı manalara mı gelir?Değişmek, kavramsal olarak kadın ve erkek için benzer anlamlara gelebilir. Ancak uygulamada cinsiyetler arası farklılıklar mevcuttur. Klinik gözlemlerimize göre erkekler hayat içindeki olaylar ve durumlarla karşılaştıkça bu etkiler sonucunda doğal olarak aynı kalmayıp değişiyor, yeniden şekilleniyor. Kadınlarda da bu durum mevcut ancak buna ek olarak çabaya dayalı bir değişim ve gelişim olgusu da gözlemliyoruz. Hemen bütün ülkelerde kişisel gelişim etkinliklerine, kitaplarına ağırlıklı olarak kadınlar ilgi gösterir. Psikolojiye ilgi duyanların da ağırlıklı kısmı kadındır. Öğrenmek, değişmek ve gelişmek için bilinçli gayret gösteren, hatta çoğu kez eşini ve ailesini harekete geçiren dinamo görevini kadınlar üstlenmektedir. Değişmek için ne gerekir? Ya da mutlaka bir şey gerekir mi?İnsanların bir kısmı “iç motivasyonlu”dur. Değişimi kendi içinde başlatabilir ve sürdürebilir, süreç içinde dışardan bir etki olmaksızın kendi kendini motive edebilirler. Kendini yönetme yeteneği yüksektir.Ancak “dış motivasyonlu” insanlar, değişimi tetiklemek için mutlaka dışarıdan bir uyarıcıya ihtiyaç duyarlar. Diğer insanlardan gelecek negatif ya da pozitif etkiye açıktırlar. Bunun yanı sıra hayat olayları (doğum, ölüm, hastalık, evlilik, boşanma, anne-baba olma, terfi etme, işsiz kalma vs.) da her insanı az ya da çok değiştirir. Bu daha ziyade su ve rüzgarın kara parçalarını aşındırıp ortaya farklı görüntülerin çıkması gibi düşünülebilir. Bu tarz “imtihan”lardan herkes kendi meşrebine göre bir “performans” ile çıkar. Kadınlar erkeklerin hangi yanlarını, erkekler kadınların hangi yanlarını değiştirmek istiyorlar genelde?Kadınlar erkeklerin daha konuşkan, daha paylaşımcı, daha duygusal, incelikli ve romantik olmalarını istiyor ve bu yönde değişim talep ediyorlar.Erkekler ise kadınlardan daha az konuşan, daha az söylenen, romantizmle ilgili detaylara takılmayan, annelik ve eş olmakla ilgili daha fazla fedakarlık yapan ve duygusal değil mantıklı bakabilen insanlar olmalarını istiyorlar. Terapilerde birbirlerinin değişmesi gerektiğine inanan insanlara önce kendisinin değişmesi gerektiğine nasıl ikna ediyorsunuz?Aynalama dediğimiz yöntemle, her bireyin, problemin oluşumunda veya sürmesindeki katkılarını ona yansıtıyoruz. Kendisini hatasız kabul eden çoğu birey, iyi bir aynalama sonrasında sorunun içindeki kendi payını görüyor ve değişim istiyorsa bireysel sorumluluk almanın elzem olduğuna ikna oluyor. Değişimin ilk adımı nedir?Değişimin ilk adımı bireysel sorumluluk almaktır. Kendini kurban gibi görmemek, edilgen bir pozisyonda kalıp sızlanmadan “bu durumun değişmesi için benim de yapabileceğim bir şeyler var” inancına sahip olmaktır. Evlilikte değişim bireysel midir? Birbirimizi değiştiren, dönüştüren bir yanımız var mıdır?Evlilik kadın ve erkeğin birbirini döngüsel olarak etkilediği dinamik bir sistemdir. Bu yüzden bireysel gibi görünen değişimler dâhil, evlilik içindeki hiçbir değişim tek taraflı değildir ve mutlaka –olumlu ya da olumsuz- karşı tarafı, yani ilişkiyi etkiler. Bu anlamda evet, her evlilikte kadın ve erkek birbirini değiştirir. Beni olduğum gibi kabul etsinler diyen biri haklı mıdır? Her akl-ı selim insanın kabul ettiği, değişmez bazı özelliklerimiz vardır: “Kişinin ırkı, fiziksel yapısı, mizacı, yetenekleri ve sınırlılıkları gibi…” Bunlar için kişiyi eleştirmek ya da psikolojik baskı yapmak sağlıklı değildir. Ancak kişinin değişebilir yanları da vardır: Davranışlar bu kısma girer. Mesela insanın mizacı fevri olabilir, çabuk heyecanlanıp öfkelenebilir. Bu yapısaldır ve kontrolü çok zordur. Bu insandan değişip son derece munis biri olmasını bekleyemeyiz. Ancak bu özelliğin davranışa dönüştüğü noktada kontrol devreye girmek zorundadır. “Benim yapım böyle, beni olduğum gibi kabul edin” diyerek –mesela- insanlara fiziksel şiddet uygulamak kabul edilemez. Böyle söyleyen biri kolaya kaçmaktadır. Önemli olan, bu sözü değişebilir yanlarımız için kullanmamaktır. Bu noktalarda inisiyatif almak ve değişimin kapısını aralamak gerekir. Büyük değişimler mi? Yavaş ve uzun süreli değişimler mi?Tecrübeler gösteriyor ki ani ve radikal değişimler yerine yavaş ve uzun süreli değişimler daha kalıcı olmakta ve daha iyi sonuç vermektedir. Nitekim hadis-i şerifte de “amellerin hayırlısı az da olsa devamlı olanıdır” buyrulur. Bu yaklaşım da devamlılığın ve alışkanlıkların oturmasının karakter gelişimine etkisine işaret eder. Değiştiğimizin karar mercii kimdir? Nasıl anlarız gerçekten değiştiğimizi?Bunun için iki referans noktası vardır ve ikisi de geçerlidir. Biri, kişinin kendi bugünüyle dününü karşılaştırıp değiştiği noktaları tespit etmesidir. Objektif bir şekilde bunu başarabilen insanlar mevcuttur. Diğeri ise bizi seven ve tanıyan dostlarımızın geribildirimleridir. Onların da objektif bir yaklaşımla “sen değiştin” dediği durumları ciddiye almak gerekir. Evlendiğimiz günkü gibi kalmıyoruz nihayetinde... Yaş alıyor, olgunlaşıyor, ebeveyn oluyoruz... Çiftlerden biri değişimde ve kendini geliştirme de geride kalmışsa önde gidenin tutumu ne olmalı?Böyle bir durumda gelişimde önde olan taraf mutlaka diğerinin elinden tutmalı, onu da teşvik etmeli ve desteklemelidir. Bu olmadığı taktirde evliliğin dengesi bozulur ve asimetrik bir durum ortaya çıkar. Bütünlük bozulur. Sağlıklı bir evlilikte çift beraber gelişmeli, gelişim yolunda birbirini desteklemelidir. Birlikte gelişmek ve olgunlaşmak (koevolution) o evliliğin psikolojik uyumunu ve toplum neznindeki kıymetini de arttıracaktır.

Tuğba Akbey İnan-
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#11
çabuk heyecanlanıp öfkelenebilir. Bu yapısaldır ve kontrolü çok zordur.
Kontrolü zor evet ama sonra pişman olabiliyorsunuz. Bu konuda değiştiğimi düşünüyorum daha bir sabırlıyım sanki ?? Kardeşlerim öyle diyor...
 

Yetim

Kısıtlı Erişim
İhvan Üyesi
Katılım
20 Tem 2007
Mesajlar
2,704
Beğeniler
22
Puanları
0
Yaş
39
#12
Kadınlar erkeklerin daha çok düşünmesini istiyor erkeklerde kadınların daha az düşünmesini istiyor çatışmada burada gizli

Kadının düşünmesi gerekenleri erkek erkeğin düşünmesi gerekenleri kadın düşünürse çatışma dahada büyüyor

Konuşmamak için dinlememek gerekir

susmak için duymamak gerekir

İyi geçim için bazen 3 maymunu oynamak gerekir...
 

nefahtü

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
21 Haz 2013
Mesajlar
5,117
Beğeniler
333
Puanları
0
#13
Ne erkek ne kadın kimse çok konuşmasın...
Çok konuşan biri kadar daha yorucu birşey olamaz.
az laf çok iş düsturum
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#14
Aile Sadetiniz İçin Toplanın

Uzmanların ailelere önerdiği şeylerden biri de haftada bir gün aile meclisi oluşturmak. Özellikle yedi yaşından itibaren çocukların söz sahibi olduğu bu toplantılar vesilesiyle asıl amaçlanan ; haftada bir aile olmaya odaklanılan belli bir zamanın kararlaştırılması ve bu zamanın içinde ailede yaşayanların bir masanın etrafında bir araya gelmeleri.
“ Biz zaten aynı odada oluyoruz çoğunlukla “ diye itiraz edenler olabilir bu fikre . Lakin söz edilen ailelerin amaçsızca bir araya toplanmalarından daha çok , ailenin ortak kararlar aldığı bir meclis haline dönüştürülmesi.Aşırı bireyselliğin yaşandığı günümüzde , haftalık aile saatleri , güçlü ve sağlıklı aileye ulaşmak isteyenlerin önemsemesi gereken birlikteliklerden. Özellikle “aidiyet” duygusun pekiştirmesi en önemli sonuçlardan.Anne ve baba bu saatleri talimat verme , dediğini yaptırma olarak görürse çocukların her hafta zorla toplandığı bir düzen olacağını ve ömrünün çok da uzun olmayacağını söylemek pek de yanlış olmaz.AİLE TOPLANTISI NE DEĞİLDİR?– Çocukların yargılandığı bir mahkeme değildir. Çocuklar, yanında büyüdükleri yetişkinlerin aynası olduklarından, belki onlardaki hatalara bakıp kendimizi yargılayacağımız bir yerdir.– Babanın otoritesinin sarsıldığı yer değildir. Baba otoritesinin sevgi ve muhabbete dayanan çok daha sağlam bir zemine oturduğu yerdir.– Ailede güçlü olan bireyin güç gösterisinde bulunduğu, istediği kararları zorla uygulattıracağı bir yer değildir.– Aile içi saygının kaybedildiği bir yer değildir. Belki o zamana kadar asla dile getirilememiş konuları saygı çerçevesinde anlatabilmenin ve dinleyebilmenin öğrenildiği yerdir.– İsteklerini kabul ettirme ve dayatma makamı değildir. Aile toplantısı, ailenin bir ferdinin, diğer fertleri de düşünerek, onları rahatsız etmeyecek, ürkütmeyecek taleplerde bulunmasını sağlar.AİLE TOPLANTISINDA USUL VE USLUP NASIL OLMALI? Pedagog Adem Güneş, aile toplantılarında usul ve üslubun nasıl olması gerektiğini şöyle anlatıyor: Aile toplantıları haftada bir defa ve belirli bir saatte olmalı. O vakitte başka bir aktivite planlamamalı. Toplantının doğal başkanı ‘baba’dır. Toplantıya dahil olma ve oy kullanma yaşı ‘yedi’dir. Yedi yaşından küçük çocuklar isterse sadece bulunmak için katılabilir. Kararlar oybirliği ile alınmalı. Oybirliği oluşmazsa anlaşma yoluna giderek ortak bir nokta bulunmalı. Toplantıda göreceli olarak herkes eşittir. Herkes düşüncelerini dile getirmekte özgürdür. Kimsenin kimseyi küçük düşürmeye ve hor görmeye hakkı yoktur. Çocuk da olsa anlatacağı konu bitmeden müdahale edilmemelidir. Toplantıda alınan kararlar sadece bir kişiye yönelik olmamalı, hedef olarak sadece çocuktan beklentilere dönüşmemeli. Anne-baba bir olup çocuğundan beklentilerini sıralamamalı. Toplantı sırasında cep telefonları, televizyon ve dikkat dağıtıcı her şey kapalı olmalı. Kararlar bir deftere not alınmalı ve sonraki haftalarda takip edilmeli.Tuğba Akbey İnan
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#15
Başarı Yargım

Her yıl karne zamanı geldiğinde uzmanlar anne ve babaları “ karne başarısı hayat başarısı “ değildir diye uyarır. Ben de her yıl kaç anne ve babanın bu uyarıyı dikkate aldığını merak ederim. Zira başarı algımızı zihnimizde netleştirmeden, bu cümleye göre yol alınabilir mi çok emin değilim. Çünkü bizi o davranışa iten sebep çoğu zaman başarıya bakışımızdaki fark oluyor.
Kimileri için başarı, hayata kendisi gibi bakan çocuklar yetiştirmektir. Ailelerinin dediği meslekleri seçen, anne ve babaları gibi olan çocukların ebeveynidirler onlar. Dolayısıyla başarısızlık da, kendi uzantısı olmayan çocuklara sahip olmaktır.Bir başkası içinse kendine benzemeyen çocuk yetiştirmek başarıdır. Kendi “ mutsuz ” hikayesine benzeyen çocuk yetiştirmeyi başarısızlık görür ve çocuklarının dersleri hususunda sürekli kaygı halindedir. Bir türlü başarılı görmez çocuklarını, hep daha fazlasını ister. Öğretmen en yüksek notu geçip altı da verse, ikna olmaz.Başka biri çocuğu doktor, mühendis, hukukçu olmuşsa başarılı görür çocuğunu. Onun için iyi bir ebeveyn olduğunu belirleyen şey çocuğunun etiketidir. Genelde cümlelerine “ üç çocuğum var, ikisi doktor, biri mühendis “ diye başlarlar. Muhataplarından alacakları “ hayretli ” bakış, kendilerini başarılı görmelerine yeter artar bile.Pek çok ebeveyne göre sigortası olan, düzenli maaşının olduğu devlet memurluğu başarıdır. Diğer pek çok iş hayalden öteye gitmez onlar için. Başarı zihinlerinde, risksizlikle eşdeğerdir çünkü.Bir süredir radyo programlarımda toplumsal başarı algısına denk olmayan hikayelerin olduğu konukları ağırlıyorum. Bir lokantanın yemekhanesinde bulaşık yıkayan genç bir delikanlının başka insanların hayalleri ile kendi hayalini birleştirdiği projesini anlatırken, aslında yıllardır aradığı şeyi bulmanın mutluluğunu cümlelerinden dinliyorum mesela…Ya da iyi bir bölümü bitiriyor olmasına rağmen, aradığı şeyin o olmadığını farkedip bambaşka alanlarda güzel işler yapan insanları…Yazanları, çizenleri, hayal kuranları yani… Çünkü onlar için başarı mutlulukla eşdeğer. Her sabah sevdikleri işlere gitmek demek başarılı olmak demek…**Öğretmen arkadaşım notu için çocuğuna küsen velilerinden bahsetti geçenlerde. Çocuğunun “ Anneciğim beş yüz soru ver, sabaha kadar çözeyim ama bana küsme” dediği annelerden.Düşük not aldığı için korkusundan nefesi kesilen bir öğrencisinden…“Hocam bu çalışmıyor, götürmeyin hiçbir yere ceza olsun “ diyen başka bir veliden…Bizim hikayemiz çocuğumuzunkiyle çarpışınca hayata, kavramlara, değerlere karşı duruşumuz ortaya çıkıyor aslında. Ondan önce söylediğimiz her şey boş. Neden böyle davranıyorsunuz desek bu velilere, hepsi çocuğunun iyiliği için yaptığını söyleyecektir; niyetleri öyledir de, davranışları olmasa da…yazının devamı için:http://www.gazetevahdet.com/basari-yargim-577yy.htm
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#16
Korkularla Yüzleşmek

Anne olduktan sonra yüzleştiğim şeylerden biri de korkularımdı. Ne kadar çok korkum olduğunu gördükten sonra aslında çocuğuma kendimi tam olarak verememenin nedeninin bu korkular ve kaygılar olduğunu da fark ettim. İçimde bir yerlerde beni yöneten bir şeyler vardı ve çocuğumu ne kadar seversem seveyim, o şey sevgimi çocuğuma yansıtmama engel oluyordu.

Bir gün yolda yürürken arkamdan gelen köpeğin korkusunu, onu korkutarak ört bas etmeye çalışırken benzer bir şeyi ebeveynlikte de kullandığımızı düşündüm. Toplum olarak çocuklarımızın şımarık, yalancı, nezaketsiz, başarısız, ailemizin ve dinimizin değerlerinden uzak, düzensiz, asi olmasından o kadar çok korkuyoruz ki, bu korkumuzu örtbas etmek için çoğunlukla onları korkutma yöntemini kullanıyoruz. Bunun tam tersini yaparsak, çocuklarımızın tepemize çıkacağına dair bir inanışımız da var çünkü.
Oysa korku ve kaygı bize ait bir duyguyken bununla yüzleşmek yerine, çocuklarımıza çizdiğimiz korkutucu dünya resminde tıpkı benim yaptığım gibi köpekten korkup onu korutmaya çalışmaktan başka bir şey yapıyor değiliz.
Parkta çocuğumuza müdahale etmediğimizde “Ne kadar rahat bir anne “ demesinler kaygısıyla, “Ne kadar şımarık bir çocuk” etiketini yapıştırmasınlar diye, bir kez dersini yapmadığında hep yapmayacağı kaygısıyla bina ediyoruz ebeveynliğimizi. Dolayısıyla bunca korku ve kaygı içinde kendimiz olamadığımız bir ilişkide, hep gergin cümleler üzerinden oluşturuyoruz çocuklarımızla olan ilişkimizin cümlelerini.
Annelik ve babalık yolculuğunda sabırsız yanlarımızın bizi götürdüğü histen sonra, ikinci adımımızın korkularımızın asıl kaynağına erişme çabasının bu konuda atılacak ikinci önemli adım olduğunu düşünüyorum. İçimizde sürekli konuşan kişinin yönlendirmesiyle, her an başımıza çorap örecekleri yanılgısıyla fazlaca yükleniyoruz çocuklarımıza.
O yüzden fazlaca hayır diyor, sevgimizi gösteremiyor, yüksek tondan konuşuyor, söylediği kötü bir kelimenin ardından kaygılanıyor, ufacık bir davranış sapmasında antidepresan ilaçları kullanmaktan başka yol göremiyoruz. Asıl kaynağın kendimiz ya da daha doğru tanımla korkularımız olduğunu görebilsek, çocuklarımızla kurduğumuz ilişki çok daha sağlıklı bir zemin üzerine oturacak.
Bizim korku ve kaygılarımızdan habersiz yavrularımızda, içlerinde korkudan duvarlar olan anne ve babaya ulaşmaya çalışmanın zorluklarını yaşıyorlar. Bir türlü kendileri olarak kabullenilememenin acısıyla bunu yaşıyorlar üstelik.
Kaygı ve korku elbette fıtri duygularımız. Ama biraz ayarını tutturamadığımızda diğer tüm duyguların önüne geçen bir yanı da var. Bazen ebeveynlikle ilgili korkularımız öyle yüksek bir seviyeye ulaşıyor ki, onun arasına gizlenmiş, sevgimizi, vicdanımızı ancak korkunun derecesini düşürebilirsek fark edebiliyoruz. Oysa çocuğuyla ilişkisini şöyle gözden geçirip kendine “ hangi korkum böyle davranmama neden oluyor? “ diye soruyor olsa anne ve babalar, yaşadıkları pek çok sıkıntının çözümünü rahatça bulabilecekler.
Bu korkular sebebiyle pek çok ebeveyn rahat olmak deyince, koy vermekten, sevgimizi gösterelim deyince şımartmaktan, ödevini yapmayıversin deyince, başarısızlıktan söz ediyoruz gibi algılıyor.
Başa dönecek olursak, kişisel yolculuğumda korkularımla yüzleşmeye başladıktan sonra aslında iç dünyamda keşfedilmeyi bekleyen pek çok hisle de tanıştım. Her korku örtüsü başka bir örtüyle yüzleştirdi beni.
Ama korkularımla yüzleşmeye başladıktan sonra çocuklarımla korkuya dayalı bir ilişki yerine, çocuk olmayı anlamaya dönüşmüş bir ilişki yaşıyorum. Korkunun bana ait bir his olduğunun farkındayım. Bu sebeple onların da kendi duygularını keşfedecekleri bir ilişkiyi önceliyorum. Ki onlarda bir gün anne olduklarında içlerindeki korku ve kaygıyla tanışmaları geç olmasın.
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#17
Varlığımı Gör

Hepimiz varlığımız görülsün isteriz. Hem sosyal ilişkilerde hem de rollerimize ilişkin tüm sıkıntılarda görülme arzusunun tezahürlerini okuyabiliriz. Çocuklarda yoğun bir “fark edilme” arzusu taşırlar. Çoğu zaman onların bu arzusunu, yaramazlık, kıskançlık , şımarıklık olarak yorumladığımız için, ilişkilerimizi çok daha karmaşık hale dönüştürebiliyoruz ne yazık ki...

Çocuklarla ilgili her şey yolunda gittiğinde bizim için sorun yoktur ve dolayısıyla onlara çok yönelmeyiz. Genel olarak olumsuza reaksiyon göstermek gibi bir halimiz var. Zaten evde de çoğu zaman bu bakış açısı sebebiyle dengeler bozulabiliyor.Sakin ve daha anlayışlı çocuklar, saldırgan bir dil kullanan kardeşlerini bir ömür boyu idare etmek gibi bir misyonla görevlendirilir aileler tarafından. Çünkü diğeri ile,sorun çıkaranla yani, uğraşmak emek ve zaman isteyeceğinden buna gönüllü olmak istemez pek çok aile. Böylece daha anlayışlı olmak, daha erdemli olmak bir tür cezaya döner bazı çocuklar için.
Gündelik akış içinde de sessizce bir kenarda oynayan, resim çizen çocuğumuz iş telaşlarımız arasında bize yöneldiğinde “ çok güzel olmuş, aferin” dışında bir onay duymadıkları ve ebeveynlerini kendilerine yöneltemedikleri için ağlamaya ve mızırdanmalara başlarlar. O zaman anne ve baba bütünüyle kendini çocuğa verir çünkü.
Yıllar önce çocuğuyla sıkıntılar yaşayan bir komşuma, acaba sadece yaramazlık yaptığında mı çocuğa yöneliyorsun diye sorduğumda , çocuğunun da “ anne sadece yaramazlık yaptığımda benimle ilgileniyorsun” dediğini hatırlıyorum.
Evimize gelen misafirlerimiz küçük kızıma yönelmişse, büyük kızımın tavırları hemen değişir mesela... Daha çok ağlayan, dikkatleri üzerine toplamaya çalışan birine dönüşür. Son dönemde kendi duygularını daha net anlattığı için, ağlaması bittiğinde “ dikkat çekmek için yaptım” diye duygularını paylaşmaya başladı. Sonuçta gerçekten bu eylemi onu sonuca götürdüğü için , olumsuz bir fark ediliş bile onun için kazanım oluyor pek çok kez.
Dikkat edince, bütün çocuklar görülebilme duygusunu önce olumlu ile göstermeye başlıyorlar aslında. Arkadaşımızla konuşurken, eşimizle sohbet ederken ya da işlerimiz arasında bunu çok fark etmediğimiz için, hırçınlık halleri ve sonuçları üzerine konuşmaya devam ediyoruz.
Yapılan araştırmalar çocuklarla birebir sadece onbeş dakikalık yaşanan bir ilişkinin onların bu görülme ihtiyaçlarının en büyük ilacı olduğunu söylüyor. Her bir çocuğa tek tek ayrılmış on beş dakikadan söz ediyorum.Yirmi dört saat içinde on beş dakikanın ne kadar az olduğunu düşünenlerdenseniz, çocuklarınıza gün içinde birebir ne kadar yönebildiğinizi düşünün. Elinizde telefon olmadan, gözünüz ekrana kaymadan, zihninizde yapılacak işleri düşünmeden sadece çocuğunuza yöneldiğiniz kaç on beş dakika hatırlıyorsunuz? Ya da eşinize?
Son dönemde sosyal medyada bizi ne kadar çok kişi takip ediyor üzerinden yapılan tüm konuşmalar bu varlığının görülme ihtiyacının karşılığı aslında. Gerçek dünyada varlığı görülmeyenler, sanal alemin görüneni olarak rahatlıyorlar.
Psikolojik problemlerin kökeni de bu fark edilme duygusunun sonucu değil mi nihayetinde? Altını ıslatan, tırnağını yiyen, kardeşini kıskanan, hırçınlık yapan tüm çocuklar tek bir şey söylüyorlar ebeveynlerine; “ beni gör ki, bu davranışları sergilememe gerek kalmasın.”
Yetişkinlikte yaşanan derin “ değersizlik” algısı da fark edilme duygusuyla paralel gelişiyor.
“Hayatımızda var olan insanların varlığını ne kadar fark ediyorum” diye sorsak kendimize, eve girerkenki halimizi, eşimizi karşılayan yüz ifademizi, çocuklara yönelme biçimizi bir kez daha gözden geçirsek çıkan sonuç bizi nereye götürür düşünmek gerek.
Hayatımızdaki herkese “ varlığının farkındayım” mesajı veremediğimiz için yaşandığını düşünürsek pek çok şeyin, yirmi dört saat içindeki on beş dakikalar ne kadar manalı geliyor değil mi?

Tugba Akbey İnan
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#18
Edilgen Mutluluk

Ülkemizde mutluluk pompalamaları aynı hızla devam ederse, pek çok çocuk, aile kavramından haberdar olmadan büyüyecek ne yazık ki... ”Sığınağımız” diye tanımlanan ailenin, parçalarından biri hep eksik olacak bazı çocuklar için. Pek çok anne baba gibi, ayrılan anne babalarda çocuklarının bir gün büyüyeceklerini hesaba katmadan veriyorlar bu kararı. “Benim mutluluğum önemli” diye verdikleri kararda, çocuklarını ve kendilerini zorlu bir sürece sokmuş oluyorlar.

Bütün ayrılıklar için söylemiyorum bunu elbette. Özellikle ünlülerle birlikte çoğalan “ kendimi mutlu hissetmiyordum” paranoyası üzerinden konuşmak istiyorum daha çok. Bazı uzmanlarca da desteklenen bu paranoya, henüz bebekleri olan ailelere ayrılma kararı verdiriyor.
Bir ailenin nasıl devam ettiği, anne ve babanın rollerinin nasıl olması gerektiği, evlada düşenin ne olduğunu pratikte hiç görmeyen çocukların kurduğu yuvalara şahitlik edeceğiz ilerleyen yıllarda. Anne ve babasını yan yana hiç hatırlamayan ve sorunları nasıl çözdüğünü ya da çözemediğini de bilemeyen çocuklar olacak aynı zamanda bunlar. Bir yuvanın sıcaklığını, aidiyet hissini de bilemeyecekler. Belki tek tek ebevenleri ile kurdukları diyaloglar pek çok açığı kapatacaktır ama problem çözme dili açısından bunu yakalamaları için normalden daha çok emek vermeleri gerekecek bu şartlarda.
Başından dört evlilik geçmiş Mehmet Ali Erbil’in geçtiğimiz günlerde verdiği röportajda “evliliklerim nasıl sürsün, hiç aile görmedim ki” cümlesinin bu açıdan manidar olduğunu düşünüyorum.
Çünkü hepimiz anne babalığı, eş olmayı şahit olduğumuz kadarıyla kaydederiz beynimize. Özel bir çaba sarfetmezsek, bilinçaltına kaydedilen bu anne babalık ve eşlik repertuarı vesilesiyle üstleniriz rollerimizi. Evlilik algısı, kadın ve erkek duruşu gibi resimler armağan ediyoruz bu sebeple çocuklarımızın bilinçaltına.
Oysa “mutluluk” kavramının bizi “edilgen” biri haline dönüştürdüğü üzerinden de konuşmak gerektiğini düşünüyorum. Toplumumuzda “Mutluluğumuzu” sağlayacak “öteki” olmadığı sürece kendimizi “sürekli mutsuz “hissedeceğimiz bir edilgenlik algısı oluşmaya başladı. Eşlerinin kendisini sürekli mutlu etmesi gerektiğine inanan bireylerin oluşturduğu ailelerin çatırdaması da bu yüzden çok da zor olmuyor ne yazık ki. Bunun yerine içinde bulunduğumuz ruh halinin, bize ait bir duygu olduğu hatırlatılsa keşke bireylere. Mutsuzluk da, mutluluk da, hüzün de, acı da bir his ve bütün duygular gibi bir süresi var nihayetinde. Dün kendimizi mutlu hissediyorken, bugün mutsuz hissetmemize sebep olan şey “ötekinin tavrı“ değil, bizzat bizim bakış açımız oluyor genelde. Keşke başkasının mutlu etmesini beklemeden, mutlu olmayı becerebilmek anlatılsa.
Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflarda bile, “mutluluğun öncelendiği” bir yorumla paylaşılıyor pek çok kare. Sonra ne oluyor.” Mutluluğunuz daim olsun” cümlesinden “Dün mutluluk resimleri paylaşıyordunuz, ayrılıyor musunuz?” şaşkınlığına dönüyor cümlelerimiz.
Reklamların, dizilerin farkında olmadan “hazla gelen mutluluk” algımıza katkılarını da hesaba katmak gerek. Anlık hazların verdiği mutluluk sebebiyle, sonrasında olacakları düşünmeden alınan kararların, yalnızca bizi bağlamadığını zaman gösterecek pek çok kimseye. Boş bırakılan her şey gibi, “aile” kavramını da dolduracak çocuklar zihinlerinde.
Her şey geçiyor nihayetinde… Çocuklar büyük hızla büyüyor, kırgınlıklar unutuluyor, hüzünler bitiyor, acılar da sevinçlerde yer değiştiriyor, mutsuzluk da geçiyor…
Yani “edilgen”likten “etken” liğe geçme gücü de, mutsuzluğu mutluluğa dönüştürme biçimi de insanın kendinde. Yeter ki mutluluğun kazanılmış bir zafer değil, emek verilmiş bir süreç olduğu anlaşılsın.
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,709
Beğeniler
2,707
Puanları
113
#19
Aşağılama Tutkusu

Bu ülkede yetişkinlerin olaylar karşısındaki tavrına bakıp hala çocukları suçlayan bir dilin olmasına şaşırıyorum çoğu kez. Zihninde problem çözmeye, nezakete, saygıya dair bilgiler olmayan birinin bunun tam tersi davranması normal şartlarda mümkün değilken, aileler ve toplum çocuklardan öğrendiklerinin tam tersini yapmasını bekliyorlar. Hem de onlara hayatı, dünyayı, insan çeşitliliğini anlatmadan.

Cezalandırarak, ödüle boğarak, aşağılayarak, duygusal ve fiziksel şiddete maruz bırakarak, küserek, affetmeyerek, öfkelenince ortalığı yıkarak ne anlatmaya çalışıyor olabiliriz ki çocuklara. “Bana böyle davranıldığı için daha serinkanlı, sabırlı, ferasetli biri oldum “ diyebilecek kaç kişi vardır içimizde?
***
Seçim günü bir gazete manşetine “Oy kullanmaya giderken beyninizi yanınıza almayı unutmayın” cümlesini taşıdı. Nereden baksanız utanç verici bu manşetten daha çok, o manşeti oraya taşıyacak kişilerin sayılarının çokluğuna üzülürüm ben. Bir de bu aşağılama dilinden çıkan sonucu tahmin etmeme basiretsizliğine.
Bunu yapanlar, kendini aşağılanmış, örselenmiş hisseden insanların, onlara itaat etmelerini bekliyor. Bu dil öfkeden, nefretten başka bir sonuca götürmüyor insanları oysa ki. Tercihte bulunana beyinsiz, aptal, akılsız diyenler, çıkan sonuç sonrası eminim hiç özeleştiri yapmayacaktır. Bunun için vicdan, sağduyu gerekir çünkü. Onlar için sonuç onların tezini ortaya çıkartan bir durum nihayetinde.
Aynı hal, duruş, dil eğitim sistemimizde de, ebeveynlik duruşumuzda da mevcut ne yazık ki… Etiketlere boğduğumuz çocuğumuzun, tüm bunlara rağmen efendi, dediğimizi yapan, saygılı çocuklar olmasını bekliyoruz. En fazla şartlar eşitlenen kadar içerden bileylenen bıçağa dönerler bu şartlarda . Bir yetişkinin gazetenin manşetini okuduğunda hissettiğini “şey” çocuğun hissettiği şeyle aynı nihayetinde. Tam da bu sebeple, çocukken çok sakindi denenin, ergenlikte agresifliği…
Sürekli gençlere, çocuklara hallerinden dolayı eleştiri de bulunanlar, gündelik hayatta hallerine baksalar çıkan sonuca çokta şaşırmayacaklar. Üstelik çocuklar işlerin yolunda gitmediğini, bizim “ sorun” dediğimiz “ sinyallerle” belli ediyorken, bunları görmeden devam ediyor pek çok anne baba yıkıcı cümlelerine.
İnsanın tüm evrelerinde, tüm muhataplarında önemsediği dili, korumaya çalıştığı onuru, oluşturmaya uğraştığı değer algısını çocuklardan sakınanların çıkan sonucu, medyanın aşağılayan ve yok sayan dilini okuyarak çok daha net anlayabilecekler diye düşünüyorum. Nihayetinde “ kibirli” , başkasının kendisini “ aşağıda “ hissetmesinden beslenmiyor mu? Kendi kibrini fark edemeyen anne babalarda, çocuklarının kendilerini hissettiği aşağıda olma halinden besleniyorlar fark etmeseler de.
Pazar günkü seçimlerin sonuçları, şimdiki zamanda olmadı elbette. Kendi mağdurlarını oluşturan sistem, bir gün onların da tercihler yapacağını unuttu. Hep aynı aşağılık hissiyle karşılık verecek sandı. Şaşkınlar bu sebeple.
Anne babalarda yıllar sonra, bu zamanda oluşturdukları mağduriyetin bedelini ödemek istemiyorlarsa, “ kibirli dilden” vazgeçip, “ tevazu sahibi” bir dile ihtiyaçları olduğunu görmeliler. Bu bizden daha zayıf, bakıma muhtaç, bize ihtiyaç duyan birini azdırmak değil, hakkını vermek anlamına gelir.
Nihayetinde bu büyüklük hali, anne babalığında, medya dilinin de, eğitimciliğinde görüş alanını daraltan en önemli unsurlardan. İnsan olduğu için kıymetli, saygıyı hak ettiğini düşündüğümüz ve öyle yetiştirme gayretinde olduğunu düşündüğümüz çocuklarla, bu medya dilini, toplumsal dili değiştirebiliriz.
Bugün ektiğimiz tohumların sonucunu yıllar sonra göreceğiz inşallah. Herkes kendine düşen dersi aldıktan sonra…

Tuğba Akbey İnan


 
Üst