TASAVVUFTA USÛL ve GÂYE

berdan66

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
21 Haz 2006
Mesajlar
70
Beğeniler
0
Puanları
0
#1
Alıntı
Yazar- Halis ECE

TASAVVUFTA USÛL ve GÂYE

“Dışımız halk, içimiz Hak iledir”


Nakşibendî silsilesinin 15’inci halkası Şâh-ı Nakşibend (k.s.) hazretleri buyurdu ki:

Dışımız halk, içimiz Hak iledir.

• Bizim yolumuz sohbettir.

Halvette (uzlette-riyâzatta) şöhret vardır, şöhret ise âfettir.

• Hayır ve bereket cem‘iyette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile olur.

Sohbet ise bir kimsenin arkadaşında fâni olmasıyla, arkadaşını kendisine tercih etmesiyle hâsıl olur.

• Bizim sohbetimizde bulunan kimseler arasında, bazılarının kalblerindeki muhabbet tohumu, başka şeylere bağlılıkları sebebiyle gelişmez, büyümez.

Biz böyle kimselerin kalblerini başka şeylere olan bağlılıktan temizleriz.

• Bizim sohbetimizde bulunanlardan bazılarının da, kalblerinde muhabbet tohumu yoktur.

Biz, böyle olanların da kalblerinde muhabbet hâsıl etmek için çok himmet ederiz, yardımcı oluruz.

• Kendilerine, nâil olduğunuz bu dereceye nasıl ulaştınız? diye sual olunduğunda,
“Resûlüllah’a (s.a.v.) tâbi olmakla...” diye cevap vermişlerdir.
***
Nakşibendî silsilesinin 18’inci halkasını teşkil eden Hâce Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri ise, bu yolun gâyesini şöyle hulâsa etmişlerdir:

“Eğer şeyhlik ve mürşidlik makamına oturmuş olsaydım, âlemdeki şeyhlerden hiçbir şeyh (kendisine intisab edecek) bir tek mürid dahi bulamazdı. Lâkin ben, gayb âleminden, başka bir işle emrolundum. O da; şerîatın tervîci ve milletin te’yîdidir. [Yani benim vazifem; şerîatı yaymak, İslâm’ı ve Müslümanları kuvvetlendirmeye çalışmaktır.]” (1)

Demek ki tasavvufta Nakşî yolunun usûl ve gâyesi; diğer bazı tarîkatlerde olduğu gibi, bir kenara çekilip ağır riyâzatlarla ve kendi nefsiyle meşgul olmak değildir.

Bilakis halkın arasına karışıp, onlara hizmet etmek ve bu esnada Hak’tan da hiçbir an uzaklaşmamaktır.

Hizmetten asıl maksad ise, İslâm dininin yayılması ve mensuplarının izzet ve itibarının artmasıdır. Hele de kerâmet gibi hârikulâde şeylerle meşgul olmak, bu yolun esasları arasında hiç mi hiç yer almamaktadır.

Onlar, en büyük kerâmetin, İslâm’a ve insanlığa hizmet olduğunu belirtmişler, bütün mesâilerini bu yönde sarf etmişlerdir.

HAKK’I HALKA HİZMETTE ARAMAK

Nakşibendî silsilesi Müceddidîn kolunun son halkasını teşkil eden Süleyman Efendi (k.s.) hazretleri de, bu yolun İslâm’a ve insanlığa hizmetteki usûlünü şöyle anlatmaktadır:

Biz, vahdeti kesrette (bir’i, birliği çoklukta), rızâ-yı Hakk’ı halk arasında, halka hizmette arıyoruz (bir köşeye çekilip kendi başımıza uzleti değil, insanlarla sohbeti, onlara hizmeti tercih ediyoruz).

• Enbiyâ ve mürselîn (peygamberler aleyhimüssalâtü vesselâm) yolundayız...

Bizim para-pul, makam-mevki, siyâset-politika, kavga ve gürültüyle işimiz yok.

• İstisnâsız her Müslüman çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri dönmüşse haber versinler.(2)

Evet o, bütün mesâisini yok edilen dînî ilimlerin ihyâsına sarfetmiş, ilim ve irfan seferberliği başlatmıştır. Gecesini gündüzüne katmak suretiyle gece yarılarına kadar ders okuttuğu zamanlar olmuştur.

Bitmek, tükenmek bilmeyen bir azim ve irâdeye sahipti. 1950'lerde, ilerlemiş yaşına ve şeker hastalığından da rahatsız olmasına rağmen, kış günlerinde bile Kısıklı'daki evinden çıkar; iki tramvay, bir vapur ve dört yerde yaya yürümek suretiyle Şehzâdebaşı Taştekneler'deki derslerine gider gelirdi.

1954'lerde cuma ve pazar günleri hâriç, her sabah Kısıklı'dan Bulgurlu'ya yürür, 6-8 saat genç ruhlara ilim vermeye devam ederdi. Hayatının son senelerinde, Topçular'daki talebelerinin tekâmül kursuna, her gün sabah namazından sonra 3-4 vâsıta değiştirmek suretiyle gider, derslerine devam ederlerdi.

Bir gün ders okuturken şekeri yükselir ve rahatsızlığı artar. Mübârek burunlarından okuttukları kitabın üzerine kan damlayınca, talebeleri heyecanlanır. Fakat o, hiç telaşlanmadan burunlarını tutup, mendilini çıkarır; kitaptaki ve üzerlerindeki kanları sildikten sonra hemen, “Oku oğlum, kaybedecek zamanımız yok” buyurarak derse devam etmişlerdir.

1957 Kütahya hâdisesi olarak bilinen ve tertip olduğu mahkemece de tesbit edilen dâvâ berâatle neticelenmişti.

Kütahya hapishanesinden çıkan Süleyman Efendi (k.s.) hazretleri, evlerine dönmeyip, himmet ve hizmet maksadıyla Manisa'ya gittiler. Talebeleri üzgün, o ise hapishane ıztıraplarını unutmuş, neş’eli idiler.

Talebeleri, herhalde kendileri artık ders okutmaz zannı ile,

− Efendim, İstanbul'da derslere devam edecek misiniz? diye sordular.

Evet, devam edeceğiz... Hem de daha çok, daha bir gayretle... Duracak zamanımız yok, diye cevap verdiler.

Yine aynı seyahatlerinde İzmir'de,

− Efendi Hazretleri, rahatsızlığınız var. Herhalde bir miktar istirahat edersiniz! dediklerinde tebessüm ederek;

Yolculukta bazan şoförün lastiği patlar; bizim de lastiğimizi patlattılar, şimdi yapıştırdık, buyururlar.

O, hiçbir zaman az-çok demez, bulabildiği talebe veya cemaate bıkmadan-usanmadan ders verirdi. Adede itibar etmezdi. Bir gün Kur’an öğretmek için gönderdiği bir talebesi, gittiği yerde okutacak kimse bulamamaktan şikâyet ederek;

Efendim, sadece üç kişi vardı; onların da ikisi devamsız, birisi de gayretsizdi, bırakıp geldim, deyince, çok üzülür ve biraz da celâllenerek;

Evlâdım, nice peygamberler bu âlemden bir tek ümmet elde edemeden gittiler. Sen iki talebe bulmuşsun, daha ne istersin! buyurarak, tekrar geldiği yere gönderirler.

Başka bir gün buna benzer bir vaziyetle karşılaştıklarında, mübârek başlarındaki takkeyi masanın üzerine koyarak, şehâdet parmağıyla işâret edip;

Oğlum dikkat et! Bir tek kişi de kalsa, her gün ayağına kadar gidip okutacağız. O da gelmezse, (takkeyi işâret buyurarak) işte şuna ders okutacağız. Böylece mâlum ola... Zira ilim seferberliği ile memuruz, sözleriyle işin ciddiyet ve ehemmiyetini anlatmışlardır.

Talebelerine son derece kıymet verirdi. “En küçük talebenin dahi kesip attığı tırnağını, dünyalara değişmem!” vecîzeleri, bu hakikati en bâriz şekilde ortaya koymaktadır.

Bazan talebeleri hasta olurdu. En az bir anne ve baba kadar müşfik ve merhametli olan Süleyman Efendi (k.s.) hazretleri, rahatsız olanları bizzat doktora götürür veya biriyle gönderirdi. Bir defasında talebelerinden birinin hastalığı ile alâkalı doktor dönüşü kendisine mâlûmat arz edildi. Merhamet âbidesi o büyük zât, kıbleye yönelerek şu ilticada bulundu:

“Yâ Rabb! Senin dînine ve kitâbına bu yavrularla hizmet edeceğiz. Evlatlarımızı bize bağışla Allâh'ım!”
***
O, tarîkatı, sadece “hoş sohbet” vâsıtası hâline getiren son devrin tembelliğini yıkmış; onu, kitleleri harekete geçiren bir enerji ve heyecan vesîlesi kılmıştır. Kerâmete aslâ itibar etmemiş, kerâmet ızhârından kaçındığı gibi, talebelerine de aynı yolu tavsiye etmiş ve, “En büyük kerâmet, insanlara hak yolu telkîn etmektir” buyurmuştur.
Unutulan “öşür” farîzasını ülkemizde yeniden ihyâ için çalışmış, büyük gayretler sarfetmiştir.
***
Türkiye'de masonluk ve siyonizm tehlikesine karşı milletimizi uyarıcı eserler neşreden Cevat Rifat Atilhan'ın hizmetlerine en büyük yardımı Süleyman Efendi (k.s.) hazretleri yaptı. Onun kitaplarını tavsiye etmiş ve yaymıştır.

Kezâ o günün şartlarında İslâm mefkûresinden yana neşredilen her eser ve mecmua onun tarafından az veya çok desteklenmiştir. Abdurrahim Zapsu merhûmun “Ehl-i Sünnet” mecmuasından, Sinan Onur Bey'in “Hür Adam” mecmuasına ve Necip Fazıl'ın “Büyük Doğu”suna kadar...

Zamanının, ilim ve irfânında temâyüz eden dersiâm ve âlimlerine talebelerini gönderir; onların talebeleri imtihan ederek, dînî ilimlerin yeniden ihyâ edilmekte olduğunu görüp sevinmelerini arzu ederdi. Nitekim dersiâmlardan Ali Haydar Efendi ve Hasan Basri Çantay gibi bazı zevâta, bu vesîle ile talebelerini göndermiştir. Bu cümleden olarak Said Nursî ile de haberleşmiş ve onu da hizmetlerinden haberdâr etmiştir. Said Nursî de, onun hizmetlerini takdirle karşılamış ve şöyle demiştir:

“Bizim bugün başlıca vazifemiz; imanı muhâfazaya çalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedris yapmıyoruz. İslâm'ın esâsı, maddî ve mânevî kurtuluşun kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim'in okutulup, öğretilmesi ve yalnız Türkiye'ye değil, bu yolla bütün dünyaya yayılması işini, birâderim Süleyman Efendi ve onun tesis eylediği Kur’an Kursları yapıyor... Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden 10-15 senede öğrenilen İslâmî ilimleri, şimdi Kur’an Kursları 1-2 senede öğretiyor. Âlim yetiştiriyorlar, fakîh yetiştiriyorlar. Bu hâl, mu‘cize-i Kur’âniye'dir.”

Ebû’l-Fâruk Süleyman Hilmi Tunahan Efendi (k.s.) hazretleri, Türkiye'de ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî es-Serhendî hazretlerini tanıtmıştır. Onun, Kur’an ve hadîs-i şeriflerden sonra en mûteber kitap olan Mektûbatı'nın Arapça tercemesi yani Düreru’l-Meknûnât da, ülkemizde “el-Mektûbât” ismiyle üç cilt, iki mücellet hâlinde Cumhuriyet döneminde ilk defa Süleyman Efendi'nin talebeleri tarafından itina ile bastırılmış ve hâlen de basılmaya devam etmektedir.

Buyurmuşlardır ki:

“Enbiyâdan en büyük mîras, şerîat olduğu gibi, en büyük vâris de âlimlerdir. İlmin evveli ma‘rifetullah, sonu tefvîz-i umûr(3)dur. Ma‘rifetullah’ta en ileri makamın sahibi, Sıddîk-ı Ekber’dir (r.a.).” (4)

DERVİŞLİK VE GÖNÜL HUZÛRU NEDİR?

Silsile-i Nakşibendiye-i Müceddidîn kolu hazerâtının 31’inci halkası olan Mazhar-ı Îşân Cân-ı Cânân (k.s.) hazretleri, talebesi Senâullâh Sebnehlî’ye yazdığı mektupta şöyle diyordu:

• Dervişlik demek, sadece bir şeyhe bağlanmak demek değildir. Dervişlik, gönlünü toparlayıp kul olduğunu düşünmek ve kulluğu ile meşgul olmak, kalbe dağınıklık getirmemek, vakitlerini hep hâlis niyet üzere Allah Teâlâ’nın dinine hizmetle geçirmektir.

• İstenmediği halde Allah Teâlâ tarafından maddî bir nîmet gelirse, bunu kabul etmeli, sıkılmamalıdır. Çünkü istenmeden gelen şeyler tevekkülü bozmaz. Hele bu zamanda gönül dağınıklığını giderir, huzura vesîle olur. Fakat maddî şeylere kıymet vermemek de, elbette ki mühim bir şarttır. Tasavvuf ehlinin kârı da işte bu gönül huzûrudur.

TAKVÂNIN AZLIĞI KALBİ ÖLDÜRÜR

Ömer b. Hattâb’dan Ahnef b. Kays’a (r.anhümâ):

“Ahnef, çok gülenin heybeti azalır.

“Şakacı olanlar, bu yüzden hafife alınırlar.

“Çok konuşanlar çok hata yaparlar.

“Çok hata yapanların hayâları azalır.



DİPNOTLAR
(1) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 65.
(2) Erol, Ali, Hatıratım, yyyy, s. 19.
(3) Tefvîz; kelime olarak teslim ve tevekkül manalarınadır. Tasavvufta "tefvîz-ı umûr", kulun bütün işlerini Allah Teala'ya havale etmesi ve O'nun yaptığı her işi gönül rızası ile karşılaması; hiçbir hususta ne dil, ne de kalb ile O'na itiraz etmemesi; sızlanıp içinde bir rahatsızlık-huzursuzluk dahi hissetmemesidir. Bir başka ifadeyle tefvîz-ı umûr, kulun, "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm" deyip bütün faaliyetlerinde Cenab-ı Hakk'ı mutlak vekil kılmasıdır. Kısacası tefvîz, tevekkülün en mükemmel şeklidir. (Ankaravî, Rusûhuddîn İsmâil, Minhâcü'l-Fukarâ, Bulak, 1256, s. 175) Rabbimiz (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de, "İşimi Allâh'a tefvîz (havale) ediyorum; O kullarını görür" (Gâfir, 40/45) buyurarak, biz kullarına tefvîzı nasıl yapmamız gerektiğini öğretiyor. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.lerinin Tefviznâme'sinden bazı beyitler: Hak şerleri hayr eyler / Zannetme ki gayr eyler / Ârif anı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. (Marifetnâme, s 285) Hersekli Ârif Hikmet Bey de şöyle demiştir: Nâl-i neyl-i murâd olmaksa maksûdun eğer / Hakk'a tefvîz-ı umûr et, fâriğ ol tedbirden.
(4) Erol, Ali, a.g.e., s. 20.
 

HTML

Üst