Tasavvuf'a Dair (İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi'den) | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Tasavvuf'a Dair (İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi'den)

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
BİR MÜRŞİDİN GEREKLİLİĞİ

Bana yönelen kimsenin yoluna uy…”(Lokmân 15)

Bilindiği gibi Peygamberimiz zamanında, ihtiyâcı olan, gelip meselesini danışıyor idi. Peygamberimiz’den sorusunun cevâbını alıyor ve dînî hayâtını devam ettiriyor idi. Peygamberimizin dünyevî meselelerde de tavsiyeleri olmuştur. Asıl mesele ise mâneviyat meselesidir; dîn-i mübîndir; şer-i şerîftir. Îmân meselesi, akâid meselesi, muâmelat ve ukûbat (cezaler meselesi) olmak üzere tüm bu mevzûlarda sorunu olanlar cevaplarını Peygamberimiz'den alırlardı. 23 yıl süren vahiy dönemi bitmiştir. Bir daha da peygamber gelmeyecektir. 15 asır evvel Peygamberimiz o ulvî vazîfeyi îfâ etmiştir.

Rasûlü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hayâtta olsa idi, biz de orada yaşamış olsa idik O’nun etrafında hâlelenecek idik. Ashâb-ı Kirâm’ın hâlelendiği gibi biz de toplanacaktık. Kıyâmete kadar din bâkî olduğuna göre, en güzel mânâda dân-i mübîn-i İslâm’ı kim öğrenecek, kim yaşayacak ve kim yayacak sorularına cevap aramak gerekir. Cevap olarak karşımıza; âlimler, mürşid-i kâmiller, Allah dostları çıkmaktadır.

Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”

Bu âlimler Peygamber Efendimiz'in verâset yoluyla vekîlleridirler. Her bir vekîl mürşid-i kâmil, insanları, peygamberler gibi irşâd etmekle yükümlüdürler. Kendileri Peygamber değillerdir fakat verdikleri hizmet Peygamberlerin hizmetidir.

******************************

MÜRŞİD-İ KÂMİLİN VASIFLARI

Tebliğe me'zâniyet keyfiyeti için bir kişide sadece bilgi olması yetmez. Kişi aynı zamanda bildiğiyle âmil değilse, başkalarına bildiklerini söylemeye hakkı yoktur. İlmiyle âmil olmayan kişinin sözleri öldürücü zehir hükmündedir. Velev ki doğruyu söylese bile tesir etmez.

Silsileler iki yoldan nesilden nesile devam etmektedir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zikr-i hafî yolunu Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) Efendimize tâlim etmiştir, teslim etmiştir. Cehrî yolu da Hz. Ali Efendimize tâlim etmiştir.

Bir kimsenin lâyıkıyla ehil olabilmesi için bizzât Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının muhâtabı, zâtî tecellîlerin mazhârı olması gerekir. Zâtî tecellîler diğer tarîklerde zaman zaman vardır, fakat Nakşî yolunun özelliklerinden biri de an be an, saat be saat, gün be gün, neredeyse talebe binâen, bir mürşid-i kâmil, Nakşî Hâcesi, zâtî tecelliye makes-e mazhârdır. Bu da Ebû Bekir Efendimizin, onun yolunun büyüklerinin özelliklerindendir.

Kendisine ittibâ edilecek kişinin, mutlak mânâda zâtî tecellîlere mazhâr olması gerekir.

İlmi elde etmek zordur, fakat kısmen kolaydır. Nihâyetinde eserlerde olanlar bulunup, genişletilecetir. İrşâd etmek, ilim elde etmeğe göre daha zordur. Ma'neviyât sahası ilim sahası gibi değildir. Ma'neviyâtın en büyük sermayesi rızâ için olmasıdır. Samimiyyettir; hulûs ve ihlâstır.

Evliyâullahın en mümeyyiz vasfı, insanların kaba tavırlarına tahammül etmeleridir. Peygamberler de böyledir. Peygamberimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayâtına baktığımız zaman nice kabalıklara tahammül ettiğini görürüz. İnsanlar yetişmiş olmadıkları için bir çok âdâbı bilemeyebiliyorlar. Çok zarîf narin insanlar yola dâhil oldukları gibi, sokaktaki kaba insanlar da bu yola girebiliyor. İlimden mahrûm, edebten mahrûm, hareketleri sözleri gayr-i muntazam insanlara tahammül etmek sûretiyle, eğitimleriyle Allah rızâsı için meşgûl olmak, mürşid-i kâmiller’in en önemli görevlerindendir.

Allah dostlarının yazdıkları eserler gözden geçirilirse, onların yazdıkları eserleri bizim bir ömrümüzde okuyamadığımız görülür. Yaşadıkları dönem kısa olsa da büyük eserler ortaya çıkarıyorlar. Bu kadar eser ne zaman yazıldı, ne zaman hazırlandı, ne zaman bastırıldı. Cenâb-ı Hakk onlara ayrıca ikrâm ediyor.

Muğla’da Allah dostlarından, Muğla’nın medâr-ı iftihârı Mevlevî İbrahîm Şâhidî Dede vardır. Zamanında nâmı saraya duyulmuş ve bir gecede Kur'ân-ı Kerîm yazması istenmiş. Okuması istenmemiş, yanlış anlaşılmasın, yazması istenmiş. Herhangi bir yardım almasın diye kapıya bekçi koymuşlar. Gereken kağıt kalem mürekkep verilmiş, sabaha kadar Kur'ân-ı Kerîm teslîm alınacak. Bir ara bekçi içeriye bakmış, nasıl gidiyor acaba diye. Bir Şâhidî olmuş 40 Şâhidî. Kırkı da hepsi ayrı ayrı yazıyorlar. Sabaha Kur'ân-ı Kerîm hem yazılmış hem ciltlenerek teslîm edilmiş. Allah’ın izni ile Allah dostlarına yardım her yerden gelir. Meleklerden, insanlardan, her taraftan yardım gelir.

İlhan Efendi irşâd için şöyle söylemiştir: ”Bir kişinin sizin elinizle yola gelmiş olması dünyânın bütün zenginliklerinden hayırlıdır. Sizin eliniz ile hidâyet bulur ise dünyâdan ve dünyânın bütün ziynetlerinden hayırlıdır.”
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
MÜRŞİDİN VEKÂLETİ VE VEKÎLLERİ

Mürşid-i kâmillerin vekîllerini tâyin etmeleri uzun bir süreçten geçmektedir. Mürşid-i kâmil şeyh efendi, belli bir yere gelmiş olan mürîdânını Peygamber Efendimiz’e arz eder. Peygamberimiz de Allah Zülcelâl Hazretleri’ne arz eder. Peygamberimizin teklîfi ve Rabbin tavsîbinden ve tasdîkinden çıktıktan sonra meşîhat meselesi, vekâlet meselesi vâki olur.

Tarihe baktığımız zaman en yakında, Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) Hazretleri çok fazla hulefâ yetiştirmiştir. Dünyânın muhtelif yerlerine de onları hizmete göndermiştir.

Bu görevlendirmelerde ilim çok önemli değildir. İhlâs önemlidir, samimiyyet önemlidir, teslîmiyet önemlidir. Ne kadar hizmet edeceği, ömrü önemlidir. Fevkalâde liyâkatli olur, fakat ömrü az olursa ömrü uzun olup liyâkatli olan tercih edilir.

Bu vazîfeler tevdî edildikten sonra vekiiller, Cenâb-ı Hakk’ın emânet etmiş olduğu yola ihânet şeklinde görülebilir endîşesi ile diken üzerinde gibidirler. Bütün bu hizmetler, görevler îfâ edilirken mürşid-i kâmillerin teşvikleri, himmetleri, devamlı olarak vekîllerle birliktedir.

*****************************************

MÜRÎD

Es'âd Erbilî Hazretleri’nin hulefâsından Karamanlı Hacı Osman Efendi’nin Es'âd Efendi ile olan hâtırasını İlhan Efendi şöyle nakletmiştir:

”Birgün Hacı Osman Efendi Kelâmî dergâhında Es’âd Efendi’ye şöyle demiştir; “Efendim Cenâb-ı Hakk’a ne kadar şükretsek, teşekkür etsek azdır. Bizi sizin gibi bir mürşid-i kâmile mürîd eylemiş.” Es’âd Efendi, dersiâm ve aynı zamanda hulefâdan olan Osman Efendi’ye “Ne diyorsunuz” deyince, Osman Efendi tekrarlamış; “Cenâb-ı Hakka ne kadar şükretsek azdır efendim. Bizi sizin gibi bir mürşid-i kâmile mürîd eylemiş.” deyince Es’âd Efendi; “Osman Efendi mürîd kim siz kimsiniz, mürîdlik nerde siz nerdesiniz” demiş. Osman Efendi; ”Öyle ise biz mürîd değilsek neyiz?” diye sorunca Es’âd Efendi: “Siz teberrük dervişsiniz, bu dâireye alınmış kişilerdensiniz. Mürîd diye kime derler bilir misiniz? Mürîd diye yatağı it yatağı, dirliği it dirliği, hanımı dul, çocukları yetîm olanlara derler.” demişler.

Nefs-i mutmainne, mertebe itibariyle bir köprüdür. Bu mertebeye çıkınca nefs-i mülhime deryânın öbür ucunda kalır.

Bir insân, bir mürşid-i kâmile bende olmadan, derviş olmadan ne kadar mesâi sarfetse, ağzıyla kuş tutsa dahî, nefs-i mülhimeden bir üst mertebeye geçemez. Büyük insanların düâlarıyla, elinden tutmalarıyla, himmetleriyle, nefs-i mutmainneye ulaşılabilir.
-Kula hitap da nefsi mutmainne de olmaktadır ve herkesten beklenen de kulun o mertebeye gelmesidir, talib-
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
TASAVVUF KÂİDELERİ

Tarîkât-ı Âliyede dikkat edilmesi gereken altı unsur vardır;

*Gıllet’üt Taâm
*Gıllet’ül Kelâm
*Gıllet’ül Menâm
*Uzlet’ül Enâm
*Tefekkür-ü Tam
*Zikri Müdâm

Gıllet’üt Taâm: Yeteri kadar gıdâ almak.

Herkesin çalışmasına göre kalori ihityacı değişebilir. Yeteri kadar gıda almak gerekir. Fazla yemek sonucunda hastalıklar meydana gelebilir. Rasûl-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Efendimiz bu kaideye en güzel şekilde uyarak bize örnek olmuşlardır. Efendimiz oruçlu olmadıkları zaman, biri kuşluk vaktinde , diğeri akşam namazından evvel olmak üzere günde iki defa yemek yerlerdi.

Gıllet’ül Kelâm: Az konuşmak.

Bazı eserlerde dilin vazîfeleri sayılmaktadır. Cenbâ-ı Hakk’ın yüce adını zikretmek, Kur'ân okumak, ilim müzâkeresi ile meşgûl olmak ve doğru söylemekte kullanmak dilin vazîfeleridir. Cenâb-ı Hakk’ın sevmediği kelimeleri de kullanmamak bir o kadar önemlidir.

Gıllet’ül Menâm: Az uyumak.

İbrâhîm Hakkı Erzurumî’nin ifâdesi ile 24 saatte 4 saat uyku kâfîdir. 24 saat uykunun dışında geriye 20 saat kalıyor ki o saatleri hâdiselerle, meşrû yaşayışla doldurmak da önemlidir. Zamanı değerlendirmek bakımından, ümmet-i Muhammed’e hizmet bakımından, O’nun çocuklarına hizmet bakımından, zamandan kazanmak gerekir. 24 saatte 4 saat uyku yetiyorsa, bu, nefse, vücûda işkence değildir.

Uzlet’ul Enâm: Vakit vakit tenhâlara çekilmektir.

Peygamber Efendimiz henüz kendisine peygamberlik gelmediği zamanlarda, insanlığın gidişini beğenmediği için düşünüp çâreler aramıştır. ”Acaba bu insanlar nasıl kurtulur.” O dönemlerde Hira Mağarasına çekilmek sûretiyle, günlerce eve gelmediği olurdu. Ka'be’ye 10 km uzaklıktaki Hira Dağı’na çıkar uzlete çekilirdi. Tefekkür için, düşünebilmek için uzlete çekilirdi.

İlhan Efendi, tenhâlarda insanların melekelerinin geliştiğini, ruhûnun inceldiğini ifâde etmiştir. Kişinin hayâtının bir döneminde de olsa uzlet önemlidir. Tenhâda yaşamak insanın Rabbine yakınlaşmasını sağlar.

Tefekkür-ü Tam: Tam bir tefekküre girme keyfiyetidir. Uzletle iç içedir. Biri diğerini içinde saklar.

Zikr-i Müdâm: Devamlı zikir halinde bulunmak.

Peygamberimiz buyuruyorlar: “Gözlerim uyur, kalbim uyumaz.”

Kişinin seyr-i sülûku tamam olup, kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, nefs, zikr-i sultânî, nefy-ü isbât, mürâkabât bahisleri teşekkül ettiği zaman, vücûd 24 saatin 24 saatinde uyku hâli dâhil zikre devam eder. Gaflet hâli kalmaz. Vücûd çürüklerinden tamamen kurtulmuş olur. ”Âlim kişinin, ilmiyle âmil olan âlim kişinin uykusu ibâdettir. Uyku hâlinde alıp verdiği nefesleri tesbîhtir, zikirdir.”

Eğer kişinin teslimiyyeti tam ise, mâ'nevî hayatında istikrâr mevcûtsa, seyr-i sülûkunu çok rahat tamamlar.

Bir Konya dâvetine birlikte iştirâk etmek için Adana’dan Konya’ya kadar Sâmî Efendi’yle birlikte yolculuk yapan Hacı Mehmet Efendi’nin, Sâmî Efendi’yle ilgili anlattıkları özetle şöyledir:Sâmî Efendi (k.s) yolculuk boyunca üç gün, üç gece hiç uyumamıştır. Hiç uyumadığı gibi, hiçbir yorgunluk ve uyku hâli de görülmemiştir. İnceliğe bakınız ki, Hacı Mehmet Efendi’nin çok yorgun olduğunu görünce Mehmet Efendi’ye; “Siz biraz istirahat edin” buyurmuşlar ve eklemişlerdir: “Vücûd eğer zikre doymuşsa, ihtiyâc kalmaz. Vücûd zikir ile nûrlandığı zaman zikir ile dolup taştığı zaman, vücûd uyumaya ihtiyâc hissettirmeden, kendi kendini yenileme imkanı bulur.”
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
NEFS MERTEBELERİ

Nefs-i emmâre, terbiye edilmemiş nefsin adıdır. Bir mürşid-i kâmile bend olmak sûretiyle tarîkâtı tercih etmiş insan, söz dinler, teslimiyyet gösterirse, ibâdetlerine devam ederse, nefsi bir müddet sonra nefs-i emmârelikten kurtulur.

Nefs-i levvâme, kınayıcı nefs demektir. Bu nefs mertebesindeki kişi kendi hâlini beğenmez. Bir taraftan da başkalarını kınar durur. Hak kapısında duran kişi vardır, bu kişinin imânı vardır, zikri vardır, fikri vardır. Hak kapısında durur fakat işi milletin ayıplarıdır; devamlı insanları konuşmakla meşgûldür. Böyle olan kişiler Hak kapısında olur da, aynen şer kapısında duranlar gibidirler. Bir taraftan kendisini kınar, beğenmez, diğer taraftan başkalarını da tenkîd eder. Bu durumdaki nefs, nefs-i emmâreden bir kademe üstte olsa da, bu da makbûl değildir.

Nefs-i mülhime, ma'neviyyât kokularının duyulmaya başlandığı, iyiyle kötünün ayırt edilmeye başlandığı merhaledir. Ancak bu nefs mertebesi de kat’î değildir. Nefs-i mülhime sahibi kişi nefsine uyduğu takdirde bir saniyeden de az bir sürede nefs-i emmâreye düşebilir.

Nefs-i mutmainne, mertebe itibariyle bir köprüdür. Bu mertebeye çıkınca nefs-i mülhime deryânın öbür ucunda kalır.

Bir insân, bir mürşid-i kâmile bende olmadan, derviş olmadan ne kadar mesâi sarfetse, ağzıyla kuş tutsa dahî, nefs-i mülhimeden bir üst mertebeye geçemez. Büyük insanların düâlarıyla, elinden tutmalarıyla, himmetleriyle, nefs-i mutmainneye ulaşılabilir.

Nefs-i mutmainne makamına ermiş kişinin içinde, Cenâb-ı Hakk’ın yasak ettiği şeylere karşı zerre kadar ilgi ve alâka kalmaz. Cenâb-ı Hakk’ın men ettiklerine, haramlara karşı, tahrimen mekrûhlara karşı, tenzîhen mekrûhlara karşı, şübhelilere karşı, hattâ mübâhların çoğuna karşı gönlünde zerrece bir meyil, bir alâka yoktur. İşte Cenâb-ı Hakk bizden en azından bunu istiyor.

Eğer bir insan hayâtta iken nefs-i mutmainne zeminine ayağını attı ise ölmeden evvel ölümü yakalamıştır.

Nefs-i Râdiye, her durumda Allah’dan râzı olmaktır. Gökten şimşekler yağsa üzerine, hiç şikâyet etmeyen kişinin makâmıdır. Allah’tan râzı olma makâmıdır.
Yûnus Emre’nin ifadesiyle;

“Gelse Cenâb’ından vefâ
Yâhut Celâl’inden cefâ
İkisi de câna şifâ
Kahrın da hoş, lütfun da hoş.”

Nefs-i Merdiyye, Cenâb-ı Hakk’ın kulundan râzı olmasıdır. Bir gün Hızır (a.s) namaz kılmak için bir câmiye gitmiş. Birisi, dışarıdan bakıldığında uyuyor gibi beklemekteymiş. Namazın geçmesine de az zaman kalmış. Hızır (a.s) adama hitâben: “Efendi, namaz geçiyor” demiş. O zât da; “Sen kendi işine bak, âlemin işine karışma. Senin Hızır olduğunu söylersem şu cemâatten yakanı kurtaramazsın.” demiş. Hızır (a.s) adamın yüzüne bakmış ki tanımıyor. Hâlbuki bütün Allah dostlarının isimleri defterimde kayıtlıdır diye düşünmüş. Sonra Allah'a ilticâ etmiş: “Yâ Rabbi kullarından biri beni bildi, fakat defterimde ismi kayıtlı değil, kimdir o?” Cenâb-ı Hakk Hızır (a.s)’a: “Senin defterinde yazılı olanlar, beni sevenlerdir. Bir de kullarım içerisinde benim sevdiklerim vardır ki, onlar ancak benim defterimde kayıtlıdır.

Bir insan mücâdele, mücâhede, gayret ederken, bir mürşid-i kâmilin terbiyesiyle nefs-i merdiyye makâmına erişebilir.
 

Mekkem

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
29 Ağu 2009
Mesajlar
672
Puanları
0
tasawwuf we talib pehhhh
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Tasavvuf ve İlhan Armutçuoğlu Efendi
 
Üst