Tasavvuf Nedir?

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Tasavvuf, nihâyeti olmayan bir ummandır. Bütün kâinatı içine alan ilm-i ilâhîdir. Bu, tarif edilemez, ancak herkes nasibine, anlayışına, derecesine göre söz eder.

Fahr-i Kâinat Efendimiz Hazretleri bile:

"Ya Rab! Ben Sen'i nasıl senâ ederim.Sen kendini nasıl senâ etdi isen öylesin" buyurmuşlardır.

Fahr-i Kâinat Efendimizin ilmi Cenâb-ı Hakk'ın ilmi yanında deryadan bir katre, diğer peygamberân-ı ızâm hazerâtının ilmi, Sallallahu aleyhi ve sellem'in ilmi yanında deryadan bir katre, evliyaullah'ın ilmi de peygamberân-ı ızâm hazerâtının ilmi yanında bir katre olduğuna göre tasavvuf sonu, hududu, sınırı olmayan bir ilm-i ilâhidir. Bu nihayetsizlik âleminde, herkes nasibine göre bilgiler elde eder. Ve bu elde ettiği bilgi deryadan bir katre mesâbesinde bile olmadığına göre, tasavvuf âleminde, Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerini, kulları, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine bahşettiği ilim miktarında görebilir, anlayabilir. İşte mutasavvıflar kendilerine tahsis edilen ilim mikdarınca konuşabilirler. Kimisine Cenâb-ı Hakk'ın manevî hazinesi az açık olmasına rağmen, bazı hâs velilerine ikramı daha geniştir, daha derindir.

Bazı kullar, bu geniş marifetullah sahasında aczini anlar. Hakkın ihtiş**ı karşısında gözyaşı döker, kimisi bu âlemin yaratıcısına hayran olur, kimisinin bu azamet-i ilâhi karşısında dili tutulur, konuşamaz olur, kimisinin dili açılır, devamlı Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerini, lûtfunu, keremini görür, devamlı konuşur. Kimisine dağlar, tepeler, ovalar dar gelir.

Kimisi ufak barakaya girer orada hayat geçirir.

Kimisinin, aşk her tarafını sarar, mal, mülk, evlâd, dünya kâşâneleri istemez, yalnız tek olan Allah'ı ister.

Büyük velilerin dahi nasîbleri ayrı ayrıdır. Birisine verilen diğerine verilmez, birinin bildiğini diğeri bilmeyebilir.

Yalnız bu marifetullah ilmi ile şereflenenler, nihâyette, hepsi Cenâb-ı Hakk'ı bilirler, anlarlar ve bulurlar. İşte bundan sonra ne için yaratıldıklarını Cenâb-ı Hakk'ın azametinin karşısında, kendilerine düşen kulluk vazifelerini, büyük şevk ve aşkla bilerek noksansız îfâ ederler.

Marifetullah ilminde terakki de, kalb, gönül âleminin parlaklığına temizliğine bağlıdır. Hak yolu yolcusunda dört haslet olursa sünûhât-ı Rabbanî gönül âlemine bütün bereketi ve rahmeti ile nüzûl eder. Onlar da şunlardır:

- Kuvvetli ihlâs sahibi olmak.

- Samimi istikamet ehli olmak.

- Gayretli, sebatkâr olmak.

- Tam teslim olmak.

Tasavvuf ehli, güzel ahlâk, sehâvet, merhamet, nezâket, tevâzû gibi güzel sıfatlarla muttasıfdırlar. Herkesle geçimli olub, basîret ve teenni ile ileriyi görürler, her hatt-ı hareketleri Kur'an-ı Kerim ahkâmına ve Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin ahlâk, âdâb ve ef'aline uygundur.

Bunlar Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerini ve Habib-i edibini canlarından, mal, mülk ve evlâdlarından daha fazla severler.

Eğer bunlara sevgi, sevgi kâsesinden içirilmemiş olsa idi bu yüce bilgi ve makama ulaşamazlardı.

Tasavvuf Hakkında Gönül Sultanlarının Bazılarının Sözleri

Mahmûd Sâmî -kuddise sirruh- buyurur:

-Tasavvuf, menşe-i âdâb-ı erkân-ı şeriattir.

-Tasavvuf, Allah'a fart-ı muhabbet ve terk-i dâvâdır.

-Tasavvuf, kimyâ-yı feyz-i iksîr-i hakikattir.

-Tasavvuf, zikri dâimî, hurûc-ı mâsivallah'dır.

- Tasavvuf, Şems-i tabân, Bedr-i Kamer, Nur-i hikmet cezbe-i ismet, makam-ı hayret, kemal-i rü'yettir. Hülâsa, Tasavvuf, terki terkdir, hâsılı terk-i niyettir ve teslimiyettir.

Ebû Süleyman Dârânî -kuddise sirruh- buyurur:

-Tasavvuf, sûfinin üzerinde Allah Teâlâ'dan başka, kimsenin bilmediği bir takım fiilerin câri olması, ve Allah'dan başka kimsenin bilmediği şekilde Allah'la olmasıdır.

Ebû Bekir Kettânî -kuddise sirruh- buyurur:

-Tasavvuf,tamamiyle ahlâkdan ibâret olup, ahlâkça ziyâde olan tasavvufça da ziyâdedir.

Tasavvuf, safvet ve müşahededir.

Cüneyd Bağdadî -kuddise sirruh- buyurur:

Peygamber Efendimizin izini takib müstesna, hiç bir yol insanı Allah'a götürmez.

Şeyh Ebû Said Ebu'l-Hayr -kuddise sirruh-

-Şimdiye kadar evliyâdan yedi yüz zât tasavvufun tarifi hususunda çeşitli sözler söylemişlerdir. Bütün bu sözlerin özü şu noktada toplanır: Tasavvuf, vakti en değerli olan şeye sarf etmekdir.

İnsanın kıymeti, idrâkinin, zekâsının bu yolun büyüklerinin hakikatlarını anladığı kadardır.

Tasavvuf bilginlerinden maksad, kendini zorlamadan, uğraşmadan her an Allah Teâlâ'ya teveccüh ve ikbaldir. Yani her an Allah Teâlâyı hatırlamakdır.

Sâdık Dânâ (Musa Topbaş Efendi)
 

kadem

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
19 Ağu 2006
Mesajlar
1,622
Puanları
0
peki tasavvufsuz insan imansız olabilirmi?
 

ozmofa

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2006
Mesajlar
4
Puanları
0
kadem' Alıntı:
peki tasavvufsuz insan imansız olabilirmi?
Abi bu sorunun cevabı çok basit. Tabiki hayır.
Böyle sorular genelde polemik oluşturmak için soruluyor ama içimden saf niyetle yazdığı geçti. Bu yüzden cevap vereyim dedim. Tasavvuf ihsan'ı temel alır. Yani Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmeye ihsan denir. Bu bilince varan insan ki zor Allah yolunda çok sevgili kul olur. Bak çok dedim. Allah her kulunu server ama kendini bileni daha çok sever. Bunu ayetleriyle anlayabiliyoruz.
Bakara(*) Sûresinin 112 . Ayetinde
Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
diyor bize Allah c.c. ve yine Allah ihsanın önemini
Tevbe(*) Sûresinin 59 . Ayetinde
Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, “Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah’a rağbet eder (onun ihsanını ister)iz” deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.
diyerek belirtiyor.
Kısaca özet geçeyim itikadı olmayan bi insanın tasavvufu olamaz yani bu da demek oluyorki evvela inanmak gerek. Inanan insan sorumluluklarını yerine getiriyorsa zaten tasavvufsuz değildir.
Şimdi biraz bişiler anlaşılmıştır umarım...
sorun olursa ozmofa@gmail.com adresine herzaman çekinmeden sorabilirsin...
 

rıdvanuyan

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ocak 2008
Mesajlar
736
Puanları
0
tasavvuf
TASAVVUF, KUR'AN VE SÜNNET YOLUDUR Rabbimiz, Hz. Adem Aleyhisselam’dan Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar, insanlığın salah ve kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti için din göndermiş, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Neleri yapıp neleri yapmamamızı bildiren, dosdoğru bir hayatın yolunu gösteren din, Efendimiz s.a.v.’in risaletinde kemale erdirilmiştir.

Müslümanlar da bu dine kâmilen uymakla mükelleftirler. İç ve dış bütün hayatını dinin sınırları içinde, onun koyduğu hükümler doğrultusunda tanzim etmedikçe, bütün varlığı ile inanarak, benimseyerek ve severek uygulamadıkça bir müslüman kâmil bir mümin olamaz. Kâmil bir mümin olmak, ancak maddî-manevî, zahirî-batınî, iç ve dış insanın bütün yönleriyle dinin ahkâmına bağlı olmasıyla mümkündür.

Hayatın görünen yüzüyle [zâhirle] fıkıh ilmi, iç alemimizle de [bâtınla] tasavvuf ilmi ilgilenmektedir. Bütün İslâmî ilimlerde olduğu gibi fıkıh ve tasavvufun da kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Tasavvuf, nazargâh-ı ilâhi olan kalbi Allah’tan gayrı her şeyden [mâsivadan] ve ahirete hiçbir faydası olmayan söz, hayal ve düşüncelerden [havâtırdan] korumanın, nefsi kötülüklerden arındırmanın yollarını gösteren, Kur’an ve Sünnet ışığında eğitim yapan manevi bir ilim ve terbiye okuludur.

Tasavvufî yaşantısı olmayan, kalbini kontrol edemeyen, kalbî amellere önem vermeyenlerin İslâm’ın güzelliğini hissederek yaşaması, Allah’a yakın [mukarreb] kullardan olması imkansız derecesinde zordur.

İnsanoğlunun halifetullah sıfatıyla mukaddes emaneti taşıma çerçevesinde aslî ve değişmez gayesi, Hak bilgisini [marifetullahı] elde etmek, ibadet ve itaatle kul olmaktır. Kâinat bu ulvî gayenin gereği olarak insanın hizmetine verilmiştir. İnsanın hakiki haysiyet ve şerefinin muhafazası da bu gayede ısrar etmesine bağlıdır.

İnsan, akıl, ilim ve hikmetin aydınlığında kaldığı müddetçe bu gayeyi anlamakta güçlük çekmez. Kaldı ki Rabbimiz, Rahim sıfatının bir tecellisi olarak insan aklına yol göstermek ve insanın Bezm-i Elest’te Rabbine verdiği sözü hatırlatmak için peygamberler göndermiştir. Mucizelerle desteklenmiş olan peygamberler, beşeriyeti ilim, hikmet ve marifet nuruyla doldurmuş, sırat-ı müstakimde, dünyevî ve uhrevî saadet yolunda dosdoğru rehberler olmuşlardır.

Öyle ki, ibretle tefekkür eden insan, naklî [nakledilmiş, rivayet edilmiş] delil ve bilgilerin bir güneş, aklın ise bu güneş sayesinde görebilen bir göz hükmünde olduğunu anlar. Hayır ve şerrin karışık olduğu ve şerrin içinde hayrı bulup çıkarmak gibi hassas bir vazife ile mükellef olduğumuz bu imtihan dünyasında, rehbersiz akılla sapkınlığa düşmemek için, nakil güneşiyle aydınlanan “Tevhid” gerçeğini görmeye azami gayreti göstermeliyiz. Dışa dönük beş duyumuz ve içe dönük hafıza, idrak, hatırlama, hayal ve vehim gibi beş batinî hassamızla naklin emrinde olmalıyız. Ki böylece gaye yolunda emniyetli ve sağlam adımlarla yürüyebilelim.

Nakillerden, rivayet edilmiş bilgilerden açıkça anlaşılacağı gibi insanın değişmez üç aslî vazifesi vardır. Bunlar:

• İnsanın kendini bilmesi
• İnsanın Rabbini bilmesi
• Rabbi ile kendisi arasındaki münasebet ve muameleleri bilmesi ve hayatını buna göre tanzim edip düzenlemesi.

İnsanın kendini bilmesi, gayesini yani Rabbini bilmesi yolunda bir anahtar ve ilk adım hükmündedir. Çünkü Rabbü’l-Alemin’in bütün kudret ve sanatının incelikleri insanda mevcuttur. Bu sanatın inceliklerini tanıyan, sanatkârın vasıflarındaki mükemmelliği, mahareti ve harikulâdeliği anlar ve hayranlığını gizleyemez. İnsan, cismanî ve ruhanî yapısı ve donanımıyla Yüce Rabbimiz’in kudretine, birliğine, vasıflarına ve sonsuz maharetine en büyük delil ve alamettir.

Hem insanoğlu kendini bilmekle nefsini ve sıfatlarını tanıyacak, felakete sürükleyen veya saadete götüren halleri anlayacaktır. Böylece felaket sebeplerini terk edip, saadet sebeplerine yapışacak... Bu imtihan aleminde gaye olan Hakk’ı tanıma ve O’na yakınlık [kurbiyet] kazanma yolunda kalbî yolculuğun inceliklerine vakıf olacak ve büyük cihadın, yani nefsle mücahedenin ne kadar ciddi bir hadise olduğuna muttali olacaktır.

Kendini bilip de bu yolla Rabbini bilen insan, Rabbi ile kendisi arasındaki münasebetlerin ve muamelelerin keyfiyetini de naklî delilleri esas almak suretiyle öğrenir. Bildiği ile amel eder ve gayesi istikametinde ebedi saadete doğru yol alır.

Kul, Rabbini kendi kusurlu anlayışı ile değil, Rabbimizin haber verdiği biçimde eksiksiz olarak, şanına layık sıfatlarıyla tanımalı ve Rabbini tanıma yolundaki engelleri bir bir tespit ederek bunları bertaraf etme yolunu öğrenip tatbik etmelidir.

İşte bu iki asılda toplanan bir tek gayeyi gerçekleştirmek için, nübüvvet güneşinden ışık alan velayet yıldızı hükmünde olan ariflerin, evliyaullahın, Habib-i Kibriya s.a.v.’in hakiki vârislerinin gittiği bir yol, takip ettiği bir usul vardır. Bu yol, Hakk’a ulaşmak isteyenlerin, dinini takva ve azimet yoluyla yaşayanların yoludur. Bu tasavvuf yolu sözden ziyade hale önem veren, kalıptan ziyade kalbe önem veren bir yoldur.

Cenab-ı Hak “O gün ne mal ne evlat fayda verir. Ancak tertemiz [selim] bir kalple Allah’a gelenler [kurtulur].” [Şuara, 88-89] buyurarak, bütün kötülüklerden arındırılmış, tevhid nuru ile aydınlanmış bir kalbe sahip olunması gerektiğine, ebedi saadetin ancak bununla mümkün olabileceğine işaret etmektedir.

Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır. O salâh bulursa bütün vücut salâh bulur. O fesada uğrarsa bütün vücut fesada uğrar. Dikkat edin o [et parçası] kalptir.”[Buharî]

Ruh beden için ne mana ifade ediyorsa, zahiri ibadetlerimiz için de kalbî amellerimiz aynı şeyi ifade etmektedir.

Kişiden güzel haller, güzel ahlâk ve güzel ameller sadır olabilmesi için nefsin de mutmainne derecesine ulaşması gerekir. Rabbimiz itminan olmuş nefise hitap etmekte ve ondan razı olduğunu bildirmektedir. Rabbimiz’in hoşnut olduğu kullar nefsi mutmainne derecesine ulaşmış kişilerdir.

“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran ziyan etmiştir.” [Şems, 9-10] ayet-i celileleri, nefis terbiyesinin ne mühim bir iş olduğuna işaret etmektedir.

Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmek hususunda kişi öncelikle bütün hallerinde Allah rızasını gözetmeli, Sünnet-i Seniyye üzere yaşamalıdır. İbadetlerini Rabbini görüyorcasına huşû ile vaktinde yapmalıdır. Haram ve şüphelilerden şiddetle kaçınmalıdır. Çok zikredip çok tefekkür etmelidir.

Mahlukata şefkat ve merhametle muamele etmeli, hizmeti şiar edinmelidir. Gecenin kalbi olan seher vakitlerini gafletle geçirmemelidir. Salih ve sıddîkların sohbetlerine iştiyakla devam etmelidir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri k.s.: “Bizim yolumuz sohbet yoludur.” buyurmuştur. Kişi salihlerle beraberliği sayesinde dinin esaslarını, tasavvufu, adap ve erkânı, güzel ahlâkı öğrenip, yaşantısına yansıtma imkanı bulur.

Salihlerin hal yansımaları ile bilgilerin yaşanılması kolaylaşır ve hatta bir sevda halini alır. Kişinin nefsi ile cihadında en kestirme yol, dinin emirlerini samimiyetle yerine getirip, nehyettiklerinden şiddetle sakınmaktır. İstikamet üzere olmaktır. Bunu başaran kişi marifet ehli olur. Hakikate, kulluk makamına erişir.

Tasavvuf zannedildiği gibi bazı harikulâde haller yaşamak, kerametler göstermek değildir. Kur’an’a ve Sünnet ölçülerine uymak şartıyla harikulâde haller ve kerametler Allah’ın bir lütfudur. Ancak tasavvuf ehli bununla meşgul olmaz. Bilir ki bunlarla meşgul olmak gayeye ulaşmaya engel olur.

Kulun gayesi Allah Tealâ’dır. Tasavvuf ehli Kur’an ve Sünnet’e aykırı şeylerden şiddetle uzak durur. Bu yolun büyüklerinden Mevlâna Halid k.s. şöyle buyurur: “Bizim yolumuzun yolcusu, zahiren halk ile olup bâtınen Hak ile bulunandır.”

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...
__________________
O BİR GÜN GELECEK

Enbiya isimli üye kardeşimşizden alıntıdır
06-05-2008
 

rıdvanuyan

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ocak 2008
Mesajlar
736
Puanları
0
Tasavvuftur ulumu Enbiyanın- Tasavvuf Mayasıdır Evliyanın
Tasavvuf her ulumun Zübdesidir-Fünun-u Küllinin umdesidir.
Taasavvuftur esası içtihadın- Tasavvuf kuvvetidir itikadın
Tasavvuf kıylu kaal ile bilinmez-Tasavvufsuz da vahdet bulunmaz
Tasavvuf haliki zikreylemektir-Her eşyada Hakkı fikr eylemektir.
Tasavvuf batın-i ilmi şerhiat-Şerihatsız bulunurmu hakikat.

Zübdeli Hakayık
İmam-ı Nesefi
 
P

peniel

Misafir
Tasavvuftur ulumu Enbiyanın- Tasavvuf Mayasıdır Evliyanın
Tasavvuf her ulumun Zübdesidir-Fünun-u Küllinin umdesidir.

Taasavvuftur esası içtihadın- Tasavvuf kuvvetidir itikadın
Tasavvuf kıylu kaal ile bilinmez-Tasavvufsuz da vahdet bulunmaz
Tasavvuf haliki zikreylemektir-Her eşyada Hakkı fikr eylemektir.
Tasavvuf batın-i ilmi şerhiat-Şerihatsız bulunurmu hakikat.

Zübdeli Hakayık
İmam-ı Nesefi



tasavvuf nedir?



-----------------------------------------------------------------------
“O gün ne mal ne evlat fayda verir. Ancak tertemiz [selim] bir kalple Allah’a gelenler [kurtulur].” [Şuara, 88-89] buyurarak, bütün kötülüklerden arındırılmış, tevhid nuru ile aydınlanmış bir kalbe sahip olunması gerektiğine, ebedi saadetin ancak bununla mümkün olabileceğine işaret etmektedir.

nasıl?
 
Üst