Tarikat-ı Muhammediyye'nin Gizli Verilmesi Doğru mu | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Tarikat-ı Muhammediyye'nin Gizli Verilmesi Doğru mu

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
53
TARİKATLAR KONUSUNDA BAZI İTİRAZLARA CEVAP

İtiraz: "Müslümanlık" adlı eserinin 154 sahifesinde Prof. Yusuf Ziya Yörükan söyle yazmaktadır:

Hz. Peygamber’in gizli olarak Ebu Bekir’e veya Ali’ye el vermesi veya tarikat telkin etmesi sözü de doğru değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de “Ey Peygamber, sana Rabbinden indirilen her şeyi açıkça tebliğ et. Eğer yapmazsan Peygamberliği yerine getirmemiş olursun” (Maide, 67) buyrulmaktadır. Bu halde umuma açık olarak tebliğe memur olan Peygamber vazifesini kötüye kullanır da bazı hususları ümmetinden gizlemiş ve sevgili dostlarına vermiş olur mu?

El cevap: Bu itiraza karşı üç şekilde cevap verilebilir.

Birincisi: Tarikatın ana çizgileri Kur’an ve Hadisten alınmıştır. Bu takdirde Peygamberden gizli telkin yoluyla gelmesine hiç hacet kalmaz. Evet, mezheb müçtehidleri gibi tarikat kurucuları da, tarikatlarını o iki kutsal kaynaktan istihraç etmişlerdir (içinden çıkarmışlardır). Allah izin verirse bu cevabı başka bir yazımda genişletmek fikrindeyim. (Dikkat bu cevap, ancak ileride gelen birinci ve ikinci hadis "velilik ilmi" üzerine tefsir edilmezse verilir. Yoksa hadisler o şekilde tefsir edildikten sonra bu birinci cevaba hiç hacet kalmaz.)

İkincisi: Efendimiz Hz. Ebu Bekir’e veya Hz. Ali’ye gizli bir telkinde bulunuşu, ister profesörün zikrettiği ayet olsun, ister Hicr süresindeki ayet-i kerimesi olsun hiç birisiyle tezad (zıdlık) teşkil etmez. Çünkü ayet-i kerimeden esas maksat şudur: “Ya Habibim! Sana nazil olan bütün ayetleri açıkça, hiç kimseden çekinmeden oku ve tebliğ et.” Gerçekten Resulullah’ın vazifesi de budur. Şüphesiz ki Peygamber Efendimiz, bu vazifeyi kemaliyle ifa etmiştir. Ama Ayetlerin ihtiva ettiği ince mana ve işaretleri de herkese tefsir ederek açıklaması ise o kendisine tahmil edilen (yüklenen) vazifenin dışındadır. O halde eğer Efendimiz, Hz. Ebu Bekir veya Hz. Ali’ye bir fırsatta tarikata dair bazı şeyler söylemişse de ancak bir kısım ayetlerin iş’ari (işaret ettiği) manalarını O zatlara açıklamıştır. Bu da Peygamberin risalet vazifesinde bir su-istimal (kötüye kullanma) addedilemez. Nasıl su-istimal addedilebilir? Peygamberin vazifesi ayetlerin iş’ari manalarını herkese ifşa ederek (açıklayarak) söylemek mi? Hayır asla!..

Üçüncüye gelince: Onu da bizzat İmam Rabbani Hazretlerinden dinleyelim: İmam, Mektubat’da söyle yazıyor:

Meşhur hadis alimi İbni Hacer Askalani hem Mevahib'ul Ledunniye adlı Hadis kitabında ve hem yazdığı başka eserlerde şu Hadis-i Şerifi rivayet etmektedir:

Rabbim bana sual sordu. Ben ona cevap veremedim. Keyfiyetsiz bir tarzda elini her iki omzumun arasına koydu ben o elin serinliğini kalbimde hissettim. Böylece, beni geçmiş ve geleceklerin ilmine varis kildi. Ayriyeten bana çeşitli ilimleri de öğretti. Rabbim, bir kısım ilmi gizli tutmama dair benden söz aldı. Çünkü benden başka hiçbir kimsenin onu taşımayacağını biliyordu. Başka bir ilimde de beni muhayyer kıldı, yani, serbestsin istersen başkalarına söyle istersen hiç kimseye söyleme dedi... Kur’an’ı bana öğretti. Hz. Cibril devamlı olarak Kur’an’ı bana hatırlatıyordu. Ve daha başka bir ilim var ki onu herkese söylemekle beni memur etti.” (Mevahib-ul Ledunniye Mir’ac bahsi cilt: 2 sahife 29).

İşte bu hadis-i şerifden sarahaten (açık olarak) anlaşılıyor ki umuma bildirilmesi emrolunan Şeriat ve Şeriatın ahkamlarından başka iki ilim, hatta çok ilimler var. Peygambere mahrem (gizli) tutulması tavsiye edilen ilim doğrudan doğruya peygamberliği ilgilendiren ilimdir. Sebep çünkü onu peygamberler hariç hiç kimse bilemez ve kaldıramaz. Efendimizden sonra Peygamber de gelemez...

İfşa edilip, edilmemesi için tercih hakkı Peygambere verilen ilim ise "evliyalık ilmidir". O da Şeriatın iç yüzü ve Şeriat hazinesindeki sırlardır. Peygamber Efendimiz o sırları da mahrem olarak en yakın arkadaşlarına söylemiştir. Nasıl ki münafıkların isimlerini yalnız Hz. Huzeyfe’ye bildirmiştir. Sonra onlar da o ilmi en samimi arkadaşlarına söylemişlerdir. Böylece bu sırlar kalbden kalbe intikal ederek tarikat kurucularına kadar gelmiştir. Çünkü bu sırları ancak durumları mazbut (muhafaza edilmiş), inançları kuvvetli, ihlasla bezenmiş, güzel amelli, niyetleri halis, devamlı olarak zikir ve tefekkürle meşgul bulunan ve nihayet her vakit kendisini ilahi denetim altında tasavvur eden (düşünen) kimseler ahz u (alıp) kabul edebilirler. İşte bunun içindir ki o sırları herkese açmamışlardır.

Yukarıdaki hadis-i şerifi bu şekilde açıklayan, Allame Abdulganiy Nablusi'dir. İmam Buhari’nin rivayeti üzerine Hz. Ebu Hureyre söyle buyuruyor:

Ben Resulullah’dan iki ilim aldım. Birisini dağıttım (söyledim.) Eğer ötekini de dağıtmaya kalksam boğazım kesilecek. Yani halk, ikinci kısım olan Şeriatın sırlarını anlayamadıkları için beni dinsizlikle itham ederek katledeceklerdir.” (Buhari, Kitabil ilmi.)

Tıpkı İmamı Gazali’nin, dinin bazı sırlarını açıkladığından ötürü asrında zındıklıkla, dinsizlikle itham edildiği gibi... Öyle ise zamanı gelmedikçe onun gibi sırları ehil olmayanlardan ketmetmek, saklamak gerekir. Çünkü her şeyin bir vakti var. İşte bu hikmete binaendir ki Fahr-i Kainat, Hz. Aişe’ye hitaben buyuruyor:

Senin kavmin şirkten yeni çıkmıştır. Eğer bu durum olmasaydı Kabe’yi yıkıp tabanını yerin seviyesine getirecektim. Ayriyeten biri doğuda biri batıda olmak üzere Kabe’de iki kapı açacak, Hücre-i İsmail tarafına düşen duvarını da 6 arşın kadar ileri atacaktım. Çünkü Kureyş kabilesi Kabe’yi tamir ettiği vakit o tarafa bakan duvarı içeri almıştır. Gel Ayşe! Onların o tarafta dışarıda bıraktıkları yeri sana göstereyim. Şayet senin kavmin benden sonra Kabe’yi bir daha tamir etmek isterse sen o vakit onlara göster.” (Buhari, Müslim.)

Bakın Resul-i Ekrem kendi asrında bir fitneye yol açmasın diye meşru ve mubah bir işi terk etmiştir. Yani Kabe’nin eski şeklini değiştirmemiştir. Fakat ileride, yani fitnenin çıkma ihtimali azaldığı bir zamanda, bu işin başkaları tarafından yapılmasının cevazına da işaret buyurmuştur. Demek bu sır ve hikmet içindir ki mütekaddiminler (evvelkiler) tarafından mahrem (gizli) tutulmuş esrarlı ilimler, müteahhirinler (sonra gelenler) tarafından te’lif (eserler kaleme alma) yoluyla ifşa edilmiştir. (İmamı Rabbani’nin Mektubat Mecmuasından, cilt 1, sahife 3-4.)

Şimdi İbnu'l Hacer Askalani tarafından rivayet olunan Hadis ile İmam Buhari’nin rivayeti üzerine Ebu Hureyre’den nakledilen sözden açıkça anlaşılıyor ki gerek Maide ayeti ve gerekse [Fasdag bima tukmeru] ayet-i kerimesi amm (herkese ait) değil hastır (özeldir). Yani bu ayetlerdeki emir ancak şer’i ilim ve hükümlere bakar. Milyonlarca Evliyaları yetiştiren tarikat ilmine gelince o bu emrin dışındadır.

Demek ki Mektubat’ta zikrolunan Hadislerin açıklanma tarzına bakılırsa Profesör Yörükan’ın (Hz. Peygamberin gizli olarak Ebu Bekir veya Ali’ye... Tarikat telkin etmesi sözü de doğru değildir. Çünkü Kur’an-i Kerim’de “Ey Peygamber, sana Rabbinden indirilen her şeyi açıkça tebliğ et. Eğer yapmazsan Peygamberliği yerine getirmemiş olursun.” buyrulmaktadır) şeklindeki iddiası, yavan ve mücerred (kuru) laftan ibaret kalır. Zira yukarda beyan edildiği gibi Peygamber Efendimiz gizli olarak bir takım sırları bazı has Sahabelere talim etmiş, onlarda sırası gelince uygun buldukları zatlara söylemişlerdir.

Profesörün temas ettiği Ayet ise sadece şer’i hükümler hakkındadır. Ayrıca Profesör aynı eserin aynı sahifesinde şunu da kaydetmektedir:

Ebu Bekir’le Ali’nin bu tarikatı Hasan Basri’ye vermeleri de bahis mevzuu (sözkonusu) olmaz, çünkü Ebu Bekir vefat ettiği zaman Hasan doğmamıştı. Ali vefat ettiği zaman ise Hasan Basri 13 yaşında idi.

El cevap: Meselenin mahiyeti hiç de profun iddia ettiği gibi değildir. Arz edelim:

Tarikata dair yazılmış kıymetli eserlerde deniliyor ki: Hz. Ebu Bekir, Tarikat usullerini (oğlu) Muhammed’e, Muhammed de (oğlu) Kasım’a, Kasım’da Cafer-i Sadık’a talim etmişlerdir.

Gelelim Hz. Ali’nin tarikat düsturlarını Hasan-i Basri’ye talim etmesi meselesine:

İşte muarızların ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri bu bayatlamış itirazın cevabı da şöyledir:

Hadis Hafızı İmam Suyuti, iki büyük hadis alimi, Mekdesli Ziyaeddin ile İbni Hacer Askalani’ye uyarak diyor ki:

Hasan Basri, Hz. Ömer’in vefatından 2 sene evvel dünyaya gelmiştir. Yedi yaşına basınca, kârı zarardan ayırabilmiş ve namaz kılmakla da emrolunmustur. O da, her gün camiye gider, Hz. Osman peşinde namaz kılardı. O vakit daha Hz. Ali, Medine’den ayrılmamıştı, ancak Hz. Osman şehid edildikten sonra Hz. Ali Medine’den çıktı. Hz. Ali Medine’yi terk ettigi zaman, Hasan Basri dört yaşında idi. O halde tarikatın Hz. Ali tarafından Hasan Basri’ye telkin edilmesi neden muhal gösteriliyor? Halbuki Hasan Basri, yedi sene bir müddetle her gün beş defa camide Hz. Ali Efendimizle görüşmek şerefine nail olurdu. Bu cevap Allame İbni Haceri'l Heytemi’nin El feta vel Hadisiye adlı eserinde de vardır. (Bak sf. 126)

Hindistanlı Meşhur Hadis alimi Ahmed Şah Veliyullah buyuruyor ki:

Hasan Basri’nin, Hz. Ali’den alışının sayı olmasının yegane sebebi Hasan’in gizli olarak Hz. Ali’den almasıdır.

Hafız Ebul Heccac el-Mizzi, Tehzib (Bu kitab on cilttir. İstanbul Süleymaniye Kütüphanesinin Hamidiye bölümünde 225-228 numaralarda kayıtlıdır.) isimli eserinde Ebu Nuaym’dan şunu naklediyor:

Hasan Basri’ye sormuşlar:

Sen Resulullah’ı görmediğin halde Hadisleri rivayet ederken hiç bir Sahabenin ismini vermeden bizzat Peygamberden işitmiş gibi "Kale Resulullah, Resul buyurdu" diye konuşuyorsun, bu nasıl olur?

Hasan Basri cevaben demiştir ki: "Kale Resulullah" cümlesini kullandığım bütün yerleri, Hz. Ali’den işitmişimdir. Fakat ben öyle bir devirdeyim ki Ali’nin ismini bile zikredemiyorum -Yani Haccac-ı Zalim’in devrindeyim-.

İşte Ebu Nuaym’in bu rivayeti de ayrıca Hasan Basri’nin Tarikat usullerini gizlice Hz. Ali’den aldığını teyit etmektedir.

(İslami Araştırmalar, sf. 151-158, Sadreddin Yüksel Hoca)
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
53
Sadreddin Yüksel hocadan naklettiğimiz yazıda:

"Hasan Basri dört yaşında idi..."

cümlesi sehven "dört" olarak çıkmıştır. Doğrusu şöyle olacaktır:

"Hz. Ali, Medine’yi terk ettigi zaman, Hasan Basri on dört yaşında idi."
 

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38
Hasan Basri’ye sormuşlar:

Sen Resulullah’ı görmediğin halde Hadisleri rivayet ederken hiç bir Sahabenin ismini vermeden bizzat Peygamberden işitmiş gibi "Kale Resulullah, Resul buyurdu" diye konuşuyorsun, bu nasıl olur?

Hasan Basri cevaben demiştir ki: "Kale Resulullah" cümlesini kullandığım bütün yerleri, Hz. Ali’den işitmişimdir. Fakat ben öyle bir devirdeyim ki Ali’nin ismini bile zikredemiyorum -Yani Haccac-ı Zalim’in devrindeyim-.

İşte Ebu Nuaym’in bu rivayeti de ayrıca Hasan Basri’nin Tarikat usullerini gizlice Hz. Ali’den aldığını teyit etmektedir.
.
Allah razı olsun...

Önemli bir nakil...
 
Üst