Şeyh Mustafa Hulisi Dinç(ks) | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Şeyh Mustafa Hulisi Dinç(ks)

Cümle Mühendisi

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
2 Tem 2006
Mesajlar
4,181
Puanları
0
Web sitesi
muhammedesad.blogcu.com
ŞEYH MUSTAFA HULUSİ (Rha) “YUNUS ÖLDÜ DEYU SALA VERİRLER ÖLEN HAYVAN İMİŞ AŞIKLAR ÖLMEZ” Yunus Emre Anadolu asırlar boyu nice medeniyetlere beşiklik ettikten sonra Horasan Erenleri misali dervişler vasıtasıyla İslam’la şereflenmiş, Tasavvufla yoğrulmuş, benliğini bulmuştur. Can suyunu İslam’dan alan mümbit Anadolu toprağı tarihi serencamı içerisinde nice gönül erleri, sevgi kahramanları; aşıklar, dervişler çıkarmıştır bağrından. Tüm insanlığı sevgiyle bağrına basan Mevlana,kardeşçe kucaklayan Hacı Bektaş Veli ve Anadolu dervişinin sembol ismi Yunus Emre bunlardan sadece birkaçı. İşte bunlardan biri Şeyh Mustafa Hulusi Rha.

İşte bunlardan biri Şeyh Mustafa Hulusi Rha. Kayserinin Yahyalı ilçesinde H. Ahmet Hocaefendi ve Gülsüm Hanımın evladı olarak 1884 yılında dünyaya geldi. Anne ve baba tarafından Peygamber Efendimizin pak nesline dayanan bir aileden geldikleri tevatür yoluyla nakledilmektedir. Bu noktadan itibaren hayatıyla ilgili vereceğimiz bilgiler ulaşabildiğimiz kadarıyla, (birincil kaynak olarak niteleyebileceğimiz), yaşamına tanık olmuş kişilerin dilinden –daha ziyade hatıralar şeklinde- derlenmiştir. İlim tahsiline babası Hacı Ahmet Hoca efendinin rahle-i tedrisinde başlayan Mustafa Efendi Kayserili H. Mustafa Efendiden de icazet almıştır. Mustafa Efendi bir yandan ilim öğrenmeye devam ediyor bir yandan da bu ilimle amel ederek haliyle ve sözleriyle insanları irşada çalışıyordu. Bu amaçla çeşitli köylerde, camilerde görevlerde bulunuyordu. Mustafa Efendi küçük yaşlardan beri takvasıyla insanların dikkatini çekmekteydi. Bundan dolayı kendisine “Şıh (şeyh) Mustafa” denilmiştir. Onun takvasına en güzel örnek ağabeyi Hafız Hasan’ın düğünündeki tutumu olsa gerektir. Muhterem evladı H. Hasan Efendi (ks.)nin anlattığına göre olay şöyle cereyan etmiştir: Ağabeyi H. Hasan’ın düğün merasimi olurken Pederimiz Ş. Mustafa Ef. Ondört yaşında imiş. Mahalle yakınlarında sürülerini otlatan Ramazan Ağa isimli aşiret ağasından düğün yemeği için otlakiye olarak iki keçi alınır. Halbuki keçiler başkasına ait merada otlatılarak beslenmiştir. Allah’tan çok korkan ve bir haram lokmanın insan maneviyatına yaptığı zararı bilen babam kapıda durup, çocuk yaşta olmasına rağmen “bizim yemeğimizi yemeyin, ona haram karıştı” diye davetlileri uyarmış. İkazına rağmen, davetliler onun sözlerine itibar etmeyip yerler. Babam otlak sahipleriyle helalleşmenin yollarını arar. Bir Ramazan-ı Şerifte bu aşirete imam olur. Çadırda is ve duman içinde vazife yapar. Müddet bitince ücreti toplanarak kendisine verilir. Babam Ramazan Ağa’nın parasını iade eder,sebebi sorulunca düğünde olan biteni anlatır. Pederimin Allah korkusu onu duygulandırır. “Beni kendine baba ettin” diyerek iki keçi daha bağışlar.” Şeyh Mustafa Efendi daha sonraları takvayı konu alan bir şiirinde şöyle sesleniyor: Kurtarır kürbetten senin canını Ah u enin ile Allah korkusu Hasımlardan alır senin yakanı Ah u enin ile Allah korkusu ................ Nefsiyle cihadın yanında düşmanla da bilfiil cephede dört yıl cihad etmiştir. Bir vesileyle,cephede bir vakit namazı kazaya bırakmadığını ifade eder. Muhterem eşleri tanıyanların, meziyetini anlatmakta zorlandıkları haya ve ismet numunesi bir hanım: Aişe Hanım ve Kamile Hanım’ dır. Müstakil bir çalışma konusu olduğu için burada sadece isimlerini zikretmekle yetiniyoruz. Evlatlarından H. Hasan Efendi zamanımızın ilim ve irfanıyla temâyüz etmiş şahsiyetlerindendir. www.kalemdar.com Hacı Hasan Efendi (Ks) Şeyh Mustafa Efendi otuz yıl boyunca Kadiri Halifeliğini deruhte ettikten sonra bir halifesi vasıtasıyla Erbil’li Es’ad Efendiyi tanımış ve büyük bir aşk ve iştiyakla İstanbul yolunu tutmuştur. Onun İstanbul’a gelişini manen hisseden Es’ad Efendi hulefa ve müridanına “Bize Yahyalı’lı Şeyh Mustafa Efendi geliyor,karşılayınız”der. Bu durum bize iki gönül sultanı; Mevlana ve Yunus’un buluşmasını hatırlatır daima. Dergaha varışında kabul edilip edilmeme endişesi içerisinde bekleyen Mustafa Efendiye Es’ad Efendi; “Mustafa Efendi biz seni kabul edeli elli sene oldu” der. O sırada henüz kırk yaşında olan Mustafa Efendi duruma taaccüple şu dizeleri terennüm eder: Rü’yet-i Evliyamız Şehr-i Saferde oldu Elli senelik sırrı şeyhim hem haber verdi ........... Şeyhi; Erbilli Es'ad Efendi (Ks) Böylece unutulmaz hatıralarla dolu kırkbeş günlük dergah hayatı başlamış olur... Kelami Dergahı’nda Kelami Dergahı; Osmanlının son döneminde Meclis-i Meşayıh Reisliği de yapmış olan Erbilli Es’ad Efendinin terbiyesi altında Mükemmel insanların yetiştiği dergah... Şeyh Mustafa Efendi bu güzel karşılamanın ardından tekke hayatına ilk adımı atar. Bir ara üstadının huzurunda iken “Üstadım bana Arş-ı Azamı mı, Kürsi’yi mi gösterecek?” diye kalbinden geçirir. Es’ad Efendi Hazretleri , “Mustafa Efendi, umur-ı hayriyyeye delalet eden kimse o hayrı işleyen gibi me’cur olur.(Hayırlı işlere vasıta olanlar da aynen o hayrı işleyen gibi sevap kazanır.) Cenab-ı Allah seninle bir şahsa hidayet ederse, senin için ondan ecr-i mesubat o kadar büyüktür ki, üzerine Şems tulu’ eden eşyanın kaffesinden hayırlıdır.” Deyince yanlarında bulunan iki halife birbirine “herhalde bu zat halife olacak” diye işaret ederler. Bu hali gören Es’ad Efendi “Çok görmeyiniz, Mustafa Efendi evladımız yakılmak üzere hazırlanmış öyle bir ocak kurmuş ki, bir kibrite ihtiyaç var. İnsaf edip de yakmayalım mı?”buyururlar. Şeyh Mustafa Efendi yüksek istidat ve kabiliyetiyle nefis tezkiye ve tasfiyesini beş günde tamamlar. Hacı Hasan Efendi Anlatıyor: “Şeyh Mustafa Efendimiz dergahta, bir gün Mürşidini hiç sevmediği bir surette görür. İtiraza yönelen nefsine “Ey Nefis, celladını görünce nasıl da çırpınıyorsun” diyerek onu susturur. Üç günlük sabırdan sonra mürşidinin kılavuzluğunda nefsini ıslah eder. Bu vaka Yahyalıda aynen şöyle zuhur eder: “Bir gece annem hıçkırıklarla uyanır. Büyükannemiz; “ne var kızım, niçin ağlıyorsun?” der. Annem cevaben ; “Rüyamda Üstadı oğlunuzun boğazını kesti, kanlar akıyordu, onun için ağlıyorum” der. Büyükannem ise;“Üstadı Mustafa’nın nefsini kesmiş”diyerek teselli eder. Görülen rüyanın tekkedeki hal ile aynı güne isabet ettiği görülmüştür.” Mustafa Efendinin nefsinin ıslahı hulefa tarafından tebrik edilir. Es’ad Efendi Şeyh Mustafa Efendiyi çok sever, “Hulusi” ismini vererek Mustafa Hulusi diye çağırırlar. “Me’murumuzsun,Halifemizsin”diye taltif ederler. Bunun üzerine şiirlerinde “Me’mur” mahlasını kullanmaya başlar. Me’muran deyu ad verdi Kutb-u Zaman-ı cihan Müntesibin hepsini dilerem bulsun selamet Dergahtan Dönüş Şeyh Mustafa Efendi adeta bir Cennet hayatı yaşadığı dergahtan ayrılmak istemez. Ne var ki Şeyhi bir gün kendisine “Mustafa Efendi, aile efradınız hasretle sizi bekliyorlar, gidebilirsiniz buyururlar. Hakikaten o günlerde annesi “yavrum nerelerde kaldı?” diye merak ederler. Çünkü ailesi çok fakir ve kalabalık bir ailedir. Dergaha giderken, bacanağı Fazlı Hafız Efendi vasıtasıyla bir adama evin geçimini temin için bir miktar buğday parası verir. Buğday fiyatları yükselince adam verdiği sözden dönerek inkar eder. Buna razı olmayan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)gece adamın rüyasında, elinde kırbaçla görünerek gazapla,”sen nasıl yavrumuz Mustafa Efendinin hakkını inkar edersin?” diyerek dövmeye başlar. Daha sonra adam hadiseyi, kırbaç izlerini göstererek anlatır. Şeyh Mustafa Efendi Dergahta kırkbeş gün kalır. Ayrılışı esnasında Es’ad Erbili Hazretleri Hilafetnamesini verir. Bu arada, “Mustafa Efendi, tekkemize yadigar olarak bir şiir söylerseniz memnun oluruz.” derler. O da ayrılığın verdiği ızdırapla “İftirak”şiirini söyler: İftirak günü gelince mahrûk oldu kebedim Ne aceb mesrûr olayım gam iledir bünyedim .......... Teşbih ettik dergâhını Cennet-i Âla’ya biz Münkât olun,kâni olun, budur size takrîrim .......... Vâris-i Enbiyâ olmuş, ilmile âmil olur Âlim olmuş, âmil olmuş, ârif olmuş mürşidim ......... Nideyim, kaldım hazin, sohbetine doymadım Müftehîrim, müftehîrim şeyhim demiş; “evlâdım” ......... Bahr-i Umman dalga dalga târumâr eder aklımı Vuslatına düştü arzum, tak zinciri mürşidim ......... Arz ediyom rü’yetini, lutf ile et himmetini Bâki olan Dîdâr’a sen vasıta ol mürşidim Şeyh Mustafa Efendi Dergahtan ayrılıp İstanbul’dan dönüşünü telgrafla Yahyalıya bildirince, ayrılığa dayanamayan dostları, ihvanı büyük bir coşkuyla karşılamaya çıkarlar. Hacı Hasan Efendi anlatıyor: “O zamanlar yaşım sekiz dokuz arasında idi. Babamın eline varınca hoş bir koku hissettim. Üstadın elinden sirayet eden koku üç ay boyunca geçmedi. Kalbinden gelen bu koku beni o kadar etkiledi ki, iki gözümden şiddetli yaşlar aktı. Ağladığımı başkalarının görmesi riya olur diye gizliyordum. Hakk tarafından kalbime öyle ilham ediliyordu. Kendimi kırk yaşlarında hissetmeye başladım. Üstadımız geldiği günün akşamı ihvanıyla Hatm-i Hacegan yaptılar. Bacanağı Fazlı Hafız der ki; “ Lafza-i Celal okunurken, karanfil kokusuna benzeyen bir manevi koku yayıldı. Cemaatten İlahi cezbenin tesiriyle bayılıp düşenler oldu.” İrşat faaliyetleri Ş. Mustafa Ef. bir yandan camilerde görevlerde bulunuyor bir yandan da kayınpederi H. Mehmet Hocanın ders verdiği Yenice Mahallesindeki medresede müderrislik yapıyordu. Vaaz ve sohbetleri Yahyalı halkı tarafından ilgiyle takip ediliyordu. Bütün bunların yanı sıra Erbilli Es’ad Ef. den aldığı Nakşi ve Kadiri icazetnamesiyle hususi sohbetlerde İhvanın eğitimiyle meşgul oluyordu. Sohbetlerinde aşk ve muhabbetten insanlar kendinden geçiyor, ötelerden gelen füyuzatla gönüller gülzar oluyordu. İşte böyle bir sohbet esnasında , evdeki sohbetten haberdar olan İpsiz Ahmet isimli bir kişi onların bu durumunu çekemez ve huzurlarını bozmak ister. Kendi kendine, “gideyim şunları jandarmaya şikayet edeyim , alıp götürsünler” der. Fakat; “yahu bunlar benim komşularım. Şimdi bunları benim şikayet ettiğim duyulursa komşuların yüzüne nasıl bakarım” diye düşünür. Ama yine de onların huzurunu bozmakta kararlıdır. “En azından cama bir taş atıp şunları korkutayım” der ve taş atıp saklanır. Sonra içine bir pişmanlık gelir. Özür dilemek için kapıya kadar varır fakat girip girmemekte kararsızdır. İçerideyse Ş. Mustafa Ef. durumdan manen haberdardır; “Ahmet kapıda, içeri buyur edin” der. Onların bu tutumu karşısında çok müteessir olan İpsiz Ahmet tövbe edip ihvanın arasına girer. Artık “İpsiz” Ahmet, “İpek” Ahmet olmuştur... Ş. Mustafa Ef. ihvanıyla çok yakından ilgilenir, her birinin halini hatırını sorar, ebeveyninin hatta hayvanlarının dahi durumunu sorardı. Birgün İpek Ahmet Ş. Mustafa Ef. nin ziyaretine gelir. Herkes gibi o da candan bir ilgiyle karşılanır. Mustafa Ef. sorar: -Oğlum Ahmet nasılsın? -Ellerinden ayaklarından öperim Efendim. -Anan baban nasıllar? -Ellerinden ayaklarından öperler Efendim. -Çocuk çoluk nasıllar? -Ellerinden ayaklarından öperler Efendim. -Öküzlerinin durumu nasıl? (Öküz o günün şartlarında en kıymetli hayvandır.) Cevap gayet samimi; -Ellerinden ayaklarından öperler Efendim. :)) Ailesi kalabalık , maddi durumları da zayıf olmasına rağmen iki odalı evlerinin bir odasını misafirlere tahsis etmişlerdi. Misafirleri eksik olmaz, gelenlere de ellerinden geldiğince ikramlarda bulunurlardı. Bu da evlerinin bereketle dolup taşmasına neden olurdu. Kayınbiraderi Zülfikar Dayı anlatıyor: “Bir defasında bir küp pekmezin nasıl bereketlendiğine şahit olmuşlar; Bir yandan küpten pekmez alıyorlar fakat azalma olmuyormuş. Ayşe Bacım Şıh Hocama durumu anlatınca; “bu berekettir Hanım, kimseye söyleme” demiş. Bunu daha sonraları bize haber vermişlerdi. Bu onların cömertliklerinden, evlerinin huzurundan olsa gerektir.” H. Hasan Ef. den dinleyen bir ihvanı anlatıyor; “H. Hasan EF. bize şu hatırasını anlatmıştı: “Kardeşim Abdullah ile ben babama çok hürmet gösterir hizmette yarışırdık. Birgün birisi ziyaretine gelmişti. Biz her zamanki gibi hizmet ediyorduk. Bizi hayranlıkla izleyen adam , babama dönüp; “efendim dua etseniz de benim çocuklarım da böyle saygılı ve hizmetkar olsalar” diyerek evlatlarının saygısızlığından söz etmeye başladı. Babam da adama; “Kardeşim , hatırlar mısın? Hani birgün seninle bir yere gidiyorduk ve çok acıkmıştık. Yolda bir çobana rastladık. Sen çobanla samimiyet kurdun. Mal sahibiyle aranızın iyi olduğunu söyleyip çobana bir kuzu kestirdin ve afiyetle yediniz. Ben de mal sahibinin haberi olmadan kesilen hayvandan yiyemeyeceğimi söylemiştim. İşte kardeşim, helale, harama dikkat etmeyenin evladı seninki gibi, haramlardan sakınanın evladı da bizimkiler gibi olur” dedi. Adam hatasını anlamıştı...” Yine misafirlerinden birisi Ş. Mustafa Ef.’ye intisab etmek arzusundadır. Lakin bir kerametini görmeden intisab etmek de istemez. Bu nedenle, kahve içmeyi çok sevdiğini öğrendiği Ş. Mustafa Ef.’yi denemek maksadıyla, gelirken cebine bir kahve fincanı koymuştur. –Hiç itibar etmemelerine rağmen Allah’ın, veli kullarına vermiş olduğu kerametler inkar edilemez- İşte, Ş. Mustafa Ef. de biiznillah o misafirin hangi maksatla geldiğinden haberdardır. Misafirlere kahve ikram edildiği sırada o kişiye dönerek; “İsmail Efendi, bize hediye olarak getirdiğiniz fincanı veriniz de onunla da ben kahve içeyim.”der. bunun üzerine İsmail Efendi büyük bir heyecan ve gönlünü dolduran teslimiyet duygusuyla ağlayarak Ş. Mustafa Efendinin ellerine kapanır, affını diler ve intisab eder. Beşeri münasebetleri Ş. Mustafa Efendinin beşeri münasebetleri mükemmeldi. Herkes tarafından sevilir , saygı duyulurdu. İnsanlara yumuşak davranır,kimseyi kırmamaya özen gösterirdi. Halk içerisinde kötü nam salmış kimselerle ilgiyi kesmez, ıslahı için gayret gösterirdi. Bir müddet konuştuğu zaman o kimselerin gözlerinden yaşlar boşalır, nedametle tövbe ederlerdi. Bu yolla Kel Hasan, İpsiz Ahmet gibi nice insanların ıslahına sebep olmuştur. İnsanların kötü lâkaplarını değiştirir, güzel isimlerle çağırırdı. Bulunduğu yerlerde İslami esasların ve tasavvufi ahlakın yaşanılması noktasında oldukça etkili olmuştur. Menemen Hadisesi 1931 Menemen Hadisesi dolayısıyla yurdun dört bir yanından Erbilli Es’ad Efendinin Halife ve Dervişleri yargılanmak üzere tutuklanırlar. Yakın tarih araştırmacıları tarafından bir komplo olarak nitelendirilen bu menfur olay bahane edilerek, nice gönül erleri, Anadolu dervişleri idam sehpasında can vermiştir.* Ş. Mustafa Ef. de üç arkadaşı – Fazlı Hafız, Kılavuz Hafız ve Hafız Kahya (Mustafa) - ile birlikte bir cani gibi tutuklanarak apar topar Kayseri’ye götürülürler. Torunu H. Mustafa Dinç anlatıyor: “Kayseri yakınlarındaki İncesu’ya vardıkları sırada vaktin çıkmak üzere olduğunu söyleyerek, jandarmalardan namaz için durmalarını istemişler. Ancak jandarmalar tersleyerek, alaycı bir dille “Hapse girince bol bol kılarsınız” demişler. Bunun üzerine Ş. Mustafa Ef. Allah2 iltica ederek şöyle niyazda bulunmuş; “Ya Rabbi, dört yıl cephede bir vakit namazımı kazaya bırakmadım da bugün mü namaz geçirmemi taktir buyurdun?” bu arada lastiği patlayan araba durmak zorunda kalmıştır. Lastiğin patlamasına sebep olarak Ş. Mustafa Ef. ve arkadaşlarının isteğini gören jandarmalar “Hadi bakalım hocalar arabanın lastiğini de patlattınız” diye kızarlar. Onlar da bu esnada namazlarını rahatça eda etme fırsatı bulmuşlardır.” Kayseri’ye vardıklarında, ilk sorgulamanın ardından onları nezarete almışlar. Ş. Mustafa Ef. ve arkadaşları bu sıkıntıdan kurtulmak için dualar,salat-ı tefriciyeler okumaya başlamışlar. Sabaha kadar bu hal üzere devam etmişler. Bir ara hafif bir uykuya dalan Ş. Mustafa Ef. uyanınca arkadaşlarına müjdeyi vermiş; “Rüyamda beyaz bir atın üzerinde Rasulullah Efendimizi gördüm. Bana “selamettesiniz oğlum Mustafa, selamettesiniz”dedi, diyerek arkadaşlarını rahatlatmış. Sabah sorgulamada; akşamki sorgulamada kendilerine diş bileyen, hakaretler eden mahkeme üyeleri daha yumuşak bir tavır takınmışlar. Menemen’e götürülmeden, kırk beş günlük bir nezaretin ardından serbest bırakılmışlar. “Yahyalı halkı çok sevdikleri hocalarının kurtuluşu üzerine sevinçle , karşılamak üzere yollara dökülmüştü. O gün Yahyalı için bir bayram gününü andırıyordu” diyor Zülfikar Dayı. Güzel Ahlakı Yine Zülfikar Dayı anlatıyor; “Bir defasında bacanağı Fazlı Hafızla birlikte ticaret için Kayseri’ye gitmeye karar verirler. Şıh Hocamın el dokuma bir halı seccadesi, Fazlı Hafız’ın da bir miktar cevizi varmış. Bunları alarak Develi üzerinden Kayseri’ye doğru yola çıkmışlar. Erciyes’te yollarını kesen iki harami bunların mallarını gasbetmiş. Arkasından da haramilerden biri “Hoca Efendiler, hakkınızı helal edin” demiş. Diğeri ona çıkışarak; “sus ulan, hoca olup da hakkını helal etmemek olur mu? Elbette haklarını helal edecekler” demiş. Olay üzerine Yahyalıya geri dönen Şıh Hocamlar başlarından geçen bu hadiseyi gülerek anlatırlardı.” Hacı Hasan Ef. anlatıyor; “ Babam fahri imamlık vazifesinin yanısıra oldukça kalabalık olan ailemizin rızkını temin için rençberlik ile de uğraşırdı. Bahçe sulamada kullanılan mahallemizin suyu yeterli olmadığından sulama mevsiminde sun sırası yüzünden sık sık kavgalar çıkardı. Su sırasının bizde olduğu bir gün biz bahçemizi sularken yukarı bahçenin sahibi suyumuzu keserek kendi bahçesine çevirmişti. Hadiseyi anlamak için yanına giden babam, “kardeşim sulama sırası bizdeydi fakat su sizin bahçeye akıyor, neden acaba?” deyince adam “ Hocam siz sövme nedir bilmezsiniz, kimseyle kavga etmezsiniz. Sizin suyunuzu kesmeyip de kimin suyunu keseceğim” der.” Yukarıdaki iki örnek onların ahlakı hamide diye ifadelendirilen güzel ahlakına dair bize bir fikir vermekte. Şeyh Mustafa Efendi Tasavvufun inceliklerinden “incitmemek ve incinmemek” prensiplerine uyarak engin hoşgörüsü ve güzel ahlakıyla insanların gönlüne taht kuran asrımızın ender şahsiyetlerinden birisi olmuştur. Vefatı H. Hasan Efendi anlatıyor: “Her yıl mutad olarak geldiği Yeşilhisar İçmecesine gelmiş olan Sami Ramazanoğlu Hazretlerini ziyarete gitmiştik babamla. Ziyaretten dönerken bir yerde konakladık. Bu sırada babam, üstadımız tarafından bana yazılan icazetnameyi verince beni bir ağlama tuttu. Babam hayretle; -Oğlum sevineceğin yerde niçin ağlıyorsun? Deyince -Baba, bana ilhamla sizin dar-ı beka’ya irtihaliniz işaret ediliyor, dedim. Ayrılık ateşi içime düşmüştü. Babam vasiyetini yaptı, eve geldik. Bu hadiseden on üç gün sonra bir Pazartesi günü Fecr suresinin 27-30. Ayet-i Celilelerini okuyarak vefaat ettiler.” Vefat tarihi ,kayıtlara 15 Ağustos 1936 olarak düşülmüştür. Şemaili Şeyh Mustafa Efendi uzuna yakın orta boylu,irice cüsseli idi. Hafif kır sakallı,uzunca kaşlı ve kaşları gözü üzerine döküktü. Ela gözlü, güze yüzlü idi. Yüzü beyaz kırmızı karışımı pembemsi idi. Sözlerinden Burada Ş. Mustafa Ef. nin derviş tarifini okurlarımızın dikkatine sunmak istiyoruz. “Derviş kimdir?” diye sorulunca dervişi şöyle tarif ederdi: Derviş: kapı eşiği demektir. Üzerine basıp geçenlere seslenmez. Şikayet etmez, fakat buna riya karışabilir. “Bu ne iyi adam , hiç seslenmiyor desinler” diye yapabilir. Derviş: yığılmış toprağın üzerine hafif su dökülmüş halidir. Üzerine basılınca yayılıverir. Bunda da riya olabilir. “İyi insan” desinler diye seslenmeyebilir. Derviş: ensesine sille vuranla, ağzına helva vereni eşit tutandır. Fakat buna da riya girebilir. Bütün bu tarifleri yaptıktan sonra, tasavvufu ruhunda yaşayan Ş. Mustafa Ef. akıllara hayret veren şu tarifi yapar: Derviş: Bir an Allah’tan gafil olmayan, Allah’ı bir an olsun hatırından çıkarmayan,huzur-ı daim sahibi olandır.* Şiirleri arasında “Derviş”i konu alan bir şiiri de dikkate şayandır: Kal-ü kıyl kalpten çıkmayan derviş m’olur Ban diyen dil ile baldan tatmayan derviş m’olur ..................... Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, biz burada mümkün olduğunca en yakından tanıyanlara ulaşmaya çalışarak derlediğimiz, hayatından bazı anekdotları sunmaya çalıştık. Fakat onun her yönüyle bu kısa çalışmada anlatılması mümkün değildir. Mesela , yer yer birkaç beytine yer verdiğimiz şiirleri ve şairliği de incelenmesi gereken bir yönüdür. Hayatı ve Şiirleri hakkında daha geniş bilgi için bakınız; "M. N. DİNC; ŞEYH MUSTAFA HULUSİ, HAYATI VE DİVANI; ANK.ÜNV.İLAHİYAT FAK.LİSANS TEZİ,1999" Eserleri -Şeyh Mustafa Hulusi Efendi Divanı, (Yazma) -Hutbeler, (yazma)
 
Üst