Semih Kaplanoğlu / Yusuf'un Rüyası | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Semih Kaplanoğlu / Yusuf'un Rüyası

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Aralık 2010

Semih Kaplanoğlu'nun beş yıla yayılan bir sürecin ardından ortaya çıkardığı Yusuf Üçlemesi, tüm filmler, ekstra dvd ve Kaplanoğlu'yla yapılan bir nehir söyleşiden oluşan özel setiyle sanatseverlerle buluşuyor. Sette "Yumurta" ve "Süt"ün yanı sıra, üçlemenin son halkası olan ve Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı'yla ödüllendirilen "Bal" da ilk kez DVD formatında sinemaseverlerin karşısına çıkıyor. Üç filmin set görüntüleri ile oyuncu ve film ekibiyle yapılan söyleşilerin yer aldığı "ekstra dvd", Üçleme'nin kamera arkasını gözler önüne seriyor. Sinema yazarı Uygar Şirin'in Kaplanoğlu'yla yaptığı nehir söyleşi kitabı "Yusuf'un Rüyası" ise yönetmenin dünyasına giriş için bir bir anahtar niteliğinde. Kaplanoğlu bu kitapta çocukluğundan bugüne tüm hayatını anlatırken, sinema anlayışı, film yapma süreci ve nasıl film çektiğiyle ilgili ipuçlarını da paylaşıyor. Yusuf Üçlemesi seti yıllar boyu tekrar tekrar seyredilecek ve okunacak bir başucu eseri...



Set İçeriği:

DVD 1 Yumurta

DVD 2 Süt

DVD 3 Bal

DVD 4 Ekstra Dvd

Kitap Yusuf'un Rüyası
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Yusuf’un Rüyası



Semih Kaplanoğlu’nun yönettiği Yusuf Üçlemesi’nin DVD seti içinde bulunan, “Yusuf’un Rüyası” başlıklı, Uygar Şirin’in Kaplanoğlu ile yaptığı nehir söyleşilerin olduğu kitap, bir sanatçının ruhunu, dürtülerini ve film yapma sebeplerini anlayabilmek için değerli bir kaynak olarak göze çarpıyor.


ENVER GÜLŞEN - ÖZGÜN DURUŞ

Semih Kaplanoğlu şu an Türkiye’nin en değerli birkaç yönetmeninden birisi. Hatta benim sinemadan beklediklerime karşılık vermesi açısından en değerlisi… Yusuf’un Rüyası, Tarkovsky’nin “Mühürlenmiş Zaman”; Bergman’ın “Büyülü Fener”; Kurosawa’nın “Kurbağa Yağı Satıcısı”; Bunuel’in “Son Nefesim” kitaplarındakine benzer şekilde, yönetmenin sineması ile onun dünya görüşü, yaşama biçimi ve diğer sanatlarla kurduğu ilişkiler üzerine düşünme şansı veriyor. Kitap, Uygar Şirin’in belirli bir sistematikle ördüğünü düşündüğüm soruları ve Kaplanoğlu’na kendisini geniş bir biçimde ifade edebilme şansı vermesi açısından, derinlemesine bir film felsefesi, metafiziği kitabı olarak da okunabilir.
Söyleşiler aynen Yusuf Üçlemesi’nin Yusuf için yaptığına benzer şekilde, Kaplanoğlu’nun “şairliğinin” gelişimini aktarıyor. Şairliği büyüdükçe, içi doldukça eğilen bir başak gibi, tevazua yaptığı yolculukta biraz daha yol kat eden bir yönetmeni okuyoruz kitapta. Söyleşiler, Ece Ayhan’dan Renè Guènon’a, İbn Arabî’ye, Mevlana’ya, Dante’ye, Tarkovsky’ye, Tsai Ming Liang’a, Kiarostami’ye bir şairin ruhunu kanatlandırıp uçuran ve kendi kanatlarıyla uçmasını sağlayan insanların bir resmigeçidi aynı zamanda.
Ece Ayhan’ın, yaşam biçimi ve şairli açısından Kaplanoğlu sinemasında nasıl bir önem arz ettiğini yönetmenin kendi dilinden öğreniyoruz. Gelenekselcilerin, Semih Kaplanoğlu’nun hayatı ve sinemasında nasıl bir dönüşüme sebep olduğunu okuyor ve yönetmenin, manevi gerçekçilik adını verdiği sinemasının yapı taşlarını nasıl oluşturduğuna şahit oluyoruz.
“Ve aslında bugün hayatımıza şiirin aynasından bakamadığımız için derinleşmek, durduğumuz zemini anlamak konusunda biraz zorlanıyor olabiliriz.” Kaplanoğlu kendi sinemasıyla, gerek Türk şiirinin, gerek dünya şiirinin ustaları arasında kurduğu bağı bu sözlerle ifşa ediyor. Şairane yaşamayı unutan insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu şeyin ne olduğunun farkında ve sinemasını bu farkındalık üzerine kuruyor. Sanatın ana kaynağını şiir olarak gören Kaplanoğlu “şiirin süzgecinden geçmemiş, şiirin matematiğinden ve geleneğinden kopmuş bir sinemanın, resmin, tiyatronun kalplere ve bu coğrafyanın insanlarına pek fazla sirayet edemeyeceğini” ifade ederek, gerek dünya sinemasında, gerekse de Türkiye sinemasında en hayati eksikliği gösteriyor. Sinemanın, şiirden hareketle, bayağılaşan görselliğe ve kendi deyimiyle görüntünün majör diline karşı çıkabilecek en önemli araçlardan birisi olduğunu ifade ederek, kendi sinemasının kökenini ifşa ediyor.
Semih Kaplanoğlu, söyleşilerde Yusuf Üçlemesi’ndeki her aşamanın oluşum sürecini ve bu sürecin kendi dünya görüşü ve şiirsel kavrayışı ile nasıl inşa edildiğini anlatıyor. Hakikat yolunda yürümeye çalışırken, modern sanatçının kibirli tavrından uzaklaşıp, geleneksel sanatçı-bilgenin tevazuuna yaklaştığını söyleşilerdeki izleri takip ederek anlamak mümkün… “Hayatta hiçbir şey çok önemli olmamalı, film yapmak bile çok önemli olmamalı. En önemlisi O’nun rızası için çaba göstermek olmalı. Ve bu ancak ‘aşk’ ile olmalı. O zaman başka tür bir öncelikler sırası oluşmaya başlıyor.”
Kitapta, özellikle Meleğin Düşüşü filminin DVD’sinde de bulunan bir söyleşisindeki “görünümünün” oldukça kibirli olduğunu düşündüğünü kendi ifadeleriyle okuyoruz. Kibrinin farkında olan kişidir kibrinden kurtulmayı becerebilecek olan! Kaplanoğlu o kibirli anlarını, insanın aczine bağlıyor ve bu kibri aşabilecek yolu kat edebilmenin kendi hayatı için birinci öncelik olduğunu hissettiriyor. “Kibir orada duruyor hala, tekrar gösterebilir kendini, bütün mesele onunla mücadele etmek. Hatta buna değişim değil, hakikate giden yol dememiz lazım”
Bir şair nasıl ortaya çıkar? Şiirsel bir hayat kavrayışı, bir sanat dalında şairlik olarak nasıl kendini gösterir? Bu soruya, Kaplanoğlu’nun kendi hayat çizgisi ile birlikte Yusuf Üçlemesi cevap vermeye çalışıyor. İnsan en büyük bilmece ve o bilmecenin yapı taşlarını, geçmiş, bugün, gelecek, hayaller, inançlar oluşturuyor. Kaplanoğlu kendi bilmecesini çözmemize elbette tümüyle izin vermiyor. Ancak, bir sanatçının şair olarak portresini az çok zihnimizde canlandırabiliyoruz. Şair bakışının, sinemada, kurguya, mizansene, kamera açılarına, planların uzunluk kısalığına vs. nasıl bir anlam yüklenerek oluşturulduğunu “Yusuf’un Rüyası”nda Tarkovsky’nin “Mühürlenmiş Zaman” kitabındakine benzer bir biçimde şahit oluyoruz.
Kaplanoğlu, yolculuğunun kökünü şiirde, gövdesini dünya görüşünde, yapraklarını estetik anlayışında ve meyvesini ise peşinde olduğu hakikatte görünür kılıyor. Hakikat sineması böyle inşa ediliyor. Cansız bir bina gibi değil; bir ağaç gibi… Ölen, yeniden doğan, yeşeren, meyve veren ve tekrar ölen bir ağaç gibi... Bu yüzden Kaplanoğlu sineması canlılığını hiç yitirmeyecek gibi görünüyor.
“Filmlerin insanların içinde var olan nüveyle köprü kurabileceğine inanıyorum. Sanatın yükseltici olması gerektiğini düşünüyorum. Fıtratımız gereği, aşağı çekici olmamalı. Tanrı’dan üflenmişse ruhumuz, ben alçaltıcı bir şey yapamam. Beşeri ilişkilerimde de yapamam, film çekerken de yapamam.” Semih Kaplanoğlu sanatın amacını ve film yapma sebebini adeta bu sözlerle özetliyor. Yükselmeye hizmet etmek! Bodrum katlarına mahkûm olmuş ve oralarda debelenmeyi marifet sayan dünya sinemasının kahir ekseriyetindeki eğilime rağmen, tam tersi bir istikameti gösteriyor Kaplanoğlu, aynen dünya sinemasının mücevheri Tarkovsky gibi... Ve kendi hakikat yolculuğunun azığını oldukça zengin bir birikim üzerinden oluşturuyor. Şiir, resim, edebiyat, din…
Ben Kaplanoğlu sinemasının son derece sahih bir hakikat yolu üzerinde yürüdüğünü düşünüyorum. Söyleşiler, bu sahih yolun hangi çabalar, acılar, mutluluk ve arayışlar üzerine kurulduğunu gösteriyor. Dünya sinemasının önümüzdeki beş on yıllık zaman sürecinde en büyük birkaç yönetmeninden birisi olabilecek bir şaire şahit oluyoruz bence. Hayat ve sanat anlayışında şairce bir “görü” oluşturmayı önemseyen herkes için oldukça değerli bir kitap “Yusuf’un Rüyası”.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Baskı Tarihi: Ocak 2011


Karşılaşmalar, Semih Kaplanoğlu'nun 1996-2000 yılları arasında Radikal gazetesine yazdığı köşe yazılarından derlenen denemelerden oluşmakta.


Asım Öz-Dünya Bülteni / Kültür Servisi
Semih Kaplanoğlu'unun düzyazılarından oluşan Karşılaşmalar kitabı geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kuşkusuz her kitap gibi bu kitabın ve onu oluşturan yazıların da bir hikâyesi var. Radikal gazetesinde beş sene boyunca yazılan yaklaşık iki yüz yazıdan seçilerek oluşturulmuş Karşılaşmalar.
Bu kitap, bir bakıma bir şairin deyimiyle Kaplanoğlu'nun sinemacılığını, şairliğini ortaya koyan, görüntülere, seslere, sözcüklere ve boşluklara eşit davrandığı, sevgisini, paylaştırdığı yazılar toplamı olarak okunabilir.
Kitabın hikâyesini Kaplanoğlu ile yapılan nehir söyleşi kitabından öğrenmek mümkün. Yusuf'un Rüyası'nda bu kitaptaki yazıların serüveninin nasıl başladığını şöyle anlatıyordu Kaplanoğlu: "Şerif Erol diye bir arkadaşım var. Asıl işi oyunculuk ama o sıralarda radyoculuk, dergicilik yapıyordu.(...) Bir gün Şerif aradı. "Radikal diye bir gazete çıkacak, bizim İsmet de (Berkan) orada" dedi. İsmet'le Reklamevi'nde birlikte çalışmıştık. Karşılıklı oturduk onunla, birlikte Dandy çiklet senaryoları yazıyor- duk... Neyse, Şerif aradı ve "Kültür-sanat sayfasında köşe yazar mısın?" dedi. O dönem ben zaman zaman küçük denemeler yazıyorum, bazı yerlerde yayımlanıyor. "Olur, yazarım" dedim, "ama eleştiri değil de küçük öyküler yazmak isterim. Gündelik hayattan, basit, rastlantı ve karşılaşmalar üzerine kurulu, sinemayla da biraz akraba öyküler."

RASLANTILAR VE KARŞILAŞMALAR
Yazıların ortak teması; tanışmalar, birbirini bulmalar, mesafeler, rastlantılar ve karşılaşmalar. Öykü ile deneme arasında gidip gelmesinin yanında Kaplanoğlu'unun okumalarından da derin izler taşıyan yazıların şöyle bir özelliği de var: Bu yazılar onu film hikayeleri için de ayakta tutmak gibi bir işlevi de üstlenmişiler. Sinema yolculuğu için çok faydalı bir egzersiz olmuş. Büyük ustalarla erken karşılaşmış olmak onun bakışaçısını derinden etkilemiş. Wittngenstein'le, Pessoa ile,Char'la, Roland Barthes'la, Ece Aayhan'la,Turgut Uyar'la,Oğuz Atay'la karşılaşmasının gücü zamana yayılan bir ölçeklendirme biçimi yarattığı inkar edilemez. Her karşılaşma bunu doğruluyor. Söylenenlerden çok söylenmeyenlerin, yaşanandan çok daha önce yaşanmışların önemli olduğu karşılaşmalardan oluşuyor.
Yaşama,ilişkilere, insanlara yeni, hatta çıplak bir gözle bakan yazılardan oluşan Karşılaşmalar'ın içinde kitabın adına ve temasına göndermeler de bulunan parçalar da yer almakta: "Karşılaşmların ilk halleri,karşılaşanların çevrede bakış yönlerine, onların göz hizalarına, arkalarında uzanan netsizliğe,önlerinde devinen doğaya,karşılaşmanın geçtiği mevsime, karşılaşmak üzere yola çıktıkları odalara, kentlere,karşılaşmadan hemen hemen önce başlarından geçen olaylara özgü izler taşır."
İkibin yılın Temmuz'una kadar devam eden bu yazılar Kaplanoğlu'nun ilk uzun metrajlı filmi "Herkes Kendi Evinde"yi çekeceği belli olunca sona ermiş.Gazete yazarlığı ile film yapımcılığı arasında yaptığı tercihi ise şöyle anlatıyor: "Bana ahlaki açıdan doğru gelmediği için bıraktım. Gazetede köşen olması, nereden bakarsan bak, bir güç. Ama film de yapıyorsun, filmin gösterime giriyor, beğenen oluyor, beğenmeyen oluyor. Bu güce sahip olup bir yandan da film çekmek ahlaklı gelmiyor bana. Böyle yapanlarla dolu ortalık. Mesela Zülfü Livaneli. Hem film yapıyor, müzik yapıyor hem de o köşede yazmaya devam ediyor, üstüne üstlük kendi filmini eleştirenlere oradan cevap veriyor. Bu benim aklımın alacağı bir tutum değil. O yüzden, hiç yazmamanın doğru olduğunu düşünüyorum. Gerçi arada bir sinema yazısı yazmak istemiyor da değilim, çünkü bazı filmler es geçiliyor, bazı filmlere yazık oluyor bence."

KURGU VE KURGU OLMAYAN
Detaylara tutkun ve yoğunlaşabilen biri Kaplanoğlu.Görünenin ardına uzanmaya çalışıyor. Belki bu yüzden yazıların ufku doğurgan. Yazılar içinde kurmaca olanlar ağırlıkta olsa da anlar ve mekânlar arası kurguların gerisinde yazarın yaşamöyksünden kesitler barındırdığı düşünülebilecek olanlar da var. "Ahmet Haşim'in denemelerini okumak bile insana bambaşka bir ufuk açabilir" diyen Kaplanoğlu'nun Ahmet Haşim'i, onun denemelerini okuması kültürel coğrafyayı daha iyi tanımakla yakından ilişkilidir. Karşılaşmalar'da yer alan Ahmet Haşim'in Burnu yazısı bu noktada ufak bir anıştırmadır.
Bir köşe yazısı ve bir denemenin sınırlarını zorlayan, her birinde edebiyatın saklı dünyasına kapılar açan yazılarıyla Kaplanoğlu, yönetmenliğinin yanı sıra Türkçe edebiyattaki yetkinliğini de okurlarıyla paylaşıyor. Çok beğendiği Ece Ayhan gibi kendine özgü bir yazı dili yaratma gayreti içinde olduğun görülüyor. Onlarca insandan, onlarca kesiti kısa yazılarla dokumayı başarıyor.Senaryodan oyunculuğa değin sinema ile ilgili pek çok göndermeleri de var yazıların. Yazıların akışı içinde onun benliğindeki dönüşümün seyri de çıkarılabilir.
"Hakikati" kucaklayan dikkatli bir gözle yazılmış bir kitap Karşılaşmalar. Kaplanoğlu'nun düzyazıların tümü bu kitapla sınırlı değil. Sadece gazete yazılarından bir kısmı yer alıyor burada. Onun özellikle farklı gazete ve dergilerde-Şehir,Söz,Gösteri,Cumhuriyet yayımlanan sanatla ilgili yazılarının da bir kitap bütünlüğünde okurla buluşması kültürel dünya için önemli bir katkı olacaktır.
Dikkatli gözden bir cümleyle bağlayalım bu değiniyi: "Sahip olduğunuz şeyi görmesini bilecek gözler diliyorum size."
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
KAPLANOĞLU ANLATIYOR

Hayata ve sinemaya nasıl başladım?
Yumurta, Süt ve Bal ile gönülleri fetheden yönetmen Semih Kaplanoğlu film ve hayat hikayesini bu kitapta anlatmış.


Uygar Şirin, Semih Kaplanoğlu ile ufuk açıcı, öğretici ve zevkli bir söyleşi gerçekleştirdi. Bu söyleşi Timaş Yayınları tarafından “Yusuf’un Rüyası” ismiyle kitaplaştırıldı. Yumurta-Süt-Bal’dan oluşan üç DVD, bu söyleşi kitabıyla birlikte şık bir set halinde okura sunuldu.
Sinema filmleri seyredildi, çokça konuşuldu. Ve konuşulmaya devam ediyor. Peki ya kitap?
Semih, Yusuf, Uygar Şirin’in üç film üzerine yazdığı üç tanıtım yazısı ve Filmografi olmak üzere dört bölümden oluşuyor kitap.


Masalsı çocukluk…

Semih Kaplanoğlu’nun kendi hayatını anlattığı ilk bölüm oldukça etkileyici. Gerçek, masal, rüya, mucize, menkıbe iç içe geçmiş zengin bir çocukluk... İzmir Karşıyaka’da modern bir yaşam, Tire ve Buca’da dede yanında toprağa ve tabiata bağlı bir hayat, babaanne ile Kuşadası’na yapılan masalsı seyahatler... Evde beş vakti yaşayan babaannenin hac yolculukları, hac arkadaşları, mektupları... Modernlikle muhafazakarlığı bünyesinde sentezleyen babanın sinemaya olan ilgisi, yurtdışı seyahatleri... Doğduğu evde fotoğraf makinesi, kamera, ses kayıt cihazı ve yazlık sinema keyfini hazır bulur Kaplanoğlu. Doğu ile Batının bir arada yaşandığı, İmparatorluğun son izlerini bulacağımız bu evde, şanslı bir çocukluktur onunki.
Şimdi buradan baktığımızda; kaderin onu neye hazırladığını bildiğimiz yerden; bütün bunlar bir başka anlam kazanıyor.
Ele avuca sığmayan çocukluktan askeri disiplin ve kaba kuvvete dayalı otoriteye uzanan ilkokul yılları. Nefretle hatırlanan yıllar.

İçine çekiliş ve şiir
Giderek yalnızlaşan, kendi içine çekilen genç çocuk. Şiir ve kitap üzerinden hayatla kurulan bağ. Hayatındaki en sağlam ve en sahih damar; şiir, hep şiir...
Bu gün, sinemasını şiire yaklaştırırken de, şiirin mısralarını dizer gibi sinema kurmaktan bahsederken de hep o ilk ve sağlam damardan besleniyor.



Şiir ve edebiyatla olan ilişkisi, içeride naif ve kırılgan bir yalnızlık alanı açarken; dış dünyadaki ideolojik çatışmalardan onu uzak tutacak korunaklı bir alanı da beraberinde getiriyordu.
Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü… Müracaat eden iki bin beş yüz kişi arasından alınacak on kişiden biridir Semih Kaplanoğlu.

Bir hayata değen başka hayatlar
Kitabı okurken bir insanın bir fakülteden fazlası olduğunu anlarız Alim Şerif Onaran’ın şahsında. YÖK’ün yokluğunda, özgün ve özgür düşünceyi çağıran bir müfredat ve alanında yetkin hocalarla, üniversitede eğitimin ne anlama geldiğini görür ve hayrete düşeriz.
Semih Kaplanoğlu’nun hayatı insan ilişkileri açısından da zengin ve renkli. Yüzlerce insanın adı geçiyor kitapta. Okurken şaşırıyor insan nasıl olup da bunca sarahatle hatırlanabildiklerine.
“İnsan için ufuk yine bir insandır” sözünün enginliğinde, önümüze serilmiş bir insan hayatından daha öğretici pek az şey olmalıdır diye düşünmeden edemiyor insan. Yusuf’un Rüyası, insan ve hayat hakkında önemli şeyler söylüyor.

Semih Kaplanoğlu sineması
Kitabın, “Yusuf” isimli ikinci bölümünde Yumurta, Süt ve Bal’ın senaryolarının yazılış aşamasından başlanarak festivallerdeki ödül törenlerine kadar her şey konuşuluyor.
Sinema hakkında genel bir bilgi edinirken özelde Semih Kaplanoğlu sinemasının ne anlama geldiğini düşünürüz bu satırları okurken. Aşkı, gayreti, iş ahlakı… Bir insan himmeti sinemaya düşünce neler olur seyreyleriz.
“Yumurta ve Kader”, “Süt ve Büyümek”, “Bal ve Birlik”. Uygar Şirin’in kaleme aldığı üç ayrı sinema yazısı, üçlemenin işaret ettiği hakikati görmek açısından okunmaya değer.
Uygar Şirin’e bu sohbete bizi de dahil ettiği için minnetle teşekkür ediyorum.

Hilal Söylemez, Bal tadında bir kitap okudu
 
Üst