Saint-Exupéry / Küçük Prens | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Saint-Exupéry / Küçük Prens

fatma zehra

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
15 May 2007
Mesajlar
113
Puanları
0
saint-exupery - KALE...ama sen insansın



saint-exupery Kale...ama sen insansın / kaknüs yayınları


Çünkü insanın kaleye benzediğini gördüm ben. Özgürlüğünü sağlamak için duvarları devirir;ama yıkılmış ve yıldızlara açıkı bir kaleden başka bir şey değildir artık.Hiç varolmamanın bunalımı başlar o zaman.Yanan bağ çubuğunun kokusundan ya da kırkması gereken koyundan kurması gerekir gerçeğini.Gerçek, bir kuyu gibi kazılır.Bakış dağıldığı zaman,Tanrı görüntüsünü yitirir.Yünlerin ağırlığından başka bir şey bilmeyen bilge kişi,gecenin vaadlerine açık ve eşini aldatan bir kadının bildiğinden çok daha fazlasını bilir Tanrı konusunda.

Kale, seni insanların yüreğinde kuracağım!


"Okuma yazma bilmeyen kişi peygamberin kitabını tartmakla, harflerin biçimi ya da resimlerin yaldızı üzerinde oyalanmakla, kitabın özünü sezemez,bu öz boş nesne değil Tanrısal bilgeliktir.Mumun özü de izler bırakan bal mumu değil,ışıktır."
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Antoine de Saint-Exupéry



http://www.ihvanforum.org/#p-search
Antoine de Saint-Exupéry (okunuşu: antuan dö sen eksüperi) (29 Haziran 1900, Lyon - 31 Temmuz 1944), Fransız pilot, yazar ve şairdir. Özellikle "Küçük Prens" (Le Petit Prince) isimli eseriyle ünlenmiştir.


Uzun adı Antoine Jean-Baptiste Marie Roger de Saint-Exupéry, 29 Haziran 1900'de Fransa'nın Lyon kentinde doğdu. Beş kardeşin üçüncüsüydü. Ecole des Beaux-Arts'da mimarlık okudu (1921). 1921 yılında Fransız Hava Kuvvetlerinde teknisyen olarak çalıştı ve Strasbourg şehrinde "pilotluk" eğtimi aldı. Fakat ailesinin isteği üzerine Paris'te bir ofis işinde çalışmaya başladı. Ve ardından gelen yıllarda da başarısız birkaç işe girip çıktı.
1926 yılı hayatında bir dönüm noktası oldu:Tekrar uçmaya başlamıştı. Toulouse ve Dakkar arasında posta servisi yapan uçağın pilotu olarak göreve başladı. İspanya'daki iç-savaş boyunca Afrika'da pek çok şehre uçtu. İlk kitabı Courrier Sud bu ilk uçuşlarının deneyimlerini yansıtır. Daha sonra Casablanca-Dakkar rotasında uçtu ve Batı Saharanın hava kontrol sorumlusu oldu.2.dünya savaşı sırasında tekrar ordu için uçmaya başlayan yazar 1944 yılında vurulmuş,kaza geçirmiş.Uçağı ve ceseti bulanamamıstır.


 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
KÜÇÜK PRENS'E NE YAPTIK?

Birinde lider, birinde diktatör
100 temel eser arasında sansürlü bir kitap Küçük Prens. Mevzuyu biliyorsunuz, Exupery tutmuş laf söylemiş Türk yöneticileri hakkında.

Çocuk kitabı mı değil mi?
İlköğretim öğrencileri için tavsiye edilen 100 temel eser arasında yer alan Küçük Prens gerçekten bir çocuk kitabı mıdır? Kitabın ithafını yazar, önce bir büyüğe yapıyor sonra da çocuklardan bağışlanma dileyerek ithafı değiştirip arkadaşı olan Leon Werth’in çocuk olduğu zamanki haline ithaf ediyor. Burada aklıma Cahit Zarifoğlu’nun çocuk kitapları geliyor. Küçük Prens, büyüklerin çocukluk hallerine hitap ederken, Zarifoğlu’nun çocuklara yönelik eserleri de çocukların büyük hallerine hitap ediyor. Küçük Prens’i büyüklerin okumaları gerektiği gibi Zarifoğlu’nun çocuklara yönelik yazdığı hikayeleri de hem çocukların hem büyüklerin okuması gerektiği kanaatindeyim. Küçük Prens’i okuyan çocuklar, büyüdüklerinde kitapta bahsedilen büyüklere benzememe idealinde olsalar da hayat şartları, içlerindeki çocuğu belki öldürmüyor ama süründürüyor.



Kitapta yer alan ve büyüklerin unutmaması, unuttularsa da hatırlamaları gereken birkaç şey: “Kendini yargılamayı başarırsan, gerçek bir bilgesin demektir”
“Anlaşmazlıkların kaynağı dildir”
“Yalnız kalp gözüyle görülür. Asıl olanı, gözler göremez”
“Ona ayırdığın zamandır, senin gülünü değerli yapan.”
“insan birazdan ölecek bile olsa, bir arkadaş edinmiş olması ne güzeldir.”
Küçük Prens, uçağı arızalandığı için Sahra Çölü’ne inmek zorunda kalan kahramanın B612 adlı astroidden gelen Küçük Prens’le karşılaşma macerasının anlatıldığı bir kitap.



Türk diktatör kim?

Kitaptaki bir-iki cümle yüzünden Türk okuru Küçük Prens’i sansürlü okumak zorunda kaldı. Hikâyedeki bilgiye göre, Küçük Prens’in yaşadığı asteroid olan B612’yi bir Türk astronom bulur. Bu astronom, asteroidi 1909 yılında uluslararası bir kongrede fesli ve doğulu giysileriyle anlatır ama onu kıyafetinden dolayı kimse dinlemez. (Bu bölümde yazar Exupery, Batı toplumuna da bir eleştiri yöneltir ve batının şekilciliğe önem verdiğini vurgular.) Bir Türk diktatörün kıyafet devrimi yapıp herkesi Avrupalı gibi giyinmeye zorlamasından sonra bu defa astronom modern kıyafetlerle kongreye katılır ve herkes ikna olur. İşte Türk okurları, bu bölümdeki diktatör olarak gösterilen kişinin Atatürk olduğunu düşünecek diye yıllarca sansürlü okur kitabı. Hatta 2005 yılında ilköğretim öğrencilerine önerilmek üzere hazırlanan 100 Temel Eser arasından sırf bu yüzden çıkarılır daha sonra tekrar eklenir.

Tarih bilgisi zayıf olan yazar mı tercüman mı?



Bir şeye daha dikkat çekelim. Ya yazarın tarih bilgisi zayıf ya da yazar kurmaca bir metin kaleme almanın rahatlığına sahip ama Türkiye’deki çevirmenler tam bu paragrafta binbir türlü sıkıntılar yaşamışlar!. Türkiye’de kılık-kıyafet üzerinde yapılan değişiklik 1925 yılında kanunlaştığı halde yazarın bahsettiği tarih 1920’dir. Yazarın tarih bilgisinin eksik olduğunu düşünenler çıkabilir, bunu hoş karşılayabiliriz. Hatta yazarda da bilgi eksikliği olabilir. Fakat elimde yer alan bir tercümedeki bilgiyi nasıl izah edelim? Bahsettiğim çeviride o bölüm şöyle yer alıyor: “Küçük prensin geldiği gezegenin Asteroid B-612 olduğunu zannediyorum. Böyle düşünmek için iyi nedenlerim var. Bu asteroid yalnızca bir kez, bir Türk gökbilimci tarafından 1909 yılında görüldü. Gökbilimci bu keşfini bir Uluslararası Astronomi Kongresi’nde açıkladı. Ama tuhaf giysileri yüzünden kimse ona inanmadı. Büyükler böyledir işte. Neyse ki, bir Türk diktatörü ölüm döşeğindeyken halkının Avrupa tarzı kıyafetler giymesini emretti ve gökbilimci bu keşfini 1920 yılında, şık bir kıyafet içinde yeniden sergiledi. Bu kez keşfini herkes kabul etti.” Kitaptaki bilgi hatasına bakar mısınız! Atatürk’ün ölümüne daha on sekiz yıl varken, tercüman “ölüm döşeğindeyken” diye tercüme edebiliyor.
Başka bir çeviride aynı bölüm şöyle yer alıyor: “B 612 gezegenciğinin üne kavuşması için mutlu bir şey oldu: Bir Türk diktatör, halkını, ölümle tehdit ederek, Avrupalılar gibi giyinmeye mecbur etti. Astronomi bilgini de gösterisini, 1920 yılında, çok şık elbiseler içinde tekrarladı. Bu defa görüşlerine herkes katıldı.”



Üçüncü çeviride -ki çeviri çok ama çok özensiz, kitapta orijinal resimler olmamakla beraber uzaktan yakından ilgisi olmayan resimler konulmuş- şöyle yer verilmiş: “Küçük prensin geldiği gezegenin B-612 diye bilinen asteroid olduğu konusunda beni haklı çıkaracak ciddi bir nedenim var. Bu asteroidi ilk kez 1909 yılında bir Türk gökbilimci teleskopla gözlem yaparken görmüş. Bu buluşunu hemen Uluslar arası Gökbilimi Toplantısı’nda büyük bir heyecanla sunmuş ama adamcağız şalvar, cepken ve fes giyiyor diye onun söylediklerine hiç kimse değer vermemiş. Büyükler böyledir işte… Bir süre sonra bir Türk lideri herkesin Avrupalılar gibi giyinmesini zorunlu kılmış, hatta buna uymayanları ölümle cezalandıracağını söylemiş de, 1920 yılında aynı gökbilimci etkileyici ve şık bir giysiyle Asteroit B-612’yi tanıtabilmiş. Bu kez herkes ilgiyle izlemiş onun söylediklerini.”

Diktatör mü lider mi?
Dikkat edilirse hikayenin aslında yer alan diktatör kelimesi son çeviride yani Küçük Prens’in telif haklarını elinde bulunduran Mavi Bulut Yayınları tarafından yapılan çeviride “lider” olarak değiştirilmiş. Bu çeviriyle ilgili yayınevi sahibi Fatih Erdoğan şöyle demiş: “Fransızcasında diktatör olarak yer alıyor. Ama biz bu ifadeyi önder ya da lider olarak değiştiriyoruz.”
Lotus Yayınevi tarafından yapılan çeviride diktatör kelimesi aynen yer alıyor. Çeviriyi orijinaline sadık kalarak yaptıklarını söyleyen Lotus Yayınevi’nin savunmasıysa şöyleymiş: “Bizim bastığımız kitapta Türk diktatörü diye bir ibare var, ama bunun Atatürk ile ilgisi olmadığını düşündük. Çevirmenin getirdiği metni aynen bastık, bir kasıt yok. Bu bir masal, gerçeklikle alakası yok. Tamamen kurmaca. Bire bir hakaret olarak sezseydik, değiştirirdik. Ya da kitabı yayınlamazdık”



Kimler tercüme etmemiş ki!

Küçük Prens’e o kadar önem verilmiş ki tercümanları arasında çok ünlü edebiyatçılar var. İlk defa Türkçeye 1953 yılında tercüme edilen eser, Ahmet Muhip Dıranas tarafından çevrilmiş. Daha sonra Azra Erhat, Cemal Süreya, Tomris Uyar, Selim İleri gibi isimler de çevirmişler.
140 TL’ye Küçük Prens
70’li yıllarda Necdet Sander çevirmiş ve Sander Yayınları’dan yayınlamış. Necdet Sander, eserin suluboya resimlerinin telif hakkını da almış. Böylece, ilk defa aslına uygun olarak çevrilmiş bir eser olmuş Küçük Prens. Bu kitabın maddi açıdan da ne kadar değerli olduğunu nadirkitap.com adresinden anlayabilirsiniz. Nitekim kitabın baskılarından biri 120 TL, diğeri 140 TL.

Küçük Prens tekelleşiyor
1987 yılında Mavibulut Yayınları, Küçük Prens’in tek yasal sahibi olur. Böylece, Küçük Prens’i başka yayınevinin basma izni kalmaz. Mavi Bulut Yayınları dışındaki baskılarının satışı, kitap sitelerinde yasak olmalı ki ya “satışı yok” ya da “satış dışı” ifadeleri kullanılıyor. Ama siz ille de başka bir yayınevine ait bir tercüme isterseniz o zaman nadirkitap.com adresine başvurmanız gerekecek. Size 10 liradan 140 liraya kadar seçenekte kitap sunuyor. Tercih sizin. Bugüne kadar hangi yayınevleri basmış diye bir araştırma yapayım dedim işin içinden çıkamadım. Otuza yakın baskısı var bazı yayınevlerinin adlarına yer vereyim.



Hangi yayınevleri basmış?

Mavibulut Yayınları, Oda Yayınları, Grup Tema Yayıncılık, Düş Ülkesi (Konya), Müjde Yayınları, Turkuvaz Kitap, Ateş Böceği yayıncılık, Yaba Yayınları, Berikan Yayınları, Nehir Yayınları, Barış Dağıtım Yayınları, Yankı Yayınları, Hece Yayınları, Parıltı Yayıncılık, Düşünen Adam Yayınları, Engin Yayıncılık, Esin Yayınları, Bilgi Yayınevi, Lotus Yayınevi, Gün Yayıncılık, İnkılap Kitapevi, Can Yayınları, Nurdan Yayınları, Cem Yayınevi, Yapı Kredi Yayınları, Gendaş A.Ş., Erdem Yayınları

Evcilleştirme mi sömürme mi?
Hikayede evcilleştirme kavramı üzerinde durulmuş. Bu kavram, bana Batı toplumlarının çok iyi bildiği sömürme ya da sömürge kavramını hatırlattı.
Mesela tilki, Küçük Prens’ten kendisi evcilleştirmesi istiyor ve şöyle diyor “beni evcilleştirirsen, senin bana ihtiyacın olur, benim de sana. Benim için dünyada biricik olursun. Ben de senin için dünyada biricik olurum.”
Başka bir yerde yine tilki şöyle diyor “İnsan ancak evcilleştirdiği şeyleri tanır. Sen eğer bir arkadaş arıyorsan, beni evcilleştir.”
Belki en ilginç iki cümle de şunlar: “Neyi evcilleştirmişsen, ebediyen ondan sorumlusun”, “İnsan evcilleştirilmeyi kabul etti mi, biraz gözyaşını da göze almalı...”
Batının evcilleştirdiği ya da evcilleştirmeye çalıştığı toplumların akıbetini göremeyen var mı?

Meryem Uçar, Türk astronomların, yeni astroidler bulacağı günlerin yakın olduğuna inanarak yazdı.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
EXUPERY'İ KİM KEŞFEDER

İsa Nebinin son havarisi o!
Türkçe’de daha çok Küçük Prens ile tanınan yazar A. De Saint Exupery’nin ıskalanan ve unutulan bir eseri: Kale.

İsa Nebi’nin Son Havarisi
“Kaleyi insanların yüreğine kuracağım!” demişti pilot. Uzun bir zaman küçük bir prensin peşi sıra koştu durmak bilmeden. Minik bir gezegende üç koca ağaç vardı ve tüm gezegeni saracak kadar büyük –haliyle gezegen de küçüktü- ve birbirine geçmiş kökleri vardı ağaçların. Küçük Prens’in yurdu olan bu gezegen dünyadan çok uzaklardaydı. Küçük Prens, tilkiyle, fille, kuzuyla ve bir çiçekle konuşabiliyordu. Ama, Küçük Prens’i bin sayfalık bir zamansız masalda hayal eden adam ne kurtla-kuzuyla ne de bir adem evladıyla konuşabiliyordu. Zira, konuşmak istediği insanlar Katedral deyince taş yığını anlıyorlardı. Oysa, katedral demek sadece taş yığını demek değil; içindeki ruhun aynası da demekti.



Pilot, öldürmemeye yeminliydi. İki dünya savaşını da aklı selim olarak idrak etmiş; idrakini kafatasından bir uru atar gibi atmış, İnsanların Dünyası dediği alemi anlamanın beyhude olduğunu; aklın ve imanın anlaşılması için çaba harcamanın daha insanca bir eylem olduğu kanaatine varmıştı; Güney Postası, Gece Uçuşu ve Savaş Pilotu’yla. İnsanlar ölüyorlardı, birbirleri üzerinde son model silahları denemekten çekinmiyorlar ve bunu ülkeleri adına, milliyetleri adına, toprakları adına yaparken en acımasız savaş naralarını atıyorlar, uçan demirlerle ateş kusuyorlardı savaşın olmaması için dua eden insanlar üzerine. Pilot, bomba atmayan bir uçağa binmenin ilkelerine uygun olduğu kanaatine vardı ve keşif uçağıyla yaptığı ilk uçuştan sonra sırra kadem bastı: Zira, keşif uçuşu sonrası bombalanacak yerleri tespit etmenin bombalayandan daha fazla cürüm işlemek olduğunu fark etmişti.

Modernlerin Vaizi
“Tanrıyı unutup nesnelere dalmak, bir yerde vermenin diğer yerde çalmak olduğu düşüncesine sevk etti bizi” diyen adam unutulanın aslolan olduğunu söyleyecek kadar dünyaya Fransız olmuş, düşüncesini hakikate çevirmiş bir temiz ademdi. Vermekten korkan ama almak için daha yıkıcı olan insanların dünyasında: “ Vermek, yalnızlık uçurumu üstünden bir köprü atmaktır!” diye haykırıyordu. Oysa, tutsakların dünyasında vermekte almakta pek bir şey ifade etmiyordu. Zira; “tutsak kaldıktan sonra, yaşam bağışlansa ne çıkar!” diyen de aynı adamdı. Eşyaya, toprağa, kadına, hırslarına bağlı erkeklerin dünyasında sesi bir vaizin sesinden öte gitmiyor, sanki Pazar vaazı bitince tutkularına dönen insanlar gibi dinliyorlardı onu.



İnsanların yüreklerinde kaleyi kurmak o kadar kolay değildi. Bizde, “yürek devleti” diye addedileni sağlamak için ömrünü, kafasını, kalbini meydana seren pilot, “ Adamlarımız gevşiyorlarsa, içlerinde ateşi sağlayan imparatorluk öldüğü için gevşiyorlar!” gerçeğini bile bile o sönmüş ateşi canlandırmak için Zümrüd-ü anka gayretiyle yakıyordu kendini. Napolyon’un imparatorluğu değildi onun tasavvurundaki. Belki, “Gökteki krallıktı” Hz İsa’nın tasavvurunda olduğu gibi…
“Tapınağa gelmişsen eğer, tanrı seni yargılamaz artık; bağrına basar!” diyordu Halil Cibran gibi, korkularımızla savaşan ermişler gibi, dünyaya çizik atmış tüm kalender insanlar gibi… Umudunu yitirmeyen modernlerdendi. Belki de modernlerin akşamında yanan son kandildi.
Duran, ‘oldum’ diyen, erdiğini varsayan, ‘bundan ötesi yok’, diyen, insanî sınırların içinde değildi! Öyle ki; “İnsanı eyleme geçiren biricik çıkar, sürekli olmaktır, sürmektir.” Tıpkı ibadetin -az da olsa- sürekli olanının makbul olması gibi.

Sözcükleri Alt Eden Bir Bakış
Sözcüklerin dünyasında, sözcüklerle kendini ifade etmeye çalışan, sözcüklerin kavrayamadığı bir aleme inanıyordu. “Sözcüklerin ulaştıramadığı bir gerçeğe saygı gösteriyordu”. Bu yüzden, tüm akılcı varsayımları, tezleri, antitezleri bir kenara bırakmış ve bildiği yolda ilerlemişti.



Bu noktaya kadar Exupery ve Kale adlı eseri hakkında belli bir tasavvur oluşturamamış olabilirim zihninizde. Lakin, eser, bir çocuğun bilge babası ile kentleri, çölü gezmesi ve insanın karşılaşabileceği halleri izlemesi üzerine kurulmuş sıkı bir metin. Belki de en dişli metinlerinden insan düşüncesinin ürettiği. Bir hikayeden, romandan, masaldan, hikmetler kitabından çok öte olmakla birlikte hepsi aynı cilt içerisine cem olunmuş! Muhammed Esed’in o meşhur Mekke’ye Giden Yol’u ile Kale neredeyse amaç ve biçim olarak aynıdır. Ancak, biri imanın yüceldiği yere, diğeri ise düşüncenin iman ettiği yere ulaşır.
Exupery, düşüncesindeki imanî rotayı takip edip kutlu yere ulaştı mı bilmiyorum; ama hala uçağının düştüğü ya da indiği yer bulunamadı aradan neredeyse 70 yıl geçmesine rağmen. Belki de Küçük Prens’in gezegenine gitti. Öyle ya, öyle bir yerin varlığına inanıyordu. İnanıyorsak eğer; mümkündür. İnanmıyorsak reddetmekten ötesi mümkün değildir!
Modern dünyanın absürtlüğünü reddeden pilotu saygıyla anıyorum ama bu kelimeler uzak akrabam Exupery’i yâd etmeye yetmiyor.
İyi ki yazdı.
İyi ki yaşadı.
İyi ki terk etmeyi bildi namussuz bir savaşı.
İyi ki Exupery gibi bir adam geldi geçti dünyadan; yaptıkları, yaşadıkları, yazdıkları ve insanların yüreğine kaleyi kuracak kadar çılgın ve de ülküsüne sadık! İdeallerin poşete konup alışveriş merkezlerinde onur, iman, kaygı karşılığında satıldığı bir çağda kalbimize bir kale kurma fikrini hatırlatan güzel insanlardandı Exupery. İnsana ve imana Fransız kalmayan, dünyanın en güzel Fransız’ı unutmalar çağında unutmayandı.
İyi ki unutmadı Kale’nin varlığını.
Kalbine bir kale kurabilenler kalbini koruyabilecek!



Küçük Prensin Kalp Kalesi

Kale, ülkemizde Tahsin Yücel gibi usta bir romancı, hikayeci; ayrıca hocaların hocası tarafından dilimize kazandırılmış ama tashih hatalarıyla dolu, baskısı basit, özensiz, dağıtımı da neredeyse hiç yapılmadığı için kitap katledilmişti. Belki de kitabın içeriğini zamanla fark eden yayıncılar sahiplenmekten geri durmuşlardı.
Kaknüs Yayınları zaman içerisinde iki baskı yaptı kitabı. Exupery’i Exupery yapan kitap Kale’dir. Eğer kale hakkıyla okunursa, yazar Küçük Prens olmaktan kurtulur ve karşımıza asıl kimliğiyle çıkar; okuyucu da insanın saçını yolduran bir metinle karşılaşır. Hoş, kimseler saçını dökecek kitaba bakmıyor mu ne?!


Zeki Bulduk, kalp kalesini yerinde bulamadı ama Kale’yi bulunca kalbi sızladı.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens





Dünyanın en güzel kitaplarından biri O.


İnsan komik olmak istediğinde bazen yalan söylemek zorunda kalıyor. Lamba yakıcıları konusunda anlattıklarım pek de doğru değildi. Gezegenimiz hakkında yanlış bilgi vermek istemem. Aslında insanlar Dünyada pek az yer işgal ederler. Dünyadaki tüm insanlar bir araya gelse, otuz kilometre uzunluğunda ve otuz kilometre genişliğindeki bir alana kolayca sığabilirler. Yani Pasifik Okyanusundaki küçücük bir ada, bütün insanları kolaylıkla içine alabilir.
Ama elbette ki büyükler buna inanmazlar. Kendilerinin çok yer kapladığını düşünürler. Kendilerini baobap ağaçları kadar önemli sanırlar. Onlara: “ İsterseniz kendiniz hesaplayın” deseniz, buna memnun olurlar. Hemen bir şema çizmeye koyulurlar. Şemalara bayılırlar. Ama siz vaktinizi bu sıkıcı işlerle boşa harcamayın. Ben sizin bana inandığınızı biliyorum. Evet, biz yine küçük prensimizin hikayesine dönelim. Küçük prens Dünyaya ayak bastığında, hiç kimseyi göremedi. Kumların üzerinde hareket eden uçuk sarı renkli yaratığı görünce yanlış yere geldiğini zannetti.
“İyi akşamlar” dedi kibarca.
“İyi akşamlar” diye yanıtladı yılan.
“Hangi gezegendeyim acaba?”
“Dünyadasın. Burası Afrika kıtası.”
“O halde Dünyada hiç insan yok.”
“Burası çöl,” dedi yılan “çöllerde insan olmaz. Dünya çok büyük bir gezegendir.”
Küçük prens bir taşın üstüne oturdu ve gözlerini gökyüzüne çevirdi.
“Merak ediyorum” dedi, “acaba yıldızlar tek tek yansaydı, o zaman herkes kendi gezegenini tekrar bulur muydu? Bak! Benim gezegenim tam üstümüzde. Ama öyle uzakta ki!”
“Ne kadar güzel bir gezegen” dedi yılan. “Neden buraya geldin?”
“Bir çiçekle bazı sorunlarım oldu” diye yanıtladı küçük prens. “Peki insanlar nerede? İnsan kendisini çölde çok yalnız hissediyor.
“İnsanların içinde de öyle hissedersin” dedi yılan, “arada pek fark yoktur.”
Küçük prens onu uzun uzun seyretti.
“Çok tuhaf bir hayvansın sen” dedi sonunda. “Bir parmak kadar incesin.”
“Ama en bir kralın parmağından daha güçlüyümdür” dedi yolan.
Küçük prens güldü. “Pek de güçlü görünmüyorsun. Pençelerin bile yok. Seyahat de edemezsin.”
“Seni bir geminin götürebileceğinden çok daha uzaklara götürebilirim” dedi yolan. Sonra da küçük prensin ayak bileğine dolandı.
Altın bir bilezik gibi görünüyordu orada.
“Dokunduğum kişiyi geldiği yere geri gönderirim. Ama sen safsın, masumsun ve bir yıldızdan geliyorsun.”
Küçük prens bir şey söylemedi.
“Senin için üzüldüm. Bu koca dünyada yapayalnız ve zayıfsın. Belki bir gün sana yardım edebilirim. Eğer kendi gezegenine gitmeyi çok istersen, sana yardım edebileceğimi sanıyorum.”
“Seni çok yi anladım” dedi küçük prens. “Ama neden hep bilmece gibi konuşuyorsun?”
“Bu bilmeceleri çözüyorum” dedi yılan. Sonra her ikisi de sustu.



Antoine de Saint-Exupéry
İzdiham
 
Üst