Rüya | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Rüya

nevrah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
907
Puanları
0
Hikayeler


Rüya


Bir zamanlar karlarla kaplı bir dağıntepesinde mavi boyalı bir evde yaşayan ve geçimini çobanlıkla sağlayan bir genç vardı. Her geçen gün birbirine benzer sayılırdı onun için. Ailesiyle huzurlu bir hayat sürer, hayvanları vadide otlatır ve akşam olunca eve dönerdi.

Bu sıradan gibi görünen hayatınderinine inmeyede çalışırdı çoban. Koyunlarını otlatmaya gittiğinde, geceleri gökyüzüne uzun uzun bakar, yıldızları düşünür, Yaratıcı'nın haşmetinehayret ederdi. Bahar mevsiminde tepeleri kaplayan rengarent çiçeklerin sergilediği güzellikleri seyreder, Yaratıcı'nın sanatının güzelliğine hayran kalırdı.
Genç çoban bir gece bir rüya gördü ve hayatı değişti. Rüyasında şehre gidiyor, şehri ikiye bölen nehrin üzerindeki köprünün ayaklarına iniyor ve orada gömülü bir hazine buluyordu.Önce üzerinde durmadığı bu rüyayı defalarca görünce karar verdi: şehre gidecek, köprünün altında gerçekten bir hazine olup olmadığını anlayacaktı.
Uzun sürebn bir yolculuktan sonraşehre ulaştı ve doğruca köprüye gitti.
Köprünün çok sıkı bir koruma altında olduğunu görünce biraz ümidi kırıldı. Şehrin bu kısmı silahlı askerlerle kaynıyordu, çünkü köprü kralın sarayına giden yolu taşıyordu üzerinde.

Genç, günlerce köprünün civarında dolaştı durdu, üstündeki yoldan geldi geçti, ama bir türlü ayakların olduğu kısma inemedi. Aradan iki hafta geçti. Bir gün muhafızlardan birisi onu yakaladı ve sorguya çekmeye başladı.
"Seni her gün bu köprünün etrafında görüyorum. Maksadın nedir ey köylü? Yoksa, kralımıza suikast mi yapmak istiyorsun?" diye soran muhafıza, zaten hayal kırıklığına uğramış olan genç rüyasını olduğu gibi anlattı.
O hikayesini bitirdiğinde muhafız müthş bir kahkaha patlattı. Öyle kendinden geçercesine gülüyordu ki, genç neye uğradığını şaşırmıştı. Askerin bu davranışına bir anlam veremiyordu. Sonunda, muhafız kahkahalarına hakim olup doğru dürüst nefes alabilmeyi başardı ve gülme hıçkırıklarının arasında şunları söyledi:
"Siz köylüler ne kadar safsınız ki, gördüğünüz rüyalara inanıyorsunuz. Ben de senin gibi rüyalarıma aldırış edecek olsaydım, şimdi tozlu topraklı yollarda, tepesi karla kaplı dağın üstündeki mavi boyalı bir eve gidiyor olurdum. Günlerdir gördüğüm rüyaya bakılırsa, o evin bahçesindeki ağacın altında bir hazine gizliymiş.
Köylü, askerin bahsettiği evin ve bahçenin kendisininki olduğunu anlamıştı. Evine döndü. Ağacın altını kazdığında o hazineyi buldu. Hazine hep kendi bahçesindeydi, ama onu önce uzaklarda araması gerekmişti.


Murat Çiftkaya
 

nevrah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
907
Puanları
0
Üç Evlat



Üç kadın çeşme başında toplanmış konuşuyorlardı. Az ötede ihtiyarın biri oturmuş, kadınların çocuklarını methetmelerini dinliyordu.

Kadınlardan biri: -Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez... Tam bir cambazdır o! İp üzerinde bir yürüse de görseniz.

Diğer kadın heyecanla atılarak: -Benim oğlumun sesini bilseniz, dedi. Tıpkı bir bülbül gibi şakır. Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur. Allah vergisi bu...

Üçüncü kadın susup duruyordu. Diğerleri sordular: -Sen çocuğunu niye övmüyorsun? Nesi var ki? —Çocuğumun çok üstün bir tarafı yok ki... Ne diye durup dururken öveyim onu.

Kadınlar kovalarını doldurup yola koyuldular. İhtiyar adam da peşleri sıra yürümeye başladı. Kadınlar ağır kovaları taşımakta güçlük çektikleri için ara sıra duruyor ve dinleniyorlardı. Sırtları ağrı içindeydi. Bu sırada çocukları onları karşılamaya çıktı.

Birinci çocuk hemen elleri üzerinde havaya kalkmış, çeşitli marifetler gösteriyordu.Kadınlar gözleri hayretten büyümüş haykırdılar:

-Aman ne kabiliyetli çocuk!.. İkinci çocuk altın gibi bir sesle öyle güzel şarkılar söyledi ki, kadınlar gözleri yaşlarla dolu hayranlıkla dinlediler onu... Üçüncü çocuk koşarak geldi, annesinin elinden kovayı aldı ve eve kadar taşıdı.

Kadınlar ihtiyara dönüp: -Bizim çocuklarımız hakkında ne diyorsun, dediler. İhtiyar şaşkınlıkla: -Çocuklarınız mı? Dedi. Onları bilmem. Yalnız biri vardı, annesinin elinden kovayı alıp eve taşıdı. Onu çok beğendim...


 

nevrah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
907
Puanları
0
İhtiyarlık Hastalığı

[FONT=&quot]İhtiyarlık Hastalığı

[/FONT]​
[FONT=&quot] İhtiyar adamın biri, hastalanıp yatağa düşer. Çocukları doktor çağırır. Doktor gelir, hastanın şikâyetlerini dinler, tansiyonunu, nabzını ölçer, sırtını dinledikten sonra:
- "Neyiniz var bey amca?" diye sordu. Hasta:
- "Ah! Sorma evladım, başım ve beynim ağrıyor." Doktor:
- "Merak etme! Bu ağrılar hep ihtiyarlıktan." Hasta:
- "Fakat gözümde de bulanma ve kararma var." Doktor
- "Önemli değil, ihtiyarlıktan." Hasta:
- "Sırtımda çok şiddetli bir ağrı var." Doktor:
- "O da ihtiyarlıktan." Hasta:
- "Doktorcuğum! Ne yersem dokunuyor, hazmedemiyorum." Doktor:
- "Bak Bey amca! Mide hazımsızlığın da ihtiyarlıktan." Hasta:
- "Oğlum! Rahat nefes alamıyorum, nefesim daralıyor." Doktor:
- "Bakınız, bu da ihtiyarlıktan. İnsan ihtiyarlayınca, akciğerleri iyi işleyemez olur." deyince hasta iyice kızmış bir vaziyette:
- "Ey ahmak doktor! Sen ne biçim doktorsun öyle. 'İhtiyarlıktan' demekten başka şey öğrenmedin mi? Tek cevaba saplandın kaldın! Ey cahil! Sen bilmiyor musun ki, Allahü Teâlâ her derdin dermanını da vermiştir. Yazıklar olsun sana. Doktorluğun böyle zayıf olunca, böyle söylüyorsun." deyince, doktor:
- "Ey yaşı geçmiş, işi bitmiş adam! Bu kızgınlığın ve sinirin de ihtiyarlıktan... Sabrın tükenmiş, bu yüzden hiddetleniyorsun." der.

Mevlana

[/FONT]
[FONT=&quot]
[/FONT]
 

HİBAB

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
29 Ocak 2007
Mesajlar
22
Puanları
0
Yaş
26
B eni çok güldürdün sağolasın.:yahoo:
 

nevrah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
907
Puanları
0
DERİN İZ



Zengin bir adam arabası ile şehirdeki dar bir yoldan geçiyordu. Birden, yoluna aniden fırlayarak elindeki taşı arabasına atan bir çocuk gördü. Kapısına çarpan taşın sesi ile ani fren yapınca, arabası kaldırım taşına çarparak durabildi.
Adam öfke ile arabadan fırlayıp, ta
ş atan çocuğu kolundan tutarak sarsmaya ve "Sen ne yapıyorsun serseri, bak arabamı ne hale getirdin" diyerek bağırmaya başladı. Üzgün ve suçlu tavır içindeki çocuk "Amca lütfen kızma, sizden önce geçen arabalara durmaları için işaret ettim, arabaların hiç biri durmayınca, sizin arabaya taş attım" dedi. Ve gözyaşları içinde, kenarda devrilmiş duran bir tekerlekli özürlü arabasını ve o arabadan düşerek yerde yatan birisini göstererek "Ağabeyim yürüyemiyor, onu tekerlekli arabası ile gezdirirken, kayıp devrildi. Ağabeyim yere düştü, kaldırmaya gücüm yetmedi, gelen geçen kimse de yok, siz onu yerden
kaldırıp tekerlekli arabasına tekrar oturtmama yardım eder misiniz?" dedi.
Zengin adam, ne diyece
ğini bilemeden, boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalışarak, yerde yatan çocuğun yanına gitti, onu kaldırıp tekerlekli arabasına oturttu ve cebinden temiz bir mendil çıkararak bacağındaki kanları
sildi.
Küçük çocuk abisini tekerlekli arabasıyla alıp giderken, hiçbir
şey söyleyemeden arkalarından bakakaldı.
Arabasına döndü
ğünde, çocuğun attığı taşın, arabasının kapısında bıraktığı oyuk şeklindeki DERİN İZİ gördü…
Ve zengin adam, bu derin ta
ş izini hiçbir zaman tamir ettirmedi.
Arabadaki bu ta
ş izini sakladı:
"Hiçbir zaman, ya
şamın içinden, birilerinin seni durdurmak ve dikkatini çekmek için TAŞ ATMAYA mecbur kalacağı kadar HIZLI geçme...


 

sahara

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
16 Kas 2006
Mesajlar
332
Puanları
0
çok güzeldi emeğine sağlık :(:(
 

nevrah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
907
Puanları
0


Eski Çoraplar


Bir zaman çok zengin bir adam, çocuklarına şöyle vasiyette bulunur:

Ben ölüp yıkanınca,
şu eski çoraplarımı ayağıma geçirin, ben bunlarla gömülmek istiyorum.

Vakit saat gelir bu zengin vefat eder.

Cenaze yıkandıktan sonra o
ğulları çorapları alıp getirirler:

Babamızın vasiyeti var,
şu eski çorapları ona giydireceğiz, derler.

Cenazeyi yıkayan hoca efendi bunu katiyen kabul etmez.

Bu sefer müftüye çıkarlar. O da

Dinimizde böyle bir
şey yok, deyip reddeder.

İster istemez, babalarının vasiyetinden vazgeçmek mecburiyetinde kalırlar.

Cenazeyi defnedip kabirden evlerine dönünce kom
şularından biri elinde bir mektupla gelir.

Babanız çok önceleri bu mektubu, bana vererek, benim cenazem gömülüp o
ğullarım eve dönünce kendilerine ver demişti, der.

Mektubu açıp okuyunca, babalarının en son ibretli dersini
şu ifadelerle verdiğini görürler:


Evlatlarım, i
şte gördünüz; eski çoraplarımı bile kabrime götüremedim. Aklınızı başınıza alınız. Ne yapacaksanız hayatta yapıp öbür âleme gönderiniz. Aldanmakta fayda yok.


 

nevrah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
907
Puanları
0

Çocuk Sineması

Sınıf öğretmeni, çocukların uykuları üzerine bir araştırma yapıyordu. Rüya görmenin insan ruhunu ne kadar rahatlattığını ve onlar için ne kadar gerekli olduğunu belirttikten sonra:

- Söyleyin bakalım!. dedi. Bu gece ne gördünüz?

Çocuklar, tek tek el kaldırarak rüyalarını anlatmaya ba
şladılar. O haftaki rüyaların bir çoğu, üç gün önce meydana gelen korkunç tren kazası ile ilgiliydi. Bir de, cinnet geçiren bir emeklinin, karısı ve çocuklarını yol ortasında bıçaklaması ile...

Ö
ğretmen, arka sıralarda oturan bir öğrencinin el kaldırmadığını görünce, ona doğru yaklaşıp:

- Hayrola arkada
ş!. dedi. Yoksa sen hiç rüya görmüyor musun?

Küçük çocuk, yanakları pembele
şirken:

- Elbette görüyorum!. diye gülümsedi. Ama benim rüyalarım çok farklı.

- O zaman, gördü
ğünü anlat!. dedi öğretmen. Aynı şeyleri görmen gerekmiyor.

Küçük çocuk:

- Ben, dedemle birlikte gitti
ğim balık avını gördüm!. dedi. Köyümüze yakın olan derede idik. Ve koca bir balık tutarak eve götürdük.

Ö
ğretmen, yaptığı çalışmayı, bir sonraki dersinde de sürdürdü. O hafta görülen rüyaların büyük bir çoğunluğunda, petrol zengini bir ülkenin bombalanması sırasında ölen yüzlerce çocuk vardı. Diğer rüyalar ise, meşhur bir şarkıcının ayağından vurulması ve iş adamlarından birinin kaçırılması ile ilgiliydi.

Ö
ğretmen, arka sıradaki öğrencinin bu sefer de el kaldırmadığını görerek yanına gitti ve ona ne rüya gördüğünü sordu.

Küçük çocuk, dı
şarıdaki karlı dağlara bakıp:

- Geçen hafta birçok kuzumuz do
ğdu, dedi. Rüyamda onları, dağın yamacındaki pınara götürmüştüm. Bu arada çiçeklerle konuşup, gökyüzündeki kuşlarla yarıştım. Onlar gibi uçuyordum havada.

Ö
ğretmen, araştırmasını biraz derinleştirdiğinde, çocuğun diğer kardeşlerinin de aynı türde rüyalar gördüğünü öğrendi. Hatta dedesi bile, onlar gibiydi. Sonunda merak edip:

- Hep bu türden rüyaları görmeniz çok harika! dedi. Sanki birer film gibi her biri. Yoksa bunun için bir formül mü var?

Küçük çocuk:

- Bilmiyorum ö
ğretmenim!. diye gülümsedi. Televizyon alamayacak kadar fakir olduğumuz için, Allah bize bu filmleri gösteriyor olmalı.

Cüneyd Suâvî
 

nevrah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
907
Puanları
0



Elma ağacı

Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında
tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:
"Hadi bakalım evladım, derdi.
Bu ihtiyarın elmasını ver artık".

Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan.
Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve
küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur-an'ını okumaya koyulurdu.
Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular,
bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı.

Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı.
Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı.
Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti.
Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :
Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi." Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan,
yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.

Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.
Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi.
Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense bir şey düşmemişti.
Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu.
Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken,
ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini.
Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu.
İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu.
Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde,
aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden.
Yeniden doğmuştu sanki çoban. Bir şey hatırlamıştı.
Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :
Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak.
Benim güzel evladım, mis kokulum.
Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazan'ın ilk günü olduğunu ?"……………………….

 

nevrah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
907
Puanları
0



DEFİNE


Delikanlı, babalarının miras olarak bıraktığı arsaya bir ev yapmayı plânlıyordu. Fakat arsa, sadece bir ev yapabilecek genişlikteydi ve en büyük erkek çocuk olmasından ötürü burası ona yakışırdı. Delikanlı, “Allah vergisi” dediği açık gözlülüğü ile kısa bir süre sonra bütün işleri halletti ve diğer kardeşlerinin saflığından faydalanarak arsayı üzerine geçirdi.

Ancak her zamanki parasızlığı ile evi nasıl tamamlayacağını kara kara düşünüyordu. Sonunda ona da bir çözüm buldu. Arsayı olduğu gibi evi de bedavaya getirecek, yakınlarından alacağı ödünç paraları inşaat malzemesine yatıracaktı. Enflasyon canavarı, nasıl olsa borçlarını bir kaç yıl içinde silip süpürür ve kendisini bedavadan ev sahibi yapardı.
Delikanlı, hangi arkadaşlarını daha kolay aldatabileceğini düşünürken, evin temel kazısını da bedavaya halletmenin yollarını arıyordu. Çünkü arsa, yer yer kayalık bir zemine sahipti ve kazma işi çok para tutacaktı.
O halde, buna da bir çözüm gerekiyordu. Sonunda, dedesinden kalan el yazması Kurân’ın arkasındaki boş sayfayı kopartarak oraya bir define haritası çizmeye başladı. Evi düşündüğü yer, arsadaki dört büyük ağacın tam ortasıydı.

Çizeceği haritada, köyün tarihî çeşmesine bitişik olan arsasını tarif edecek ve ağaçların arasında müthiş bir hazine bulunduğunu belirtecekti. Kendini bildiği günden beri babasıyla birlikte define aramaya gittiği ve kazmadık yer bırakmadığı için, bu tür haritaların inceliklerini gayet iyi hatırlıyor, çizgi ve işaretlerle donatılan yıpranmış bir haritanın, köy kahvesindeki acemi definecileri çılgına çevireceğini adı gibi biliyordu. İşini büyük bir itinayla tamamladıktan sonra, haritayı kahvehane masalarından birinin altına koyup oradan uzaklaştı.

Delikanlı, iki gece sonra arsasına gittiğinde, tahmin ettiği manzara ile karşılaştı. Uzaktan görebildiği kadarıyla üç-dört adam, gecenin soğuğuna ve inceden inceye yağan yağmura aldırmadan harıl harıl çalışıyor ve haritada tarif edilen ağaçların arasını kazıyordu. Delikanlı, daha sonraki gecelerde de tekrarlanan bu operasyonu uzaktaki bir ağacın altına kaykılmış vaziyette seyrederken, bütün mal varlıklarını eriten definecilikten ilk defa bir şeyler kazanmanın sevinciyle türküler mırıldanıyordu.
Delikanlı, tamamlanmak üzere olan temel kazısını görmek için arsasına gittiğinde, daha da keyiflendi. Haritada tarif ettiği yer, sanki bir iş makinesiyle kazılmış ve arsayı bir kanser gibi saran büyük kayalar, tam istediği gibi parçalanarak arsa kenarına istiflenmişti. Böylelikle temel duvarları için gerekli olan malzeme de hazırlanmış oluyordu. Bir sigara tüttürmek için o kayalardan birine oturduğunda, sağa sola atılan kırık küpleri ve adamların gözünden kaçan tek bir altını görerek bulunduğu yere yığıldı.
O gün bütün şehir, dört ağaç arasından çıkartılan küpler dolusu define haberiyle çalkalanıyordu.

Cüneyd SUAVİ



 

nevrah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
907
Puanları
0
Yeter ki Kalbi Kırılmasın







Yeter ki Kalbi Kırılmasın

Bir hükümdarın pek çok cariyeleri vardı.
İçlerinde pek güzel dilberler bulunmasına rağmen, siyah bir cariyeye daha fazla alaka ve sevgi gösterirdi. Diğerlerinin bunu çekemediğini fark eden padişah, bir gün kendilerine üzeri mücevheratla süslü birer kristal bardak vermişti. Manevi değeri yanında maddi kıymeti de pek yüksek olan bu bardakları ellerinde tutan cariyeler, hayranlıkla bakarlarken padişah:
- Herkes elindeki barda
ğı yere vurup kırsın, demişti. Güzel cariyeler hediyelerini sinelerine bastırarak:
- Efendimizin bu kadar de
ğerli bir hediyesini nasıl kırabiliriz! dediler. Siyah cariye ise padişahın emrini, hiç tereddüt etmeden ve vakit kaybetmeden derhal yerine getirdi. Bardak yere çarpılmış ve param parça olmuştu. Padişah siyah cariyeye hitaben:
- Di
ğer cariyelerim bu kadar kıymetli bardağı kıramadıkları halde sen neden kırdın? dedi. Siyah cariyenin verdiği cevap ise çok takdire şayandı:
- Bana efendimin kalbi lazım, kadehin ne kıymeti olabilir. Yeter ki onun kalbi kırılmasın!
Hükümdar, bu cevabın içerisinde di
ğerlerine gereken dersi vermiş bulunuyordu.
Yüzü güzel fakat özü çirkin bir kadın, kocasının kalbini kırmaya devam ettikçe, kalpte açtı
ğı yaraya güzellik olamaz.

İslam'da Kadın ve Aile, Mehmed Emre, Bedir Yayınevi, 1979, 6. Baskı







 

nevrah

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
907
Puanları
0
Yaşlı Kadın..!!

Yaşlı kadın oldukça dini bütün bir insanmış.. Her sabah kapısının önüne çıkar ve bağıra bağıra dua edermiş:
"Allah'ım bize verdiklerin için sana
şükürler olsun!"
Ve ardından her seferinde de Ateist olan yan komsusunun sesi duyulurmu
ş:
"Allah yok kadııın Allah yok!!!"
Ya
şlı teyze ne kadar sinirlense de yine her sabah dua edermiş, komşu da inadından her seferinde ona öyle bağırırmış..
Neyse.. Bir aksam, komsusu ya
şlı teyzeye bir oyun etmeye kalkmış..
Markete gidip bir sürü meyve sebze, ekmek vs. alıp torbalara
doldurmu
ş, yaşlı teyzenin kapısının önüne bırakmış...

Ertesi sabah teyze kapıyı açıp da yiyecekleri görünce çok
şaşırmış ve sevinçle bağırmış:
"Sana
şükürler olsun Allah'ım, bu gönderdiğin yiyecekler için sana
şükürler olsun!!!"
Ve a
ğacın arkasından onu seyreden ateist komşusu seslenmiş: "Allah yok kadıın Allah yok!!! O yiyecekleri ben aldıııııım!!!"

Ya
şlı teyze hiç istifini bozmamış:
"Yüce Allah'ım sana ne kadar
şükretsem azdır!!!! Hem bu yiyecekleri
göndermi
şsin, hem de parasını Şeytana ödetmişsin!!!"
 
Üst