Ruh ve Duygularımızın Olağanüstü Halleri... | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Ruh ve Duygularımızın Olağanüstü Halleri...

ziruh

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Kas 2007
Mesajlar
5,245
Puanları
113
On altı-on yedi yaşlarına kadar Veli Yakuli'nin aynı anda birçok yerde göründüğü hikâyelerini duyardım sık sık. İki se­fer de kendisini gördüğümü hatırlıyorum. Ne var ki, gerçek kimliği mi, yoksa görüntüsü mü idi; bilemeyeceğim!

Öte yandan Hint fakirlerinin ateş üstünde yürüdüğünü, inançsız kişilerin de olağanüstü hal sergilediğini biliyoruz. Bu­rada ilk bakışta bir çelişki var gibi... Çünkü keramet ve olağa­nüstü haller evliyada görülür, düşüncesi hâkim. Öyleyse, gay­rimüslimlerin fevkalade hallere mazhar olmaları nasıl müm­kün olabilir?

Bu arada, birtakım açıkgözlerin şeyhlik taslayarak halkı sö­mürdükleri de bir vakıa. Birisinin hikâyesi şöyle:

Güya postnişin (postta oturan tekke şeyhi), mekânını yer minderi ve hasır koltuklarla dayayıp döşemiş. Her birisini, "yağ, peynir, şeker, un, buğday, bal" minderi diye belirlemiş. Ziyarete gelen vatandaş, hangi hediyeyle gelmişse o minderin üzerine oturtturmuş. Ona bir-iki nasihat çektikten sonra: "Ne diye zahmet edip yağ getirdin, bal getirdin!" deyip harika ha] gösterirmiş.

Tabii ki vatandaş: "Vay canına, ne getirdiğimi görmediği halde nasıl da bildi!" diyerek donup kalırmış. Böylece, "uçma­yan şeyhi, müritleri uçururmuş!" Aslında bütün şeyhler uçar. Ancak çok azı konmasını biliyor!

Bediüzzaman, şeyhliğin ve büyüklüğün alametinin tevazu ve alçak gönüllülük olduğunu söyler. Şeyhlik taslayanların ve keramet peşine düşenlerin büyük tanınmamasını, kendisi dâhil herkesin mihenge/ölçüye (Kur'an ve sünnete) vurulma­sın! ister.

***

Papaz her gün kalktığında kilise hizmetçisine sorar:

"Oğlum saat kaç, dışarıda hava nasıl?"

"Peder hazretleri, saat 9, hava iyi!"

"Aferin oğlum, ben ve Tanrı her şeyi biliyoruz!"

Her gün aynı soru ve benzeri cevaplar uzun zaman süregi-der. Hizmetçi kızgın olduğu bir gün,

"Oğlum saat kaç ve hava nasıl?" sualine, "Hava güzel ve saat 8" diye cevap verir.

"Aferin oğlum ben ve Tanrı her şeyi biliyoruz!" deyince, perdeleri hızla açar ve söylenir:

"Hiçbir şey bildiğiniz yok; saat 12 ve hava berbat!"

***

Ehl-i tahkik olan mü'min bu kadar beklemez ve sahtekârla­rın foyasını hemen ortaya çıkarır. Çünkü hem düşünmesi, hem akletmesi, hem iyiyi güzeli emretmesi anlatması hem de kötü ve çirkin şeylerden sakındırması, "İlahî bir görev" olarak veril­miştir.

Ancak unutmamak gerekir: Nefsini terbiye eden, madde­den hafifleşenler, hava sayfasını kullanarak, televizyon spikerleri gibi bast-ı zaman ve tayy-ı mekân (zaman ve mekânı aşa­rak) bir anda birçok yerde görünebilir. Bu, akıl ve mantıktan uzak bir olay değildir. Havadaki görüntüleri televizyon/kame­ra görebiliyor, sesleri telsiz/telefon alabiliyorsa, onlardan da­ha harika olan insan, duyu ve duygularıyla neden alamasın?

İşte, bu ve benzeri olağanüstü haller gibi ökültizm/gizemli olaylar veya göz boyamalar hepimizin merakını çeker, aslını öğrenmek isteriz. Hangimiz gül goncası gibi iç içe yerleştiri­len, sayısız âlem içinde âlem olan şu muhteşem kainatın kal­bi olan dünyanın kara, deniz ve uzaydaki harika güzellikleri­ni hayret ve zevkle temaşa etmez? Kim kainatın bir minyatü­rü olan insanın bir uzvuna tıp ve estetik gözlüğüyle bakarsa kudret mucizelerinin damgalarını görmekten lezzet almaz?...

Bu sorulara, "Bedii ve sanat zevkini yitirmişler müstesna, hepimiz!" şeklinde cevap vermez miyiz? O zaman şöyle bir so­nuç ortaya çıkar:

Elbette çok daha muhteşem olan kainatın derinliklerinde ve gayb/metafizik boyutlarındaki sırları merak edip keşfetme­yi de merak eder, şiddetli bir tutkuyla arzularız!

Ve ardından ikinci soru zihnimizde yankılanır: Kim uçsuz bucaksız memleketin sakinlerinden olan melekler, cinler, yani ruhanî varlıklarla iletişim kurmaya can atmaz?

Ve can alıcı soru, dimağımızda düğümlenir: Kim kendisin­de özetlenen kainattaki olağanüstü güzellikleri, özellikleri or­taya çıkarmayı, olağanüstü işler başarmayı, harika haller ya­şamayı, kerametvari fiiller sergilemeyi, gayb/metafizik âle­min sırlarını çözüp sakinleriyle irtibat kurmayı arzulamaz?

Zira ilim, bilgi adab-ı muaşeretle, haddini aşmadan soru­lan sorularla öğrenilir. Sırf öğrenmek için ve uzmanına soru­lan sorular, insanı küçültmez, bilakis yüceltir.

Karadenizliye sormuşlar: -
"Yahu iki cümlenizden biri soru; neden hep soru soruyor­sunuz!"
"Niye sormayalım ki!" diye cevap vermiş.. . .

İmam-ı Azam'ın, ilmini, sorarak öğrendiği belirtilir.

Gayb/metafizik âlemin sırlarını merak etmek ve araştır­mak, gemlenemez bir tutkudur. Bunun iki ana sebebi olmalı:

• Bir: Ruh/duygu ve bedenimizdeki latif enerji boyutları­nın ruhanî âlemlerden süzülerek özetlenmesi ve onlar­la irtibat kuracak, alış veriş yapacak şekilde dizayn edil­miş olması.

• İki: Gayb/metafizik âleminin sırlarını yakalayacak ruhî duyarlılık ve şiddetli merak duygusuyla donatılmış ol­mamız.

Her kültürün bahsettiği sırlar âlemi, gizemli dünyalar var­dır. Semavî dinlerin bütününde gayb âlemi ve özelliklerinden özet şeklinde de olsa bahsedilir. Kur'an'da, Bakara Suresi'nin 3'üncü ayetinde mü'minler, "Gayba/duyular ötesi, metafizik boyutlu hakikatlere iman ederler" şeklinde vasıflandırılırlar.


İman esaslarının -peygamberler ve kitaplar hariç- dördü gaybdır, yani metafizik boyutla ilgilidir. Melekler, cinler ve sair ruhaniler gayb âleminin sakinleri, ahiret, berzah, Arasat, haşir, mizan, sırat, cennet cehennem o âlemin gerçeklerindendir.;


Ruhumuz, duygularımız, metafizik âlemlerle bağlantılı. Mukaddes kitabımızda ve hadis-i şeriflerde pek çok gaybî bil­gi, sırlar, haberler ya açıkça, ya imaen, ya işareten, ya remzen, ya zımnen veya telmihen verilir. Bu haberler, bilgiler, "merak" denen duygumuzu tahrik eder. ;., ;

Aslında atom, atomaltı parçalardan kainatın en ücra köşe­lerine kadar sırlarla dolu; her unsuru merak etmemiz gayet normal. Anormal olan, bu ve benzeri mevzulara aklî mantıkî, ilmî verilerle değil, hissî/duygusal yaklaşılmasıdır. Bu, "ifrat" veya "tefrit" denen aşırılıklar bataklığına sürükler.

Ruhumuzun/duygularımızın gücünü keşfedip nefsimizi terbiye etmeden, böylesine karmaşık, çetrefilli meselelere -amiyane tabirle- balıklamasına dalmamız da sön derece mahzurlu. Zira dört işlemi bilmeyen, hiç matematik, fizik problemlerini, formüllerini çözebilir mi?

Alt yapı oluşturmadan metafizik âlemin sırlarına ulaşmaya kalkmak da bundan farksızdır. Ayrıca kimilerin servetinin ma­den ocağı, kimilerin oyuncağı, kimilerin maskarası oluveririz. Bununla sadece kendimize zarar vermez, çevremizi de peri­şan eder, hepimize pek pahalıya mal olur.

Öte yandan bu gayb/metafizik âlemin hadiselerine ilgisiz kalmak ve araştırmamak da bir o kadar tehlikeli. Çünkü ruh ve duygu boyutumuz bizi mütemadiyen ötelere yönlendirir­ken, o âlemlerin sırlarıyla ilgili sayısız soru zihnimizde cirit atar.
İslamiyet'in özünü aslını terk ederek kabuğuna ve zahirine vakf-ı nazar edersek aldanırız.

***

Adamın birisinin canı meyve çekmiş. Tanımadığı cevizin ağacına çıkmış. Yeşil dış kabuklarını meyve diye yemiş, cevizi de çekirdeği diyerek atmış.
Bir hayli yedikten.ve fakat ağzı gözü şiştikten ve boyandık­tan sonra söylenmiş:

"Acı maçı, ama yine de meyvelendik!"

Gerçeği bulamayan batıla, doğruyu bulamayan yanlışa sa­par. Temiz su bulamayan, kirli su içmek zorunda. Melek ve cinlerin varlığını aklî-mantıkî, ilmî ve kalbî olarak araştırıp özümsemeyen, kabul etmeyen, bu ihtiyacını UFO, uzaylı, gul-yabani gibi hayalî ve vehmî varlıklarla tatmin etmeye çalışır.

Yeniden dirilişe inanmayan, onların yerini alacak tenasüh/re-enkarnasyon, yani başka varlık olarak da olsa tekrar doğuş gi­bi bir safsataya sınlır. Ve böylece öteki âlemlerle bir sürü efsa­ne, aslı astarı olmayan hikâye üretilir.

Kimi zaman da bunlara da "bilimsel gerçek" gibi inanılır. Sonuç ise, evham ve vesvesenin bulutlarına sarılıp bir sürü şüphe ve hastalığın pençesinde kıvranmaktır.

İnsanın ruh boyutu, metafizik âlemle bağlantılı. Ve temel duygu ve yeteneklerimizi sonsuz derecede geliştirdiğimiz ve­ya dumura uğrattığımız gibi, duygularımızı fevkalade yüksel­tip harika işler de başarabiliriz.

Ne var ki, mucize (ki, yalnız peygamberler mazhar olur) keramet, keramet istidraç, olağanüstü âdet ile alışkanlığı il­ham veya habis/pis ruhların dürtüleri olan vesveseyle karıştı­rırız. Kimi bunları istismar kimisi de inkâr eder. Kimisi de ola­ğanüstü bir hal olan kerameti, fevkalade başarılı bir işi imkân­sız sanır.

Kur'an'da arıya vahy (ilham) edildiği anlatılır. Buna rağ­men, "insana ilham edilmeyeceği" zehabına kapılanlar da yok değildir. Kimi ilahiyatçılarımız, -içinde profesör unvanlılar da mevcut- ne yazık ki, taassubun kahredici pençesinden yakası­nı sıyıramadığından hakikati bütünüyle göremiyor, dolayısıy­la çarpıtıyor. Halkın yüzde 80'i ehl-i tahkik olmadığından, sanki prof'lar, İslam'ın her meselesinde uzmanlarmış gibi algı­lamaktadır. Oysa tıp sahasındaki prof'lar bile tıbbın tek dalın­da, insanın bir uzvunda uzmanlaşıyor. Ve elbette, yine de ay­nı branşta olanların da aralarında bilgi ve beceri farkı olmalı.

Oysa ruhumuzu tekâmülle olumlu duygularımızı geliştir­mek, olumsuzlarını mecralarına yönlendirip nefsimizi terbiye ederek ruhumuz/duygularımız, hatta duyularımıza olağanüs­tü performans kazandırmak pekâla mümkün. Zira kainattaki tüm fizik ve metafizik enerji boyutları ruh ve bedenimizde özetlenmiş…….


Ali Ferşadoğlu
 
Üst